Kendime Mektup “Simbiyotik Yaşam”

Yaşamın sırrının saklı olduğu bir yer var mıdır?

Gözlerimizle seyrettiğimiz bütün bu var’oluşun sırrı nedir?

Yaşam nasıl hayat bulur?

Beden nasıl oluşur?

Canlı ve cansız olmak ne demektir?

Can’lanıp yaşamanın anlamı ya da amacı nedir?

Bedenle buluşan bu can nereden gelir ve bedenden ayrıldıktan sonra ne olur?

Geldiği ve gittiği yer aynı mıdır?

Öyle ise, nedir önce onu geldiği yer’den ayrılmaya teşvik eden ve sonra da geri döndüren?

Yaşam öğrenilir mi?

Yaşamın sırrı nerede gizlenir?

.

Soruların hepsine birden yanıt vermek mümkün değil ancak, merak eden için, insanlık tarihi bu soruları ve daha nicelerini soranları ve buldukları yanıtları anlatır.

Kimi deneyler ve ispatlarla bulur yanıtı, kimi de içine doğan yanıtı işitip paylaşır. Bilgi, iki türlü açılır insana.

Yolun bir ucu bilimseldir, dışarıda gözle görülmesi ve ispatlanması gereklidir bulunanın, gerçek olabilmesi için değişmez olduğunun kabulü gereklidir.

Yolun diğer ucu ise dışarıya değil içeriye yönelir, zihni susturup yeterince sessiz olabildiğinde, kendisini tüm yaratılışa uyumla bağlayabildiğinde bulur yanıtı insan.

Yol, hangi tarafa yönelirse yönelsin, aslında sonuçta buluşacakları nokta bir ve aynıdır.

Her şeyi aydınlatan ışığın çıktığı kaynaktır.

.

İnsanın içine doğan bütün sorular, bir yanıt arzusuyla yola çıkar.

Bazıları aradığına kavuşur, bazılarıysa yolda kaybolur.

Yola çıkışın bir niyeti olur, yolu belirleyen.

O zaman, yaşama gelişin de bir niyeti olmalı en başında.

Yine de yaşam, yolun etrafında seyredilecek onlarca şeyle doludur, ilk ve asıl niyeti kolayca unutturan.

Bu dünya hayatı, hem seyirliktir hem de asıl niyetin yoludur.

En güzeli, yola seyrederek devam edebilmektir.

.

VAR OLUŞ

Şimdi, başka sorular sorup biraz daha anlamaya çalışalım.

Öncelikle duyularımızla algıladığımız ve içinde yaşadığımız madde dünyasına bakalım. Dünya’da yaşamın ve canlıların ortaya çıkışına…

.

Gerçekten neyi aradığımızı bulmamıza ise yol yardımcı olacak.

.

MADDENİN OLUŞUMU

Günümüzde halen geçerliliğini koruyan bir teoriye göre, evren, öncesinde ne olduğunu ve neden gerçekleştiğini bilmediğimiz, büyük patlama olarak adlandırılan bir etki ile oluştu. Bu etkiyi takiben, evrenin açığa çıkarak var olması bir anda ve zamansal olarak birbiri ardına gerçekleşen fazlarla meydana geldi. Ân’ın içinde, zaman ve mekân aynı anda yaratılmış oldu.

Bilim dünyasında en çok kabul gören teori olmasına rağmen, büyük patlama teorisini sorgulayan alternatif bakış açıları da mevcut.

Patlama öncesinde madde ve uzayın varlığı yoktu, bahsi geçen noktanın ne olduğu ise bilinemiyor. Açığa çıkardığı enerji düşünüldüğünde potansiyel bir enerji ögesi olarak tanımlanabilir. Mevcudiyeti halihazırda var olan bir öge. Bu anlamda, patlama ya da açılma, potansiyel bir enerjinin hareket haline geçmesi demekti.

Öyleyse bu, bildiğimiz evreni ortaya çıkarmış olsa da, mutlak bir başlangıç değil de, kendi içinde bir gelişim-dönüşüm anlamına da gelebilir. İçinde yaşadığımız evrenin açıldığı gibi bir anda kapanacağı ve belki de ardından yeniden açılıp bir dönüşüme gireceği düşünülebilir. Açılma ile için dışa çıkması, kapanma ile dışın içe çekilmesi, torus benzeri bir devinim sergiler.

.

Evrenin var oluşu insanın yaşama gözlerini açması ve kapamasına benzer…

Var olan her şey bir gözlemci ve farkındalık olduğunda var sayılabilir.

İnsanın gördüğü her şey, o baktığı ve gördüğü sürece vardır. Şeklen…

Varlıkların özünü görebilmek ve bilebilmek ise, bilinçli bir farkındalık ile bakmakla sağlanabilir.

Evren, gözlemleyen insan için mi yaratılmıştır?

Evren, bir arzunun yaratımı olabilir mi?

Evrenin var oluşunu ve ortaya çıkmasını kim ya da ne etkiledi bilmiyoruz, ancak insanın, onu ve yaşamı keşfetmek için bitmeyen bir arzusu olduğunu biliyoruz…

.

O halde, şimdilik, öncesini ve nedenini bir yana bırakarak, varlığın dünyasını bu açılım üzerinden inceleyelim.

BÜYÜK PATLAMA

Büyük patlama, tekillik noktası olarak adlandırılan bir noktanın açılarak genişlemesi ve çoğalmasıdır. Noktadan açılan, ısınarak genişleyen bir alandı ve yayıldığı bölgeyi enerji ile dolduruyordu. Bu enerjinin kaynağından büyük bir parlama ve yüksek miktarda ısı ortaya çıktı. Bu parlamaya kozmik mikrodalga arkaplan ışıması deniliyor.

Madde dünyasına dair ortaya çıkan ilk şey, ışınım ve ısı karışımı bu parlama ve yaratılan bu alan oldu. Ancak oluşum, ışık yayacak maddesel âlem ortaya çıkmadığı için, parlama sonrasında henüz karanlıktı. Aşırı ışık altında gözlerin kamaşıp karanlık görmesi gibi yoğunluğun yayılıp genişlemesi, dönüşmesi gerekiyordu.

Evrenin varlığı, kaotik bir plazma halinde bulunan atomik alt parçacıklardan oluşuyordu ve bu yapı opaktı. Plazma içerisinde serbest halde bulunan atomaltı parçacıklar, soğuma etkisiyle birleşme imkânı buldu ve elektriksel olarak yüksüz olan nötr atomları yapılandırdı, opak yapı şeffaflaşmaya başladı ve ışınım bu uzay alanında serbest bir şekilde hareket edebilir hale geçti.

Ancak gerçek anlamda ışığın görülmesi, ışık yayabilen yıldızların oluşmasından sonra gerçekleşti. Sanki parlama, bu yıldızların içine yerleşmiş ve odayı aydınlatan bir lamba gibi evreni aydınlatmaya başlamıştı.

.

Bütün oluşum noktadan açılan ısı ışınım karışımı bir parlama ile başladığına göre, burayı daha net anlamak için bazı terimleri kısaca hatırlayalım…

ENERJİ

Enerji’nin tanımı çok kapsamlıdır ancak kısaca, bir sistemin iş yapma kapasitesidir denilebilir. Enerji, evrende ve doğada meydana gelen tüm fiziksel ve kimyasal olay ve tepkimelerde, mekanik, termal, ışık, elektrik ve manyetik tiplerde kullanılan veya dönüştürülen tüm formların genel adıdır.

Aslında, enerjinin görünür maddesel bir varlığı yoktur yine de, enerji canlı varlıklarda ve nesnelerde gözlemlenebilir, depolanabilir ve ölçülebilir. Canlı varlıklarda enerji sadece fiziksel olarak iş görmez, kütlesiz olan can, ruh, düşünce veya duygu da birer enerji kullanım ve üretim/dönüştürme sistemidir.

Potansiyel enerji bir cismin durumuna veya konumuna bağlı olarak sahip olduğu enerjidir. Öte yandan, kinetik enerji hareket halindeki bir cismin enerjisine verilen isimdir. Bu enerji cismin hızına ve kütlesine bağlıdır.

Termodinamik yasalarında enerjinin korunumu açıklanır. Enerji asla tamamen yok olmaz, bir formdan diğerine dönüşür ve dönüşme sürecinde iş yapabilme imkânı verir. Bu nedenle evren, açılmış olan kendi uzaysal alanı içinde, kapalı bir sistem olarak tanımlanabilir, yani, evrenin mevcut halindeki toplam enerji artmaz ve azalmaz.

Yanı sıra, kutupsal ya da zıt değerleri içeren bir yapıda olan evrenin enerjisi hem pozitif hem de negatiftir ve sıfıra yakın mutlak bir denge halindedir.

Bu enerji, içinde varolan her şeyi oluşturmuş ve kendini oluşturduklarının içinde depolamıştır. Varolan bu şeyler, içerdikleri farklı enerji tiplerine göre farklı maddesel yapılar sergiliyor ve ayrı birimler gibi gözüküyor olsalar da, birbirleri ile evrensel ortamda bağlantılıdır. Varlıklar, kendilerine ait hem kapalı hem de açık sistemleri sayesinde, mevcut enerjiyi paylaşarak kullanabilirler.

.

RADYASYON, ELEKTROMANYETİK RADYASYON, ELEKTRİK, MANYETİK ALAN

Radyasyon veya ışınım, elektromanyetik dalgalar ya da parçacıklar biçimindeki enerji yayımı ya da aktarımıdır.

Elektromanyetik radyasyon, ya da kısaca EMR, içinde hiç atom ya da parçacık bulunmayan bir vakum ortamında veya atom ve parçacıklı bir maddede, kendi kendine yayılan dalgalar formudur. Uzayda ya da maddesel bir ortamda yayılabilen ve salınım yapan, bir elektrik alan ve bir manyetik alanın birlikte oluşturduğu radyasyon türleridir. Bunlar, radyo dalgaları, mikrodalga, terahertz radyasyon, kızıl ötesi ışınım, görünür ışık, mor ötesi ışınım, x ışınları ve gama ışınlarıdır.

Elektrik, atomaltı parçacıkların hareketi sonucunda meydana gelen, yük taşıyan bir enerjidir. Bir elektrik yükü hareket halindeyken manyetik bir alan üretir.

Manyetik alan, mıknatısların veya elektrik akımı taşıyan iletkenlerin etrafında oluşan kuvvet alanıdır. Atomların manyetik alanları olduğu için, dünya ve insan da dahil olmak üzere her şeyin bir manyetik alanı vardır diyebiliriz. Aurora olarak adlandırılan ışıklar, kutup bölgelerde taç halinde bu alanın görülebilmesidir. Hem dünyadan hem de uzaydan gözlemlenebilir.

İnsanın ve diğer canlıların da maddesel bedenleri içinde ve etrafında, aynı şekilde kuzey güney kutupları arasında hareket eden bu ışınlar, aura fenomeni olarak adlandırılır.

.

Evreni seyredip ışığın yolculuğunu takip ettikçe anlayacağımız gibi, ışık sadece bulunduğu ortamı aydınlatarak görmeyi ve görülmeyi sağlayan, elektrik ve manyetik alanlar yaratan, enerji ya da ısı veren bir etki değildir, bunlardan fazlasına sahiptir.

.

IŞIK

Evren bir ışınım ile ortaya çıktı ve görülebilir hale geldi. Bu nedenle, ışık maddenin özünü kapsar diyebiliriz.

Günlük hayatımızda ışık, bir ışının kaynaktan çıktıktan sonra nesnelere çarparak veya direkt olarak yansıması sonucu canlıların görmesini ve baktıkları nesnelerin görülmesini sağlayan olguya verilen isimdir. Işığın orijini, dalgalar halinde yayılan ve çok hızlı hareket eden ışındır.

Işık, belirli bir kaynaktan çıkan ve ısı yayan bir enerjidir. Işığı oluşturan foton adı verilen küçük enerji paketleridir. Işık enerjisi, bir elektromanyetik radyasyon çeşididir ve gözle görülebilen tek enerji tipidir.

Alt parçalarını incelediğimizde göreceğimiz gibi, ışık bir enerji olsa bile sadece enerji değildir.

.

FOTON

Fotonlar, kütlesiz ve yüksüz atomaltı parçacıklardır. Kütleleri olmadığı için parçacık terimi foton özelinde ‘en küçük enerji yumağı’ olarak kullanılır. Işık hızında ilerleyebilirler –ya da fotonlar sayesinde ışık hızı ortaya çıkar-.

Tüm parçacıklar gibi, fotonların da dalga boyları ve frekansları vardır. Dalga parçacık ikiliğine sahiplerdir, etkileşimlere parçacık olarak girer ve dalga halinde yayılırlar. Çift yarık deneyinde, fotonların gözlemlendiklerinde, gözlemcinin niyetine göre davranarak yani, baktığınızda veya bakmadığınızda, farklı özellik sergiledikleri izlenmiştir.

Herhangi bir engelle karşılaşmadığı sürece, maddesel bir çevreye ihtiyaç duymadan doğrusal olarak her yöne yayılabilen ışık, maddesel bir çevre içerisinde, katı, sıvı ve gaz ortamlarda da yayılabilir.

Fotonlar, kütleleri olmadığı halde kütleçekiminden, yani bükülen uzay-zaman dokusundan etkilenirler. Işık hızı ile ilerleyebildikleri için fotonlara göre zaman durağandır. Zamandan etkilenmedikleri için de değişime uğrayarak evrim geçirmezler.

Kütle enerjisi olmadığı için ışık sadece kinetik enerjiye sahip gibidir. Işığın olmama hali karanlık olarak tanımlanır. Belki de ışığın potansiyel enerjisi, bu karanlığın içerisinde durağan halde mevcuttur diyebiliriz.

Foton, kütle sahibi cisimlerden oluşan madde âlemi içerisinde kütlesiz de var olunabileceğini gösteren bir temel birimdir. Fotonlar enerji taşıyan parçacıklardır ancak, salt enerjiden oluşmazlar ve dalgaboyu, hız, periyod, pozisyon, momentum, manyetik alan gibi sıralanabilecek kapsamlı bir içerikleri vardır.

Işık içinde birleşen fotonlar kapsamlı içerikleri sayesinde bir bilgi taşırlar. Bu bilgi, örneğin, insan gözü, kamera, teleskop gibi araçlar sayesinde algılanıp işlenerek görüntüye ya da kulak, radyo gibi araçlar sayesinde algılanıp işlenerek sese dönüşür.

Maddenin özü, bilgiyi ve hem bu bilgiyi taşıyarak yayacak hem de işleve geçirecek enerjiyi içerir.

Değişmez yapıları ve inanılmaz hızları ile fotonlar mükemmel bir haberci gibidirler. Foton aracılığı ile, evrenin içerisinde iletmek istediğiniz mesaj, anında ve olduğu gibi, istediğiniz yere ulaşacaktır.

.

SES

Işığın titreşim sayısı ya da sıklığı frekanstır. Buna bağlı olarak, ışığın dalga boyunu ses notaları ile eşleştirebiliriz ve istersek bir araç yardımıyla bunları duymak mümkün olur. Ses, ışık gibi elektromanyetik değil, mekaniktir, hava, sıvı ya da katı maddesel bir ortama ihtiyaç duyar, ışıktan farklı olarak boşlukta yayılamaz. Maddenin atomlarının ve oluşturdukları moleküllerin titreşmesi sonucu ortaya çıkar.

Ses de ışık gibi bir enerji türüdür, titreşimin enerjiye dönüşmesidir. Maddesel bu titreşim boyutunu atom âlemini incelediğimizde fark ediyoruz. Biz maddelerin biçimlerini ve renklerini görebiliyoruz ancak, atomların ve var olan her şeyin duyamadığımız bir de sesi vardır. Algı boyutunda, ışık canlıların görmesini sağlarken, ses canlıların işitmesini sağlar.

Ancak, görme ve işitmenin ötesinde frekans bir varoluş birimidir. Her şeyin bir frekansı vardır ve titreşen her şeyi ölçümlendirebilirsiniz. Varolan her hücre kendi doğal frekansına sahiptir.

.

ATOM

Patlamanın etkisiyle yüksek hızda yayılan başlangıç ışınımı aynı anda merkezden uzaklaştıkça bir soğuma etkisine maruz kaldı. Dalgalar halinde yayılırken soğuyan bu enerjinin içerdiği atomaltı parçacıklar, maddenin temeli olan atomları, bu atomlar birleşerek maddeleri, evrendeki farklı gök cisimlerini, yıldızları, gezegenleri oluşturdu.

Maddeleri oluşturan atomlar, uzayın geniş boşluğuna benzer bir boşluğa ve orbitaller olarak tanımlanan bölgelerde hareket eden parçacıklara sahipler. Sürekli hareket halindeki bu parçacıkların aralarında uzay benzeri muazzam bir boşluk mevcut.

Evrenin başlangıcındaki yüksüz nötr atomlar, çarpışmalar ve temaslar sonucunda birbirleriyle etkileşime geçerek kalıcı güçlü ya da geçici güçsüz bağlar kurdular. Kurulan bu kimyasal bağlar, elektromanyetik bir etkileşimle bağlanmak anlamına gelir.

Atomların en düşük enerji seviyesinde olma yani, kararlı bir yapıya geçme meyili vardır, bu aslında dingin bir hâle ulaşma çabasıdır. Yoğun bir günün sonunda dinlenme arzusu veya meditatif bir halde olma isteği gibi… Bunu sağlayabilmek ve üzerlerindeki yükü atabilmek için de aralarında bağ kurarak paylaşım yaparlar. Bu bağların kurulması ve bozulması, evrende ve doğada gördüğümüz kimyasal ve fiziksel değişimlerin neredeyse tamamının sebebidir.

Atomların bağlanarak birleşmeleri molekülleri, elementleri veya bileşikleri ve nihayetinde maddeleri meydana getirir. Bu titreşimsel ve uzaysı yapılarına rağmen, parçacıklar maddesel ortamda biraraya geldiklerinde, sahip oldukları itici bir güç sayesinde, içerdikleri muazzam boşluğa rağmen biz maddeleri katı olarak algılarız.

.

Cansız olarak tanımladığımız bu oluşumların maddeleşme süreci aynı zamanda canlı olarak tanımladığımız oluşumların tohumlarını içeriyordu.

Bugün, bize göre canlı olan yaşam formlarını sadece dünya gezegeni üzerinde gözlemleyebiliyoruz ancak, uzayın sonsuz içeriğinin nelere sahip olduğunu tam olarak bilmemiz mümkün değil.

Belki de bu konuda önce düşünce yapımızı değiştirmemiz ve aslında en başta evrenin canlı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

.

DÜNYA

Oluşum sürecinde dünya gezegeni de kendi gelişim aşamalarından geçti, halen sıcak olan kütlesi devam ettiği deviniminde gittikçe soğudu, dış yüzeyi bir kabuk oluşturdu, kendisi ile etkileşimde olan bir gök cisimleri grubuna dahil oldu. Samanyolu galaksisi olarak adlandırdığımız bu grupsal yapı, evrenin sayısız birleşik devinen gök cisimlerinden sadece biri.

Samanyolu galaksisi içerisinde dünya, güneş’in çekim gücü etkisinde bir grup gezegen, uyduları, astreoitler, gök taşları, kuyruklu yıldızlar ve kozmik tozlarla birlikte bir sistem içinde hayatına devam ediyor. Bu gezegenlerin her biri farklı yapıda. Bugün bilebildiğimiz kadarı ile, dünya üzerinde var olan hayatın bu gezegenlerde varlığını sürdürmesi mümkün değil. Dünya, hepsinden farklı olarak yaşam veren suya ve kendi koruyan atmosferine sahip.

Ancak, sadece bu ögeler yaşam için yeterli değil. Nasıl ki evreni ortaya çıkaran büyük bir patlama enerjisi idi, dünya üzerinde hayatın var olabilmesi için de bir değişim fazına ihtiyaç vardı. Bu değişimin nasıl gerçekleştiği ile ilgili henüz kesin ve üzerinde ortaklaşa anlaşılmış bir teori yok. Birden çok teori var. Bunların bazıları hem suyun hem de hayatın dış uzaydan gelmiş olabileceğinden bahsederken, bazıları dünya üzerinde gerçekleşen kimyasal tepkimelerden bahseder.

.

SİMBİYOZ

Ben, dünya ve güneş arasındaki ilişkiden yola çıkacağım…

Her ne kadar, gök cisimleri uzayın enginliğine yayılmış olsa da, birbirleri ile bir ilişki içerisindeler. Gruplaşmaları, galaksiler, ortak gezegen sistemleri ya da uydu bağlantıları gibi farklı yapılarda ve her bir yapı, içerdiği gök cismini farklı bir şekilde etkiliyor. Bu, devasa ölçüde bir simbiyotik ilişkiler örgüsü.

Simbiyoz, fiziksel olarak birbirine bağlı ya da biri diğerinin içinde yaşayan organizmaların durumunu ifade eder. Söz konusu olan iki ya da daha fazla canlı olabilir, aralarındaki ilişki simbiyotik ilişki olarak tanımlanır.

Güneş sistemi içerisinde yer alan gök cisimleri birbirlerine bağlıdır. Ana merkezde güneş olmakla beraber bu karşılıklı bir ilişkidir. Merkezdeki güneş, inanılmaz bir enerji santrali gibi sıcaktır, kütlesindeki sıcak gazlardan ısı ve ışık şeklinde yayılan radyasyon, sistemindeki gezegenleri etkiler. Dünya ise, içte sıcak olmasına rağmen dış yüzeyde soğumuş ve kabuk bağlamış, içten çıkan gazların etkisiyle bir atmosfer oluşturmuştur. Atmosfer, güneş ışınlarının zararlı etkilerine karşı koruyucu bir kalkan gibi çalışmış, değişimlerde hayatın temel gereksinimi olan ısı ve ışığın uygun miktarda içeri alınmasını sağlamıştır. Bildiğimiz türde bir hayat sadece dünya gezegeninde var. Bu ilişkide dünya, kendi hayatının varlığını güneş’e bağlı olarak sürdürmekte…

.

CANLI YAŞAM FORMLARI

Herhangi bir şey nasıl dönüşüme uğrar? Bir şeyin değişebilmesi için gereken nedir?

