Yaşam yolculuğunda insan kendisine onlarca öykü yazmıştır.
Farklı dillerden, farklı kültürlerden gelse bile hepsi insana kendini anlatır.
Çoğunun ortak noktalarını biliriz…
Biliriz ancak, sadece duyar, bazen çocuksu bulur ve göz ardı eder, bazen de yaşamın vakitsizliği, ciddiyeti, ağırlığı, kalabalığı ve gürültüsü yanında işitemeyiz.
Öykü anlatıcısı insan ise, hiç bıkmadan devam eder… anlatmaya.
…
Bu öykü, ‘dost’un öyküsü.
Kendini arayan insanın nihayetinde, kendine ‘dost’ oluşunun öyküsü.
Dışarıdaki farklılık, insanın içindeki sonsuz çeşitliliğin yansıması.
İçerideki benzerlik ise, hepsinin tek bir insanda, tek bir noktada toplanması.
…
Kalpten doğar hakikati bütün öykülerin,
Kendilerine kulak verecek bir dostu arar bütün öyküler.
.
İnsan ancak,
Kendi öyküsünü dinlemeyi,
Öyküsünü anlamayı,
Sevmeyi,
Saygı duymayı başardığında,
Kendisine ‘dost’ olur,
Dışarıda arayışı sona erer,
Kendi öz’üne kavuşur,
Hem anlatıcı hem dinleyici olur.
.
Ol’mak niyetiyle,
Başlar,
.
Bir ‘okyanus’ öyküsü:

“Satyayuga devrinde, Diti’nin güçlü çocukları (ifritler) ve Aditi’nin kutlu çocukları (tanrılar) yaşlılık ve ölümden nasıl kurtulabiliriz diye düşündüler. Çareyi okyanusun çalkalanmasından doğacak sütü yani, ölümsüzlük içkisini (amrita) içmekte buldular.
Okyanusu çalkalamak için yılanlar kralı Vāsuki’yi ip olarak, Mandara dağını da değnek olarak kullandılar. Böylece, hem tanrılar hem de ifritler çalkalamaya başladılar.
Bin yıl geçtikten sonra, yılanın birden çok başı, bir bir kayaları ısırıp zehir akıtmaya başladı. Çalkalanmanın da etkisiyle, Hālāhala denilen zehir okyanusun yüzeyinde birikti. Bütün dünya, tanrılar, ifritler ve insanlar zehirlenmeye başladılar. Hemen tanrı Şiva’ya başvurup yalvardılar. Yüce Şiva-Rudra geldi ve zehiri sanki ab-ı hayat içer gibi içti ve Hālāhala zehirini boğazında tuttu.
Tanrılar ve ifritler tekrar okyanusu çalkalamak istediler. Bu defa, Mandara dağı yer altındaki Patala’ya inerek kayboldu. Vishnu’dan onu çıkarmasını rica ettiler. Vishnu da kaplumbağa biçimine girerek okyanusun dibinden dağı yüzeye çıkarttı.
Bin yıl sonra, Dhanvantari adında bir adam ortaya çıktı. Bu Ayurveda (yaşam bilgisi) bilen dindar bir kişiydi. Sonra, müthiş güzellikte göksel periler oluştu. Okyanusun yüzeyindeki kremadan oluşan bu güzellere Apsarālar denildi. Onları ne tanrılar ne de ifritler eş olarak kabul etmeyince ortalık malı oldular.
Gene okyanus çalkalanmasından Vārunī denilen içki oluştu. Bu, tanrı Varuna’nın kızı idi ve bir tür şarap (sura) idi. Onu şeytanlar eş olarak almadıkları için, onlara Asuralar denildi. Tanrılar ise, Vārunī’yi eşliğe kabul ettikleri için Suralar oldular.

