Gizli Hazine

Değerli bir hazineniz olsa nereye saklardınız?

İnsan kimsenin bakmayacağı bir yer bulmak ister, hiçbir elin uzanamayacağı gizli bir köşe.

Bu da yetmez, görünmesin diye üzerini örter, önüne engeller koyar, yolunu kapatır.

.

İnsanın içinde

Bekler bir hazine

Kendinden bile saklı

Gizli bir yerde

.

Hazineler hep dışarıda aranır. Hazineler kıymetli mücevherler, paha biçilmez cevherler, maddiyatta göz alıcı benzersiz eşyalar, inciler, altınlar…

O hazineler ki, korsanların aklını çeler. Hazine avcısı denilen zaten birininkini çalandır.

Hazinenin sahibi ise, uzun zaman önce unutulmuş, efsane olmuş krallar, krallıklar… Kimsenin görmediği, gerçek mi bilmediği, anlatılan masallar.

Arayan yola çıkar, yolculuğa başlar. Hep çetindir geçilen yol, tehlikelerle dolu, bazen haritalarda belli, bazense izi bile olmayan yerlerde gizli.

.

.

.

Uzun zaman oldu gerçekten de…

Dışarıda arayanlar yoruldu.

Çoğu bulamadı.

Kendini şanslı sayıp bulanlarsa –buldukları ne varsa; altından tahtlar, zümrüt ve yakutlarla süslü taçlar, güç ve zenginlik veren, bir anlığına mutlu eden tüm o şeyler– anladılar ki, hiçbiri aslında kendilerine ait değildi. Ödünç alınmış birer giysi gibiydi.

.

Oysa, aranılan bir hazine varsa, hakikati olmalı bütün bu anlatılanların?

Asıl hazine dışarıda değilse, hiç bakmadığı tek bir yer kalıyordu insanın.

.

.

.

Gerçek hazineyi bulmak isteyen için çizilmiş bir harita yok bu yaşamda.

Tek bir ipucu var,

‘Hazine kimsenin bakmayacağı, elini uzatmayacağı yerde,

Üzeri örtülü, yolu engellerle kapalı bir köşede gizli…’

.

İçine bakmayı akıl ettiğinde insan, ipucu, yüzleşmeye cesaret edemediği her ne ise onu gösterir.

Kiminin korkusunun arkasına,

Kiminin öfkesinin,

Kiminin pişmanlıklarının,

Kimininse üzüntülerinin arkasına bakması gerekir.

.

İnsan,

Kaldırabilirse örtüleri,

Belki yüzleşemedikleri

Ya da değersiz gördüklerinin

Arkasına bakabilirse

.

Bulur,

Sımsıkı kapalı bir kasanın içinde

Kilitlenmiş hazine,

Tek bir anahtarla

Hem açılıp hem kapanan

.

Neresidir

İnsanın ta içinde

En derininde,

Gizlenmiş olan bedeninde,

Örtülmüş ziynetlerinde?

.

İnsanın kendisinde,

Korkusunun arkasındaki cesarette,

Öfkesinin arkasındaki sevgide,

Üzüntünün arkasındaki neşede.

Saklıdır gizli hazine.

.

İnsanın kendi değerini bilmesinde.

.

.

.

Yaşama gelmenin amacını sorgular çoğu insan, neden bu dünyaya gözlerimiz açar, bunca zorluk ve zahmeti yaşarız, birazcık yüzümüz gülsün, rahat edelim, huzur bulalım diye çabalarız.

Yaşama bir amaç verecek olan insandır‘ der birileri. Tek bir amaç yoktur bu yaşamda, herkes kendi amacını kendisi bulacaktır.

Her insan, ‘Yaşamaya değer ne var?‘ diye soracak ve yaşamaya değer olanı kendisi ortaya çıkaracaktır.

Bir düşünün, her sabah güne uyanmanın gerçekten de ne anlamı kalır o günün içinde yaşamaya değer bir şey yoksa.

İnsan için dışarıdan sunulan her ne ise geçicidir, ödünç bir giysidir, aslında kendine ait olan değildir.

Kendine ait olanı ise kendisinin bulması gerekir.

İnsanın kendisini bulması gerekir.

İçini dışına çıkarıp, gizlenen potansiyelini yaşama doğurması gerekir.

Hayata gözlerini açmayan, yaşama doğmayan her şey insana göre gerçekte ‘yok’tur, ‘var’ olabilmek için görünmesi gerekir bu dünyada.

Yok’luktan var’lığa geçmesi gereklidir. O yokluk ki, varlığın kaynağıdır özünde.

.

Gizli bir hazine olup bilinmek isteyen insandır.

İnsan, kendi güzelliklerini, kendi becerilerini, yapabileceklerini görmek, potansiyelini bilmek ister bu yaşamda.

‘İmkân yok’ der bazıları, yaşam ise imkânı yaratmalarını ister, kendilerine güvenmelerini, kendilerine inanmalarını ister.

Yanındayım‘ der, ‘Sana şahdamarından bile daha yakınım, gören gözlerin, duyan kulakların, işleyen ellerin benim‘ der yaşam. ‘Sana can veren benim.

İnsanın, yalnızca kendini bilmesi yetmez, kendini bildirmek de ister. Yaratır, yaratıcının adıyla. O ad ki, insanın kendi adı olur bu yaşamda.

.

Hazine sandığının anahtarı insanın kendi ellerinde.

Hayalinde ne kurduysa hazinesinde onlar gizli.

.

Benim yapabildiklerim bir dalga gibi yayılır insanlık âlemine.

Bazen dalga benden başlar başka bir kıyıya ulaşır, bazen de bir başka dalga benim kıyıma ulaşır.

Ayırt etmeyip birleştirdiğinde insan, benim yaptıklarım ve senin yaptıkların demediğinde, olana ve yapılana dönüştüğünde, görebilir ancak hazinenin gerçek potansiyelini ve zenginliğini.

.

İnsan beklememeli, elinden ne geliyorsa hemen şimdi hayata geçirmeli. Geçirmeli ki, bir dalga başlasın büyümeye.

.

Bütün bu var’oluş,

Devasa bir dalgadır yayılan evrene,

Her ân bir kıyıda yaşam bulan,

Her ân açılıp açıklayan ve her ân toparlayıp derleyen,

Her ân gönderip dağıtan ve her ân çağırıp birleyen,

Her ân yeniden kur’ân ve kur’ul’ân,

Tek bir yaşam.

.

.

.

Birlik

Hiç birisinin aklındaki plana göre yaşadınız mı?

Ne yapacağınızı, nereye gideceğinizi, hatta ne düşüneceğinizi söyleyen birisine göre yaşadınız mı?

Yanıtın ‘hayır’ olmasını istese de gönül, bir arada yaşandığında insan birilerine göre yaşamaya mecbur kalıyor.

Birliktelik, özgürlük sınırının tekrar çizildiği bir alan.

İnsan için tek başına yaşamak ise mümkün değil.

Doğduğu andan itibaren insan bakıma, ilgiye, şefkate ve sevgiye muhtaç.

Büyürken akıl alacağı, yön gösterecek, yol açacak olanlara muhtaç.

Ben kendim yaparım‘ diyen tabii ki bir yere kadar yapar, ancak, bu bir yer de bir başka sınır çizer. İnsanın kendi kapasitesinin sınırını.

Bir yerde akıl biter, bir yerde gönül susar.

.

Birlikte yaşamanın ise ince çizgileri var.

.

Birlikte olmak, tek bir kişiyi merkeze alıyorsa, bağlayıcı, bağımlı yapıcı, esir edici bir ilişkiye dönüşmesi çok kolay.