İnsan kendi yaşamına baktığında değişimin ya dış bir etki ya da iç bir etki ile gerçekleştiğini görüyor. Dış etki bazen zorlama olabilir, iç etkinin ise istek ve yüksek bir motivasyona ihtiyacı var.

Dünya şartlarında, insan kadar komplike görmediğimiz yaşam formlarının ortaya çıkması da aynı şekilde gerçekleşmişe benziyor. İçsel arzuları var mıydı bilemeyeceğim ama ilk yaşam formları dışsal etkenlere maruz kaldılar. Yani, isteseler bile aynı kalamayacakları bir ortamın içindeydiler. Tıpkı evrenin oluşumu gibi…

.

Canlı yaşamın tam olarak nasıl başladığı henüz çözülebilmiş değil. Bunun –yine– içsel ya da dışsal bir etki ile olabileceği düşünülüyor. Dışsal olarak dünya’ya çarpan bir gök cisminin etkisi veya diğer bir gezegenden gelen bir yaşam formunun burada çoğalıp devam etmesi ya da içsel olarak, cansız yaşam parçacıkları olan elementlerin geçirdikleri birtakım kimyasal ve fiziksel süreçlerden sonra ilk yaşam formu olan hücrelere gelişmesi sonucunda.

Yine de gerçekten can veren nedir?.. Buna daha sonra tekrar bakacağız.

.

Dünya’nın oluşumu sonrasında, suyun ortaya çıkışı, tek hücreli yaşam formları, oksijenin ortaya çıkışı ve fotosentez, atmosferin oluşması, ökaryotlar, çok hücreli yaşam, mantarlar, bitkiler ve hayvanlar olarak yaşamın evrimsel tarihini bulgular ışığında bir miktar takip edebiliyoruz. Ancak çoğu boşluk, teorilerle doldurulmak zorunda ve birçok şeyi de bilmiyoruz diyebiliriz.

Bildiğimiz yere bakarsak, yaşamın sürdürülebilir olması için tek ve bir olan hücrenin çoğalması gerekliydi. Çoğalmak iki yönde gerçekleşti, kendi içinde ve kendi dışında. Bir hücre kendi içinde çoğalabilirse kendini farklı bir faza sokup içerik, ebat ve fonksiyon değiştirebilip gelişebiliyordu. Bir hücre kendi dışında çoğaldığında ise yepyeni bir kavramla karşılaşıyorduk; üremek.

Üremek, yaşam için kendini devam ettirmenin yolu.

.

Yıllar önce babamla yaptığımız bir sohbeti hatırlıyorum. Babam elektrik ve elektronik mühendisliği okumuş, hayatını mesleğine adamış bir insandı. Emekliliğinde, bilgisini yeni nesillere aktarabilmek için, meslekî bir kitap yazdı; Elektrik Şebekeleri… Benim içinse, bu görünmeyen ögenin yaşamdaki anlamı daha farklıydı, doğru kullanılması ve dikkat edilmesi gereken bir enerji formu, gözle görülemeyen bir güç… Meslekî aktarımların içerisine bir bölüm daha ekledi babam, bu bölüm canlıların sahip olduğu elektrikten, biyo-enerjiden bahsediyordu kısaca. Kendi uzmanlık alanı olmadığı için çok detaya girmemiş ama bunu ekleme ihtiyacı hissetmişti… Kitabı yazarken bölümleri benimle paylaşırdı, sohbetlerimizden birinde ona ‘Yaşam nedir?’ diye sordum, yanıtı da aynı şekilde kısa ve net oldu, ‘Yaşam üremektir.

.

Üremek, hem basit hem de komplike bir yetenek. Canlılar cinsiyetsiz üreyerek kendi kopyalarını bir anlamda çoğaltabilirler. Cinsiyetli üreyebilmek içinse, birleştiklerinde kendilerine benzer olanı ortaya çıkaracak iki aynı ama farklı canlıya ihtiyaç var. Bu bir nevi, saklamak istediğiniz gizli bir formülü, tek bir parçası bulunduğunda kimse çözemesin diye, ikiye bölmek gibi. Anahtar ancak kilit olduğunda sırrın kapısını açıyor.

Dünya üzerindeki canlı hayat formları, bir olan hallerinden üreme sistemi içerisinde ikili hale geçtiler. Yeni bir yaşam ancak birleştiklerinde ortaya çıkıyordu ve ortaya çıkan bu yeni yaşam artık kendini doğuranın kopyası değildi, kendi benzersizliğine sahipti.

Tabii ki, o döneme ait bahsettiğimiz ilk canlılar hücresel yapılar. Şimdi biraz onlara bakalım. Ökaryotları tanıyalım…

.

ÖKARYOTLAR

Hücre, bir canlının yapısal ve işlevsel özellikler gösterebilen en küçük birimine verilen isim. Kelimenin kökeni latince, ‘cellula‘ küçük odacık demek. Bir hücrenin içerisinde, solunum, beslenme, sindirim ve boşaltım gibi yaşamsal faaliyetler gerçekleşir.

Hücre teorisi, tüm canlıların hücre veya hücrelerden meydana geldiğini ve hücrenin içindeki genetik yapının diğer hücrelere aktarıldığını anlatan bir kuram. Tek hücreli yapılardan, bugün incelenebilen çok hücreli yapılara kadar onlarca çeşit hücre tipi tanımlanmıştır. Çeşitleme olsa da temel özellikler benzerdir.

.

Prokaryot hücrelerin içsel zarları yoktur. Bakteriler ya da mavi yeşil alglerdeki gibi iç ortamları henüz ayrışıp düzene girmemiş, yarı-kaotik olarak tanımlanabilir.

.

Ökaryot hücreler ise, kendi içlerinde organize olmuşlardır. Ökaryort, gerçek çekirdeğe sahip demektir. Organellerini ayıran içsel zarlar vardır. Bu hücrelerin oluşumu, canlıların evriminde önemli bir nokta, çünkü karmaşık hücre türleri ve neredeyse çok hücreli tüm canlıları içerirler. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar ökaryot hücrelere sahiptir. Esnek yapılarından dolayı binlerce kata kadar büyüyebilirler. Bildiğimiz en büyük ökaryotik hücre kuş yumurtalarıdır.

.

Canlı olan hücrelerin altyapılarına indiğinizde, cansız olan moleküler dünyayı bulursunuz. Bildiğimiz anlamda molekülleri oluşturan atomlar ya da atomaltı parçacıklar canlı olarak tanımlanmazlar. Yine de, bu atomlardan meydana gelen moleküllerin bazıları hayata can veren tiptedir. Organik olarak tanımlanan bu moleküller biraraya geldiklerinde canlı yaşam formlarını oluştururlar.

İnorganik maddesel formlar daha sabit ve değişmez gözükürken, organik maddesel formlar canlı yaşamdırlar ve hücrelerin çeşitlenmesiyle farklı türleri ve yaşamın gelişimini sergilerler.

Canlı olmak, değişime uyum sağlamak gibidir.

Kolay yapılan ama bir o kadar da kolay yıkılan bir yapısı vardır canlıların. Elmas gibi bazı inorganik maddeler çok güçlü bağlara sahiplerdir ve milyonlarca yıl bütünlüklerini koruyabilirler. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar gibi organik maddeler ise belirli bir yaşam ömrüne ve enerjisine sahiptir, atomlar gibi yüklerini hafifletmek istercesine bu enerjiyi kullanırlar ve ne yaparsanız yapın bu sürenin sonunda bedensel bütünlüklerini koruyamazlar, kurulmuş olan atomik bağlar bozulur, bununla birlikte moleküler ve maddesel bazda çözünürler.

.

Canlı olmak, aynı zamanda canlılığı sürdürebilmek için birbirine ihtiyaç duymaktır.

Canlılar birbirleriyle beslenirler. Bu beslenme, alt boyutta hayatta kalmak için enerji almak üzere gerçekleşir. Hayat kazanılır ya da kaybedilir. Beslenmek, kazanç ve kayıptır. Belki de bu nedenle, bereket denilince, ilk akla gelen yaşam veren gıda olur.

İnsan gibi daha komplike bir yaşam formu içinse beslenmek sadece hayatta kalmak değildir. İnsan, çok yönlü bir beslenmeye ihtiyaç duyar. Bu bağlamda bedensel olarak, kendi aralarında olduğu gibi bitkiler ve hayvanlar insana gıda olurken, insanların yaşamla, bulundukları çevreyle, birbirleriyle ve kendileriyle kuracakları ilişkiler farklı bir beslenme modeli oluşturur. Mal, mülk, iş, para, şöhret, saygı, sevgi, hepsi birer beslenme aracıdır ve kazanç ya da kayıp olabilirler insan için. Yaşamın sağlığını ve bereketini bunların bütünlüğünde buluruz.

İnsan, hem madde hem de mânâ ile yaşamını sürdürür.

Maddesel olarak tıpkı diğer canlılar gibidir. Mânâ ise insana bambaşka bir boyut katar. İnsanın ruhu olarak adlandırdığımız bu boyut, görünen beden âleminden farklı görünmeyen bir yaşamsal âlemin parçasıdır. Her ne kadar hayatta kalması için madde âlemine bağımlı olsa da, insana yaşam içinde gerçekten can veren bu âlemdir. Bu anlamda, ruh ve can birdir. Can olarak adlandırılan hayatî unsur, ruha dönüştüğünde, hayvan âleminden ayırarak, insanı var eder.

.

SİMBİYOTİK YAŞAM

Dünya’nın içinde bulunduğu sistemle ve güneş’le olan simbiyotik ilişkisi gibi, insanın da dünya yaşamında simbiyotik ilişkilere ihtiyacı var.

Simbiyotik ilişkiler yaşam örgüsünün bölünmez bütünlüğünü ve işleyişini tanımlar.

Birlikte ya da içiçe yaşayan canlılar, bir ilişki içinde birbirlerine karşılıklı yarar sağlayabilir, ilişkide biri diğerinden yararlanırken diğeri etkilenmeden kalabilir, ilişki iki tarafa da yarar sağlamayabilir veya iki taraf da hiçbir şekilde birbirlerinden etkilenmeyebilir, ya da ilişkide biri yarar sağlarken diğeri zarar görebilir, hatta ölebilir.

.

Karşılıklı yarardan zarara doğru simbiyotik ilişkilerde;

-Mutualizm (mutualism), her iki canlının da ilişkiden yarar sağlamasıdır,

-Kommensalizm (commensalism), iki canlıdan birinin yarar sağlaması, diğerininse bu ortaklıktan etkilenmemesidir,

-Nötralizm (neutralism), her iki canlının da ortaklıktan etkilenmemesidir, yanyana olsalar da bağımsız olabilmeleridir,

-Rekabet (competition), üstünlük çabası içinde her iki canlının da yarar sağlayamamasıdır,

-Ammensalizm (ammensalism), iki canlıdan biri zarar görürken diğerinin zarar ya da yarar görmemesidir,

-Parazitlik (parasitism), iki canlıdan biri yarar sağlarken diğerine zarar vermesidir,

-Av (predation), iki canlıdan birinin diğerine besin olmasıdır,

-Av (herbivory), besin olan canlının bitki olma durumudur.

.

İLİŞKİLER

Bütün yaşam ilişkiler üzerine kuruludur.

İlişki türlerinde yapılan yukarıdaki genelleme, dünya üzerinde her boyutta kurulan yaşamın bir özeti gibidir.

İster bir ağacın üzerinde yuva yapan kuş olsun, isterse karnını doyurmak için avlanan bir avcı olsun, canlı cansız her varlık birbiri ile bir tür ilişki içerisindedir.

.

Şimdi, oturduğunuz yerde bu yazıyı okuduğunuzu farz edin. Belki telefon ya da bilgisayar üzerinden yazıya ulaşıyorsunuz. Telefonunuzla ya da bilgisayarınızla bir ilişkiniz var, yeni aldığınız telefonu çok seviyor ya da eski bilgisayarınızın yavaşlığından şikayet ediyor olabilirsiniz. İlişkinizde bilgisayar ya da telefon etkilenmeden kalırken, kurulan ilişki sizi memnun ederek yarar sağlayabilir veya sıkıntı ile birlikte zarar verebilir.

Yazıyı okurken çayınızı ya da kahvenizi yudumluyor olabilirsiniz. Çayın tadından memnunsanız bu aranızda kurulan güzel bir ilişkiyi gösterir, çay size yarar sağlıyordur. Ancak, bu ilişki öncesinde çayı hasat eden toplayıcı-avcı, onun bilinen hayatını sona erdirdi ve av ilişkisi üzerinden onu besin haline çevirdi. Çay size ulaşana kadar zorlu aşamalardan geçti.

Yazıyı okuduktan sonra fikirlerinizi bir arkadaşınızla konuşmak istediniz. Bu arkadaşınızla yapacağınız konuşma her ikinizi de geliştiren bir açıklıkta olabilir ve yarar sağlayabilir ya da tam tersi tutucu fikirlere sahip arkadaşınız size şiddetle karşı çıkabilir ve ilişkiyi her ikinize de zarar verecek hale çevirebilir.

Her an ve sürekli değişen ilişkilerde, çay sizin bedeninizi beslerken, güzel bir sohbet ruhunuzu besler. Ancak, yarar ve zararına bakarken, ilişkileri hem uzun vadede hem de an içerisinde değerlendirmek gerekir. O an için iyi olan bir sonrasında aynı etkiyi vermeyebilir. Bu nedenle, her ilişkinin kendi değişkenliğine uygun, sürekli değerlendirilmesi ve yenilenmesi gerekir.

.

Şahit olduğunuz yaşamı ilişkiler içerisinde tanımlayabilir, anlayabilir ve yorumlayabilirsiniz.

Varolan her şey enerji alır, enerji verir ve enerji boyutunda sürekli bir değişim ve dönüşüm içerisindedir. Evrendeki ve bu dünya’daki her şey, içsel ya da dışsal ilişkileri ile birbirlerini etkiler dönüştürürler. Dönüşüm bazen olumlu bazen de olumsuz yönde gerçekleşir. Dönüştüren etkiyi bazen görebilir bazen de göremeyebiliriz.

Yağmurun toğrağa düşüp ekinleri büyütmesi olumludur ve gözle görülebilir.

İnsanın kalbini kıran büyük bir üzünütünün veya biriken öfkenin bir hastalığı ortaya çıkarması ise olumsuzdur ve gözle görülemez.

Olumlu dönüşümleri iyi talih, olumsuz dönüşümleri ise kötü talih olarak adlandırırız. Talih, sanki insana bahşedilen bir şey gibi algılansa da, ilişkileri anladığında, insan talihini yönlendirmeye başlar.

Sebep ve sonuçlar arasında fırsatlar vardır. Fırsat, insanın bilgiyi değerlendirerek sebep sonuç arasındaki ilişkiyi değiştirebilmesidir. İnsan fırsatları doğru değerlendirdiğinde, olumsuza meyili olanı tamir edebilir, avantaj sahibi olmayanı kurtarabilir, iyi gideni daha da geliştirebilir.

.

Ancak, sadece bilmek ve bilgiye sahip olmak yeterli değildir, bilinenin yaşama geçiriliyor olması da gereklidir ki insan bilgelik kazanılabilsin.

.

“BİLGİLİ İNSAN YAŞAMI BİLİR, BİLGE İNSAN İSE KADERİ DEĞİŞTİRİR.”

Tarih boyunca benzer bir şekilde, hayata gelen her birey yaşamını inşa ederken en temelinde geçimini sağlayacak bir iş, bu iş için edineceği bir eğitim, barınıp korunacağı bir ev, paylaşım yaparak güven ve sevgi sağlayacağı bir aile, arkadaş ve topluluk içerisinde olmak istemiştir.

Böyle bir yaşam formatında, bireyin önem verdikleri para, mal, mülk ya da şöhret, başarı, takdir, saygı ve sevgi gibi değerler olabilir. Birey bu değerleri kişisel yetenekleri ve çalışması ile kazanıyor gibi gözükse de aslında her birinin çok kapsamlı ilişkiler ağı içerisinde gerçekleştiğini görebiliriz. Anne ve baba, eş ve çocuklar, arkadaşlar, iş, hepsi ilişkiye dahildir. Bunun da ötesinde eşyalar, mekânlar, hava durumu, gezegen etkileri ya da yaşanılan olaylar bile birer ilişkidir.

İnsan, zaman ve mekân ile, zamanın ve mekânın sundukları ile sürekli değişen ve dönüşen bir ilişki örgüsü içerisindedir.

.

YAŞAM

İlk ilişki insanın dünyaya gelişi için gerekli olandır. Yumurta ve sperm arasında kurulan bu ilişki, benzersiz yeni bir canlıyı, insanı ortaya çıkarır.

Her insan için yaşam kendi hayatıdır.

Yumurta ve spermin birleşmesi, güneş ve dünya arasındaki ilişkiye benzer. Güneş devasa bir yumurta gibidir, manyetik enerji alanı içerisinde dünya ise bu yumurtanın çekim gücünde bir sperme benzer.

Farklı atomların kendilerini inşa etmek için bir bilgiyi kullanmaları gibi, her yumurta kendisi ile eşleşecek bir spermi kabul eder, diğerleri sadece bu tek bir birleşme için potansiyel olarak mevcut olur. Bu anlamda, ortaya çıkacak olan yeni canlının ne ya da kim olacağı önceden belirlenmiştir denilebilir. Yaratılan yeni bir evren gibi.

Yeryüzü ve gökyüzünün birlikteliği olarak adlandırabileceğimiz dünya ve güneş ilişkisinde, enerjisel olarak birleşmeleri evrenin oluşmasındaki büyük patlama benzeri bir değişim başlatır ve dünya üzerinde yaşam var olur. Anne ve babanın birlikteliği ise, yine bir başka büyük patlamaya sebep olur, sonucunda insan yaşama doğar.

.

Güneş ve dünya arasındaki bu simbiyotik ilişkide dünya yarar sağlıyor gibi gözükse de henüz güneş’in bu sistemden nasıl bir yarar sağladığını bilemiyoruz. Evrenin içerisinde bu tip yıldız ve gezegen sistemlerinin ilişki bağlamlarını ve etkilerini de bilemiyoruz. Bununla birlikte, bedenimizdeki bir hücrenin var olabilmek için bütün sisteme ihtiyaç duyması gibi, güneş’in de içinde bulunduğu sisteme ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz.

Bize göre, evrende bildiğimiz türde yaşama sahip olan tek gezegen dünya demiştik. Yine bize göre, aslında tüm evren gaz, toz ve taş parçalarıyla dolu, aşırı sıcak ya da soğuk, kuru ve cansız bir oluşum. Ancak, bu cansız olarak tanımladığımız oluşum, dünya üzerinde yaşama imkân veren ve özünde can sahibi olan bir bütünlük. Ve canlı olmak belki de bizim bildiğimizin ötesinde bir kavram…

.

Güneş ve dünya’nın birlikte ürettiği yaşam formları, insan için de geçerli olan tüm ilişkilere sahipler. Bu nedenle, dünya üzerindeki varlıkların yaşamlarını incelediğimizde, insanın yaşadığı ve yaşayacağı tüm ilişkisel sebep ve sonuçları gözlemleyebiliriz.

.

BİREY

Üremek, türler için soyun devamlılığıdır. Anne ve babanın birleşmesi, yaşamın devamlılığını ve gelişimini sağlaması açısından her iki tarafa da yarar sağlayan bir ilişkidir.

Yumurtanın kabul ettiği sperm ile birlikte başlayan değişim süreci, birleşenleri zigot adı verilen bir yapıya dönüştürür. Zigotun oluşabilmesi için yumurtadan gelen 23 ve spermden gelen 23 kromozomun birleşmesi gerekir. İkiye bölünmüş olan gizli formül bu birleşmeyle açığa çıkar ve yaşamın sırrını yeni bireyin içinde gerçekleştirip sonra tekrar gizlemek üzere faaliyete geçer.

Her yeni bireye eşsizliği veren bu ikili birleşmedir. Birey kendine özgü nitelikleri olan ve bunları yitirmeden bölünemeyen tek varlık demektir. Türlerin içerisinde, türü meydana getiren her bir varlık bireydir.

İnsan içinse, birey olmak sadece türün bir üyesi olmakla sınırlı kalmaz. Gerçekten birey olmak, bilinci ile düşünsel, duygusal eylemde bulunan ve yaşamın içerisinde bağımsız bir varlığa sahip olarak faaliyetleri ile etki ve değişim yaratan bir fert olabilmektir.

.

BİLGİNİN İNSANA DÖNÜŞÜMÜ

Oluşan DNA molekülü bu eşsiz bireyin tüm yazılımını içerir, yani bu tek hücrenin erişkin hale gelebilmesi için gerekli olan tüm bilgiye sahiptir.

Şimdi bu tek hücrenin gelişerek büyümesi gereklidir. Sahip olduğu genetik bilgiyi değiştirmeden çoğaltabilmesi için mitoz bölünme denilen bir evreye girer. Tek hücreli bir canlı için bu bir cins üremedir. Kendisinin birebir kopyasını ortaya çıkarır. Ancak, zigot çok hücreli bir canlıya dönüşeceği için biz buna gelişim ve büyüme diyoruz. Dar anlamda tek bir hücre üreyerek çoğalmakta, geniş anlamda ise yeni bir birey gelişerek büyümektedir.

Bu tek hücre, kendini taşıyan annenin bedeni içinde bir yolculuk yaparak gelişeceği uygun bir yuva ve bu yuva içinde bir köşe bulur. İhtiyacı olan tüm besin ve yaşam kaynağı burada mevcuttur. Konak olarak kullanılan anne bedeni ile kurduğu bu ilişkide aslında o bir parazit ancak, anneye zarar vermeyen bir yapıda.

İnanılmaz bir hızda bölünerek çoğalmaya devam eden bu oluşum, kendi programlı bilgisiyle bir cins akıl sahibidir ve yapılacakları bilir. İlk başta kalp ve merkezi sinir sistemi yapısal olarak gelişir. Bu yeni dünya içerisinde kendine korunma ve barınmayı sağlayacak geçici bir ev inşa ederek plasentayı meydana getirir. Plasenta bir cins arayüz görevi görür. Anne ve bebek arasında madde alışverişini sağlar ancak bu iki canlının kanları birbirine karışmaz bu sayede annenin bağışıklık sistemi beden içinde parazit olarak büyüyen bu yeni canlıyı kabullenir. Yine bu arayüz, bebeğin organları oluşuncaya kadar hem bir bakım ünitesi gibi hayatî organlar olan akciğer, karaciğer, böbreklerin yerine fonksiyon gösterir hem de bir salgı bezi gibi hormonları düzenler.