Atların kralı Uççaihşrava Kaustubha denilen mücevher ve nihayet beklenen ab-ı hayat suyu ortaya çıktı. Tanrılarla ifritler bunun için kavga etmeye başladılar.
Asuralar tüm cadıları etraflarında topladı. Ölümcül bir savaş oldu, gök ve yer sarsıldı. Vishnu, büyüleyici bir kız kılığına girerek ab-ı hayatı başka bir yere kaçırdı. Tanrı Vishnu’ya karşı gelenler ona saldırınca müthiş bir savaş oldu ve Diti oğlu olan Asuralar ortadan kaldırıldı.
Savaş kazanıldıktan sonra, İndra üç dünyayı da mutlulukla yönetti.”
…
Bu öykü insana anlatır ki:
Okyanusun çalkalanması ile birlikte yüzeye ilk çıkan zehirdir, sırasıyla farklı isimlerde binbir çeşit varlık ve her birinin sembolize ettiği anlamlar su yüzüne çıkar. En derinde bulunan ölümsüzlük nektarı ise büyük ödülü, ölümsüzlüğü sunar.
Bu, insanın yaşam yolculuğudur. Okyanus kendisidir. Yılan, bedenini dik tutan omurgası ve dağ, her şeyin üstündeki başıdır. İnsanın içinde, kendisini iyiye yönelten tanrılar ve kötüye yönelten ifritler vardır. Kendi içinde barışık olmayan insanın, bu zıt iki yanı savaş halindedir. Çekişmenin sonucu, okyanusun çalkalanmasıdır…
Başlangıçta, insanın, yaşamın içinde dingin durması mümkün değildir, içten ve dıştan gelen her etki okyanusunu dalgalandırır. Dalgalar devasa olup başa çıkılmaz göründüklerinde korkutabilir, yine de dalgalar olmadan derinliklerin getireceklerini görmenin mümkünatı yoktur.
Yaşamın altını üstüne getiren, içtekini dışa çıkaran bu yolculukta ilerledikçe, insan, benliğinin derinlerine doğru indikçe, kendisini zehirleyen egosundan, hırslarından ve açgözlülüğünden kurtuldukça arzuladığı ödülü, ölümsüzlük sunan ab-ı hayat’ı bulabilir.
Yılanın ısırdığı kayalar katılaşmış düşüncelerimizdir, çıkan zehir, dönüştürülmemiş, acı veren duygularımızdır, ölümsüzlük iksiri ise, arınıp dönüşmüş olan, yaşama anlam verendir.

İnsan içsel olanı dinginleştirdiğinde dışarıdaki dalgalar yumuşar.
Gemi, tıpkı zıtlıkların birleşmesinde, var’oluşun kabulünde, aklın ve gönlün, sağ ve sol elin kavuşmasında olduğu gibi birlik hâlinde içsel huzurda yol almaya başlar.
.
Bugün her birimiz çalkantılı okyanuslarımızda yaşıyoruz.
Bizler de, ölümsüzlük iksirini arayan tanrılara benzer, doğduğumuz andan itibaren yolculuğumuzda farklı isimlere bürünerek gerçek adımızı arıyoruz.
Şimdi durup bir düşünün, bu ân’da siz hangi duygunun, durumun ya da neyin tezahürüsünüz? Aslında kim olmak isterdiniz?
Yeni bir isim seçseniz, hangi ismi verirdiniz kendinize?
Yolculuk uzun… İnsan vakti geldiğinde, yolda ismini değiştirmeyi öğrenir... Geçmiş isimlerine ve gelecek için arzuladığı isimlerine bakıp hikâyesini görebilir…
…
Bir ‘deniz’ öyküsü:

Yunus Emre der ki,
“Hakıykatin ma’nisin şerh ile bilmediler
Erenler bu dirliği riyâ dirilmediler
Hakıykat bir denizdir şeriattır gemisi
Çoklar gemiden çıkıp denize dalmadılar
Bular geldi tapuya şeriat tuttu durur
İçeri giribeni ne varın bilmediler
Dört kitabı şerh eden âsıdır hakıykatte
Zira tefsir okuyup ma’nisin bilmediler
Yunus adın sâdıktır bu yola geldin ise
Adın değşirmeyenler bu yola gelmediler”
…
Bu deyiş insana anlatır ki:
Yaşamı boyunca, hakikatte kim olduğundan çok, kimliğiyle ilgilenen insan için ismi kıymetlidir… Bütün kazanımlar ismin içine yüklenmiştir… İsmi, insanın sahte benliği, egosu olur.
İsmini değiştirmek isteyenler ise şikayeti olanlardır, ya kendinden kaçmaya ya da kendini bulmaya çalışanlardır… Kanun bile kolayca izin verir onlara, yeni bir isim yaşamda yeni bir şans gibidir.
Benlik, bir başkasıyla, içi boş yeni bir taneyle değiştirilir… tekrar doldurmak için.
Arayış devam eder…
.
Oysa, yolculukta yol almak için gemi gerekse bile, asıl amaç gemide kalmak değildir, aranılan limana varmaktır.
Denizin enginliği ve derinliği, dalgaların yüceliği insana gemiyi kıymetli gösterir, gemi kazançların yükleneceği bir araç gibidir, tıpkı isimler gibi.
Beğenmeyen, şikayet eden değiştirmek ister –gemiyi ya da ismini-, mânâsını bilmeden bir kitaptan diğerine geçen, sadece sözcükleri okuyan gibi.
Kapıya ulaşsalar da içeri giremezler.
Bütün arayış ise, bulmak içindir.
.

İnsanı tanımadan bir isim vermek mümkün müdür?
Doğduğumuz günden beri çağrıldığımız isim kendi hakikatimizi mi yansıtıyordur yoksa, bugüne kadar bize yüklenenlerin ağırlığını mı taşıyordur?
.
Bugün bir imkân verilse, kaçınız isminizden vazgeçebilirdiniz?
İsmi olmasa insana ne olur?
Hakikatte ismini değiştirmek ne demektir?
İnsana sadık olan, dostluğu, samimiyeti ve bağlılığı içten olan kimdir?
İnsan nasıl kendine sadık olur, dost olur?
Yolculuk uzun… İnsan vakti geldiğinde, yolda ismini bırakmayı öğrenir...
…
Bir ‘dost’ öyküsü:

Buddha, ölümünden sonra tekrar geri geleceğini söyledi, yirmi beş yüzyıl sonra tekrar geri geleceğini… ‘Geri geldiğimde adım Maitreya olacak‘ dedi…
Çoğu kişi onun gerçekten aynı şekilde geri geleceğini düşünüyor… Tıpkı İsa’nın aynı şekilde geri geleceğini düşünenler gibi…
.
Buddha’nın ilk ismi Siddhartha Gautama’ydı, doğduğu zaman anne ve babasının kendisine verdiği isim. Aydınlandığında kendisine verilen isim Buddha oldu, tamamen uyanmış olan.
Gelecekte kendisine verdiği isim ise Maitreya oldu.
Maitreya, kelime anlamı olarak arkadaş demek, dost olan.
Aslında Buddha, kendisinin geri geleceğinden bahsetmiyordu, açtığı yolun yirmi beş yüzyıl sonra ulaşacağı bir hâlden bahsediyordu…
Artık, dışarıda ve içeride ayrı olanın, hükmeden ve hükmedilenin, arayan ve arananın, öğretmen ve öğrencinin döneminin kapandığı bir zamandan bahsediyordu…
İnsanın kendisini bulduğu bir ân’dan bahsediyordu…
İnsanın kendisiyle ‘dost’ olduğu bir var’oluştan…
.
Sözlerinin ardından yirmi beş yüzyıl geçti… Kelimelerinin ardındaki anlam işitildi…
…