Birlikte olmak, diğerlerini de görmeyi beceriyorsa, kuyruğunda onlarca göz taşıyan tavuskuşu gibi, o bir kişi, bin kişiye dönüşebilme şansına sahip.

.

Topluluklar liderlere ihtiyaç duyar, mahalle bilge bir insana, aile ise sevgi ve saygı içeren bir bütünlüğe. Bu nedenle, anne ve baba birleşir bir kişi olur çocuk yetiştirirken. İkiyi bir ederler ki, o büyüyen gelişen bireye birlik hâlini gösterebilsinler. Anne ve baba bir olamıyorsa, çocuk kendi içinde bölünür, fark etmeden parçalara ayrılır. Bir yanının istediğini diğer yanı reddeder, bir yanının sevdiğinden diğer yanı nefret eder.

Zor olmuş, çoğu zaman, bu birliği yaşamak ve yaşatmak. Ne aileler bütünlüğü görebilmişler, ne mahalleler bilge olanı bulabilmişler ne de topluluklar gerçek liderlere sahip olabilmişler.

.

Yaşam ise farkında, boşluk bırakmaz, aslı olmasa bile yerine benzerini yerleştirir.

.

Gerçek bir lider yoksa, liderliğe soyunan birisi çıkacaktır, kendi bilgi ve becerisiyle bazen yapan bazen de yıkan olacaktır. Olgun, bilge kişiler yoksa, ihtiyacı olan bildiğini düşündüğü kişiye başvuracaktır, yol yordam yerine belki de kişinin iyice kayıp olmasına sebep olan. Sevgi ve saygı yoksa, çocuklar öfke ve üzüntü ile büyüyecektir, yaşam boyu bütün olabilmek için, kendilerini bulabilmek için onları arayışa sokan.

.

Yaşam ise farkında, bir yandan yapılan bir yandan yıkılan kurulu bir düzen.

Her seferinde yeniden bir adım daha ileriye giden.

.

Dünyaya gözlerini açan birey, tek bir merkeze sahip. Kendi durduğu nokta. Bütün yaşamı bu noktadan kendi gözleriyle seyreder. Bir tane olma hissi veren bir merkez. Ben ve diğerleri, diğer şeyler dedirten bir nokta.

Ne tuhaftır ki, herkes unutur, diğerinin de kendi noktasında durduğunu, kendi merkezinden yaşama baktığını.

Yaşamın akıl almaz bir cilvesi hem herkesi çoklukta aynı anda var eder, hem de herkese teklik hissi verir.

Tavuskuşunun kuyruğundaki gibi, her bir göz açılır, bütün âlemi kendi görüş açısına göre seyreder.

.

Birlikte var olmak, birbirini dinlemek, anlamak, birlikte yaşamak öğrenilmesi gereken bir şey.

Ben, benim gözümden gördüğüm dünyayı, binlerce gözün yelpazesinden göremiyorsam eğer, görüşüm hep dar olacaktır. Kabı dar olan genişlemedikçe anlayışın, davranışın değişmesi de zor. O zaman, birilerimiz hep birilerinin aklındaki plana göre yaşamaya devam edeceğiz. Ya kontrol eden ya da kontrol edilen olacağız. Ya hükmeden ya da köle olan.

Kimse köle olmak istemez ya, hepimiz hükümdâr olma peşinde, ezilen değil efendi olma hevesinde yaşıyoruz hayatı. Çalışırken olamazsak evin içinde, evde olamazsak sokakta, sokakta olamazsak düşüncelerimizde, ‘Efendi olan ben’im‘ diyoruz kendimize.

Gücünüz yetiyorsa, hayatı paylaştığınız insanlar, yetiştirdiğiniz çocuklar ise, sizin düşüncelerinizi, aklınızdaki planı hiçbir zaman tam olarak bilmeden size göre yaşıyorlar, kendileri olamadan.

Gücünüz yetmiyorsa, merkezininiz kayıyor, siz birilerinin planında var’oluyorsunuz, kendiniz olamadan.

.

Yaşam ise farkında, biliyor ki o bir tane bir gün şahdane olma potansiyeline sahip.

Kendi kendisinin efendisi olma şansına.

.

Beden ne zaman sağlıklıdır? Tüm organlar, uzuvlar, hücreler, düşünceler ve duygular birlikte uyum içinde ve dengede oldukları zaman.

Bedeni yaşatan organlar, hücreler gibi, hayatı geliştiren duygular ve düşünceler gibi, insanlar da birlikte uyumlu olduklarında sağlıklı bir yaşam inşa edebilirler. Hastalık varsa, dengenin bozulduğu bir yer vardır. Sağlıklı ve huzurlu olmanın yolu ise dengeyi yeniden kurmakta.

Denge ancak fark edildiğinde yeniden kurulabilir. Neyin eksik neyin fazla olduğu görülüp ayırt edildiğinde, katı olan esnetildiğinde, dağılmış olan toplanıp birleştirildiğinde kurulur denge.

Uyum ise dengeyle birlikte gelir. Uyum, kendini yok edip diğerleri için yaşamak değildir. Uyum, kendini var edip diğerlerini de görerek yaşamaktır. Hiçbir organ bir diğerinin görevini yapamaz, uyum ancak organlar birlikte bütün halinde kendileri oldukları zaman ortaya çıkar. Güzel bir müzik gibi, lezzetli bir yemek gibi, yaşam veren doğa gibi, dönüşüm ancak birleşerek gerçekleşir.

.

Yaşamın düzeninde, birey her zaman tekliğinde ‘Ben varım‘ diyecek. Bununla beraber, fark edip de ardından, ‘Seni görüyorum‘ demeyi başarabilmek marifet, dar olan kabı genişletebilmek.

Esneklik olmadan kap genişlemez, anlayış olmadan kap dolmaz. Dolu olmayan kendinden veremez, kendinden veremeyen yaratamaz.

Bereket, bir tek olandan çoğalan, çoğalandan taşandır.

İnsan, ‘Seni görüyorum‘ dediği her insanda birleşir, birleştikçe çoğalır, çoğaldıkça gelişir.

Öyle bir gelişim kapısı açılır ki, aklın sınırları açılır keşfeder, gönlün suskunluğu geçer muhabbetle dile gelir.

Birlikte var’oluş bütünlüğü getirir.

Tekliğin içinden çoğalan, çokluğun içinden tek olarak tekrar var olan,

Ne büyük bir kudrete sahip olur.

Sonsuz ve sınırsız olana yaklaşır.

Birleşir.

‘Ben varım‘ derken yeni bir ‘Ben’e dönüşür.

Yaşam birlikte yeniden kurulur.

.

Tavuskuşunun kuyruğundaki onlarca göz, temsilidir aslında.

Gerçekten gören gözler sahibine aittir.

İnsan, bilinmeyen bir âlemden bu yaşama doğar, gözlerini açar.

Gözlerini kapadığında, bilinmeyen bir âleme döner.

Açılan her göz, yeni bir yaşam, yeni bir insan.

Her seferinde yeniden yeni bir can bulan.

Tekrarlanmadan süregelen yaşam.

Her biri ‘Ben’ olup bireyleşen,

‘Biz’ olup birleşen,

‘O’ denilen var eden.

Doğmadan doğurulmadan,

Doğanı ve doğuranı yaşama gönderen.

Her seferinde birinde, her seferinde bireyde yeniden doğan.

.

Şimdi, sorabilir insan kendine:

Efendi, orada mısın?

Yanıltmasın seni gördüklerin, hepsi bir temsilin parçası, var olan.’