.

Gelişen ve büyüyen bu yeni birey organik olarak canlıdır ancak anne karnında geçen bu süreç içerisinde henüz yaşama başlamış sayılmaz. Kendi isteklerini ve iradesini kullanıyor olacağı asıl yaşamı doğum ile başlar.

Tek bir hücre ile başlayıp yeni bir bireyin oluşmasını sağlayan bu süreçteki ilişki tipi, doğum ile birlikte değişir. Anne artık bir konak değil ve yeni doğan birey de artık bir parazit değil, bedensel olarak bu iki canlı doğum sonrasında nötr bir ilişkiye geçerler. Her ikisi de kendini yaşatacak bedensel fonksiyonlara sahiptir. Yine de, yeni doğan bebeğin yaşama devam edip gelişebilmesi için annenin desteğine ve bakımına ihtiyacı vardır. Annenin memnuniyetle katıldığı bu karşılıklı ilişki iki canlıya da yarar sağlayan tipte sayılabilir. Eğer anne ya da bebek herhangi bir sebeple yarar sağlayamıyorsa ilişki tipi değişecektir. Bu ister doğum sonrası annenin depresyona girmesi olsun, isterse bebeğin yeterince süt alamaması, ilişki tipi zarar verici bir hale dönüşmüş olabilir.

.

DENGE

Yaşam içerisinde ilişkilerin değişim ve dönüşümlerine baktığımızda önemli bir noktayla karşı karşıya geliriz: Denge.

Evrende her şey sürekli hareket halindedir. Sabit olarak gördüğümüz şeyler bile aslında hareket ederler. Bir kaya oluşumu yüzyıllarca aynı noktada duruyor gibi gözükebilir, dış ve iç yapısında bulunduğu ortamın etkilerine göre değişimler olacaktır. Yol kenarında duran bir taş kendi başına hareket etme yeteneğine sahip olmasa bile yoldan geçen birinin çarpması ile ya da yağmur sularının şiddetiyle sürüklenerek hareket edecektir. Hareket canlı ya da cansız tüm varlıklar için kaçınılmazdır.

Hareketi sağlayan enerjidir ve bu enerjinin etkisi değişime ve dönüşüme sebep olur. İp üzerinde yürüdüğünüzü düşünün, elinizde denge sağlamak için tuttuğunuz değnek sağa veya sola eğilecektir, düşmeden yürüyebilmek için değneği düz tutmanız gereklidir, bu, her adımın dikkatli atılmasını ve her adımda çabasız bir çaba gösterilmesini gerektirir.

İki kutbun çekici gücü dengenin sürekli bozulmasına neden olur, tüm varlıklar bu kutuplar arasında gidip gelirler. Herhangi bir sebeple kutuba yaklaşan aşırı uca doğru gelmiştir. Denge, orta noktadadır. Dengeye ulaşabilmek için hareketi tersine çevirerek aşırı uçtakini ılımlı hale getirmek gerekir.

.

Peki ama neden? Neden denge bu kadar önemli?

Aşırı uçlar bir arabanın motorunu sürekli yüksek güçte ya da sürekli yetersiz güçte çalıştırmaya benzer. Bir süre sonra motor bozulmaya başlar ve ideal halinde olduğu gibi fonksiyon gösteremez. Atomların kararlılığa meyili olması, dünya atmosferinin yaşam verebilmek için belirli şartlara sahip olması ya da ideal beden ısısı gibi bir denge hali, yaşamda ideal bir düzen sağlar.

Evren kendi kapalı iç kutupsallığında mutlak bir dengede olsa bile, içinde yer olan varlıklar açık-kapalı sistemleri nedeniyle sürekli olarak mutlak dengede kalamaz. İdeal düzen göreceli olsa da, bu düzene yaklaşmak ve korumak evren ile uyumlanarak bir olmaya, yaşamda karşılaşılan her şeyi ılımlı bir şekilde yönetebilmeye ve çözebilmeye yarar.

.

Anne ve bebeğin ilişkisine dönersek, doğum sonrası ayrı birer birey olarak genel anlamda nötr ilişkiye geçmiş olsalar bile, halen bebeğin yetişkin olacağı döneme kadar bakımından anne ve baba sorumludur. Bu çekirdek aile içerisinde, bireylerin birleşik varlığında ilişki hem nötr tutulmalı hem de gereken yan ilişkiler oluşturulmalı ve sürekli yenilenmelidir. Çocukluk döneminde, anne bebeğin bakımından sorumludur, baba ise ailenin genel refahı ve güvenliğini üstlenir. Yine bir başka ilişki ile, anne ve baba birbirlerine ve çocuklarına sevgi ve saygı beslemek durumundadır.

Varlıklar âleminde her gün yenidir. Bu her yeni günün getirecekleri tahmin edilse de özünde bilinmeyendir. Bu nedenle, hiç bir ilişki sabit görülemez ve her an bütün ilişkilerin tekrar gözden geçirilip düzenlenmesi gereklidir.

.

Dengeyi kurmak ve korumak için her varlık kendi yöntemlerini kullanır.

Zigotun kendi programlı bilgisiyle bir cins akıl sahibi olduğunu, neye ihtiyacı olduğunu ve ne yapacağını bildiğini söylemiştik. Canlılar âleminde bitkiler ve hayvanlarda da aynı aklın devrede olduğunu görürürüz. Hiç kimse anne olan bir kediye yavruları dünyaya geldiğinde neler yapacağını öğretmez, o sahip olduğu otomatik bilgiyle neler yapacağını bilir. Bu bir cins bilinçtir. Burada söz sahibi olan bilincin bizzat kendisidir, bilincin işlev gördüğü varlık daha çok bir araç benzeridir.

Her varlık programlandığı şekilde yaşar, bu nedenle türlerin bireyleri temelde birbirlerinin aynısıdır, aynı kategoriye aittirler. Beraber yaşayacakları bir köpek seçmek isteyenler bunu çok iyi bilir, genel huyları tahmin etmek için öncelikle köpeklerin cinsine bakılır.

Bilincin bu fonksiyonu sayesinde, içgüdü dediğimiz etkiyle hayvanlar hayatta kalmak için neler yapacağını bilirler, ancak bunun olabilmesi için bilince tamamen teslim olmaları gereklidir. Bir anlamda başka seçenekleri de yoktur.

Varlık âleminde mutlak teslimiyet taşların âleminde gözlemlenebilir. Bitkiler ve hayvanlarda, kayıtlı beden aklı bir miktar kendi başına hareket etme imkânı sunar. Ancak, yine de bitkiler toprağa sabittir, hayvanlar gibi mekân değiştiremezler, bu da bir taş kadar olmasa da teslimiyeti gerektirir. Hayvanlar belirli bir seviyeye kadar akıl yürütebilirler, problem çözebilirler ve duyarlı varlıklardır. Aslında bugün bitkilerin dahi duyarlı varlıklar olduklarını biliyoruz.

.

Aynı bilinç insanda ise, bambaşka bir doğa içersinde açığa çıkar.

İnsan aklı ile kendi bilincini yönetebilir ve insan hem kendi hem de evrensel üst bilincin farkına varma fırsatına sahiptir.

.

Doğa içerisinde bitkiler, bir anne ve baba bakımına ihtiyaç duymadan gelişir büyürler. Hayvanlarda türe göre anne ve baba bakımı farklı seviyelerde ve sürelerde gereklidir.

İnsan içinse anne ve baba bakımı ‘kendi ayakları üzerinde duracağı‘ döneme kadar zorunludur. Kendi ayakları üzerinde durmak sadece yürümeye başlamak demek değildir, bu kendi yaşamının sorumluluğunu alarak gerçekten bir bireye dönüşmektir.

.

İnsanın çocukluk döneminde ve yaşamı öğrenme sürecinde bilinç, diğer âlemlerde olduğu gibi örtülü faaliyet gösterir ve kendi varlığını farkındalıkla ortaya çıkarmaz. Bu anlamda, hayvanlarda olduğu gibi, bir nevi bilince farkındalıksız teslimiyet vardır. Ancak insanda, tek hücre ile başlayan akıl faaliyetleri gelişerek aşamalı evreler sergiler. İnsanın duygusal ve düşünsel yapısı bir kişilik oluşturur. Bu kişilik insanla birlikte yaşayan ikinci bir varlık gibidir, öğrenilen bilgiler, yaşanılan olayların getirdiği tecrübeler ile pekişir, buna bugün ego diyoruz. Bu kişilik ya da ego, bilinç ile bilinçsizlik arasında işlev görür, kişinin kendisine ait gerçeklik algısını oluşturur ve kişisel kimliğini yaratır. Tamamen egonun etkisi altında yaşayan bir insan için bilinçli diyemeyiz. Bu sefer, bilinci örterek kapatan egonun aşırı baskınlığıdır.

Bilincin farklı halleri, bilinçaltı, bilinçdışı, üst bilinç, kolektif ya da kişisel bilinç gibi tanımlanır. İnsan yaklaşık ilk yedi yaşına kadar bilinçaltıdır. Sinir sistemi ile birlikte çalışan bilinçaltı, duygular, deneyimler ve düşünülmeden yapılan eylemleri kapsar, etkiye tepkisi çok hızlıdır, akıl henüz olgunluğuna erişmemiştir, hem özden gelen bilinç etkilerine teslimdir hem de dışarıdan gelen öğretileri otomatik bir kayıt halindedir. Bilincin gerçek doğasının farkında değildir, bu nedenle zaman içerisinde yaşama dair öğrendiklerini sahiplenir, sabit görmeye başlar ve bu insanda katı bir gerçeklik sistemi yaratır. Katı gerçeklik sistemi ise bilincin gelişen esnek yapısına uyumsuzluk göstermeye başlar.

O zaman, yaşamdaki diğer bir önemli nokta devreye girer: Uyumlanma.

.

UYUMLANMA

Uyumlu olmak kolay adapte olmak şeklinde tanımlanır. Kişinin, durumlara ve olaylara kendi iyi halini korumak üzere adapte olmasıdır. Uyumlu insan sert tepkiler vermez, karşı çıkmaz.

Uyumlu olmak aynı zamanda intibak etmeye yardımcı olur. İçinde bulunulan çevre, topluluk veya toplumla kaynaşmaya, karışabilmeye yardım eder. Beraberinde iyi geçinmeyi getirir.

Bunlar olumlu özellikler gibi gözükse de, yanlış anlaşıldığında, uyumlu olmak bireyin kendi alanının, kendi istek ve hedeflerinin yok olmasına neden olabilir.

Gerçek bir uyumlanma, pasif bir şekilde her ne oluyorsa kabullenmek demek değildir. Tam tersi uyumlanma, aktif bir şekilde bilincin gerçek doğasının farkında olmak ve yaşamın değişim, dönüşümlerini, iç dengesini fark ederek kabullenmek ve uyum sağlayarak birlikte hareket etmektir.

Bu, bir ölçü çerçevesinde uygulanır, terazinin kefelerinin dengede olması gereklidir. Öncelikle kişi, kendisinin farkında ve kabullenişinde olmalıdır. Kendi iç âleminde uyumlu olmayı sağlamalıdır. Duygu ve düşüncelerinde, davranışlarında uyum olmalıdır.

.

Farkındalık bir cins uyanıklıktır. Aklın olgunluğudur. Ruh ve bedenin uyumlu birlikteliğidir.

Uyku halinde, başına gelen olayları sadece seyrederek bir cins kader içerisinde yaşayan insan, uyandığı zaman bilinci ile bunun farkında olacaktır. Uyanmak rüya halindeki bu kaderden özgürleşmektir. Kişi, kader olarak tanımlanan ve değiştirilemeyen olaylar zincirini, bilincin farkındalığı ile anlayabilir ve eylemleriyle değiştirebilir hale gelir.

Eylemde bulunabilmek için fiziksel beden sahibi olmak gereklidir. Bu nedenle, fiziksel bedenin olduğu mevcut ‘şimdiki yaşam’ ve eylemin gerçekleşebildiği ‘şimdi’ özel bir kıymettedir.

Bilinç sayesinde insan, yaşamdaki ilişkiler örgüsünü dengeleyebilir, duygularını , düşüncelerini yönetebilir ve davranışlarını seçebilir. Böyle bir farkındalığın içerisinde, kabullenmek, olanı anlamak ve buna uygun hareket etmektir.

Bu, kendi içinde, yaşamla ve varoluşla bir olma hali, tam anlamıyla uyumlanma olarak tanımlanabilir.

.

İnsanda akıl olgunluğa ulaşırken tıpkı bilinç gibi farklı evrelerde aktif olur. Duygu ve düşünceleri işleyen, analiz eden, sınıflandıran ve kaydeden bu fakülte fiziksel bir maddeye sahip değildir, daha çok görünmeyen bir işlemci gibidir. Akıl sadece beyin faaliyetleri ile sınırlı da değildir. Düşünce ve duygularla, bedenle ve ruhla bağlantı kurabildiği gibi, rasyonel anlamda hesap ve ölçüm ile analiz yaparak karar verebilir.

Aklın hangi aşamada faaliyet gösterdiği olgunluğunu gösterir, sadece beden üzerine faaliyetteyse sürüngen beyin dedikleri yaşam dürtüsü ile çalışacak, korku ve haz ile karar verecektir. Duygu ve düşünceler ile faaliyetteyse zihin dedikleri öğrendiği kayıtlı deneyimlerine ve hatırladığı –ya da bilinçaltında saklanan– hafıza içeriklerine göre karar verecektir. Salt rasyonel olduğunda ise, hesaplar ve ölçümler üzerine mantık kullanarak karar verecektir.

Görünmeyen bu fakülte ki, buna yetenek, meleke, kuvvet de diyebiliriz, görünmeyen ve fiziksel bir maddeye sahip olmayan diğer bir fakülte ile, ruh ile bağlantıda olduğundaysa, bilincin özüne ulaşma kapasitesini açığa çıkarabilir.

Bizim dilimizde akıl gönül birliği denilen bu bağlantı da simbiytotik bir ilişkidir ve kurulduğunda her iki tarafa da üst seviye yarar sağlayan bir birlikteliktir.

.

YAŞAMIN BÜTÜNLÜĞÜ: TEK BİR VÜCUT

Varoluş çok hücreli bir yaşam formudur.

İnsan bedenindeki sayısız hücrenin farklı görevlerde varlığını sürdürmesine benzer şekilde, her tür varoluşun içerisinde kendi görevini yerine getirir. Bilincin bilgisine sahip olmadan, tam teslimiyette işlev gören türler, içinde bulundukları yapıyı görmeden ve bilmeden yaşarlar. İnsan, aklı sayesinde bilincin gerçek doğasına ulaşabilir.

Bu bütünsel yapıya insanlık organı içerisinde dahil olan insan da, varoluşun içinde bir görevdedir.

Bilincin kendi farkındalığı ile açığa çıkmasına yardım eder.

Bu evren, bilinci açığa çıkaran insana aittir.

Varoluş görevinde, insanın uyanışları yapraklarını açan bir çiçeğe benzetilebilir. Açılan her bir yaprak bir seviyeyi gösterir ve yapraklar merkeze doğru açılmaya devam eder, ta ki öze ulaşıncaya dek.

.

Tek bir vücut olarak tanımlayabileceğimiz varoluşun içinde, cansız olan atomların birleşerek canlı organizmalar meydana getirmesi yaşam bulmak, canlanmak olarak adlandırılabilir. Ancak, gerçekten can veren öge nedir?

Can, bir tür bilgi-enerji formudur.

Atomik yapılar herhangi bir sebeple maddesel bütünlüklerinde bir problem yaşadıklarında ya da maddesel ömürleri bittiğinde bu can veren öge artık devre dışı kalmak zorundadır. Bir süreliğine maddeyi halen gözlemleyebilseniz bile çözünen bu madde artık cansızdır.

Maddeye can veren öge, bitkiler ve hayvanlarda hayatiyeti sağlayan ögedir, maddeyle beraber var olur. İnsanda ise, can ile birlikte ruh adı verilen bir öge daha mevcuttur. Ruhun farkı, içerdiği bilgi ile bir anlam taşımasıdır ve maddeden bağımsız var olabilmesidir.

Yaşama gelen her birey kendi ruhuna bağlı olarak bu anlama sahiptir. Anlam bir mektup gibi zarflanmıştır ve kapalıdır. Açığa çıkmayı bekleyen bu anlam potansiyel olarak fiziksel bedene yüklenmiştir. Her insan, kendi zarfını açıp içindeki mektubu okuyarak potansiyelini hayata geçirebilir.

Yine de, bu sadece bir potansiyeldir. Evrenin var olabilmesi için potansiyelinin harekete geçmesinin gerekliliği gibi, insan harekete geçerek kendini var edebilir. Mektup fark edilip açılmazsa ve okunmazsa anlam kapalı kalacak ve mektup adresine iade edilecektir.

Belki insana benzer biçimde evreni de bir mektup gibi düşünebiliriz, tümüyle kapalı bir sistem değildir, açıldığında okunmayı bekleyen hem kapalı hem de açık bir sistemdir.

.

BEDEN ve RUH

Madde olan beden ve mânâ olan ruhun ilişkisi de simbiyotik bir ilişkidir. Bu simbiyotik ilişkiden beklenen mutual olması yani, karşılıklı bir yarar sağlamasıdır. Beden, ruh ile anlamlanarak bu yararı sağlar, ruh ise bedenlendiğinde işlev görebileceği bir araca sahip olarak bu yararı sağlar.

Karşılıklı denge ve uyum içerisinde yararlı olan bu ilişki tipi, denge ve uyum bozulduğunda kolayca zararlı bir ilişkiye de dönüşebilir. At ve binicisinin arasındaki ilişkiye benzer, ruhun ve bedenin kendi doğalarında iş görmesi gereklidir. Eğer ipler bedenin eline verilirse bu binicisiz bir atın hayvanî doğasında hareket etmesine benzeyecektir. Yine aynı şekilde, bedenin sınırlarını bilmeden atı sürmek de hedefe ulaşmaya engel olacaktır. En ideali, bedeni gerektiği gibi geliştirmek ve yetiştirmek, ruhun yönetimini ise perdelemeden, aklın olgunluğunu kullanarak serbest bırakmaktır.

Ruh, akıl ve beden birliğinde, karşılıklı yarar sağlayan bir ilişki içerisinde insan, tüm potansiyelini açığa çıkarma fırsatını bulabilir.

.

İnsana gerçekten can veren ruh olduğuna göre, bedeni maddesel boyutta beslerken ruhu da mânâ boyutunda beslemek gereklidir. Bunun nasıl olacağını anlamak içinse insan ne ile beslenir önce onu anlamak gerekir.

.

İNSAN NE İLE BESLENİR?

Beslenmeyi tam olarak anlamak için varlık âleminde beslenmeye neden ihtiyaç duyulduğuna ve besin zincirinin nasıl kurulduğuna bir bakalım…

.

Beslenme, bedenin ihtiyacı olan enerjiyi sağlamak için gereken bir ihtiyaçtır. Her varlık belirli bir enerji potansiyeli ile yaşama gelir, ömür süresi bu potansiyele bağlıdır ve değişkendir. Beslenme günlük olarak enerji ihtiyacını sağlayarak, bedenin sağlıklı kalmasını, gelişmesini ve yaşam kalitesini yükseltmesini sağlar.

Besinden yeterli enerji alınamazsa beden günlük ihtiyaçlarını devam ettirmek ve hedeflerine doğru yol almak için yeterli enerjiyi bulamaz. Yanı sıra, doğum öncesinde yüklenmiş olan ömür enerjisinden kullanmaya başlar. Bu nedenle, açlık ve susuzluk, tolerans sınırı aşıldığında organizmanın ölümü demektir.

Bu ihtiyacın her gün devamlı karşılanması gereklidir. Gün içerisinde alınan besinler, sindirilerek enerjiye dönüşür, faydalı bölümleri beden içerisinde dağıtılır, gereksiz ve işlemden geçmiş bölümleri ise beden dışına atılır.

Tek hücreli canlıların ve çok hücreli canlıların beslenme modelleri, bitkilerin ve hayvanların beslenme modelleri birbirlerinden farklıdır. İnsan, çok yönlü beslenebilen bir varlıktır.

.

Ekmek pişirdiğinizde, maya bakterilerini şeker ile beslersiniz, onlar canlıdır. Beslenen mayalar hamura tat ve doku verir. Ancak nihayetinde, siz onları pişirmek için fırınlayacaksınızdır. Bahçenizde yetiştirdiğiniz sebzelere gübre ve su ile bakım yaparsınız, güneş ışıkları altında gelişmeleri için elinizden gelen çabayı gösterirsiniz. Ancak nihayetinde, sebzeler sizin için lezzetli bir yemeğe dönüşecektir. Çiftlikte bakımı yapılan hayvanlar da öyle, hepsi aslında özel bir amaç için beslenerek insanın beslenme zincirine eklenecektir.

Doğada ise her şeyin kendi doğal kuralları var, hiçbir canlı bir diğerini beslenmek üzere yetiştirmez. Doğanın kendi döngüsünde kimin ne yiyeceği aşağı yukarı bellidir. Ama belki de çoğumuzu şaşkınlığa uğratacak şekilde, otobur hayvanlar bile bazı şartlar altında et yiyebilirler. Ya da etobur hayvanların ot yediklerini görebilirsiniz. Bunlar sağlık ve hava şartları gibi özel durumlardaki istisnalardır. Bu nedenle, çiftlikte bakım altındaki bir ineğin tavuk yediğini göremeyebiliriz ancak ormanda bir geyiğin kuş yavrularını yediğini görmeniz mümkündür.

.