“Çin’de geleceğin Buddha’sı Maitreya, güleç yüzlü, kocaman karnı ve kulakları olan biri olarak tanımlanır.
Büyük kulakları ve karnı her şeyi kabullenebildiğini ve hazmedebildiğini sembolize eder, işittiği her şey, ona sunulan her şey kabulüdür. Yaşamla ve kendisiyle barışıktır Maitreya. Bu nedenle de yüzü hep güler, yaşama neşe ve coşku katan kahkahası hiç eksik olmaz.
Tıpkı bir çocuk gibi oyun oynar yaşamın ona sunduklarıyla. Yanında kocaman bir heybesi vardır, içi, kendi gibi çocuk olanlara, sunduğu hediyelerle doludur. Ne zaman birisi ona yaşamın anlamını sorsa, hemen durur heybesini yanına bırakır suskun dinler… Ve ne zaman birisi öğrendiklerini nasıl hayata geçirebileceğini sorsa, heybesini omuzuna atar ve güleç bir yüzle yolunda yürümeye devam eder…”
…
Öykü üzerine biraz düşünürsek fark edeceğiz ki:
Maitreya’yı biz hepimiz tanıyoruz…
Farklı kültürlerde farklı isimlerle anılıyor… Kimileri ona Noel Baba diyor, kimileri Nasreddin Hoca…
Öyküleri, isimleriyle birlikte farklı anlamlar yüklenmiş olsa da, hepsi aynı ortak noktaya sahip…
Eskiyi sonlandırıp yenilik getiren…
Yaşamla ve kendisiyle barışık olan… Tüm yüklerini bırakıp heybesini memnuniyet, mutluluk, neşe, coşku, güzellik ve huzur verenle dolduran…
O, bütün isimlerden arınan, sadece kendisi olan...
O, Yunus’un dost çalap’ı…

…
O’nun öyküsü:
“Bir adın yoksa seni nasıl çağıracağım?” diye sordu. İsimsiz olmak… Bu bizi ürkütüyor mu?
Varlık doğduğunda isimsizdir. Bizler tanımak için isimler veririz. Oysa isimlerde varlığı kaybederiz.
Bu dünyada isimlerle var olmaya alışkınız. Peki, ya bu dünyanın ötesinde?
İnsan ruhun adını bilebilir mi? Ruhun bir adı var mıdır?
O, belki de yüzlerce isim aldı bugüne kadar. Çağlar boyunca farklı yaşamlara ve kişiliklere sahip oldu. Oysa aynı öz, aynı varlık. İsimlerin ötesinde. Cisimlerin ötesinde. Hangisinin sen olduğunu söyleyebilir misin?
Her insan bir kitap, gerçekte bir adı yok. Tek bir yaşamı değil, ‘yaşam‘ı anlatmak için dile gelen. Her kelime, her satır, her sayfa ile birlikte gözlerimizi başka bir gerçekliğe açmamız için… Ruhumuzun gözlerini açmasına izin vermemiz için. Ruhun gözleri bizim iznimiz olmadan açılamaz…
Bugün, İzin Günü. Birbirimizi görmemiz, birlikte yaşamı görmemiz için…
İnsan, ruhun sevdiği. Ruhun biricik ikameti. Birbirini kabullenmek var’oluşu kabullenmek demektir.
Yaşamın adı yoktur. Yaşam, saf potansiyeldir. Doğurgandır. Sonsuz olasılığa gebedir.
Her insan, yaşamın tek kitabıdır, kendini oku’yacak olan.
Her kitap, okunmak üzere bekleyen yaşamdır.
Kitabın hakikatini bulmak için oku’masını bilmek gerekir.
Kitabın hakikatini bulmak için kendine anlatılanı dinleyebilmek gerekir.
…
Kalpten doğar hakikati bütün öykülerin,
Kendilerine kulak verecek bir dostu arar bütün öyküler.
.
İnsan ancak,
Kendi öyküsünü dinlemeyi,
Öyküsünü anlamayı,
Sevmeyi,
Saygı duymayı başardığında,
Kendisine ‘dost’ olur,
Dışarıda arayışı sona erer,
Kendi öz’üne kavuşur,
Hem anlatıcı hem dinleyici ol’ur.
.
Başlar,
Yaşamaya.
.
.
.