.

Yine de sormadan edemiyor insan, gören göz olmadan, nasıl var olurdu bu yaşam?

.

.

.

Şefkat

Hiç duygularınızın üzerinizdeki etkisini gözlemlediniz mi?

Çoğu zaman duygunun içindeyken zor ancak, hemen sonrasında görebilmek için bir şans var.

Tıpkı değişen hava durumundan etkilenen yeryüzü gibi, duygular da insanın içinde bulunduğu hâli kolayca etkiler.

Bir saniye önce mutluyken, işitilen bir kelime ile öfke içine dalabilir insan. Ya da derin bir üzüntüyü, alınan haber bir anda sevince dönüştürebilir.

Bu kadar hızlı ve güçlü bir etki.

Yine de, bir o kadar göz ardı ettiğimiz bir alan.

Bizler, çoğumuz, yaşamı duyguların kontrolü altında yaşarız. Duyguları denetleyebileceğimiz aklımıza bile gelmez. O kadar doğaldır ki ortaya çıkışları ve kayboluşları. Bu sürecin öyle olması gerektiğini düşünür ve kendimizi ellerine, bir anlamda insaflarına bırakırız.

.

Duygular nasıl ortaya çıkar?

İnsanın içinde bir mekanizma, duygu ve düşünce üreten bir sistem mevcut. Düşünceler, duyu organları ile algılanan bilgilerin zihinde işlenmesiyle oluşurlar, içsel bir faaliyettir, her düşünce sizi dışsal olarak hareket geçirmez. Duygular ise bedeni etkiler, tepki ve hareket yaratırlar, dışsal olarak kaçınmanızı ya da yakınlaşmanızı sağlarlar. Duygu ve düşünceler birbirlerine bağlıdır, biri ortaya çıktığında diğerini de beraberinde getirir. Gözle görülemeyen bu ögeler etkileri ve yaratımları ile fark edilir.

Kendinizi gözlemleyin, duyduğunuz bir söz sizin ruh hâlinizi değiştiriyorsa o söz sizin için ne ifade ediyor?

Yabancı bir dil öğrenirken bunu görmek daha kolay. Eğer bilmediğiniz dilde birisi size hakaret etse bu duygusal olarak hiçbir etki yaratmaz. Anlam yüklenmemiş olan bir ses, kelime olarak işitilir. Ancak, o dili bilen bir arkadaşınız size bunu tercüme etse, yüklenen anlam içinizde çağrışım yapar, –genel olarak– hakaret olumsuz bir etki alanına sahiptir, işittiğiniz sözün hakaret içerdiğini anladığınızda içinizden bir tepki yükselir, bu yüklenmiş olduğunuz anlam birikimine göre üzüntü, öfke, kırgınlık ya da umarsızlık olabilir.

.

Peki, içeride ne olmuştur?

Devasa bir kütüphaneye sahip olduğunuzu düşünün. Kütüphane sayılamayacak kadar kitapla dolu ve her birinin içeriği farklı. Bazılarını çok uzun süredir açıp okumadınız, tozlanmış bile olabilirler, yine de kütüphanede duruyorlar. Bazıları ise her an elinizin altında, en çok başvurduğunuz kitaplar. Kiminin anlattığı hikâyeyi sevmiyor kimini de defalarca okumaktan zevk alıyorsunuz.

İnsanın içinde var olan kayıt sistemi bu kütüphaneye benzer ve yaşamı boyunca her ne olduysa düşünce ve duygusuyla kayıt eder. Onu kirâmen kâtibîn melekleri olarak duymuşsunuzdur ya da hafıza deposu olarak bilirsiniz. Hafıza, hafız olup ezberleyen ve muhafız olup koruyandır. Hafıza, muhafaza edendir. İçine giren her ne ise muhafaza altına alınır ve kaybolması engellenir. Mushaf, geniş kaplarda biriken ya da boş sayfalara kaydedilip bir arada tutulan yazılardır, kitaptır.

Bu muhteşem bir kayıt ve koruma sistemi. Bir bilgiyi tekrar kullanmak istediğinizde her seferinde yeniden arayıp bulmanız gerekmez. O hep ordadır. Ama bir kere kullanıp bir daha göz atmadıysanız, tozlu raflarda var olduğunu unutmanız da kolaydır.

Unutulmuş anılar, unutulmuş kırgınlıklar, öfkeler, üzüntüler, pişmanlıklar, hayaller, planlar, arzular, hepsi kütüphanenin raflarında yerlerini almıştır.

Tabii ki, her kütüphanede olduğu gibi, sizin kütüphanenizin de bir kütüphanecisi var. Kitapları ve aradığınızı bulmanızı o sağlıyor. Modern lisanda buna bir nevi nörotransmitter diyebiliriz.

Ancak bu bugün bildiğimiz, bilim dünyası henüz mikropartikül kalbi keşfetmedi.

Bilmediğiniz dilde işittiğiniz o söz, ilk etapta kütüphaneciye bir şey ifade etmedi. Sözün anlamı çevrildiğinde ise artık aradığınızın ne olduğunu biliyor. Bugün internette bir bilgi aramamız gibi, o sözü, anlamını, benzerlerini, kullanıldığı yerleri, bağlantılarını bir anda listeleyebiliyor.

Ben şimdi google’a ‘sevgi’ yazdım. Bana 99,200,000 sonuç gösterdi, bu yanıtları bulma süresi 0.29 saniye.

Sanırım, ne olduğunu şimdi daha kolay anlayabiliyoruz.

Sıra bu sonuçlarla ne yapacağıma geliyor.

99,200,000 sonucu açıp okumam mümkün değil, aralarında seçim yapacağım. Benim kendime göre bir seçim metodum var, aradığımın tam olarak ne olduğunu belirlerim, kilit kelimelere bakarım, bir şeyin çok aranılması ya da ilk başta gözükmesi önemli değildir, evet işi kolaylaştırabilir ama beni yanıltabilir de. Güvenilir kaynak olarak belirlediğim yerlere öncelik veririm. Görselleri kullanırım. Fakat ne yaparsam yapayım 5-10 sayfadan sonrasına bakmaya vaktim ve enerjim yetmez.

Oysa, kütüphaneci için bu anında gerçekleştirebileceği bir görevdir. Hem de eksiksiz tüm sayfalara bakarak.

.

İnsanın içindeki kütüphane belki de aklımızın almayacağı bir kapasitede tüm yaşamın bilgisini içerir.

Bunun bir bölümü bizim kendi yaşam hikâyemizde edindiğimiz tecrübelere bağlıdır. Bu daha yüzeysel bir bölümdür. Asıl içerik ise yaşamın var oluş bilgisini kapsar.

Kimi zaman bu asıl içeriğin rafında hiç bilmediğimiz, bizim hikâyemize ait olmayan bir kitaba ulaşırız, merak ederiz ve açıp okuruz. Keşfederiz. Yaşam keşiflerle gelişir.

Keşif unutulmuş olanı bulmak, hatırlamaktır.

Her insan bu asıl kütüphaneye ulaşım yetisine sahiptir. Keşfi yapan siz olabilirsiniz ya da keşfi yapan dünyanın diğer bir ucunda yaşayan bir başka kişidir. Bazen, birçok kişi aynı anda aynı şeyi keşfeder, kitap bir anda birçok kişinin erişime açıktır.

.

İnsana geri dönersek…

Her şeyin kaynağı insanın kendi içinde.