Beslenmenin ana sebebi bedene enerji sağlamaktır dedik. Tüketilen enerji miktarına göre alınacak enerji miktarı değişir. Bu yüzden, standart şu kadar yenmeli diye bir durum söz konusu olamaz. Ağır iş yaptığınız bir günde yiyeceklerinizle, oturup televizyon seyrettiğiniz bir günde yiyecekleriniz aynı olmamalıdır. Eğer besin az gelirse beden stoklardan kullanmaya başlayacaktır. Fazla gelirse de stoklayacaktır. Diğer yandan, yediğiniz besinin gerçekten besleyici olması gerekir. Sadece miktar olarak bir gıda tüketmek yeterli değildir, bedenin günlük ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri de besin yoluyla alması gerekir.

Ayrıca besinlerin ve içtiğimiz suyun bilgi ile dolu olduğunu, hücresel hafızalarında geçirdikleri evrelerin kayıtlı olduğunu, bitkilerin ve hayvanların duyarlı varlıklar olduğunu, iyi bir yaşam süreci geçirdilerse iyilik hali taşıdıklarını ve enerjiden fazlasını verdiklerini de unutmamak gerekir.

.

Beslenme modelini oluşturan hücresel yapıdır.

Tek hücreli canlılardan bahsetmiştik. Bu canlıların evrimi sırasında organel yapıları farklılaşmıştır. Farklı yapılarına bağlı olarak, ihtiyaçları olan enerjiyi alma, işleme ve tüketme modelleri de değişmiştir.

.

MİTOKONDRİ VE KLOROPLAST

Mitokondri, hücrenin enerji ihtiyacını karşılayan organeldir, hücresel solunum ile enerji ara maddesini üretir.

Enerji ara maddesi olan ATP, hücrelerin pili olarak tanımlanabilir ve daimi bir devinimle şarj edilir.

İnsan bedeni, yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmek için elektrokimyasal bir enerji sistemi kullanır. Bedenin elektrikle işleyen bölümü sinir sistemidir. Alınan gıdalar ise karbonhidrat, yağ ve proteinler açısından kimyasal bir enerjiye dönüştürülür ve depolanır. Bu depolanan besin değerlerinin kimyasal bağları kırılırken açığa çıkan enerji de hücrelerin ihtiyacı olan enerji olarak kullanılır.

Aslında, hem depolama hem de kullanım işlevi açısından bedenin enerjisi yine tek hücreli yapıları üzerinden sağlanır diyebiliriz.

.

Kloroplast ise, klorofil adı verilen biyolojik pigmentler ile çeşitli dalga boylarındaki ışıkları emerek bitkilerde fotosentezi gerçekleştiren organeldir.

Güneş ışığının emilmesini ve soğurulmasını sağlar ve enerji olarak kullanılmasını sağlamak üzere şekere dönüştürür. Ek olarak havadan karbondioksit alarak karbonhidrat ve oksijen üretimini sağlar.

Mitokondriler ve kloroplastlar evrim içerisinde simbiyotik bir ilişki ile üremişlerdir, yani bir hücre diğer bir hücrenin içerisine girerek burada yaşamını sürdürmüş ve yeni bir yapıya dönüşmüştür.

.

Burada bizim için önemli olan birkaç nokta var;

-Bedenin kapsamlı yapısal bütünlüğünde, her şeyin hâlâ hücre bazında gerçekleştiğini, hücrelerin kendi yapıları içerisinde hem sisteme bağlı hem de bağımsız olarak işlevde olduklarını bilmek.

Her hücre kendi başına bir evren gibidir.

Bedenimizin içinde, sahip olduğumuz hücrelerin on katından fazla mikrobiyata bakterisi vardır, bunlar çoğunlukla barsaklarımızda, yanı sıra derimizde, üreme ve solunum organlarımızda kendilerine yer edinmişlerdir. İyi ve sağlıklı olduklarında konak olan bedenimizin de sağlığını korurlar. Bu hücrelerin tamamı, içinde yaşadıkları insan bedeninin sahip olduğu genomdan yüzelli kat fazla gen içerir, oluşturdukları bu gen havuzuna mikrobiyom adı verilir. Bu hücrelerin bedenimizle kurduğu simbiyotik ilişki karşılıklı yarar ilişkisidir. Bu nedenle, sağlıklı olmak için onları iyi beslemek ve korumak zorundayız.

-Bilmemiz gereken diğer bir nokta, beslenme modelini tanımlarken hücresel yapının ihtiyaçlarını anlamak. İnsan, koloroplasta sahip olmadıkça istese bile sadece güneş ışığı ile beslenemez.

– Ve diğer bir nokta da, etobur ya da otobur olmak arasında keskin bir çizgi olmadığını hatırlamak. Bazı varlıklar her ikisini birden kullanmak zorundadır, bazıları ise sadece birinin baskın kullanımı ile yaşamlarını devam ettirirler.

-Keskin bir ayrımın olmaması, aynı şekilde, canlı ve cansız olma durumunda da geçerlidir. Yukarıda bahsettiğimiz ekmek örneğinde olduğu gibi, kullanılan malzemeler hücre boyutunda canlı olabilirler. İçtiğimiz su bile göremediğimiz mikroorganizmaları içerir, bazıları zararsız olsa da sağlığı etkileyecek şekilde zarar verenleri de vardır.

Varoluşun bütünlüğü içerisinde canlı ve cansız olarak tanımlanan varlıklar içiçe birlikte yaşarlar.

.

Yaşam her zaman birlik ve bütünlük içerisindedir. Hem ‘Ben varsam biz varız’ hem de ‘Biz varsak ben varım’ demeyi öğrenmek gereklidir.

.

BİRLİKTE YAŞAMAK

Peki, birbirinin enerjilerini kullanan iki farklı yapı nasıl işlev görür?

Bahsedeceğimiz şey bir cins alışveriş. Alınan ve verilen bilinçli ya da bilinçsiz olabileceği gibi istek dışı veya isteyerek de gerçekleşebilir.

.

İlişki çeşitlerine baktığımızda, av ilişkisi olarak adlandırılan bir canlının diğeri ile beslenmesini tanımlamıştık. Besin olan canlı hayatını kaybederken, beslenen canlı hayatının devamlılığını sağlar. Bu yaşamın bir gerekliliğidir ve doğanın içerisinde doğal olarak gerçekleşir. Mikroorganizmalardan başlayarak, çok hücreli canlılar, bitkiler ve hayvanlar için her zaman biri diğerinin avıdır. Dünya üzerinde yaşayan tüm varlıklar bu zincirin bir parçasıdır ve insan da buna dahildir.

Ayrıca, fiziksel boyutta, bu av zinciri, doğanın içerisinde bir denge sağlar. Türlerin adedini sınırlı tutarken aşırı çoğalmayı engellemiş olur, hasta ve yaşlı olanların sıkıntısız bir şekilde yaşamlarını sonlandırırken genç ve güçlü olanların yaşamlarını devam ettirmelerine yardım eder. Doğada artık ya da çöp olarak nitelendirilen hiçbir şey yoktur, her şey bir başka şeyin besinidir. En nihayetinde toprak tüm çözünenleri tekrar işleyerek sisteme geri döndürür. Bugün, insanlığın en büyük problemlerinden biri olan atıklar ve çevre kirliliği aslında dengeyi koruyamadığımızın bir işareti.

.

O zaman tekrar dünya’ya gözlerimiz çevirelim ve üzerindeki yaşam ile dünya’nın simbiyotik ilişkisine bakalım.

Dünya’yı tek bir hücre olarak değerlendirdiğimizde, atmosfer hücre zarı gibi koruyucu katmadır. Atmosfer ve çekirdek arasında kalan bölge, sitoplazma benzeri organik ve inorganik maddeleri içerir, büyük oranda su içermesine rağmen ne sıvı ne katıdır, devamlı değişim halinde bir eriyiktir. Magmadaki sıcak bölge yaşamını sürdürmesini sağlayan çekirdeğini oluşturur.

Sitoplazma benzeri alan dünya’da katmanlardan oluşur, genel olarak manto ve kabuk olarak adlandırılır. Kabuk üzerinde en dışarıda toprak ve su mevcuttur, bu alanlar atmosfer ile birlikte yeryüzünde canlıların yaşayabileceği ortamı yaratırlar.

.

Üzerinde yaşayan ve kendisi ile parazit türü bir ilişki sürdüren canlıların dünya’ya yararlarının ne olduğunu henüz bilemiyoruz. Ancak fiziksel anlamda, bu canlıların devinimleri ve yaşam döngüleri toprak yüzey için bir cins besin ortaya çıkarır. Bu toprak alan devasa bir sindirim organı gibi iş görür.

Bu anlamda, dünya ile insan bir anne ve bebek ilişkisine sahiptir. İnsan, bilinci sayesinde ikinci doğumunu gerçekleştirerek kendini bu parazit ilişkisinden çıkarabilir ve hem dünya hem de yaşam ve varoluş ile karşılıklı yarar ilişkisine geçebilir.

Dünya’da yaşam olmasaydı ne olurdu sorusuna teori olarak yanıt verilebiliyor. İkliminin ve yüzeysel yapısının farklı olacağı, oksijenin olmadığı bir ortamda belki venüs ya da mars gezegenlerine benzer bir yapıya sahip olacağı söyleniyor. Bu bağlamda, üzerindeki canlı yaşamın dünya’yı da değiştirdiğini ve geliştirdiğini söyleyemek mümkün.

.

Endosimbiyotik teoriye göre, prokaryot hücrelerden ökaryot hücrelerin oluşması beslenme sonucu ortaya çıkan bir gelişme idi.

İlk canlı formu olan bakteriler milyonlarca yıl varlıklarını sürdürdüler. Kendilerinden küçük bakterileri besin olarak içeri aldıklarında bazılarını sindiremediler ve bu küçük bakteriler hücrenin içinde yaşamlarına devam etti. Geçirdikleri mutasyon ile, iki hücreye de yarar sağlayan bir simbiyotik ilişki kuruldu. Avcı bakteri, bu küçük bakterilere hücre içi bazı görevleri vermiş oldu, aslında içeride zorunlu parazit hayatı sürdüren küçük bakteriler ise, bu güvenli ortamda ihtiyaçları olan materyallere daha kolay ulaştılar, tıpkı gebelikte olduğu gibi, sistemle birleşerek bütünleştiler.

Bu birleşmenin sonucunda, gerçek çekirdeğe sahip olan ökaryot hücreler ortaya çıktı.

İki varlık arasında kurulan bu ilişki yeni bir anlayış getirdi… Sindiremediğin ile birlikte yaşam: Kabullenme.

.

KABULLENME

Şimdi tekrar insana geri dönebiliriz…

‘İnsan ne ile beslenir’ diye sormuştuk…

.

Sadece bedeni yaşatacak gıda maddesi olarak kullanacağı besinler beslemez insanı. Çünkü, insan salt beden değildir.

İnsanı hayata getiren ve varlığını sürdürmesini sağlayan ögeler içerisinde, beden bütünün bir parçasını oluşturur…

İnsan, bedene yaşam veren can’a ve anlam veren ruh’a sahiptir…

İnsan, akıla, duygu ve düşüncelere sahiptir.

.

İnsanın nasıl besleneceğini bulmak için insanı neyin meydana getirdiğini bilmek gereklidir. Aksi takdirde, yalnızca bedene gıda alarak da yaşam sürdürülür ancak, bu gerçek anlamda yaşamak sayılamaz.

Yaşamı, nefes almak, hayatta kalmak ve türü devam ettirmek ile sınırlarsak, insanın dünya’daki varlığı hayvanların âlemi ile benzer olur. Oysa insan, bambaşka bir potansiyle sahiptir.

İnsan, anlayıp anlamlandırabilir… İnsan, üretip yaratabilir…

.

Dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkışını ve evrimini sağlayan bir bilgidir. Kapasitesini hayal bile edemeyeceğimiz bu bilgi halen açılmaya ve kendini açığa çıkararak yaratmaya devam ediyor. Muazzam bir bilinç kaynağından çıkan bu bilgi, var ederken sadece kendi iradesi ile hareket ediyor ve yaratıyor. Canlı cansız tüm varlıklar onun emrinde yaşam buluyor.

İnsan ise, bu bilincin kendisine akıl, istek ve irade verdiği bir yaşam formu. Bu aklı, istekleri ve iradesiyle aynı şekilde yaratma kabiliyetinde. Aynı zamanda aklını, ana bilinç kaynağına bağlayarak bilinçlenme ve kendini geliştirebilme imkânına sahip.

Bütün bunlar insana sunulmuş bir fırsat… görebilirse, fark edebilirse.

.

İnsan, bu potansiyelini açığa çıkarmak için istemek, öğrenmek, kendini beslemek ve geliştirmek zorunda.

Yalnızca bedeninin değil, düşüncelerinin, duygularının, ruhunun gıdasını bulmak zorunda.

.

Varoluş ve yaşam ilişkiler üzerine kuruludur demiştik.

Bu yolculukta insanın anlaması gereken en önemli şeylerden biri, hiçbir şeyin bir diğerinden ayrı olmadığıdır. Biz birilerini ya da bir şeyleri beslerken, birileri ya da bir şeyler bizi besler.

Besin, bazen kolay sindirilir bazen de sindirilemez. Sindirilen zaten sisteme kabul edilmiş ve değerlendirilmiş olandır. Yaşanan problemler ve sıkıntılar, öfke, üzüntü ve korkular, kabul edilemeyen, sindirilemeyenlerdir.

Hayata devam edebilmek ve zararı yarara çevirebilmek için, kritik olan o noktada, ya yenileni kusarak hemen bedenden atmak ya da kabullenmek gereklidir.

Kabullenmek idealinde, iştahlı olmak, her tadı sevebilmek, her şeyi yiyebilmek ve sağlıklı, güçlü bir sistemle hazmederek yarar sağlayabilmek, yaşamın bereketini değerlendirebilmektir. Yaşam sofrasından memnun olmaktır.

En büyük dönüşümler bu farkındalıklı kabullenme ile başlar… İnsan yeni bir insana dönüşür, kendi bilinçsel evrimini yaşar.

.

İşitilen bir söz, içeri alınan bir besindir. Duyguları ve düşünceleri besleyecektir. Güzel ya da çirkin olması yararlı ya da zararlı olmasını belirler.

Okunulan bir yazı, içeri alınan bir besindir. Duyguları ve düşünceleri besleyecektir. Zehir ya da panzehir olabilir.

Gözlemlenen bir olay, içeri alınan bir besindir. Duyguları ve düşünceleri besleyecektir. Hafiflik ya da ağırlık verebilir.

Duyularla alıgılan her şey, duygu ve düşünceler için besindir. Yararlı ya da zararlı olabilir.

.

Sadece duygu ve düşüncelerle de kalamaz, insan aklını ve gönlünü de beslemelidir.

Öğrenmek, kendini geliştirmek, üretmek, yaratmak, güvenmek, konuşmak, paylaşmak, saymak ve sevmek, belki de en önemlisi sevmek… Hepsi ve niceleri ruhun besinidir.

Ve hepsinin özünde kabullenmek yer alır. Varoluşu ve olanları bütünüyle kabullenmek.

Kabullenme, en başta insanın kendi varoluşunadır. Şimdi ve burada olmaktan dolayı yaşam sevinci duymaktır.

.

Yaşam hayatta kalmayı gerektirir. Üremek aynı zamanda üretmektir.

Bu dünya hayatı, tezgahları onlarca çeşit gıda ile dolu bir pazar yerine benzer. İnsan yaşadıkça hangilerini sevdiğini, hangilerinin kendisine iyi geldiğini, hangilerini ise istemediğini ya da yarar sağlamadığını öğrenir.

Yine de insan, yeni bir şey gördüğünde onu tatmak isteyecek ve merak edecektir. Keşfetmek insan için, evrenin genişlemesine benzer şekilde, yaşamını genişletmektir. Yaşamı her yönüyle tadarken, suya karışan göremediği mikroorganizmalar gibi, mutlaka bedeninin ve ruhunun başetmesi gerekenlerle karşılaşacaktır.

Sindirilebilenden yararlanmak ve sindirilemeyenle ilişkiyi yararlı olana dönüştürmeyi başarabilecek akıl ve yetenek insanda mevcuttur.

Bedenin içerisinde her organın bir görevi olması gibi, yaşamın içerisinde her varlığın bir görevi vardır. İnsan bu görevi anladığında, kuracağı ilişkiyi seçebilir. Yakın kalabilir ya da uzaklaşabilir.

Dünya’nın güneş’e olan mesafesi gibi, dengeyi kurabilmek için anlamak, fark etmek, ölçüyü bulmak ve hayata geçirmek gereklidir.

.

YAŞAMIN IŞIĞI

Yaşamın ışığı nereden gelir?

.

Binlerce yıldır yaşıyor olmasına rağmen insanın yaşam hakkında bilmediği ne çok şey var.

Güneş ışıklarının kaynağını görebiliyoruz, oysa yaşama ışık veren şeyin kaynağı bizim için görünmez. Kendi yüzünü ayna olmadan göremeyen insan gibi…

.

Güneş ışığı direkt olarak bitkilerin besin kaynağı. Kloroplastları olmadığı sürece insanlar güneş ışığı ile beslenemez. Oysa siz, güneş’in olmadığı bir yaşam düşünebiliyor musunuz? İnsanın tenine temas eden güneş ışığı ve sıcaklığı bambaşka bir besin kaynağı.

Yeni Gine’de keşfedilen bir kabile, Babuya halkı, barsaklarında yaşayan bir bakteri sayesinde havadaki nitrojeni bedenlerinde proteine dönüştürebiliyorlar. Sadece nefes alarak ihtiyaçları olan günlük proteninin yüzde ellisini sağlayabiliyorlar. Bu da bir simbiyotik ilişki.

Nasıl ki insan nefesi sadece akciğerleri ile değil, cildindeki gözenekler ile de alabilir, kim bilir belki bir zaman sonra güneş ışığı ile beslenmesini sağlayacak bir simbiyotik ilişkiye de sahip olacaktır.

Bilmedikleri ne kadar çok olsa da insan öğrenmeye ve keşfetmeye devam ediyor.

.

İçinde var olduğu bu yaşamı tanımak, kendisi için yaşamın ışığını bulmak belki de insan için keşiflerin en büyüğü.

Belki bir gün insan, ışığı dışarıda aramayı bir kenara bırakıp, kendi içindeki ışığı görebilecek. Gözlerini kapadığında içerisinin dışarıdan daha aydınlık olduğunu göreceği gibi…

Evreni ortaya çıkaran parlama sanki insanın gözlerini açmasını beklemekte…

.

Yaşamın sırrı, insan için yaşamın ışığının kaynağı, kendi içinde en derin karanlığında gizlidir.

Dışa açılan gözlerini değil, içindeki bir göze aydınlık veren bu ışık kaynağı insanın kendine ışık olması gerektiğini anlatır.

Yaşam ancak bu ışığa ulaştığında gerçekten aydınlanır insan için.

Öyle bir aydınlık ve sıcaklık ki, güneş’in teninde yarattığı hoşluk benzeri, yaşamını güzelleştirir, huzur verir, var olmanın sevincini yaşatır insana.

Işık, tüm bilginin kaynağıdır.

Yalnızca ışık olduğunda okuyabilir insan, yaşamı ve anlamını.

.

Sevgiyle…                                  Kendime 1 Mektup, 10-03-2024, İstanbul

.

.

.

Kendini İfade Edebilme Sanatı

İfade etmek, genel olarak, sözcüklerle ilişkilendirilir. İfade etmek, söylemektir. Bir şeyi, bir durumu beyan etmek, bildirmektir.

İfade etmek, anlatmaktır.

İfade edilecek bir şey varsa, bunu ifade eden biri ve ifade etmek istediği bir diğer kişi, kişiler de olmalıdır.

Anlatım, bir kişiden diğerine olan akıştır, bir tür paylaşım.

.

Nedir ifade edilen?

.

En basit haliyle, yaşadıklarımızı anlatırız birbirimize. Günlük hayatta çoğunlukla ‘Ben ne yaptım…’ veya ‘Kim ne yaptı…’, türü bir bilgi akışı olur ifade edilen.

Faydalı ya da faydasızdır.

Yaparak var olma dünyasında, anlatılanlar çoğunlukla yapılanlar ya da yapılmayanlar, yapılamayalardır. Kabuk benzeri dış şekile sahiplerdir ama, yine çoğunlukla, içleri boştur, dedikodu misali pek de bir şey katmazlar dinleyene.

Ancak anlatmayı ve aktarımı severiz, boş olması bizi durdurmaz, şahsi yaşadıklarımızla kalmaz, yalan yanlış duyduklarımızı anlatırız birbirimize, mahallede olanları, şehirde, ülkede, dünyada olanları anlatır, bir cins ayaklı gazete haberi gibi ifade ederiz anladığımız kadarı ile, yaşamı.

.

Halbuki, ifade sadece dışa yönelik değil aynı anda içe yöneliktir.

.

Gözlemci olarak insan, dış çevresini görebildiği kadar, içeriye bakmayı da başardığında ifade edilecek muazzam bir cevher bulma şansına sahip olur.

Yaparak var olma dünyasından, yalın halde sadece var olma dünyasına bir köprü kurmuş olur.

Var oluş, her ne kadar yapılanlarla kendini icra etse de, özünde yapılanları tetikleyen bir kaynaktan doğar.

Tüm yaşam, yaşamı yaratmak isteyenin bir ifadesidir. Kendini anlatma arzusudur.

Var oluşun parçası olan insan, üreyip çoğalmanın dışında, aynı yaratma arzusuna sahip tek varlıktır dünya üzerinde. Yaşamı var edenin, kendi suretimde yarattığım dediğidir. Kendisinde yaratıcı özellikler olandır.

Bu yüzden, insan, sadece şeklen yaparak ya da sadece tüketerek yaşayamaz.

İnsan için üretmek gerçekten yaşamak demektir.

İnsan, kendini var oluşuyla ifade eder.

.

Böyle olmasına rağmen, her özelliğin mükemmel haline ulaşabilmesi için geliştirilmesi, düzenlenmesi, eğitilmesi, rafine edilmesi, saflaştırılması gereklidir.

İfade etmek, dışarıdan içeriye yöneldikçe, haber vermenin ya da bildirmenin ötesinde bir sanata dönüşmeye başlar;

Kendini ifade edebilme sanatı.

İfadesinin gelişimini en kolay, sanatın gelişiminde görebilir insan.

Dışarıda gördüklerini resmetmek isteyen biri ya da doğanın seslerini bir melodiye dönüştürmek isteyen kişi önce kopyalayarak başlar. Anlatılan kendi üretimi değildir yine de, ifade tarzı kendisine özgündür.