Kendi geçmişi olarak tanımladığı hikâyesi yazılıp kaydedilmiş, geleceği olarak tanımladığı ise henüz yazılıp kaydedilmemiş olandır. Yine de, bu gelecek kayıtlı olanların etkisiyle yazılır, bir anlamda onu mevcut bilgiye bağlı yapar. En ötesinde, asıl kütüphanenin içindekidir geleceğe şekil veren.

Yaşamda ne olacağı hem belirsiz hem de belirlidir.

Belirlidir çünkü bu dünyanın, bu evrenin kuralları vardır. Yaşamın mevcudiyeti bu kurallara bağlıdır. Yeryüzünde toprak, su ve hava yaşam verir, birini ortadan kaldırdığınızda yaşam olmaz. Bunun kadar net ve aşikâr olan diğer kurallar, yanı sıra henüz bilmediğimiz ama işlevde olan kurallar ile yaşam, bildiğimiz bu ‘yaşam’ı inşa eder.

Tıpkı insanın kendi kuralları ile kendi yaşamını inşa etmesi gibi.

İnsanın en çok kullandığı kitaplar kendi kütüphanesindekilerdir. Onları seçip almıştır. Birileri hediye etmiştir, birileri okumasını tavsiye etmiştir. Ama hepsini raflara kendisi dizmiştir.

.

Duyguların insan üzerindeki etkisi kütüphaneyi bildiğinizde kolaylaşır.

Ben, eğer işittiğim biz sözle üzülüyorsam, üzerine düşündüğümde, kendi içimde bu etkiye sahip olan düşünceleri bulabilirim.

Duygular bize düşüncelerin ipuçlarını verir. Kitaplara kaydettiğimiz düşünceler, kavramlar yaşamın yönünü belirler. Kütüphane kalabalıklaştıkça artık kontrolün bize ait olmadığı bir sistem gibi çalışmaya başlar. Kütüphaneci bağlantılı kitapları bulacaktır.

Bugün google’ın bu kadar bilgiye nasıl sahip olduğunu açıklamamız çok zor. Bu ne zaman gerçekleşti? Gizli bir potansiyelin açığa çıkması gibi.

Var oluşun tamamını tahmin etmemiz ise henüz imkânsız.

.

Yaşamda herkes her daim bir öğrenci ve yolumuz hep kütüphaneden geçiyor.

Hangi kitabı seçip aldığınız, hangisine zaman ayırıp okuduğunuz, hangisini yaşam kılavuzu yaptığınız ve hangisini çalışıp yaşama geçirdiğiniz önemli.

Bazen bilginin devri kapanır, bazen de bilgi yanlıştır.

Doğru adımı atmak, doğru yolda yürümek için her zaman güncellemek gerekir… Bilineni ve yaşama geçirileni.

.

Kendinizi aynada seyredin.

Öfkelendiğinizde yüzünüzün aldığı şekli görün.

Üzüldüğünüzde gözlerinizin içine bakın.

Mutlu olduğunuzda kendinize bakın.

Neşeli ve sevinçli olduğunuzda…

Gördüğünüz yüzün, gözlerinizdeki ifadenin kaynağı sizin içinizde.

Boşuna dışarıda bir suçlu aramayın.

Karşınızda seyrettiğiniz o öfkeli yüz de sizsiniz.

O, kendi kütüphanenizden seçtiğiniz ve şimdi okuduğunuz kitabınızın bir kelimesi.

Sizin yaşamınızdaki ifadesi.

.

Yaşamdaki çözülemeyen problemlerin, engellerin, şikayetlerin, hastalıkların kaynağı kütüphanenizde.

Aynı şekilde, yaşamda güzelliğin, sağlığın, huzurun, memnuniyetin kaynağı da kütüphanenizde.

Bütün yaşam bilgi ile yaratılır, bütün var’oluş bilginin farklı ifadeleridir.

Eğer okuduğunuz kitap yüzünüzü aydınlatmıyorsa o kitabı bırakmakta fayda var.

O düşünceyi, yüzünüzü gölgeleyen o hatıraları, affedilmeyen o anıları, sımsıkı yaptıştığınız o kavramları bırakmakta fayda var.

Bir kere okuyup bıraktığınız ya da okumanızı bekleyen yeni bir kitap alın elinize. Tozlu bir raftan indirseniz bile o tozu temizlemek için bir nefes yeter.

Kütüphanede daha okumadığınız onlarca kitap sizi bekliyor.

.

Yaşam her gün yeni bir kitabın sayfalarını aralar.

Her sabah güneş yeni bir kitapla doğar.

Her tat yenidir yaşamda.

Tekrarlanamayan bir zenginliktedir yaşam.

Hiçbir yemek bir öncekinin aynısı olamaz.

Aynısını tekrar tekrar yaşamak isteyen,

Elinde sadece bir kitabı tutup bırakamayandır.

.

Şefkat, sevginin içinde gizlenir.

Yaşam, iyi olanla güzelleşir.

Kendi kitabınızın içine bu kelimeleri yazmak sizin kendi elinizde.

Boş sayfa size verildi, kalemin sahibiyse sizsiniz.

.

.

.

Dost

Yaşam yolculuğunda insan kendisine onlarca öykü yazmıştır.

Farklı dillerden, farklı kültürlerden gelse bile hepsi insana kendini anlatır.

Çoğunun ortak noktalarını biliriz…

Biliriz ancak, sadece duyar, bazen çocuksu bulur ve göz ardı eder, bazen de yaşamın vakitsizliği, ciddiyeti, ağırlığı, kalabalığı ve gürültüsü yanında işitemeyiz.

Öykü anlatıcısı insan ise, hiç bıkmadan devam eder… anlatmaya.

Bu öykü, ‘dost’un öyküsü.

Kendini arayan insanın nihayetinde, kendine ‘dost’ oluşunun öyküsü.

Dışarıdaki farklılık, insanın içindeki sonsuz çeşitliliğin yansıması.

İçerideki benzerlik ise, hepsinin tek bir insanda, tek bir noktada toplanması.

Kalpten doğar hakikati bütün öykülerin,

Kendilerine kulak verecek bir dostu arar bütün öyküler.

.

İnsan ancak,

Kendi öyküsünü dinlemeyi,

Öyküsünü anlamayı,

Sevmeyi,

Saygı duymayı başardığında,

Kendisine ‘dost’ olur,

Dışarıda arayışı sona erer,

Kendi öz’üne kavuşur,

Hem anlatıcı hem dinleyici olur.

.

Ol’mak niyetiyle,

Başlar,

.

Bir ‘okyanus’ öyküsü:

“Satyayuga devrinde, Diti’nin güçlü çocukları (ifritler) ve Aditi’nin kutlu çocukları (tanrılar) yaşlılık ve ölümden nasıl kurtulabiliriz diye düşündüler. Çareyi okyanusun çalkalanmasından doğacak sütü yani, ölümsüzlük içkisini (amrita) içmekte buldular.

Okyanusu çalkalamak için yılanlar kralı Vāsuki’yi ip olarak, Mandara dağını da değnek olarak kullandılar. Böylece, hem tanrılar hem de ifritler çalkalamaya başladılar.

Bin yıl geçtikten sonra, yılanın birden çok başı, bir bir kayaları ısırıp zehir akıtmaya başladı. Çalkalanmanın da etkisiyle, Hālāhala denilen zehir okyanusun yüzeyinde birikti. Bütün dünya, tanrılar, ifritler ve insanlar zehirlenmeye başladılar. Hemen tanrı Şiva’ya başvurup yalvardılar. Yüce Şiva-Rudra geldi ve zehiri sanki ab-ı hayat içer gibi içti ve Hālāhala zehirini boğazında tuttu.

Tanrılar ve ifritler tekrar okyanusu çalkalamak istediler. Bu defa, Mandara dağı yer altındaki Patala’ya inerek kayboldu. Vishnu’dan onu çıkarmasını rica ettiler. Vishnu da kaplumbağa biçimine girerek okyanusun dibinden dağı yüzeye çıkarttı.

Bin yıl sonra, Dhanvantari adında bir adam ortaya çıktı. Bu Ayurveda (yaşam bilgisi) bilen dindar bir kişiydi. Sonra, müthiş güzellikte göksel periler oluştu. Okyanusun yüzeyindeki kremadan oluşan bu güzellere Apsarālar denildi. Onları ne tanrılar ne de ifritler eş olarak kabul etmeyince ortalık malı oldular.

Gene okyanus çalkalanmasından Vārunī denilen içki oluştu. Bu, tanrı Varuna’nın kızı idi ve bir tür şarap (sura) idi. Onu şeytanlar eş olarak almadıkları için, onlara Asuralar denildi. Tanrılar ise, Vārunī’yi eşliğe kabul ettikleri için Suralar oldular.

Atların kralı Uççaihşrava Kaustubha denilen mücevher ve nihayet beklenen ab-ı hayat suyu ortaya çıktı. Tanrılarla ifritler bunun için kavga etmeye başladılar.

Asuralar tüm cadıları etraflarında topladı. Ölümcül bir savaş oldu, gök ve yer sarsıldı. Vishnu, büyüleyici bir kız kılığına girerek ab-ı hayatı başka bir yere kaçırdı. Tanrı Vishnu’ya karşı gelenler ona saldırınca müthiş bir savaş oldu ve Diti oğlu olan Asuralar ortadan kaldırıldı.

Savaş kazanıldıktan sonra, İndra üç dünyayı da mutlulukla yönetti.”

Bu öykü insana anlatır ki:

Okyanusun çalkalanması ile birlikte yüzeye ilk çıkan zehirdir, sırasıyla farklı isimlerde binbir çeşit varlık ve her birinin sembolize ettiği anlamlar su yüzüne çıkar. En derinde bulunan ölümsüzlük nektarı ise büyük ödülü, ölümsüzlüğü sunar.

Bu, insanın yaşam yolculuğudur. Okyanus kendisidir. Yılan, bedenini dik tutan omurgası ve dağ, her şeyin üstündeki başıdır. İnsanın içinde, kendisini iyiye yönelten tanrılar ve kötüye yönelten ifritler vardır. Kendi içinde barışık olmayan insanın, bu zıt iki yanı savaş halindedir. Çekişmenin sonucu, okyanusun çalkalanmasıdır…

Başlangıçta, insanın, yaşamın içinde dingin durması mümkün değildir, içten ve dıştan gelen her etki okyanusunu dalgalandırır. Dalgalar devasa olup başa çıkılmaz göründüklerinde korkutabilir, yine de dalgalar olmadan derinliklerin getireceklerini görmenin mümkünatı yoktur.

Yaşamın altını üstüne getiren, içtekini dışa çıkaran bu yolculukta ilerledikçe, insan, benliğinin derinlerine doğru indikçe, kendisini zehirleyen egosundan, hırslarından ve açgözlülüğünden kurtuldukça arzuladığı ödülü, ölümsüzlük sunan ab-ı hayat’ı bulabilir.

Yılanın ısırdığı kayalar katılaşmış düşüncelerimizdir, çıkan zehir, dönüştürülmemiş, acı veren duygularımızdır, ölümsüzlük iksiri ise, arınıp dönüşmüş olan, yaşama anlam verendir.

İnsan içsel olanı dinginleştirdiğinde dışarıdaki dalgalar yumuşar.

Gemi, tıpkı zıtlıkların birleşmesinde, var’oluşun kabulünde, aklın ve gönlün, sağ ve sol elin kavuşmasında olduğu gibi birlik hâlinde içsel huzurda yol almaya başlar.

.

Bugün her birimiz çalkantılı okyanuslarımızda yaşıyoruz.

Bizler de, ölümsüzlük iksirini arayan tanrılara benzer, doğduğumuz andan itibaren yolculuğumuzda farklı isimlere bürünerek gerçek adımızı arıyoruz.

Şimdi durup bir düşünün, bu ân’da siz hangi duygunun, durumun ya da neyin tezahürüsünüz? Aslında kim olmak isterdiniz?

Yeni bir isim seçseniz, hangi ismi verirdiniz kendinize?

Yolculuk uzun… İnsan vakti geldiğinde, yolda ismini değiştirmeyi öğrenir... Geçmiş isimlerine ve gelecek için arzuladığı isimlerine bakıp hikâyesini görebilir…

Bir ‘deniz’ öyküsü:

Yunus Emre der ki,

“Hakıykatin ma’nisin şerh ile bilmediler
Erenler bu dirliği riyâ dirilmediler

Hakıykat bir denizdir şeriattır gemisi
Çoklar gemiden çıkıp denize dalmadılar

Bular geldi tapuya şeriat tuttu durur
İçeri giribeni ne varın bilmediler

Dört kitabı şerh eden âsıdır hakıykatte
Zira tefsir okuyup ma’nisin bilmediler

Yunus adın sâdıktır bu yola geldin ise
Adın değşirmeyenler bu yola gelmediler”

Bu deyiş insana anlatır ki:

Yaşamı boyunca, hakikatte kim olduğundan çok, kimliğiyle ilgilenen insan için ismi kıymetlidir… Bütün kazanımlar ismin içine yüklenmiştir… İsmi, insanın sahte benliği, egosu olur.

İsmini değiştirmek isteyenler ise şikayeti olanlardır, ya kendinden kaçmaya ya da kendini bulmaya çalışanlardır… Kanun bile kolayca izin verir onlara, yeni bir isim yaşamda yeni bir şans gibidir.

Benlik, bir başkasıyla, içi boş yeni bir taneyle değiştirilir… tekrar doldurmak için.

Arayış devam eder…

.

Oysa, yolculukta yol almak için gemi gerekse bile, asıl amaç gemide kalmak değildir, aranılan limana varmaktır.

Denizin enginliği ve derinliği, dalgaların yüceliği insana gemiyi kıymetli gösterir, gemi kazançların yükleneceği bir araç gibidir, tıpkı isimler gibi.

Beğenmeyen, şikayet eden değiştirmek ister –gemiyi ya da ismini-, mânâsını bilmeden bir kitaptan diğerine geçen, sadece sözcükleri okuyan gibi.

Kapıya ulaşsalar da içeri giremezler.

Bütün arayış ise, bulmak içindir.

.

İnsanı tanımadan bir isim vermek mümkün müdür?

Doğduğumuz günden beri çağrıldığımız isim kendi hakikatimizi mi yansıtıyordur yoksa, bugüne kadar bize yüklenenlerin ağırlığını mı taşıyordur?

.

Bugün bir imkân verilse, kaçınız isminizden vazgeçebilirdiniz?

İsmi olmasa insana ne olur?

Hakikatte ismini değiştirmek ne demektir?

İnsana sadık olan, dostluğu, samimiyeti ve bağlılığı içten olan kimdir?

İnsan nasıl kendine sadık olur, dost olur?

Yolculuk uzun… İnsan vakti geldiğinde, yolda ismini bırakmayı öğrenir...

Bir ‘dost’ öyküsü:

Buddha, ölümünden sonra tekrar geri geleceğini söyledi, yirmi beş yüzyıl sonra tekrar geri geleceğini… ‘Geri geldiğimde adım Maitreya olacak‘ dedi…

Çoğu kişi onun gerçekten aynı şekilde geri geleceğini düşünüyor… Tıpkı İsa’nın aynı şekilde geri geleceğini düşünenler gibi…

.