Sınırsız ve açık doğadan sınırlı ve kapalı iç mekana, iç mekandan mekanın sahibi olan insana, insanın görünen dış halinden içindeki görünmeyen haline, duygularına, düşüncelerine doğru yapılan sanatsal yolculukta, ortak nokta her zaman ifade edilmek istenen şeyin varlığıdır.

Bu şey, bazen bir güzellik karşısında duyulan sevinç ya da gizlenen bir korku gibi, herhangi bir duygunun veya düşüncenin artık içeriye sığamayıp dışarıya çıkma arzusudur.

.

Her zaman güzel midir ifade edilen?

.

Dışarısı nasılsa öyledir.

Ya da, içerisi nasılsa öyledir.

Eğer insanın gördüğü, yorumladığı dünya güzelliklere sahipse, ifade ettiği bu güzellikler olacaktır. Güzellik değilse gördüğü, her ne görüyorsa onu anlatacaktır insan.

Gerçeği ifade etmeye çalıştığında nasıl bilecektir, görülen mi gerçektir yoksa görenin gördüğü mü gerçek olur?

Her iki anlamda da hakikati ifade eden bir cümle.

Görülen gerçektir. Ancak insan aynı anda, kendi bakışı ile gördüğü gerçekliği ortaya çıkarır.

Ben, bunu düşündüğümde, annemle aramızda geçen bir diyalog gelir hatırıma.

Pencreden dışarı her baktığında, sıradan sokak görüntüsünü bir süre seyreder, sonra bana dönüp, ‘Burası ne kadar güzel değil mi?‘ derdi. Ben ise sokağa baktığımda, karşı cephedeki binaları, yoldaki araçları, koşuşturan insanları, tabelaların yarattığı kirliliği görürdüm, belki arada bir ağaç güzel gözükürdü gözüme… Annemin güzel gördüğü şey neydi bu sokakta merak ederdim. Bazen de, içten katılmasam bile, onu memnun etmek için ‘Evet, çok güzel‘ derdim. Ama ben, onun gözlerine sahip değildim, onun gördüğü güzelliği görmem mümkün olamıyordu.

İkimizin de gördüğü gerçekti. Buna rağmen, onun gerçeği ile benim gerçeğim aynı değildi.

.

İçeriye baktığında insan, her ne görüyorsa onu ifade eder dışarıya.

Ve dışarıda gördüğü kendi ifadesi, kendi gerçekliği olur yaşamında.

İnsan yaşamı kendi suretinde var eder.

.

Peki, yaşamı güzelleştirmek mümkün müdür?

.

Güzellik, bir var oluş ifadesinin zirve noktasıdır. Varlık, ancak, kendi mükemmeliyetine ulaştıkça çiçek açar ve güzelliğini sergilemeye başlar. Güzelliği, ağacın toprak altında gizlenen köklerinde aramayaşımız gibidir insanın var oluşu. Temelini sağlamlaştıracak köklere ihtiyacı vardır ama güzelliğini sergileyecek olan çiçekleridir.

Kısa ömürlü de olsa, çiçekler meyvelerin müjdecisidir. Meyveler ise, bereketin ve yeniden doğuşun. Güzellik kalıcı olması beklenen şey değildir, asıl kalıcı olan her seferinde yeni bir ağaç büyütecek tohumda gizlenir.

Çiçeğin değeri mevcudiyet süresinden bağımsız önemdedir, çünkü çiçek yoksa tohum da olmaz. Hatta geçiciliği başka bir değer katar çiçeğe, nadirleştirir. Ağacın bu nadir çiçekleri açabilmesi için yetişmesi, gelişmesi gereklidir. Çiçekleri, hem özünde taşıdığı güzelliğin dışarıya ifadesidir hem de kalıcılığın ve devamlılığın bir işareti.

İnsanın da kendini ifadesinde aynı zarafet ve inceliğe, aynı nadir güzelliğe sahip olabilmesi kendisini yetiştirmesi ve geliştirmesi ile ilgilidir.

Güzel bir yazı yazmak, bir şiir okumak, güzel bir resim ya da müzik üretmek insanın kendi ellerindedir. Yalnızca, bu güzelliğe ulaştığında kalıcı olana da dokunabilir insan.

İnsanın üretimi ise her iki yönde gerçekleşir.

Kimi de dışarıda gördüğü olumsuzlukları veya çirkinlikleri, kendi içindeki olumsuz duygu ve düşüncelerini, eleştrilerini, karamsar bakışını ifade eder.

Bütün bunlar, bireyin kendi yaşam algısı ve kendi ifadesidir. Farklar ve zıtlıklar var olan gerçekliğin bir parçasıdır. Yine de insan, seçme hakkına sahiptir.

.

Hangi gerçekliğe sahip olmak istediğini insan kendisi seçebilir.

.

.

Kendini ifade etme sanatında hangi yöntemi kullanırsak kullanalım, en başta gelen hitabet sanatıdır.

Kelimeleri kullanarak kendini anlatmak, eksik kalmadan tam olarak ortaya koyabilmek, arzu edileni aktarmak, uzak olanı yakınlaştırmak, kaybedileni kazanmak.

Hepsi, doğru kelimelerle mümkün.

Kendini tam ve doğru ifade etmek denge ve sağlık kazandırır insana.

Zira insan, her an yaratımdadır, duyguları ve düşünceleri ile. Ya içte kendi kendimize konuşmamızla ya da dışta diğerlerine konuşmamızla başlatırız yaratımı.

Diğer yandan,

Duyulmasa bile yaşam yaratırken her an konuşur kendi dilinde.

İnsan muhteşem bir tercüman olur, dinleyebildiğinde,

İşittiklerini kendi ifadesine dönüştürebildiğinde.

Sessizliğin tınısı kelimelere dönüşür insanın dilinde.

Yazılan ve çizilen her şey parçasıdır bütünün.

Bütün olan ise gizlenir özgün bir ifadenin içinde.

.

.

.

Gören Göz

Göz açıp kapayıncaya kadar hızla geçiyor yaşam…

.

Zamanın koşturması bazen kendi girdabında uzaklaştırsa da, insan odaklanıp dikkatini verdiğinde her an yeni bir şey öğreniyor…

En basitinde her gün kullandığımız dile dikkat etmek, kelimelerin nasıl ortaya çıktığını, bir lisanı nasıl oluşturduğunu görmek beklemediği kapıları açabiliyor insana…

İngilizce’de, göz ve ben kelimelerinin okunuşları benzerdir: Eye & I… Bu benzerlik hoş bir farkındalık yaratıyor. ‘Ben‘ olarak tanımladığım kendim, ayn’ı an’da, ‘gören göz‘ oluyorum.

Yaşamı seyreden…

Teknik olarak gören ben’im. Yaşama doğduğum zaman açılan gözlerim yaşam sürem bittiğinde kapanacak. Benim görme faaliyetim sona erecek.

Oysa, ‘ruh sonsuza aittir‘ denilir.

Bedenin zamanı belirli olsa da ruhun zamanı yoktur.

Bana yaşam veren şey, her ne ise, geldiği ve geri döndüğü bir kaynağı var.

.

Yaşama madde ve mânâ bütünlüğünde baktığımızda, beden madde ise ruh mânâyı işaret ediyor. Can veren, yaşam veren bir öz. Tüm yaşamı, kâinatı, dünyayı, canlıları ve insanı ortaya çıkaran bir bilgi kaynağından gelen, bilinçten doğan.

Bu bilinç, farklı var’oluş yapıları içerisinde kendini farklı biçimlerde ortaya koysa da kendi içinde bölünemez bir bütün.

Dinlerdeki tanımıyla, doğmamış ve doğurulmamış olan, ezelî ve ebedî var olan, her şeyin üstünde, her şeyin öz’ünde olan.

Ben insan bedeninde gözlerimi bu dünyaya açtığımda, benim gözlerimden yaşamı seyreden.

Benim gözlerimden ve diğer tüm gözlerden yaşama bakan.

Tek iken çoğalan.

Yine de, bu çokluk içerisinde bana kendimi ‘tek’mişim gibi hissettiren.

Yaşamı bir tek benim için var eden.

.

İnsan beyninde yanıp sönen nöronlar gibi, bu dünyada her insanın yaşamı bir anlığına parlayan bir ışık noktası.

İnsanın bilincini oluşturan her bir faaliyete benzer, her bir insanın yaşamı, bu tek bilincin faaliyetleri gibi işlevde.

Her şey, bir ağacın kökleri ve dalları gibi her yere yayılan, sınırı olmayan bir ağ örgüsünün hem içinde hem dışında.

.

Tûba ağacı…

Bir cennet ağacı, dalları ve kökleri her yeri kaplayan, güzellik, iyilik, hoşluk, göz aydınlığı sunan, göz’ün aydınlığı olan…

Tûba ağacı, tek bir gövdeden ayrılan dalları, dalların üzerindeki yaprakları, çiçekleri ve meyveleri ile yaşamı anlatır.

Baş aşağıdır duruşu, terstir görünüşü; kökleri arş’tadır, dalları meyvelerini sunarcasına arz’a eğilmiştir.

.

Ağaç bir’dir, dalları, yaprakları ise sayısız. Açan çiçekleri güzelliğini, yaklaşan bereketini gösteren meyveleri ise olgunluğunu ve doğurganlığını ifade eder.

Onlarca meyvenin içerisinde, bir tanesi olgunlaşırken farklılaşır, yeniden doğumun tohumunu taşır. Öz’ünde taşıdığı yeniden doğar ve her doğuşunda ölümsüzlüğü yaşatır.

İnsan, var’oluş yolculuğunu bu ağacın içerisinde yapar. Dallara, yapraklara, çiçeklere, meyvelere ve ölümsüzlük tohumuna doğru.

İnsan ancak, o tek bir meyve misali olgunlaştığında, yeni bir ağacı var edecek, ölümsüzlük kudretine ulaşır.

.

Her birimiz bu yaşama gözlerimiz açtığımızda can’lanır ve seyrederiz yaşamı.

Ben‘ derken insan, kendi gözlerinden seyreder âlemini.

Öz’deki tek bilinç ise çoğalır ‘biz‘ olur ve her birinin gözünden seyreder bütün âlemi.

Gözünü kapadığında insan, öz’ne ayrılır bedenden, geldiği kaynağa geri döner.

Kaynak toplar ve dağıtır, yeniden doğar, yeni bir öz’neden canlanır, odak noktası kayar yeni bir ‘ben‘ olur, seyr’ine devam eder.

Hiç bitmeyen bir döngüde, hem gidip gelen olur hem de ‘ne gelen var ne de giden‘ diyen.

Her yeniden doğuşta yeniden bedenlenir, yeniden enkarne olur.

Her bir seyirci öz’el bir mesajcı gibi, geri dönüp bir’leşirken taşıdığı hatıralar kendinde kayb’olur, yine de tek bilinç alıp korur hafızasında yaşanan her şeyi.

.

Tek bir bilinç, ‘gören göz’; tek bir istek, ‘kendini bütünüyle görmek’…

.

ITûba ağacı gibidir insanın gözü,

Kökleri arş’a dalları arz’a uzanır,

Gerçeği altüst eder görüneni,

İçine aldığını baş aşağı çevirir,

Önce ters sonra tekrar düz eder,

Bir olanı böler iki eder,

Sonra bir’leştirir yeniden tek eder,

Görebilene yaşamı cennet kılar,

Göz aydınlığı ile güzelleştirir,

Nimeti, huzuru, mutluluğu sunar.

Tûba ağacı gibidir insanın gözü,

Üzerinin çiçeklerle donanmasını arzulayan,

Hem yaşam veren hem besleyip büyüten,

Kendi güzelliğini seyretmek için var eden,

Gören tek bir göz olur,

Kendini tam anlamıyla izhar edene dek,

Durmaksızın zuhura devam eden..

.

.

.

Denge Noktası

Gökyüzünden yağan yağmur altında sanki kaçacak yeri olmadan kalmış durumda insan.

‘Bilgi çağı’nda sağanak yağış olanca şiddetiyle ıslatıyor her yanını.

Suya girmek sıcak bir günde güzel olsa da, başından aşağı dökülen bu soğuk suyun etkisi aynı değil.

İnsan kendini nasıl koruyacak?

.

Adeta hava durumundan habersiz evden çıkmışcasına, sabah gözlerimizi açtığımız an’dan uyuduğumuz an’a kadar bu yağmura yakalanıyoruz her birimiz.

Kimimiz televizyonu açıyor –kötümser haberlere, başımıza gelecek felaketlere, kavgalara, savaşlara, doğanın ve dünyanın yok oluşuna, uzaklarda bir yerlerde yaşayan birilerinin dertlerine, tanımadığımız insanların hayatlarına, ulaşma arzusunu tetikleyen heveslere -,

Kimimiz yolda radyo dinliyor –kelimeleri yutarcasına konuşan sunuculara, birbiri ardına hüzünü, neşeyi, isyanı ya da o hangisiyse karmakarışık duyguları ipe dizer gibi sıralayan müzik programlarına, bir anda kesip araya giren teklifsiz reklamlara-,

Çoğumuz elimizde telefon –gelen mesajlara, bildirimlere, trajikomik videolara, arkadaşların paylaşımlarına, arkadaşların arkadaşlarının hayatlarına, kurtarılan hayvanlara, kurtarılamayan insanlara, mükemmel yaşamlara, onlarca kez kopyala yapıştır gönderilen özlü sözlere, şikayetlere, en iyi çözümü bilenlerin yorumlarına, hiçbir şeyi beğenmeyenlere, her şeyi beğenenlere-,

Yolda yürürken bile tabelalara, mağaza vitrinlerine, ola ki gözümüzden kaçar diye mega boylarda panolara,

Değerli, değersiz her türlü bilgi parçacığına, habere, reklama, dedikoduya maruz kalıyoruz.

Ne altına sığınacak bir şemsiye, ne de görebildiğimiz, başımızı sokacak güvenli bir çatı yok.

.

İliklerime işledi‘ dedikleri türden bir yağmur bu.

Gözlerimizden, kulaklarımızdan içimize işliyor, ulaşabildiği derinlikleri ıslatıyor, kurutması mümkün olmayan bir su baskını gibi, içimizde bir yerlerde birikiyor.

Bugünün insanı içinse bir şeyin birikmesi çok normal, -çok olanın iyi olduğuna karar vermiş- zaten biriktirmek istiyoruz.

Köşede birikmiş biraz paramız olsun, yetmez bankada bir yatırım hesabı –gelecekteki güzel ya da zor günler için-, evin içinde eşyalarımız, kullanılmayanlar -ya atılamayacak kadar kıymetli gözükenler ya da bir gün gerekir diye– dolapların derinliklerinde, bodrum katlarda dursun, mutfakta gıdalar, belki bir ay sonra pişecek erzaklar, her şeyin bir yedeği, ne’me lazım olup aniden gerekir diye alınanlar, ihtiyaç bile olmadan birinde görülüp özenilenler, reklamlarda mutlaka sahip olmalısın denenler, bir özelliği az gelip çok özelliği olanlar, hem onu hem bunu yapanlar, nesneleri bize bağlayan, yaşanılan ve yaşanılacak olan deneyimler, bolca hatıra, akıllı telefonların hafıza depolarında kayıtlı fotoğraflar… ama hepsi özünde insanın aklında bir yerde duran onlarca bilgi, yapılacaklar listesi, görevler, sorumluluklar, bir türlü başlanamayan heyecanlar, özlemler, planlar, bedenlerimizin taşıyabileceğinden fazla kilolar, hastalıklar, ruhumuzun üzerinde tonlarca ağırlık, sıkıntılar, mutsuzluk… biriktiriyoruz… yaşamaya çalışırken bir o kadar yaşamdan uzaklaşırken, yağmurun altında kaçacak yerimiz olmadan ıslanıyoruz…

.

Oysa, su berekettir.

Su, insana can verendir, yaşam verendir tüm dünyaya.

Ne oldu da dengesi bozuldu bu ilişkinin? Bizi besleyen şey bizi tüketen şeye dönüştü.

Su, kirlendi, berraklığını ve saflığını yitirdi.

Su, bir yerlerde yok olurken bir yerlerde hacmin ötesine taştı.

.

.

Öyküde anlatılır ki:

Bir zamanlar, engin bilgisinin ünü her yerde duyulmuş olan Çinli bir Zen Ustası’nı, bir nebze olsun bildiklerini öğretmesi için yabancı bir ülkeye davet ederler. Hakikat bilgisinin insanlığı bir güneş gibi aydınlatmasını isteyen Büyük Usta, uzak bir yerden gelmiş de olsa, bu daveti kabul eder.

Öğrencisi olmak isteyen genç adam, kıymetli misafirini kendi evinde özenle ağırlar. Kendisi gibi hevesli bir grup genç insan toplanmış, Büyük Usta’dan ders almak için hazır bekler. Büyük Usta içtenlikle bildiklerini anlatır, uygulamalarla anlattıklarını pekiştirir. Her gün ders sabah başlar akşam üzeri sona erer. Yoğun günün ardından herkes ertesi gün için dinlenmek üzere akşam evlerine çekilir.

Yaşam içinse sabahtan akşama belirlenmiş bir ders saati yoktur, her an uyanık olmasını ister öğrencinin, her an farkında ve her an öğrenmeye hazır…

İlk günün sabahında, kendisini davet eden gencin evinde kalan Büyük Usta, erken kalkıp evin tozunu alır, ortalığı düzenler. Genç adam kalktığında şaşkınlıkla Büyük Usta’nın elinde süpürge yerleri süpürdüğünü görünce neden zahmet edip bunu yaptığını sorar, ne de olsa o misafirdir ve bir ara birisi bu işi yapacaktır.

Büyük Usta önce biraz sessiz kalır, sonra erken kalktığını söyler, ‘Yapılması gereken her ne ise sadece onu yaptım‘ der nazikçe…

Bu basit eylem, evsahibinin uyanmasını beklerken –sözde– misafir olduğu eve ve sunulana teşekkür etmenin bir yoludur, gereken her ne ise yapılan sadece o’dur, ne bir eksik ne de bir fazla.

Ev insanın yaşam alanıdır, yaşam ayırt etmez, her an neredeyseniz o an içinde orası size aittir, –özde– sizin evinizdir.

Ve kesintisiz bir devamlılıktır yaşamak, her nerede her ne yapıyorsanız yapın, bütün sorumluluk hep sizin ellerinizdedir…

Genç adam kahvaltı için kendi misafirperverliğini göstermek üzere zengin bir sofra kurar, her şeyi tattırmak, yabancı bu kültürün güzelliklerini tanıtmak ister. Büyük Usta ise sofraya oturduğunda, ‘Ancak tabağımdaki kadar yiyebilirim‘ der nazikçe.

O zaman ‘çay‘ diye düşünür genç adam, Büyük Usta’nın çayı sevdiğini fark ettiğinde. Bu sefer, bardağını doldurmaya başlar boşaldıkça, her bardağa ‘Tatlandırması için bir de şeker atmalısınız’ der.

Büyük Usta önce biraz sessiz kalır, sonra, eliyle bardağın üzerini kapatarak, ‘Bu kadarı yeterli, fazlası açgözlülük olur‘ diye yanıtlar…

.

.

Yaşam da tıpkı bu misafirperver genç gibi, kendine misafir olan herkese en güzelini sunmak ister. Yaşam için darlık yoktur, o geniş ve engindir, bereketli ve zengindir. Yine de, denge kurmak için her şeyi kararında yapar yaşam. Ekinleri büyütecek ışık ve su vardır ama ekinin çürümesini ya da kurumasını engelleyecek şekilde dengeli sunulmalıdır. Kolaylık kadar zorluk da gereklidir ki, ekin güçlensin, köklerinin üzerinde boy atıp serpilsin.

Denge, yaşamın var’oluş düzenidir.

Bazı sabahlar güneş daha parlaktır, bazı sabahlar ise bulutlarla gölgelenir. Güneş hep oradadır ancak çeşitlilik için farklılık gerekir.

Bir şey ne kadar güzel ve hoş olursa olsun, ‘azı karar çoğu zarar‘ dedikleri gibi, fark edilmediğinde, bir noktadan sonra verdiği zevk eziyete dönüşür.

.

Bugünkü yaşamlarımıza benzer…

İnsan, keşfetmenin, üretmenin zevkinde daha da fazlasını arzuladı. Pişen bir yemeğin tazeyken güzel olması gibi, her üretilen hızlıca tüketildi. Tükettikçe daha çok olmasının arzusunda, hazmedebileceğinden fazlasına sahip olmaya, biriktirmeye başladı insan. İçindeki birikirken, dışındaki albenili, güzel paketler doğayı kirleten çöp yığınlarına dönüştü, bir kenara yığılı kullanılmayan araçlar, makineler, durmaksızın üretim yapan sanayinin atıkları, ürünler uzun süre dayansın diye kullanılan kimyasallar, her şey ama her şey bir noktadan sonra dengesini yitirdi, kontrolden çıktı. En kolayı da dedikodu gibi haber üretmekti, üzerine emek harcamadan bilgisayarlarda bilgi sayılan şeyleri üretmekti. Gittikçe büyüyen bir deniz dalgası gibi kendi yarattığının altında kalmaktan, yüzemediği bu suda boğulmaktan korkan insan, şimdiyse kaçacak bir yer arayışında; belki başka bir mahalle, başka bir şehir, başka bir ülke ya da başka bir gezegen umudunda…

.

İnsan kendinden kaçabilir mi?

Özünde bu döngüyü başlatan insanın kendisi oldukça,

İnsanın bir şeyleri değiştirme şansı var mı,

Kendini değiştirmekten başka…

.

Fazlası açgözlülük olur‘ diyen Büyük Usta’nın sözleri sadece o genç adama değil, insanın içinde, derinliklerinde var olan bir noktaya hitap ediyor.

Açgözlülüğün kökeni olan o noktaya. Dengenin zıddı olana.

.

Var’oluşta her şey kendi düzeni ve dengesi içinde yaratılmıştır. Doğanın mekaniği bu dengeyi korumak üzere programlıdır.