Buddha’nın ilk ismi Siddhartha Gautama’ydı, doğduğu zaman anne ve babasının kendisine verdiği isim. Aydınlandığında kendisine verilen isim Buddha oldu, tamamen uyanmış olan.

Gelecekte kendisine verdiği isim ise Maitreya oldu.

Maitreya, kelime anlamı olarak arkadaş demek, dost olan.

Aslında Buddha, kendisinin geri geleceğinden bahsetmiyordu, açtığı yolun yirmi beş yüzyıl sonra ulaşacağı bir hâlden bahsediyordu…

Artık, dışarıda ve içeride ayrı olanın, hükmeden ve hükmedilenin, arayan ve arananın, öğretmen ve öğrencinin döneminin kapandığı bir zamandan bahsediyordu…

İnsanın kendisini bulduğu bir ân’dan bahsediyordu…

İnsanın kendisiyle ‘dost’ olduğu bir var’oluştan…

.

Sözlerinin ardından yirmi beş yüzyıl geçti… Kelimelerinin ardındaki anlam işitildi…

“Çin’de geleceğin Buddha’sı Maitreya, güleç yüzlü, kocaman karnı ve kulakları olan biri olarak tanımlanır.

Büyük kulakları ve karnı her şeyi kabullenebildiğini ve hazmedebildiğini sembolize eder, işittiği her şey, ona sunulan her şey kabulüdür. Yaşamla ve kendisiyle barışıktır Maitreya. Bu nedenle de yüzü hep güler, yaşama neşe ve coşku katan kahkahası hiç eksik olmaz.

Tıpkı bir çocuk gibi oyun oynar yaşamın ona sunduklarıyla. Yanında kocaman bir heybesi vardır, içi, kendi gibi çocuk olanlara, sunduğu hediyelerle doludur. Ne zaman birisi ona yaşamın anlamını sorsa, hemen durur heybesini yanına bırakır suskun dinler… Ve ne zaman birisi öğrendiklerini nasıl hayata geçirebileceğini sorsa, heybesini omuzuna atar ve güleç bir yüzle yolunda yürümeye devam eder…”

Öykü üzerine biraz düşünürsek fark edeceğiz ki:

Maitreya’yı biz hepimiz tanıyoruz…

Farklı kültürlerde farklı isimlerle anılıyor… Kimileri ona Noel Baba diyor, kimileri Nasreddin Hoca…

Öyküleri, isimleriyle birlikte farklı anlamlar yüklenmiş olsa da, hepsi aynı ortak noktaya sahip…

Eskiyi sonlandırıp yenilik getiren…

Yaşamla ve kendisiyle barışık olan… Tüm yüklerini bırakıp heybesini memnuniyet, mutluluk, neşe, coşku, güzellik ve huzur verenle dolduran…

O, bütün isimlerden arınan, sadece kendisi olan...

O, Yunus’un dost çalap’ı…

O’nun öyküsü:

Bir adın yoksa seni nasıl çağıracağım?” diye sordu. İsimsiz olmak… Bu bizi ürkütüyor mu?

Varlık doğduğunda isimsizdir. Bizler tanımak için isimler veririz. Oysa isimlerde varlığı kaybederiz.
Bu dünyada isimlerle var olmaya alışkınız. Peki, ya bu dünyanın ötesinde?
İnsan ruhun adını bilebilir mi? Ruhun bir adı var mıdır?

O, belki de yüzlerce isim aldı bugüne kadar. Çağlar boyunca farklı yaşamlara ve kişiliklere sahip oldu. Oysa aynı öz, aynı varlık. İsimlerin ötesinde. Cisimlerin ötesinde. Hangisinin sen olduğunu söyleyebilir misin?

Her insan bir kitap, gerçekte bir adı yok. Tek bir yaşamı değil, ‘yaşam‘ı anlatmak için dile gelen. Her kelime, her satır, her sayfa ile birlikte gözlerimizi başka bir gerçekliğe açmamız için… Ruhumuzun gözlerini açmasına izin vermemiz için. Ruhun gözleri bizim iznimiz olmadan açılamaz…

Bugün, İzin Günü. Birbirimizi görmemiz, birlikte yaşamı görmemiz için…

İnsan, ruhun sevdiği. Ruhun biricik ikameti. Birbirini kabullenmek var’oluşu kabullenmek demektir.

Yaşamın adı yoktur. Yaşam, saf potansiyeldir. Doğurgandır. Sonsuz olasılığa gebedir.

Her insan, yaşamın tek kitabıdır, kendini oku’yacak olan.

Her kitap, okunmak üzere bekleyen yaşamdır.

Kitabın hakikatini bulmak için oku’masını bilmek gerekir.

Kitabın hakikatini bulmak için kendine anlatılanı dinleyebilmek gerekir.

Kalpten doğar hakikati bütün öykülerin,

Kendilerine kulak verecek bir dostu arar bütün öyküler.

.

İnsan ancak,

Kendi öyküsünü dinlemeyi,

Öyküsünü anlamayı,

Sevmeyi,

Saygı duymayı başardığında,

Kendisine ‘dost’ olur,

Dışarıda arayışı sona erer,

Kendi öz’üne kavuşur,

Hem anlatıcı hem dinleyici ol’ur.

.

Başlar,

Yaşamaya.

.

.

.

Gerçek, Doğru, Hakikat

Kış mevsimi için sıcak ve güneşli bir gün…

Güneş o kadar parlak ki, gizlenmiş olanları aşikâr ediyor umarsızca…

Geçen günlerin yağmuru ve tozuyla buluşmuş pencereler biraz utanç içindeler, şeffaf ve net olması gereken, gölgelenmiş ve kirlenmiş durumda…

.

Pencereden dışarıya bakarken, dışarının netliğini perdeleyenin penceredeki kir ve toz olduğundan eminim.

İçimdeki ses diyor ki, ‘Camları silersen her şey net ve parlak olacak…

.

Yaşam algımız gibi…

Çoğu zaman, bizi perdeleyenin ne olduğunun farkında olmadan çabalıyoruz…

Dışarıdaki görüntüyü düzeltmek için uğraşıyoruz…

İçerisi ve dışarısı arasındaki ince zarın etkisini bilmeden…

.

Felsefî olarak gerçek nedir, hakikat nedir, doğru nedir sorularının yanıtına bakarsanız, gerçeğin dış dünyada var olan somut bir değer ve değişmez olduğunu, doğrunun kişiye, duruma, zamana, mekâna göre göreceli ve değişken olduğunu, hakikatin ise bireysel olup kişinin kendi zihin algısına bağlı olduğunu okursunuz…

Bu tanımları yazan akıl hâli, dış dünya üzerine yaşayan bir akıldır.

Oysa diğer bir akıl hâline geçseniz ve iç dünya üzerine yaşama baksanız, hakikat tek ve değişmez diyecektir. Bireyin dünyasında hakikat kendi içinden doğan ve yaşama yansıyandır. ‘Hakk ile halk olur her şey‘… Gerçek bu hakikate göre şekillenir, bu nedenle –inanılmaz bir şekilde– gerçek ve gerçeklik değişkendir. ‘Hakk gelince batıl zail olur’… Bireyin dünyasında tek bir doğru vardır, kendisine göre doğru olan. ‘Senin dinin sana, benim dinim bana‘ der. Bu doğru ise bireyin bulunduğu hâl ve bilinç seviyesine göre yine görecelidir, kişi, dün doğru olan bir şeyin artık doğru olmadığını savunabilir…

.

Yaşamı nasıl yaşayacağız?

.

Dışarıya göre yaşarsa insan, dış dünyada sabit bir gerçekliğe bağlı olup, doğruları genel olarak bulunduğu ve bağlı olduğu ortama göre kabul edip, hakikati buna göre belirleyecektir…

Bizim ortak bir dünya yaşamımız var, bitkiler, hayvanlar, insanlarla donatılmış bu dünyadaki yaşam ortamı hepimiz için aynı. Güneş her sabah doğudan doğar ve her akşam batıdan batar. Ağaçları, mevsimleri nerede olsak tanırız. Bir kuşun ötüşü tanıdıktır, bir çiçeğin açışı da… Bunların hepsi dünyamızın gerçekliğidir…

Bu dünyamızda doğrularımız ise, bulunduğumuz nokta ile şekillenir. Kimine göre bir şekilde yaşamak doğru iken kimine göre yaşam başka şekilde yaşanır. Hepimize her sabah güneş doğudan doğsa bile, sabah kahvaltısında yediklerimiz farklıdır. Birbirimizle ilişkilerimiz, iş yapış şeklimiz farklıdır ve hakikatimiz de farklılaşır. Doğal kaynakları zengin bir coğrafyada yaşıyorsanız, hakikatinizde dünya sizin için bereketli bir yerdir, ya da başka bir coğrafyada tam tersidir…

.

İnsan içeriye baktığında ise önce kendi hakikati ile başlar yaşama. Kendi hakikati yaşamdaki doğrularını ve gerçeklerini oluşturur…

İlişkisi kendisiyledir… Başka kimse yoktur. Tüm sebepler ve sonuçlar bu ilişkinin içindedir. Hakikat örtülüdür insana, kendisini bulmasını, kendisini bilmesini ister. Apaçık aşikâr olur örütüsünü açana…

Kendi içindeki zenginliği bulan kişinin yaşamı zenginleşir ve gerçeğe dönüşür, ya da tam tersi…

.

İçerisi ve dışarısı arasındaki ince zarın etkisi…

.

Nefes gibi, yaşamda her şey alma ve verme üzerine dengelenir… Yaşam bile nihayetinde size verilmiş olandır, bir gün geri alınır…

Ama bu arada, siz yaşama ‘yaşam‘ verebilir ve alabilirsiniz…

Gözlerinizle dış dünyayı seyrederken, içerisi dışarıya bakar ve dışarısı içeriye aktarılır. Algı kapıları, pencere gibidir, arınmış ve temizse bütün görüntüler net ve berrak olacaktır. Algı kapıları, kirlenmiş ve bulanmışsa, netlik kaybolur…

Net ve berrak olmak ne demektir?

Hakikati ve gerçeği olduğu gibi görmek ne demektir?

Bilmek mümkün mü?

.

Ortak dış dünyamızda, birbirimizle ilişkiler ağının içindeyken, biz ancak birlikte bilebiliriz… Hemfikir olmamız gerekir. Ancak o zaman netleşir her şey ve berraklaşır. Gerçekleri ve hakikatleri ayırt eder, tanımlarız, ortak kararımızla el sıkışır buna göre yaşarız…

Yine de, anlaşamıyoruz… Neden?

Bireysel iç dünyamızda bambaşka bir dünya var olabiliyor. Dışarının var dediğine yok, yok dediğine var diyebiliyoruz. Kendimizden eminsek, o eminlik netleşip berraklaştırıyor dünyamızı…

Bazen kendimizden o kadar net ve emin oluyoruz ki, ortak dünyaya eklemeler ya da çıkartmalar yapabiliyoruz. Adı keşif olan, önceden var olmayanın bulunması ile dünyayı, uzayı, yaşamın detaylarını keşfediyoruz. Ya da tükenim denen, önceden var olanın kaybolması ile türleri, uygarlıkları, yaşam alanlarını kaybediyoruz…

.

İnsan nasıl yaşamalı?

.

Kimileri dışsal yolu seçip dünyayı geliştirmeye, düzenlemeye, düzeltmeye yönelir.

Kimileri ise içsel yolu seçip kendilerini geliştirmeye yönelir.

Dışsal ya da içsel yolun seçimi kişiye göredir, aslında ulaşmak istedikleri hedef aynıdır… Daha iyi, daha güzel, daha huzurlu bir yaşam… Cennet dedikleri… İnsanın çabası ve bilgisi daha iyisine ulaşmak içindir.

Bütünlük içindeyse, dışarısı ve içerisi, iyi ve kötü, cennet ve cehennem, biz ve ben ayrı değildir. Her şey bir’dir.

Var oluş durmak bilmeyen bir ilerleme içindedir. Kimi zaman gerilemiş bile gözükse, kimi zaman bir şeyler kötü de gözükse, var oluş hep iyiye ve ileriye gider…

.

Camları silersen her şey net ve parlak olacak...’ diyen içsel sesim, benim hakikatim…

Benim hakikatimde, ‘kendi ışığın ol‘ diyen bir ses işittim ve kulak verdim.

Benim hakikatimde bir ses, ‘seçebilirsin’ dedi, sağlıklı ya da hasta olmayı, memnun ya da hoşnutsuz olmayı…

Benim hakikatimde değişim ve dönüşüm gerçek oldu… Yaşamda her şey değişti ve dönüştü…

Bu kadar net ve berrak olduğunda, yaşamın hep bir sonrakine gebe olduğunu gördüm…

.

Doğum uzun sürse de, doğan beklenmedik olsa da, yaşam hep gebe…

Kendi kendini dölleyen ve doğuran bir döngü her şeyi var ediyor…

Tıpkı, insanın arzuları ile yarattığı kendi yaşamı gibi...

.

O halde, belki de vakti gelmiştir, herkesin hakikatini bir kenara koyup, kendi hakikatini bulmanın…

Algı kapılarını arındırıp, yaşamı kendi hakikatinde tüm gerçekliği içinde görmenin.

Belki de şimdi tam zamanıdır, yaşama ‘yaşam’ katmanın…

Yeni Doğan

21 Aralık, kış gündönümü…

En uzun gece… Zayıf ve güçsüz eski güneş zamana yenik düşer ve devrini tamamlar…

Sabah doğan olan yeni güneş, yeni bir aydınlığın müjdecisi, ‘yeni doğan’ın habercisi…

.

Şafağın kızıllığını taşıyan nar, bin taneyi kapsar bir’in içinde…

Dünya yaşamının çeşitliliği ve bereketi yayılır etrafa her bir tanenin yere düşmesiyle…

Her bir tane, binlercesini taşır içinde, her seferinde yeniden doğan…

Her doğumda her bir tane ayrılır bir’den…

O bir tane, bir gün tekrar bir’e dönene kadar…

.

.

.

Öz’e dönüş

.

Buddha’nın öyküsünü çoğu kişi bilir…

Öykü sanki iki kişiyi anlatır; biri yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış olan tarihî bir kişi, bir ismin sahibidir, diğeri ise bir isimle değil, kendisini tanımlayacak bir ünvanla anılandır…

.