İnsanın kendini var’edişinde ise denge insanın kendi ellerindedir. Doyduğu halde yemek yemeye devam edebilir. Uykusu geldiği halde kendini uyanık tutabilir. Yaşamak için evler, evlerin ötesinde gökdelenler inşa edebilir. İşini azaltacak aletler yapabilir, işi azaldı diye canı sıkılabilir. Geceyi aydınlatabilir, gündüzü karartabilir. İnsan, aklı ve becerileri ile hepsini ortaya çıkarabilir ve açgözlülüğüyle sınırlarını zorlayıp kendini aşırı uçlara sıkıştırabilir.

Halbuki akıl, bir teraziyle verilmiştir insana. İyiyi ve kötüyü ayrıt edebilmesi için. Azı ve çoğu görebilmesi, kararında durabilmesi için.

Yaşamı tanıyan, yaşamı anlayan insan bilir ki, her çıkışın bir inişi vardır. Zirve noktasına ulaşan her şey zıddını doğurur. Bu nedenle, ‘orta yol iyidir‘ denmiştir. Zirveye ulaşmak olsa da hedef, inerken nasıl dönüştüreceğini bilmelidir insan, bir sonraki adımı görebilmelidir.

.

Şimdi, maruz kaldığı bu sağanaktan korunmak yine insanın kendi elindedir.

Dışarıda kendini koruyacak bir şemsiyeye sahip olması, güvenle içinde yaşayacağı temeli sağlam bir evinin olması, insanın kendi yaşamını kurmasıdır.

Sizi kendinizden koruyacak sizden başka kimse yok.

.

Nuh’un tufan karşısında inşa ettiği gemi gibi, insan eski alışkanlıklarını, yanlış bildiklerini, sahte benliğinin bitmek bilmeyen arzularını, açgözlü yaşamını ancak kendi inşa edeceği bir gemi ile geride bırakabilir.

Tufan, kimilerini helak edecek, kimileri ise yeni bir yaşama adım atacak sular çekildiğinde.

Her insan, gemiye binip binmeyeceğine ise, son anda, yine kendi karar verecek…

.

İnsanın içinde bir yerde bir nokta var’olur,

Eşit kollu bir terazinin kollarının kavuşma noktasına benzer,

0 noktası,

Karadelik ve akdelik gibi birlikte,

Başlangıç ve son o noktadadır,

İki kutbu eşitleyen, nötr olandır,

Yokluğun timsali, mevcut olmama hâli,

Yok olsa bile yer tutucu olandır,

Var olanı basamak basamak yukarıya taşıyan,

Zirvede durandır,

Bir adım öncesi çıkış olan,

Bir adım sonrası iniş olandır,

Açgözlülüğün tutulduğu,

Dengenin kurulduğu noktadır,

Her bir eli terazinin bir kefesi gibi,

Ne alırsa alsın ellerine,

Dengelemesini öğrenir insan,

O noktayı fark ettiğinde,

Eksiği de fazlayı da

Kolayca görebilir insan.

.

İnce ip üzerinde dengede yürümeyi başaran cambaz misali, yaşam ustası olur her varlık, incelikle bir sonraki adımını atarken.

Fazla olanı bırakmayı eksik olanı tamamlamayı öğrenir.

Nefes kadar hafiflemeyi öğrenir, bırakırken geçmişi ve geleceği ellerinden ve alırken ellerine şimdi yaşam vereni.

Zamansız bir ân’ın üzerinde yürür ustalıkla, bilir ki yaşam o ân’da var’olandır…

.

.

.

Metamorfoz

Canlıların yaşamına bakınca, türlerin bulundukları ortam şartlarında hayatta kalabilmek için sahip oldukları özellikleri görebiliyoruz. Bugün bilebildiğimiz kadarıyla, ortamın zorlaştığı, hayat şartlarının elverişsizleştiği yerlerde ve dönemlerde bazı türler yok oldu, bazıları değişti, bazıları da özelliklerini koruyup güçlendirerek yaşama devam etti.

İnsanın, dünyaya bakışı kendisi üzerindendir.

Evrim teorisine göre, tüm canlılar ortak bir oluşumdan gelişerek değişti ve farklılaştı, yaşam ortamlarına adapte olmak için doğal seçimler ve elemeler sonucunda güçlü olan varlığını devam ettirdi. Ne tuhaftır ki, bedenen en güçlü olanların, kendi beden ölçeğimize göre ‘devler’ diyebileceğimiz canlıların var olduğu dönem çok uzun zaman önce kapandı. Türlerin gelişimi teoremi, kesin olmasa da bunu gerçekleşen olağanüstü bir nedene bağlar. Nihayetinde, bitkiler de dahil olmak üzere devasa olanlar –sanki hatırlamamız için birkaç örnek bırakarak– küçüldü, insan gibi bedenen korunmaya çok muhtaç olan bir varlık ise farklı bir evrimleşme fazına geçti.

.

Teori bazında, evrime inanabilir ya da inanmayabiliriz, bununla birlikte tüm dünyanın ve üzerindeki yaşamın süregelen bir değişim ve dönüşüm içinde olduğunu biliyoruz. Sadece hayvanlar ve bitkiler âlemi değil, evrenin oluşumu ile beraber ortaya çıkan her şey bir var’oluş sürecinden geçiyor.

Başlangıç enerjisi dediğimiz ışığımsı latif halden kesifleşip maddeleşerek bugünkü uzay cisimlerini ve dünyamızı var eden süreç devamında dünyanın üzerinde yer alan tüm varlıkları maddeleştirdi. Birleşik sistemler içerisinde dünya güneşin yardımıyla yaşam üretti. Gelişim, görünmeyenden görünen âleme, kaba olandan zarif olana doğru ilerledi, varlıklar şekil ve ebat değiştirdi, türler iç’içe yaşadı.

Bütün bu değişim, dönüşüm ve gelişimin içerisinde insan kendi tarihini ancak bulabildikleri ve bilebildikleri ile yazabiliyor. Uygarlıkların kalıntıları, yazılı tarih, insanın geçtiği yolları bir nebze olsun aydınlatmaya çalışıyor. Yine de, düşünce ve duygu üreten bir varlığı tanımak için elimizdekiler pek yetersiz.

.

Evrim, türlerin kendi içlerinde geçirdikleri doğal seçilim ve adaptasyona bağlı dönüşümlerden bahseder. Hayatta kalabilmek için en güçlü hallerine, kendi mükemmeliyetlerine ulaşmak üzere yaptıkları bir yolculuk.

Her tür, bir başlangıç metamorfozundan sonra farklı birer varlık olarak yaşamını sürdürdü. Zamana yayılan bu sürecin, içinde bulunduğumuz kısa döneminde bizler metamorfozu göremiyoruz. Yine de, kısacık bir yaşamda, tırtıldan, kozaya, kozadan kelebeğe dönüşen bir canlının metamorfozuna şahit olabiliyoruz.

Ana metamorfoza yaşam üzerinden baktığımızda, yaşamın bütünde nasıl bir evrimden geçtiğini anlayabilmek için bölmeden görebilmemiz, birleştirmemiz gerekli.

Evrenin oluşumu bir bölüm, türlerin ortaya çıkması bir bölüm, insanın gelişimi bir bölüm olduğunda bütünü anlamak zorlaşıyor. Tıpkı, insan bedenini bütün olarak gördüğünde, bir doktorun hastalığın nedenini anlayıp tedavi etmesinin kolaylaşacağı gibi, yaşamı ancak bir bütün olarak anlamlandırabiliriz.

Varlığın yolculuğunu, enerji halinden maddeye, uzaysal cisimlere, yıldızlara, gezegenlere, dünya gezegeni üzerinde hücrelere, hücrelerden bedenlere, bitkilere, sürüngenlere, hayvanlara ve insana doğru, bütün olarak görebilmeliyiz.

Hepsi, tek bir varlığın var’oluş yolculuğu.

.

Biraz dikkatinizi verip tohumdan yeşeren bir bitkiye baktığınızda, ince bir dalın açılıp iki yaprağa dönüştüğünü görebilirsiniz. Omurga benzeri bir dal üzerinde güneşe uzanan iki kol gibi gelişen iki yaprak. Bitkilerin gövdeleri ve dalları, insan bedenindeki gövde ve kollara benzese de, toprağın altında yer alan kökler bacaklardan farklıdır. Bitki, tek bir noktaya sabitlenip orada büyümek ve yaşamak zorundadır.

Dikkatinizi bir kuşa verirseniz, bu sefer, onun bedeninde kanat olarak adlandırdığımız uzuvların aslında kolları olduğunu fark edebiliriz. Kollara benzer ama ellere sahip değil, yine de, uçmasına yardım edecek bambaşka bir özelliğe sahip. Bitkiden farklı, kuşların ayakları ve kanatları onların yer değiştirmesine yardım eder. Hatta, diğer türlerden farklı yeryüzü ve gökyüzü arasında hareket edebilirler.

Dikkatinizi bahçede gezinen köpeğinize ya da kedinize verdiğinizde, omurgasını, kollarını ve bacaklarını rahatlıkla ayırt edebilirsiniz. Elleri patileridir bize göre ama, aslında patiler sadece parmaklarıdır. Hafifçe tutup ayağa kaldırsanız, dik durduğunda bacakların insana ne kadar benzer olduğunu görebilirsiniz. Sadece, dört ayak üstünde yerde yürümek üzere biçimlenmiş bir bedende el ve ayakların eklemleri farklı gelişmiştir. Parmaklar vardır ancak, bu parmaklar bir insanınki gibi kavrayamaz. Hayvanlar âleminde anatomik olarak tüm iskelet yapıları temelde benzerdir, balinalar gibi su altındaki memeli canlılar da dahil olmak üzere, ortak bir beden yapısının farklı versiyonlarına sahiptir çoğu canlı. Farklılıklar bulundukları ortama, yaşam modellerine göredir. Kimi bir ağacın üzerinde yaşayıp avlanır, kimi toprağın içine yuvasını yapar, kimi de suyun derinliklerinde yaşar.

.

İnsan bütün bu türlerin içerisinde sonuçta sanki mükemmel bir bedene sahip olmuş gibidir. Anne karnındaki hücreden, embriyo ve fetüs değişimine, gelişmiş insan bedenine bakarak mikro-metamorfozun halen hızlandırılmış şekilde devam ettiğini görebiliriz. Yaşam sudan doğar. İnsan bedeni –dışarıda olmuş olanı sanki yeniden canlandırır gibi– doğumuna hazırlanırken, hücreden su içinde yaşayan bir balığa, dört ayaklı bir hayvana ve nihayetinde insana gelişir.

Ancak insan, sadece ortamına adapte olmuş, hayatta kalmak üzere gelişmiş bir beden midir?

İnsanı insan yapan nedir?

Bir düşünün…

Gelişen, değişen ve dönüşen yalnızca beden olsa, belki de yine uzun bir zaman sonra insan değişen ortam koşullarına göre farklı bir bedene ve özelliklere sahip olabilir.

İnsan düşünür…

Kendisini tüm canlılar âleminden ayırır. Ayırabilmesinin sebebi ayırt edebilmesidir. Sadece hayatta kalma çabası değildir insanın değişiminin ve gelişiminin sebebi. Sadece bedensel değildir var’oluş hali.

O, gözlemcidir yaşamda.

.

Bir cins tanıklıktır insanın yaşamı ve var’oluşu.

Bütün âlemleri seyreden, düşünceler ve duygular üreten bir varlıktır insan.

İnsan, akıla sahiptir.

Aklıyla analiz edebilir çözümler üretir, düşünceleri ile keşfedebilir, aletler, makineler, şehirler, uygarlıklar inşa edebilir.

İnsan, kalbe sahiptir.

Duyguları ile içindekini dışına yansıtabilir, şefkat duyabilir, sevebilir, yaşamı güzelleştirebilir, sanat üretebilir.

Var olan her şey hareket üzerinedir.

İnsan da, yaşama tanıklık ederken sonsuz bir devinimde döner durur, ivmesinden yayılan her bir dalga ile yaşamı şekillendirir.

.

Peki insan sahip olduklarının farkında mı?

Değerini anlayabiliyor mu insan bedeninde var olmanın.

Değerini anlayabiliyor mu bir ruha sahip olmanın.

.

Kıymet ve değer vermek, benzeri ile karşılaştırıp kusurları görmek üzerinde yapıldığında, insanın gerçekten neye sahip olduğunu anlama şansı çok fazla yok.

Birisine göre daha güzel ya da çirkin, daha güçlü ya da zayıf, daha uzun ya da kısa, daha esmer ya da sarışın olduğunuzda, insan olmanın ne ifade ettiğini pek de düşünmezsiniz.

Belki ancak, beden bir engelle bazı özelliklerini kaybettiğinde ya da yaşlılıkla, hastalıkla gelen güçsüzlük ve beceri azalmasında kaybedilenlerin değeri anlaşılabilir.

Oysa insan, bu âlemde yaratıcının ‘kendi suretimde yarattım‘ dediği varlıktır.

İnsan, var’olan bu evrende, bu dünya üzerinde, bütün sıfatlarıyla yaratıcı olabilendir.

.

Bugün, durup bir etrafınıza bakın.

Yaşayan tüm canlıların nasıl bir yaşam sürdürdüğünü seyredin.

Sahip oldukları bedenlerin içinde yapabildiklerini ve asla yapamayacaklarını görün.

Dönün ve kendinize bakın.

İçinizdekini ve dışınızdakini fark edin.

Bugüne kadar insanın dünya yaşamında yaptıklarını ve bu ân’a kadar katettiği yolu hatırlayın.

Binlerce yıl öncesinin kalıntılarında izlerini gördüğünüz o insan da aslında sizden başkası değil.

İnsan için yol bitmeden devam ediyor.

.

.

.

Var’oluş kendini varlık üzerinden ifade eder.

Metamorfoz içinde varlık sayısız şekile dönüşebilir, sonsuz ve sınırsız biçimde kendini ortaya koyabilir.

Yaratımın bu fazında, dünya yaşamında insan, yaratıcı özelliklere sahip olan, bedenin ötesinde bir ruhu olan, akıl ve kalp verilmiş olandır.

Düşüncelerinde kendini beden ile sınırlayan, dünya üzerinde yalnızca bir hayatta kalma ve iyi yaşama çabası içine kısıtlanır.

Gerçekten var olmak, varlığın özünü anlamaktır, kendisinde ifade edeni bulmak ve ortaya çıkarmaktır.

Tam anlamıyla yaşayabilmek içinse ilk önce yaşamı tanımak gerekir.

Her canlı kendisine verilmiş olan her ne ise onun değerini bildiğinde ve hakkını verdiğinde yaşamla uyumlandığını hisseder.

Uyum, dağınık olanın toplanması, tek bir doğruda hizalanmasıdır, var olanın varlıkla birleşip bütün olmasıdır.

.

İnsan,

Gözlerini kapatıp kendini form âleminden sıyırdığında

Ellere gerek kalmadan dokunabilir sadece var’olana

Nefes ile yükselen ve alçalan bir dalga gibi

Sessiz ve dingin bir noktadan doğan

İçine dolup taşan yaşamı hissedebilir

İnsan,

Gözlerini açıp seyredebilir bütün bu âlemi

Her ân yenilenen, değişen ve dönüşeni

İzin verebilir,

Kendi değişimine ve dönüşümüne

Fark eder ki,

Değişen sadece beden değildir,

İçinde bir şey açılır

Güzelliğinin doruğuna ulaşan bir çiçek gibi

Var’oluşun akılalmaz metamorfozunda

Mükemmel bir ân‘ı

Yaratır insan

.

.

.

Şahit misin?

Gerçeği bulmak, bir işin hakikatini bilmek için şahit olmak önemlidir.

Şahit olmak tanıklık etmektir.

Her neye şahit olunuyorsa, orada hazır olmak, bilmek, onunla ilgili haber vermektir.

Şahit olan şehadet eder.

Yeminle tanıklık etmektir, şehadet. Şehadet eden kişinin verdiği haber, açıkladığı şey, bildirdiği her ne ise kesinlikle doğru kabul edilir. Bu, bir nesnenin, bir olayın, bir şeyin hakikatini kat’î olarak bilmek ve bildirmektir.

Şehadet, hem şahit olmak hem de şehit olmaktır. Hakk geldiğinde bâtıl’ın zail olmasıdır. Muhakkak ki, bâtıl yok olmak zorundadır. Hakikat karşısında kalan asılsız inanışlar gibi. Güneş doğduğunda karanlığın yokluğa karışması gibi.

Hakikat, hayal olana üstündür.

.

Erkeklerden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek yoksa o zaman şahitler bir erkek ve iki kadın olsun. Onlardan biri unutur veya şaşırırsa diğeri hatırlatır diye. Davet edildiklerinde şahitlikten de kaçınmasınlar…<Bakara, 2-282>

.

Gördüğünüz bir olay ya da durum, sadece gözle görüldüyse şahit olmak için yeterli midir?

Bir düşünün…

Diyelim ki, masada tabak içerisinde bir yemek var, tabağa baktığımda yemeği gözlerimle görüyorum ve gördüğüm yemeğin adını biliyorum. Ancak, yemeğin bildiğimi zannettiğim yemek olduğundan emin olmam için sadece gördüğüm yetmez. Yemeğin kokusunu da alabiliyorum, bu tahminimi kuvvetlendiriyor. ‘Bildiğimi düşündüğüm yemeğe benzer bir görüntüye ve kokuya sahip’ diyorum. Yine de, nasıl emin olacağım? Tahminimin doğruluğunu bir tek tadına bakarak anlayabilirim. Yemek için en üstün kanıt tadıdır.

Diyelim ki, yatakta hareketsiz yatan birini gördüm, yatan kişinin uyuyor mu yoksa baygın mı olduğunu nasıl anlayabilirim? Yanına gittim ve bedenine dokundum, bedeni soğuk gibi geldi. Sarstığım halde hiçbir kıpırtı görmüyorsam diğer bir ihtimal düşüncesi belirir. Acaba hayatta mı? Yaşam belirtilerini bulabilmem ve hayatta olduğundan emin olabilmem için nefesine bakmam ya da kalp atışını dinlemem gerekir.

Diyelim ki, bir arkadaşım bana bir haber iletti, kendisine anlatılan bir olayı detaylarıyla aktardı. Olayın bir bölümünü kendi gözleriyle görmemiş, sadece bir bölümünü görebilmiş, kalanını orada bulunan diğer kişilerin anlattıklarına göre tamamlıyor. Ben, bana aktarılan bu olayı, olay yerinde, ne gördüm ne de duydum. Olayın doğruluğundan nasıl emin olabilirim?

.

İnsanın şahit olabilmesi için ilgili şey ya da olay her ne ise kendi duyularıyla algılamış olması gerekir. Şahitlik için en az 2 üstün duyusunun kararı gereklidir, eğer bu üstün duyulardan biri eksikse bunun yerine geçebilecek diğer 2 duyu kullanılır karar alırken.

Farklı durumlarda, bir ya da iki duyu diğerlerine göre üstün konumdadır. İnsan, önce o duruma ait üstün duyuları bulmalıdır ki kesinlik sağlayabilsin. Diğer yandan, duyusal algılar her ne kadar kesinlik verse de emin olmak için aklın devreye girmesi gerekir. Duyulardan gelen bilgileri akıl analiz edip bir hüküm verir, bilgileri bir kararda bağlar. Yüksek bir akıl, insanın yaşamdaki şeylerin ya da olayların hakikatinden emin olmasını sağlar.

Duyularının dolaysız biçimde algılamadığı her şey, dedikodu mahiyetinde, asılsız inanışlara sebep olur. İnsanın yaşamına ait olan dosdoğru bildiğidir. İnsan için hakikatin tek yolu doğru yoldur.

.

Eğer hiçbir duyunun şahitliği yoksa, doğrudan bilemiyorsa, zihnin ürettiği düşüncelerle birlikte insan neye inanıyorsa orada kalır… İnsan, inanır ama emin olamaz… Düşünceleri hayal âleminde anlatılan hikâyelere benzer…

Yaşam ise, kendisine şahit olabilmesi, yaşadığından emin olabilmesi için beş duyu ve akıl vermiştir insana.

Duyular, yakına gelmek demektir. Ancak yakın olduğunda duyularını kullanabilir insan. Görmek, işitmek, dokunmak, tat ve koku almak, her birine özgün belirli bir yakınlık gerekir. İnsanın sahip olduğu her duyu organı sağlıklı olduğunda belirli bir yelpaze aralığında çalışır ve insan için bilgi toplar, haber verir. Yakın olmak, haber almak, bilgi sahibi olmak, zanlardan, yorumlardan, hayallerden, düşünce ve duyguların yanılsamalarından çıkmak demektir.

Bütün bunlara sadece şimdiki ân imkân tanır, duyuların çalıştığı tek zaman, şimdiki ân’dır.

Geçmişte ve gelecekte, hafızaya kayıtlı düşünce ve duygularda, insanın duyusal maddi bedeni var olmaz. Zamanın akışında, geçmişte ve gelecekte var olan, rüya gibi, hayal bir bedendir. Bu yüzden, insan ne geçmişten ne de gelecekten tam olarak emin olabilir. Dünün hatıralarında kalanlar, algının süzgeçinden geçmiş, yorumlanmış, bir bölümü unutulmuş, bir bölümü yanılsanmış olandır. Yarından beklenen ise, zihnin sınırları içine hapsolandır.

Yaşamın tek gerçeği, şimdiki ân’ın içindedir.

.

Her duyu habercidir.

Duyu bilgisi, aklın analizi ve kararı olmayan her düşünce ise, sadece hayaldir.

Bir muharebede olduğunuzu düşünün. Bütün askerler belirli bir görevde tek bir vücud olmuşçasına hareket etmelidir. Komutan için alacağı her haber vereceği kararlarda hayatî önem taşır. Ya habercisinin çok güvenilir olması ya da bizzat kendisinin orada bulunması ve duruma şahitlik etmesi gerekir.

İyi bir komutanın her türlü stratejiyi bilmesi yetmez. İyi bir komutan, uzaktan seyredip bilgiyi kulaktan dolma alan değil, cesaretle muharebenin içinde yer alandır. Ancak o zaman, her bir nefer bir azası haline gelir, kendisi yüksek akıla dönüşür ve zafere yürür.

.

Eminlik, dış âlemde şahitlik ile başlar.

Bir de içe doğan eminlik vardır. Kalbin derinliklerinde emin olmak. Bu sefer, şahit olmak için, içeride gönüle doğanı dışarıda yaşamak yani gerçekleştirmek, hakikate dönüştürmek gerekir. Aklın belirlediği bir hedefe ulaşması, niyetin sonucuyla buluşup gerçeğe dönüşmesi, hakk’ın ortaya çıkması gerekir.

Bir ülkü varsa içinizde emin olduğunuz, aklınız tüm gücünü o ülkünün yoluna adar. Geçici ve değişken düşüncelerin, duyguların sizi aldatmasına izin vermez. Başarmanız için bütün varlığınız işbirliği yapar. Duyularınız ihtiyacınız olan bilgiyi toplar, sizi yolda ve uyanık tutar. Aklınız haberciniz, bildiriciniz olur, içinizde hiçbir şüphe tohumunun yetişmesine izin vermez.

Çünkü şüphe varsa, insan asla emin olamaz.

Emin olmazsa insan, şahit olamaz.

.

İçten gelen eminlik, özünde insanın kendisinden emin olması, hakikatini yaşayacağını bilmesidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi:

“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve kabiliyeti bundan sonraki inkişafı ile atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır. Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız!”

O, bildiğinden emindir. Bu nedenle, daimî olarak her ân hatırlanandır.

“Diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim…”

Ülküsünün hakikatinden, içinde, en derinde emin olduğu için dışarıda muzaffer olmuş ve öngördüğü her şeyi yaşamda gerçekleştirmiştir.

.

İnsan, kendi azaları ve kuvalarıyla bir tek kendi yaşamına şahit olabilir. Başkasınınkine değil.

İkmal edilen, bütünlenen din, insanın kendi yaşamıdır. Gönderilen habercilerin verdiği nimet güzel bir yaşam için sunulan lütuflardır. Yine de, insanın bütün lütufları yaşamına alabilmesi, içten ve dıştan bildirilen haberi yaşamında gerçekleştirmesi gereklidir.

Yaşam, her ân aynı yanıtı bekler insandan.

İnsanın “Şahidim!” diyebilmesini ister.

.

.

.

Gizli Hazine

Değerli bir hazineniz olsa nereye saklardınız?

İnsan kimsenin bakmayacağı bir yer bulmak ister, hiçbir elin uzanamayacağı gizli bir köşe.

Bu da yetmez, görünmesin diye üzerini örter, önüne engeller koyar, yolunu kapatır.

.

İnsanın içinde

Bekler bir hazine

Kendinden bile saklı

Gizli bir yerde

.

Hazineler hep dışarıda aranır. Hazineler kıymetli mücevherler, paha biçilmez cevherler, maddiyatta göz alıcı benzersiz eşyalar, inciler, altınlar…

O hazineler ki, korsanların aklını çeler. Hazine avcısı denilen zaten birininkini çalandır.

Hazinenin sahibi ise, uzun zaman önce unutulmuş, efsane olmuş krallar, krallıklar… Kimsenin görmediği, gerçek mi bilmediği, anlatılan masallar.

Arayan yola çıkar, yolculuğa başlar. Hep çetindir geçilen yol, tehlikelerle dolu, bazen haritalarda belli, bazense izi bile olmayan yerlerde gizli.

.

.

.

Uzun zaman oldu gerçekten de…

Dışarıda arayanlar yoruldu.

Çoğu bulamadı.

Kendini şanslı sayıp bulanlarsa –buldukları ne varsa; altından tahtlar, zümrüt ve yakutlarla süslü taçlar, güç ve zenginlik veren, bir anlığına mutlu eden tüm o şeyler– anladılar ki, hiçbiri aslında kendilerine ait değildi. Ödünç alınmış birer giysi gibiydi.

.

Oysa, aranılan bir hazine varsa, hakikati olmalı bütün bu anlatılanların?

Asıl hazine dışarıda değilse, hiç bakmadığı tek bir yer kalıyordu insanın.

.

.

.

Gerçek hazineyi bulmak isteyen için çizilmiş bir harita yok bu yaşamda.

Tek bir ipucu var,

‘Hazine kimsenin bakmayacağı, elini uzatmayacağı yerde,

Üzeri örtülü, yolu engellerle kapalı bir köşede gizli…’

.

İçine bakmayı akıl ettiğinde insan, ipucu, yüzleşmeye cesaret edemediği her ne ise onu gösterir.

Kiminin korkusunun arkasına,

Kiminin öfkesinin,

Kiminin pişmanlıklarının,

Kimininse üzüntülerinin arkasına bakması gerekir.

.

İnsan,

Kaldırabilirse örtüleri,

Belki yüzleşemedikleri

Ya da değersiz gördüklerinin

Arkasına bakabilirse

.

Bulur,

Sımsıkı kapalı bir kasanın içinde

Kilitlenmiş hazine,

Tek bir anahtarla

Hem açılıp hem kapanan

.

Neresidir

İnsanın ta içinde

En derininde,

Gizlenmiş olan bedeninde,

Örtülmüş ziynetlerinde?

.

İnsanın kendisinde,

Korkusunun arkasındaki cesarette,

Öfkesinin arkasındaki sevgide,

Üzüntünün arkasındaki neşede.

Saklıdır gizli hazine.

.

İnsanın kendi değerini bilmesinde.

.

.

.

Yaşama gelmenin amacını sorgular çoğu insan, neden bu dünyaya gözlerimiz açar, bunca zorluk ve zahmeti yaşarız, birazcık yüzümüz gülsün, rahat edelim, huzur bulalım diye çabalarız.

Yaşama bir amaç verecek olan insandır‘ der birileri. Tek bir amaç yoktur bu yaşamda, herkes kendi amacını kendisi bulacaktır.

Her insan, ‘Yaşamaya değer ne var?‘ diye soracak ve yaşamaya değer olanı kendisi ortaya çıkaracaktır.

Bir düşünün, her sabah güne uyanmanın gerçekten de ne anlamı kalır o günün içinde yaşamaya değer bir şey yoksa.

İnsan için dışarıdan sunulan her ne ise geçicidir, ödünç bir giysidir, aslında kendine ait olan değildir.

Kendine ait olanı ise kendisinin bulması gerekir.

İnsanın kendisini bulması gerekir.

İçini dışına çıkarıp, gizlenen potansiyelini yaşama doğurması gerekir.

Hayata gözlerini açmayan, yaşama doğmayan her şey insana göre gerçekte ‘yok’tur, ‘var’ olabilmek için görünmesi gerekir bu dünyada.

Yok’luktan var’lığa geçmesi gereklidir. O yokluk ki, varlığın kaynağıdır özünde.

.

Gizli bir hazine olup bilinmek isteyen insandır.

İnsan, kendi güzelliklerini, kendi becerilerini, yapabileceklerini görmek, potansiyelini bilmek ister bu yaşamda.

‘İmkân yok’ der bazıları, yaşam ise imkânı yaratmalarını ister, kendilerine güvenmelerini, kendilerine inanmalarını ister.

Yanındayım‘ der, ‘Sana şahdamarından bile daha yakınım, gören gözlerin, duyan kulakların, işleyen ellerin benim‘ der yaşam. ‘Sana can veren benim.

İnsanın, yalnızca kendini bilmesi yetmez, kendini bildirmek de ister. Yaratır, yaratıcının adıyla. O ad ki, insanın kendi adı olur bu yaşamda.

.

Hazine sandığının anahtarı insanın kendi ellerinde.

Hayalinde ne kurduysa hazinesinde onlar gizli.

.

Benim yapabildiklerim bir dalga gibi yayılır insanlık âlemine.

Bazen dalga benden başlar başka bir kıyıya ulaşır, bazen de bir başka dalga benim kıyıma ulaşır.

Ayırt etmeyip birleştirdiğinde insan, benim yaptıklarım ve senin yaptıkların demediğinde, olana ve yapılana dönüştüğünde, görebilir ancak hazinenin gerçek potansiyelini ve zenginliğini.

.

İnsan beklememeli, elinden ne geliyorsa hemen şimdi hayata geçirmeli. Geçirmeli ki, bir dalga başlasın büyümeye.

.

Bütün bu var’oluş,

Devasa bir dalgadır yayılan evrene,

Her ân bir kıyıda yaşam bulan,

Her ân açılıp açıklayan ve her ân toparlayıp derleyen,

Her ân gönderip dağıtan ve her ân çağırıp birleyen,

Her ân yeniden kur’ân ve kur’ul’ân,

Tek bir yaşam.

.

.

.

Birlik

Hiç birisinin aklındaki plana göre yaşadınız mı?

Ne yapacağınızı, nereye gideceğinizi, hatta ne düşüneceğinizi söyleyen birisine göre yaşadınız mı?

Yanıtın ‘hayır’ olmasını istese de gönül, bir arada yaşandığında insan birilerine göre yaşamaya mecbur kalıyor.

Birliktelik, özgürlük sınırının tekrar çizildiği bir alan.

İnsan için tek başına yaşamak ise mümkün değil.

Doğduğu andan itibaren insan bakıma, ilgiye, şefkate ve sevgiye muhtaç.

Büyürken akıl alacağı, yön gösterecek, yol açacak olanlara muhtaç.

Ben kendim yaparım‘ diyen tabii ki bir yere kadar yapar, ancak, bu bir yer de bir başka sınır çizer. İnsanın kendi kapasitesinin sınırını.

Bir yerde akıl biter, bir yerde gönül susar.

.

Birlikte yaşamanın ise ince çizgileri var.

.

Birlikte olmak, tek bir kişiyi merkeze alıyorsa, bağlayıcı, bağımlı yapıcı, esir edici bir ilişkiye dönüşmesi çok kolay.

Birlikte olmak, diğerlerini de görmeyi beceriyorsa, kuyruğunda onlarca göz taşıyan tavuskuşu gibi, o bir kişi, bin kişiye dönüşebilme şansına sahip.

.

Topluluklar liderlere ihtiyaç duyar, mahalle bilge bir insana, aile ise sevgi ve saygı içeren bir bütünlüğe. Bu nedenle, anne ve baba birleşir bir kişi olur çocuk yetiştirirken. İkiyi bir ederler ki, o büyüyen gelişen bireye birlik hâlini gösterebilsinler. Anne ve baba bir olamıyorsa, çocuk kendi içinde bölünür, fark etmeden parçalara ayrılır. Bir yanının istediğini diğer yanı reddeder, bir yanının sevdiğinden diğer yanı nefret eder.

Zor olmuş, çoğu zaman, bu birliği yaşamak ve yaşatmak. Ne aileler bütünlüğü görebilmişler, ne mahalleler bilge olanı bulabilmişler ne de topluluklar gerçek liderlere sahip olabilmişler.

.

Yaşam ise farkında, boşluk bırakmaz, aslı olmasa bile yerine benzerini yerleştirir.

.

Gerçek bir lider yoksa, liderliğe soyunan birisi çıkacaktır, kendi bilgi ve becerisiyle bazen yapan bazen de yıkan olacaktır. Olgun, bilge kişiler yoksa, ihtiyacı olan bildiğini düşündüğü kişiye başvuracaktır, yol yordam yerine belki de kişinin iyice kayıp olmasına sebep olan. Sevgi ve saygı yoksa, çocuklar öfke ve üzüntü ile büyüyecektir, yaşam boyu bütün olabilmek için, kendilerini bulabilmek için onları arayışa sokan.

.

Yaşam ise farkında, bir yandan yapılan bir yandan yıkılan kurulu bir düzen.

Her seferinde yeniden bir adım daha ileriye giden.

.

Dünyaya gözlerini açan birey, tek bir merkeze sahip. Kendi durduğu nokta. Bütün yaşamı bu noktadan kendi gözleriyle seyreder. Bir tane olma hissi veren bir merkez. Ben ve diğerleri, diğer şeyler dedirten bir nokta.

Ne tuhaftır ki, herkes unutur, diğerinin de kendi noktasında durduğunu, kendi merkezinden yaşama baktığını.

Yaşamın akıl almaz bir cilvesi hem herkesi çoklukta aynı anda var eder, hem de herkese teklik hissi verir.

Tavuskuşunun kuyruğundaki gibi, her bir göz açılır, bütün âlemi kendi görüş açısına göre seyreder.

.

Birlikte var olmak, birbirini dinlemek, anlamak, birlikte yaşamak öğrenilmesi gereken bir şey.

Ben, benim gözümden gördüğüm dünyayı, binlerce gözün yelpazesinden göremiyorsam eğer, görüşüm hep dar olacaktır. Kabı dar olan genişlemedikçe anlayışın, davranışın değişmesi de zor. O zaman, birilerimiz hep birilerinin aklındaki plana göre yaşamaya devam edeceğiz. Ya kontrol eden ya da kontrol edilen olacağız. Ya hükmeden ya da köle olan.

Kimse köle olmak istemez ya, hepimiz hükümdâr olma peşinde, ezilen değil efendi olma hevesinde yaşıyoruz hayatı. Çalışırken olamazsak evin içinde, evde olamazsak sokakta, sokakta olamazsak düşüncelerimizde, ‘Efendi olan ben’im‘ diyoruz kendimize.

Gücünüz yetiyorsa, hayatı paylaştığınız insanlar, yetiştirdiğiniz çocuklar ise, sizin düşüncelerinizi, aklınızdaki planı hiçbir zaman tam olarak bilmeden size göre yaşıyorlar, kendileri olamadan.

Gücünüz yetmiyorsa, merkezininiz kayıyor, siz birilerinin planında var’oluyorsunuz, kendiniz olamadan.

.

Yaşam ise farkında, biliyor ki o bir tane bir gün şahdane olma potansiyeline sahip.

Kendi kendisinin efendisi olma şansına.

.

Beden ne zaman sağlıklıdır? Tüm organlar, uzuvlar, hücreler, düşünceler ve duygular birlikte uyum içinde ve dengede oldukları zaman.

Bedeni yaşatan organlar, hücreler gibi, hayatı geliştiren duygular ve düşünceler gibi, insanlar da birlikte uyumlu olduklarında sağlıklı bir yaşam inşa edebilirler. Hastalık varsa, dengenin bozulduğu bir yer vardır. Sağlıklı ve huzurlu olmanın yolu ise dengeyi yeniden kurmakta.

Denge ancak fark edildiğinde yeniden kurulabilir. Neyin eksik neyin fazla olduğu görülüp ayırt edildiğinde, katı olan esnetildiğinde, dağılmış olan toplanıp birleştirildiğinde kurulur denge.

Uyum ise dengeyle birlikte gelir. Uyum, kendini yok edip diğerleri için yaşamak değildir. Uyum, kendini var edip diğerlerini de görerek yaşamaktır. Hiçbir organ bir diğerinin görevini yapamaz, uyum ancak organlar birlikte bütün halinde kendileri oldukları zaman ortaya çıkar. Güzel bir müzik gibi, lezzetli bir yemek gibi, yaşam veren doğa gibi, dönüşüm ancak birleşerek gerçekleşir.

.

Yaşamın düzeninde, birey her zaman tekliğinde ‘Ben varım‘ diyecek. Bununla beraber, fark edip de ardından, ‘Seni görüyorum‘ demeyi başarabilmek marifet, dar olan kabı genişletebilmek.

Esneklik olmadan kap genişlemez, anlayış olmadan kap dolmaz. Dolu olmayan kendinden veremez, kendinden veremeyen yaratamaz.

Bereket, bir tek olandan çoğalan, çoğalandan taşandır.

İnsan, ‘Seni görüyorum‘ dediği her insanda birleşir, birleştikçe çoğalır, çoğaldıkça gelişir.

Öyle bir gelişim kapısı açılır ki, aklın sınırları açılır keşfeder, gönlün suskunluğu geçer muhabbetle dile gelir.

Birlikte var’oluş bütünlüğü getirir.

Tekliğin içinden çoğalan, çokluğun içinden tek olarak tekrar var olan,

Ne büyük bir kudrete sahip olur.

Sonsuz ve sınırsız olana yaklaşır.

Birleşir.

‘Ben varım‘ derken yeni bir ‘Ben’e dönüşür.

Yaşam birlikte yeniden kurulur.

.

Tavuskuşunun kuyruğundaki onlarca göz, temsilidir aslında.

Gerçekten gören gözler sahibine aittir.

İnsan, bilinmeyen bir âlemden bu yaşama doğar, gözlerini açar.

Gözlerini kapadığında, bilinmeyen bir âleme döner.

Açılan her göz, yeni bir yaşam, yeni bir insan.

Her seferinde yeniden yeni bir can bulan.

Tekrarlanmadan süregelen yaşam.

Her biri ‘Ben’ olup bireyleşen,

‘Biz’ olup birleşen,

‘O’ denilen var eden.

Doğmadan doğurulmadan,

Doğanı ve doğuranı yaşama gönderen.

Her seferinde birinde, her seferinde bireyde yeniden doğan.

.

Şimdi, sorabilir insan kendine:

Efendi, orada mısın?

Yanıltmasın seni gördüklerin, hepsi bir temsilin parçası, var olan.’

.

Yine de sormadan edemiyor insan, gören göz olmadan, nasıl var olurdu bu yaşam?

.

.

.

Şefkat

Hiç duygularınızın üzerinizdeki etkisini gözlemlediniz mi?

Çoğu zaman duygunun içindeyken zor ancak, hemen sonrasında görebilmek için bir şans var.

Tıpkı değişen hava durumundan etkilenen yeryüzü gibi, duygular da insanın içinde bulunduğu hâli kolayca etkiler.

Bir saniye önce mutluyken, işitilen bir kelime ile öfke içine dalabilir insan. Ya da derin bir üzüntüyü, alınan haber bir anda sevince dönüştürebilir.

Bu kadar hızlı ve güçlü bir etki.

Yine de, bir o kadar göz ardı ettiğimiz bir alan.

Bizler, çoğumuz, yaşamı duyguların kontrolü altında yaşarız. Duyguları denetleyebileceğimiz aklımıza bile gelmez. O kadar doğaldır ki ortaya çıkışları ve kayboluşları. Bu sürecin öyle olması gerektiğini düşünür ve kendimizi ellerine, bir anlamda insaflarına bırakırız.

.

Duygular nasıl ortaya çıkar?

İnsanın içinde bir mekanizma, duygu ve düşünce üreten bir sistem mevcut. Düşünceler, duyu organları ile algılanan bilgilerin zihinde işlenmesiyle oluşurlar, içsel bir faaliyettir, her düşünce sizi dışsal olarak hareket geçirmez. Duygular ise bedeni etkiler, tepki ve hareket yaratırlar, dışsal olarak kaçınmanızı ya da yakınlaşmanızı sağlarlar. Duygu ve düşünceler birbirlerine bağlıdır, biri ortaya çıktığında diğerini de beraberinde getirir. Gözle görülemeyen bu ögeler etkileri ve yaratımları ile fark edilir.

Kendinizi gözlemleyin, duyduğunuz bir söz sizin ruh hâlinizi değiştiriyorsa o söz sizin için ne ifade ediyor?

Yabancı bir dil öğrenirken bunu görmek daha kolay. Eğer bilmediğiniz dilde birisi size hakaret etse bu duygusal olarak hiçbir etki yaratmaz. Anlam yüklenmemiş olan bir ses, kelime olarak işitilir. Ancak, o dili bilen bir arkadaşınız size bunu tercüme etse, yüklenen anlam içinizde çağrışım yapar, –genel olarak– hakaret olumsuz bir etki alanına sahiptir, işittiğiniz sözün hakaret içerdiğini anladığınızda içinizden bir tepki yükselir, bu yüklenmiş olduğunuz anlam birikimine göre üzüntü, öfke, kırgınlık ya da umarsızlık olabilir.

.

Peki, içeride ne olmuştur?

Devasa bir kütüphaneye sahip olduğunuzu düşünün. Kütüphane sayılamayacak kadar kitapla dolu ve her birinin içeriği farklı. Bazılarını çok uzun süredir açıp okumadınız, tozlanmış bile olabilirler, yine de kütüphanede duruyorlar. Bazıları ise her an elinizin altında, en çok başvurduğunuz kitaplar. Kiminin anlattığı hikâyeyi sevmiyor kimini de defalarca okumaktan zevk alıyorsunuz.

İnsanın içinde var olan kayıt sistemi bu kütüphaneye benzer ve yaşamı boyunca her ne olduysa düşünce ve duygusuyla kayıt eder. Onu kirâmen kâtibîn melekleri olarak duymuşsunuzdur ya da hafıza deposu olarak bilirsiniz. Hafıza, hafız olup ezberleyen ve muhafız olup koruyandır. Hafıza, muhafaza edendir. İçine giren her ne ise muhafaza altına alınır ve kaybolması engellenir. Mushaf, geniş kaplarda biriken ya da boş sayfalara kaydedilip bir arada tutulan yazılardır, kitaptır.

Bu muhteşem bir kayıt ve koruma sistemi. Bir bilgiyi tekrar kullanmak istediğinizde her seferinde yeniden arayıp bulmanız gerekmez. O hep ordadır. Ama bir kere kullanıp bir daha göz atmadıysanız, tozlu raflarda var olduğunu unutmanız da kolaydır.

Unutulmuş anılar, unutulmuş kırgınlıklar, öfkeler, üzüntüler, pişmanlıklar, hayaller, planlar, arzular, hepsi kütüphanenin raflarında yerlerini almıştır.

Tabii ki, her kütüphanede olduğu gibi, sizin kütüphanenizin de bir kütüphanecisi var. Kitapları ve aradığınızı bulmanızı o sağlıyor. Modern lisanda buna bir nevi nörotransmitter diyebiliriz.

Ancak bu bugün bildiğimiz, bilim dünyası henüz mikropartikül kalbi keşfetmedi.

Bilmediğiniz dilde işittiğiniz o söz, ilk etapta kütüphaneciye bir şey ifade etmedi. Sözün anlamı çevrildiğinde ise artık aradığınızın ne olduğunu biliyor. Bugün internette bir bilgi aramamız gibi, o sözü, anlamını, benzerlerini, kullanıldığı yerleri, bağlantılarını bir anda listeleyebiliyor.

Ben şimdi google’a ‘sevgi’ yazdım. Bana 99,200,000 sonuç gösterdi, bu yanıtları bulma süresi 0.29 saniye.

Sanırım, ne olduğunu şimdi daha kolay anlayabiliyoruz.

Sıra bu sonuçlarla ne yapacağıma geliyor.

99,200,000 sonucu açıp okumam mümkün değil, aralarında seçim yapacağım. Benim kendime göre bir seçim metodum var, aradığımın tam olarak ne olduğunu belirlerim, kilit kelimelere bakarım, bir şeyin çok aranılması ya da ilk başta gözükmesi önemli değildir, evet işi kolaylaştırabilir ama beni yanıltabilir de. Güvenilir kaynak olarak belirlediğim yerlere öncelik veririm. Görselleri kullanırım. Fakat ne yaparsam yapayım 5-10 sayfadan sonrasına bakmaya vaktim ve enerjim yetmez.

Oysa, kütüphaneci için bu anında gerçekleştirebileceği bir görevdir. Hem de eksiksiz tüm sayfalara bakarak.

.

İnsanın içindeki kütüphane belki de aklımızın almayacağı bir kapasitede tüm yaşamın bilgisini içerir.

Bunun bir bölümü bizim kendi yaşam hikâyemizde edindiğimiz tecrübelere bağlıdır. Bu daha yüzeysel bir bölümdür. Asıl içerik ise yaşamın var oluş bilgisini kapsar.

Kimi zaman bu asıl içeriğin rafında hiç bilmediğimiz, bizim hikâyemize ait olmayan bir kitaba ulaşırız, merak ederiz ve açıp okuruz. Keşfederiz. Yaşam keşiflerle gelişir.

Keşif unutulmuş olanı bulmak, hatırlamaktır.

Her insan bu asıl kütüphaneye ulaşım yetisine sahiptir. Keşfi yapan siz olabilirsiniz ya da keşfi yapan dünyanın diğer bir ucunda yaşayan bir başka kişidir. Bazen, birçok kişi aynı anda aynı şeyi keşfeder, kitap bir anda birçok kişinin erişime açıktır.

.

İnsana geri dönersek…

Her şeyin kaynağı insanın kendi içinde.

Kendi geçmişi olarak tanımladığı hikâyesi yazılıp kaydedilmiş, geleceği olarak tanımladığı ise henüz yazılıp kaydedilmemiş olandır. Yine de, bu gelecek kayıtlı olanların etkisiyle yazılır, bir anlamda onu mevcut bilgiye bağlı yapar. En ötesinde, asıl kütüphanenin içindekidir geleceğe şekil veren.

Yaşamda ne olacağı hem belirsiz hem de belirlidir.

Belirlidir çünkü bu dünyanın, bu evrenin kuralları vardır. Yaşamın mevcudiyeti bu kurallara bağlıdır. Yeryüzünde toprak, su ve hava yaşam verir, birini ortadan kaldırdığınızda yaşam olmaz. Bunun kadar net ve aşikâr olan diğer kurallar, yanı sıra henüz bilmediğimiz ama işlevde olan kurallar ile yaşam, bildiğimiz bu ‘yaşam’ı inşa eder.

Tıpkı insanın kendi kuralları ile kendi yaşamını inşa etmesi gibi.

İnsanın en çok kullandığı kitaplar kendi kütüphanesindekilerdir. Onları seçip almıştır. Birileri hediye etmiştir, birileri okumasını tavsiye etmiştir. Ama hepsini raflara kendisi dizmiştir.

.

Duyguların insan üzerindeki etkisi kütüphaneyi bildiğinizde kolaylaşır.

Ben, eğer işittiğim biz sözle üzülüyorsam, üzerine düşündüğümde, kendi içimde bu etkiye sahip olan düşünceleri bulabilirim.

Duygular bize düşüncelerin ipuçlarını verir. Kitaplara kaydettiğimiz düşünceler, kavramlar yaşamın yönünü belirler. Kütüphane kalabalıklaştıkça artık kontrolün bize ait olmadığı bir sistem gibi çalışmaya başlar. Kütüphaneci bağlantılı kitapları bulacaktır.

Bugün google’ın bu kadar bilgiye nasıl sahip olduğunu açıklamamız çok zor. Bu ne zaman gerçekleşti? Gizli bir potansiyelin açığa çıkması gibi.

Var oluşun tamamını tahmin etmemiz ise henüz imkânsız.

.

Yaşamda herkes her daim bir öğrenci ve yolumuz hep kütüphaneden geçiyor.

Hangi kitabı seçip aldığınız, hangisine zaman ayırıp okuduğunuz, hangisini yaşam kılavuzu yaptığınız ve hangisini çalışıp yaşama geçirdiğiniz önemli.

Bazen bilginin devri kapanır, bazen de bilgi yanlıştır.

Doğru adımı atmak, doğru yolda yürümek için her zaman güncellemek gerekir… Bilineni ve yaşama geçirileni.

.

Kendinizi aynada seyredin.

Öfkelendiğinizde yüzünüzün aldığı şekli görün.

Üzüldüğünüzde gözlerinizin içine bakın.

Mutlu olduğunuzda kendinize bakın.

Neşeli ve sevinçli olduğunuzda…

Gördüğünüz yüzün, gözlerinizdeki ifadenin kaynağı sizin içinizde.

Boşuna dışarıda bir suçlu aramayın.

Karşınızda seyrettiğiniz o öfkeli yüz de sizsiniz.

O, kendi kütüphanenizden seçtiğiniz ve şimdi okuduğunuz kitabınızın bir kelimesi.

Sizin yaşamınızdaki ifadesi.

.

Yaşamdaki çözülemeyen problemlerin, engellerin, şikayetlerin, hastalıkların kaynağı kütüphanenizde.

Aynı şekilde, yaşamda güzelliğin, sağlığın, huzurun, memnuniyetin kaynağı da kütüphanenizde.

Bütün yaşam bilgi ile yaratılır, bütün var’oluş bilginin farklı ifadeleridir.

Eğer okuduğunuz kitap yüzünüzü aydınlatmıyorsa o kitabı bırakmakta fayda var.

O düşünceyi, yüzünüzü gölgeleyen o hatıraları, affedilmeyen o anıları, sımsıkı yaptıştığınız o kavramları bırakmakta fayda var.

Bir kere okuyup bıraktığınız ya da okumanızı bekleyen yeni bir kitap alın elinize. Tozlu bir raftan indirseniz bile o tozu temizlemek için bir nefes yeter.

Kütüphanede daha okumadığınız onlarca kitap sizi bekliyor.

.

Yaşam her gün yeni bir kitabın sayfalarını aralar.

Her sabah güneş yeni bir kitapla doğar.

Her tat yenidir yaşamda.

Tekrarlanamayan bir zenginliktedir yaşam.

Hiçbir yemek bir öncekinin aynısı olamaz.

Aynısını tekrar tekrar yaşamak isteyen,

Elinde sadece bir kitabı tutup bırakamayandır.

.

Şefkat, sevginin içinde gizlenir.

Yaşam, iyi olanla güzelleşir.

Kendi kitabınızın içine bu kelimeleri yazmak sizin kendi elinizde.

Boş sayfa size verildi, kalemin sahibiyse sizsiniz.

.

.

.

Dost

Yaşam yolculuğunda insan kendisine onlarca öykü yazmıştır.

Farklı dillerden, farklı kültürlerden gelse bile hepsi insana kendini anlatır.

Çoğunun ortak noktalarını biliriz…

Biliriz ancak, sadece duyar, bazen çocuksu bulur ve göz ardı eder, bazen de yaşamın vakitsizliği, ciddiyeti, ağırlığı, kalabalığı ve gürültüsü yanında işitemeyiz.

Öykü anlatıcısı insan ise, hiç bıkmadan devam eder… anlatmaya.

Bu öykü, ‘dost’un öyküsü.

Kendini arayan insanın nihayetinde, kendine ‘dost’ oluşunun öyküsü.

Dışarıdaki farklılık, insanın içindeki sonsuz çeşitliliğin yansıması.

İçerideki benzerlik ise, hepsinin tek bir insanda, tek bir noktada toplanması.

Kalpten doğar hakikati bütün öykülerin,

Kendilerine kulak verecek bir dostu arar bütün öyküler.

.

İnsan ancak,

Kendi öyküsünü dinlemeyi,

Öyküsünü anlamayı,

Sevmeyi,

Saygı duymayı başardığında,

Kendisine ‘dost’ olur,

Dışarıda arayışı sona erer,

Kendi öz’üne kavuşur,

Hem anlatıcı hem dinleyici olur.

.

Ol’mak niyetiyle,

Başlar,

.

Bir ‘okyanus’ öyküsü:

“Satyayuga devrinde, Diti’nin güçlü çocukları (ifritler) ve Aditi’nin kutlu çocukları (tanrılar) yaşlılık ve ölümden nasıl kurtulabiliriz diye düşündüler. Çareyi okyanusun çalkalanmasından doğacak sütü yani, ölümsüzlük içkisini (amrita) içmekte buldular.

Okyanusu çalkalamak için yılanlar kralı Vāsuki’yi ip olarak, Mandara dağını da değnek olarak kullandılar. Böylece, hem tanrılar hem de ifritler çalkalamaya başladılar.

Bin yıl geçtikten sonra, yılanın birden çok başı, bir bir kayaları ısırıp zehir akıtmaya başladı. Çalkalanmanın da etkisiyle, Hālāhala denilen zehir okyanusun yüzeyinde birikti. Bütün dünya, tanrılar, ifritler ve insanlar zehirlenmeye başladılar. Hemen tanrı Şiva’ya başvurup yalvardılar. Yüce Şiva-Rudra geldi ve zehiri sanki ab-ı hayat içer gibi içti ve Hālāhala zehirini boğazında tuttu.

Tanrılar ve ifritler tekrar okyanusu çalkalamak istediler. Bu defa, Mandara dağı yer altındaki Patala’ya inerek kayboldu. Vishnu’dan onu çıkarmasını rica ettiler. Vishnu da kaplumbağa biçimine girerek okyanusun dibinden dağı yüzeye çıkarttı.

Bin yıl sonra, Dhanvantari adında bir adam ortaya çıktı. Bu Ayurveda (yaşam bilgisi) bilen dindar bir kişiydi. Sonra, müthiş güzellikte göksel periler oluştu. Okyanusun yüzeyindeki kremadan oluşan bu güzellere Apsarālar denildi. Onları ne tanrılar ne de ifritler eş olarak kabul etmeyince ortalık malı oldular.

Gene okyanus çalkalanmasından Vārunī denilen içki oluştu. Bu, tanrı Varuna’nın kızı idi ve bir tür şarap (sura) idi. Onu şeytanlar eş olarak almadıkları için, onlara Asuralar denildi. Tanrılar ise, Vārunī’yi eşliğe kabul ettikleri için Suralar oldular.

Atların kralı Uççaihşrava Kaustubha denilen mücevher ve nihayet beklenen ab-ı hayat suyu ortaya çıktı. Tanrılarla ifritler bunun için kavga etmeye başladılar.

Asuralar tüm cadıları etraflarında topladı. Ölümcül bir savaş oldu, gök ve yer sarsıldı. Vishnu, büyüleyici bir kız kılığına girerek ab-ı hayatı başka bir yere kaçırdı. Tanrı Vishnu’ya karşı gelenler ona saldırınca müthiş bir savaş oldu ve Diti oğlu olan Asuralar ortadan kaldırıldı.

Savaş kazanıldıktan sonra, İndra üç dünyayı da mutlulukla yönetti.”

Bu öykü insana anlatır ki:

Okyanusun çalkalanması ile birlikte yüzeye ilk çıkan zehirdir, sırasıyla farklı isimlerde binbir çeşit varlık ve her birinin sembolize ettiği anlamlar su yüzüne çıkar. En derinde bulunan ölümsüzlük nektarı ise büyük ödülü, ölümsüzlüğü sunar.

Bu, insanın yaşam yolculuğudur. Okyanus kendisidir. Yılan, bedenini dik tutan omurgası ve dağ, her şeyin üstündeki başıdır. İnsanın içinde, kendisini iyiye yönelten tanrılar ve kötüye yönelten ifritler vardır. Kendi içinde barışık olmayan insanın, bu zıt iki yanı savaş halindedir. Çekişmenin sonucu, okyanusun çalkalanmasıdır…

Başlangıçta, insanın, yaşamın içinde dingin durması mümkün değildir, içten ve dıştan gelen her etki okyanusunu dalgalandırır. Dalgalar devasa olup başa çıkılmaz göründüklerinde korkutabilir, yine de dalgalar olmadan derinliklerin getireceklerini görmenin mümkünatı yoktur.

Yaşamın altını üstüne getiren, içtekini dışa çıkaran bu yolculukta ilerledikçe, insan, benliğinin derinlerine doğru indikçe, kendisini zehirleyen egosundan, hırslarından ve açgözlülüğünden kurtuldukça arzuladığı ödülü, ölümsüzlük sunan ab-ı hayat’ı bulabilir.

Yılanın ısırdığı kayalar katılaşmış düşüncelerimizdir, çıkan zehir, dönüştürülmemiş, acı veren duygularımızdır, ölümsüzlük iksiri ise, arınıp dönüşmüş olan, yaşama anlam verendir.

İnsan içsel olanı dinginleştirdiğinde dışarıdaki dalgalar yumuşar.

Gemi, tıpkı zıtlıkların birleşmesinde, var’oluşun kabulünde, aklın ve gönlün, sağ ve sol elin kavuşmasında olduğu gibi birlik hâlinde içsel huzurda yol almaya başlar.

.

Bugün her birimiz çalkantılı okyanuslarımızda yaşıyoruz.

Bizler de, ölümsüzlük iksirini arayan tanrılara benzer, doğduğumuz andan itibaren yolculuğumuzda farklı isimlere bürünerek gerçek adımızı arıyoruz.

Şimdi durup bir düşünün, bu ân’da siz hangi duygunun, durumun ya da neyin tezahürüsünüz? Aslında kim olmak isterdiniz?

Yeni bir isim seçseniz, hangi ismi verirdiniz kendinize?

Yolculuk uzun… İnsan vakti geldiğinde, yolda ismini değiştirmeyi öğrenir... Geçmiş isimlerine ve gelecek için arzuladığı isimlerine bakıp hikâyesini görebilir…

Bir ‘deniz’ öyküsü:

Yunus Emre der ki,

“Hakıykatin ma’nisin şerh ile bilmediler
Erenler bu dirliği riyâ dirilmediler

Hakıykat bir denizdir şeriattır gemisi
Çoklar gemiden çıkıp denize dalmadılar

Bular geldi tapuya şeriat tuttu durur
İçeri giribeni ne varın bilmediler

Dört kitabı şerh eden âsıdır hakıykatte
Zira tefsir okuyup ma’nisin bilmediler

Yunus adın sâdıktır bu yola geldin ise
Adın değşirmeyenler bu yola gelmediler”

Bu deyiş insana anlatır ki:

Yaşamı boyunca, hakikatte kim olduğundan çok, kimliğiyle ilgilenen insan için ismi kıymetlidir… Bütün kazanımlar ismin içine yüklenmiştir… İsmi, insanın sahte benliği, egosu olur.

İsmini değiştirmek isteyenler ise şikayeti olanlardır, ya kendinden kaçmaya ya da kendini bulmaya çalışanlardır… Kanun bile kolayca izin verir onlara, yeni bir isim yaşamda yeni bir şans gibidir.

Benlik, bir başkasıyla, içi boş yeni bir taneyle değiştirilir… tekrar doldurmak için.

Arayış devam eder…

.

Oysa, yolculukta yol almak için gemi gerekse bile, asıl amaç gemide kalmak değildir, aranılan limana varmaktır.

Denizin enginliği ve derinliği, dalgaların yüceliği insana gemiyi kıymetli gösterir, gemi kazançların yükleneceği bir araç gibidir, tıpkı isimler gibi.

Beğenmeyen, şikayet eden değiştirmek ister –gemiyi ya da ismini-, mânâsını bilmeden bir kitaptan diğerine geçen, sadece sözcükleri okuyan gibi.

Kapıya ulaşsalar da içeri giremezler.

Bütün arayış ise, bulmak içindir.

.

İnsanı tanımadan bir isim vermek mümkün müdür?

Doğduğumuz günden beri çağrıldığımız isim kendi hakikatimizi mi yansıtıyordur yoksa, bugüne kadar bize yüklenenlerin ağırlığını mı taşıyordur?

.

Bugün bir imkân verilse, kaçınız isminizden vazgeçebilirdiniz?

İsmi olmasa insana ne olur?

Hakikatte ismini değiştirmek ne demektir?

İnsana sadık olan, dostluğu, samimiyeti ve bağlılığı içten olan kimdir?

İnsan nasıl kendine sadık olur, dost olur?

Yolculuk uzun… İnsan vakti geldiğinde, yolda ismini bırakmayı öğrenir...

Bir ‘dost’ öyküsü:

Buddha, ölümünden sonra tekrar geri geleceğini söyledi, yirmi beş yüzyıl sonra tekrar geri geleceğini… ‘Geri geldiğimde adım Maitreya olacak‘ dedi…

Çoğu kişi onun gerçekten aynı şekilde geri geleceğini düşünüyor… Tıpkı İsa’nın aynı şekilde geri geleceğini düşünenler gibi…

.

Buddha’nın ilk ismi Siddhartha Gautama’ydı, doğduğu zaman anne ve babasının kendisine verdiği isim. Aydınlandığında kendisine verilen isim Buddha oldu, tamamen uyanmış olan.

Gelecekte kendisine verdiği isim ise Maitreya oldu.

Maitreya, kelime anlamı olarak arkadaş demek, dost olan.

Aslında Buddha, kendisinin geri geleceğinden bahsetmiyordu, açtığı yolun yirmi beş yüzyıl sonra ulaşacağı bir hâlden bahsediyordu…

Artık, dışarıda ve içeride ayrı olanın, hükmeden ve hükmedilenin, arayan ve arananın, öğretmen ve öğrencinin döneminin kapandığı bir zamandan bahsediyordu…

İnsanın kendisini bulduğu bir ân’dan bahsediyordu…

İnsanın kendisiyle ‘dost’ olduğu bir var’oluştan…

.

Sözlerinin ardından yirmi beş yüzyıl geçti… Kelimelerinin ardındaki anlam işitildi…

“Çin’de geleceğin Buddha’sı Maitreya, güleç yüzlü, kocaman karnı ve kulakları olan biri olarak tanımlanır.

Büyük kulakları ve karnı her şeyi kabullenebildiğini ve hazmedebildiğini sembolize eder, işittiği her şey, ona sunulan her şey kabulüdür. Yaşamla ve kendisiyle barışıktır Maitreya. Bu nedenle de yüzü hep güler, yaşama neşe ve coşku katan kahkahası hiç eksik olmaz.

Tıpkı bir çocuk gibi oyun oynar yaşamın ona sunduklarıyla. Yanında kocaman bir heybesi vardır, içi, kendi gibi çocuk olanlara, sunduğu hediyelerle doludur. Ne zaman birisi ona yaşamın anlamını sorsa, hemen durur heybesini yanına bırakır suskun dinler… Ve ne zaman birisi öğrendiklerini nasıl hayata geçirebileceğini sorsa, heybesini omuzuna atar ve güleç bir yüzle yolunda yürümeye devam eder…”

Öykü üzerine biraz düşünürsek fark edeceğiz ki:

Maitreya’yı biz hepimiz tanıyoruz…

Farklı kültürlerde farklı isimlerle anılıyor… Kimileri ona Noel Baba diyor, kimileri Nasreddin Hoca…

Öyküleri, isimleriyle birlikte farklı anlamlar yüklenmiş olsa da, hepsi aynı ortak noktaya sahip…

Eskiyi sonlandırıp yenilik getiren…

Yaşamla ve kendisiyle barışık olan… Tüm yüklerini bırakıp heybesini memnuniyet, mutluluk, neşe, coşku, güzellik ve huzur verenle dolduran…

O, bütün isimlerden arınan, sadece kendisi olan...

O, Yunus’un dost çalap’ı…

O’nun öyküsü:

Bir adın yoksa seni nasıl çağıracağım?” diye sordu. İsimsiz olmak… Bu bizi ürkütüyor mu?

Varlık doğduğunda isimsizdir. Bizler tanımak için isimler veririz. Oysa isimlerde varlığı kaybederiz.
Bu dünyada isimlerle var olmaya alışkınız. Peki, ya bu dünyanın ötesinde?
İnsan ruhun adını bilebilir mi? Ruhun bir adı var mıdır?

O, belki de yüzlerce isim aldı bugüne kadar. Çağlar boyunca farklı yaşamlara ve kişiliklere sahip oldu. Oysa aynı öz, aynı varlık. İsimlerin ötesinde. Cisimlerin ötesinde. Hangisinin sen olduğunu söyleyebilir misin?

Her insan bir kitap, gerçekte bir adı yok. Tek bir yaşamı değil, ‘yaşam‘ı anlatmak için dile gelen. Her kelime, her satır, her sayfa ile birlikte gözlerimizi başka bir gerçekliğe açmamız için… Ruhumuzun gözlerini açmasına izin vermemiz için. Ruhun gözleri bizim iznimiz olmadan açılamaz…

Bugün, İzin Günü. Birbirimizi görmemiz, birlikte yaşamı görmemiz için…

İnsan, ruhun sevdiği. Ruhun biricik ikameti. Birbirini kabullenmek var’oluşu kabullenmek demektir.

Yaşamın adı yoktur. Yaşam, saf potansiyeldir. Doğurgandır. Sonsuz olasılığa gebedir.

Her insan, yaşamın tek kitabıdır, kendini oku’yacak olan.

Her kitap, okunmak üzere bekleyen yaşamdır.

Kitabın hakikatini bulmak için oku’masını bilmek gerekir.

Kitabın hakikatini bulmak için kendine anlatılanı dinleyebilmek gerekir.

Kalpten doğar hakikati bütün öykülerin,

Kendilerine kulak verecek bir dostu arar bütün öyküler.

.

İnsan ancak,

Kendi öyküsünü dinlemeyi,

Öyküsünü anlamayı,

Sevmeyi,

Saygı duymayı başardığında,

Kendisine ‘dost’ olur,

Dışarıda arayışı sona erer,

Kendi öz’üne kavuşur,

Hem anlatıcı hem dinleyici ol’ur.

.

Başlar,

Yaşamaya.

.

.

.