Siddhartha Gautama, Hindistan’ın krallıklar döneminde, Himalaya’ların güney, Hindistan’ın doğu bölgesinde yer alan Shakya etnik krallığında Kral Suddhodana ve Kraliçe Maya’nın oğlu olarak dünyaya gelir… Büyük bir zenginliğin vârisidir. Kendisine aktarılacak olan miras sadece babasının krallığı ve gelecekte üstleneceği rol değil, aynı zamanda halkının kültürü, kadim gelenekleri, düşünce yapısı, inançları ve yaşam tarzıdır…

Siddhartha da her insan gibi, bir kader ile doğmuştur… Dışarıdan bakıldığında kaderi muhteşem gözükmektedir, dünyevî âleme olabilecek en güzel yerde ve zamanda doğmuş gibidir…

Yine de bir insandır ve bir insanın başına gelebilecek her şey onun için de geçerlidir… Yaşamın getireceklerini bilen babası onu korumak arzusuyla yaşamın bütünlüğünü ikiye böler… Oğlu sadece güzellikleri, gençliği, sağlığı, mutluluğu yaşasın, kötülüklerden, çirkinliklerden, yaşlanmaktan hatta ölümden uzak olsun ister… Öyle ya, sımsıkı kapatılırsa, sarayın güvenli duvarları içinde mükemmel bir yaşam sürdürebilir…

Böylece, altın bir kafesin içinde büyür, ismi Siddhartha olan…

.

Yaşamın getireceklerinden bir kaçış var mıdır?

Genç Siddhartha bir gün sarayın dışına planlanmış bir gezi yapacaktır. Tekrar bütün olmak isteyen yaşam içinse bu bir fırsattır, olacak olan olmalıdır yaşamda… Bugüne kadar sakınılmış ve gözetilmiş olan Siddhartha, yolda daha önce benzerini görmediği insanları fark eder, bunlar hasta ve yaşlı kişilerdir. İçindeki merak duygusu baskın gelir, eşlik edenlerin uyarılarına rağmen öğrenmek ister…

Yaşamın kendisinden gizlenen diğer yüzü… Her insan mutlu olduğu kadar acı çeker, gençliğin güzelliğini yaşadığı kadar yaşlılığın zorluğunu yaşar, sağlıklı olduğu kadar hasta olur ve her insan yaşama doğduğu gibi yaşama veda eder… Yaşam, birini diğerinden ayırt etmez. Herkesin tatmasını ister sahip olduğu çeşitliliği, acı ya da tatlı fark etmez, yaşam için hepsi birdir…

.

Eğer bu yaşamsa,’ diye düşünür Siddhartha, ‘Gelip geçici olan bütün bunlar yaşamın bütünüyse, bunun ötesinde ne olduğunu bulmalıyım… Yaşamın anlamı nedir? İnsan yok olacaksa neden var olur? Yaşamın ve kaderin çarkından çıkıp özgürleşmek mümkün müdür?

.

İlk adımı feragat olur. Mirasından feragat… Sahip olduğu ve olacağı bütün zenginlikleri, günü geldiğinde zaten bırakmak zorunda kalacağının farkındalığıyla bırakır Siddhartha… Feragat sadece krallığından ve gücün getireceği haklarından vazgeçmek değildir, ailesinden, kendisine bahşedilen sevgi ve saygıdan, sahip olduğu kimliğinden, bildiklerinden, beklediklerinden vazgeçer…

Yola çıkar… Bugüne kadar ona anlatılanlar gerçek değilse, mutlaka hakikati bilen biri vardır diye düşünür. Açık bir kalple her öğretiye kulak verir, sabırla her metodu dener. Yine de hiç biri aradığı yanıtı veremez… Uzun bir yolculuktur arayış, soruların cevaplarını bulmak kolay değildir.

Yanıtı bulamasa da yolda fark eder; aradığı şey, öğretilerde, metodlarda gizlenmemiştir. Her biri aradığı yanıtın bir parçasına sahip gibidir, ancak sivrilen bu parça aşırıdır ve yanıt aşırı uçlarda değildir… Yaşamda dengeyi ancak ‘orta yol‘da yürüdüğünde sağlayacağını anlar. Bütün öğretileri ve metodları bırakmaya karar verir.

Orta yol iyidir…

.

Yaşamda bir şeyi arıyorsanız eğer, yolu kolaylaştırmak için ipuçları verilir… Siddhartha isminin bir anlamı vardır, ‘amacına ulaşmış‘ demektir. Farkındadır ki, ancak aradığı yanıtı bulunca isminin hakkını verecek ve amacına ulaşacaktır.

Dışarıdaki arayışını şimdi içeriye yöneltir…

Görünürdeki eylemleri sona ermiştir, hareket durmuştur…

Dışsal sükûnet hâli içerisinde bir ağacın altına oturur…

Ve basitçe soruyu kendine sorar…

Bedeni yok olsa dahi aradığı yanıtı almadan kalkmayaya kararlıdır.

Hareketsizliğin içindeki harekete, sükûnetin içindeki kaynamaya şahit olacağı içsel yolculuğu başlar…

.

.

Kapalı bir kutudur insan

İçini bilmek mümkün değil

Bildirmezse kendisi

Kendine bile kapalıdır insan

Tanımaz en yakın olanı

Dışarıyı anlamak içinse

İçeriye bakmak gerekir

Mühürü açıp kutunun

İçindekiyle yüzleşmek gerekir

.

.

Ağacın altında oturan Siddhartha kendisiyle başbaşadır… Dışarıda hiçbir şey yoktur…

Soruyu kendine sorar, derinliklerine… ve sükûnet içinde bekler… İçini seyrederken dışında belirenleri görür…

Genç ve güzel kadınlar, bunlar Mara’nın kızlarıdır… Soruyla birlikte canlanırlar…

Mara… Duyuların hakimi… Dünyevî olanı kontrol eden… İçeride ne varsa dışarıda var etmeye muktedirdir Mara.

Siddhartha –farkında– seyreder, genç ve güzel kadınların dansını, yaşamın cazibesini, baştan çıkarıcılığını… Taşıdıkları su testisinin içindeki su, hayat verendir yaşamda, ne istiyorsa onu getirendir, kendisini kendisine yansıtan bir ayna gibidir…

Mara’nın kızları güzel görünüşlerinin altında gizler duyguları; arzuları, açgözlülüğü ve memnuniyetsizliği, kibiri ve korkuyu. Bitmeyen bir susuzluğu, dinmek bilmeyen tutkuları, bağımlılıkları, nefreti, öfkeyi, kendini beğenmeyi, hırsı, şehveti ve sanrıları taşırlar bedenlerinde… Her bir duyguyu şekillendirir, varlık verir, bildiğimiz, elle tutulan gözle görülen, gerçek denilen dünya yaşamını yaratırlar.

Duyuların yarattığı illüzyonu gören Siddhartha ise artık hakimiyetlerinden çıkmıştır…

Sadece seyreder, önünde sergilenen gerçek zannındaki yaşam oyununu…

.

Gelip geçici olan, yaşamda tutunamaz varlığa ve yok olur bir hayal gibi…

Hayaller yok olsa da, Mara kolay vazgeçmez, Siddhartha’nın zanlarından arındığını görmüştür… Arzuların, gençliğin, güzelliğin baştan çıkarıcılığı hiç var olmamış gibi silinmiştir… Mara öfkelidir, tıpkı yaşamda bir şeyler istediği gibi gitmediğinde öfkelenen her insan gibi…

Siddhartha soruyu kendine sorar, her seferinde daha derine…

Mara azgın öfkesini şimdi zanların kaynağına, Siddhartha’nın duygularına ve düşüncelerine yöneltir…

Siddhartha duygularının dev okyanus dalgaları gibi kabarmasını, düşüncelerinin yakıcı ateş toplarına dönüşmesini seyreder… Mara’nın dev ordusu ve ateşli oklarla üzerine gelen saldırısı karşısında kayıtsızdır…

Her bir ok –geçmişin ve geleceğin yakıcı pişmanlıkları, vicdan azabı– artık yoktur… ne geçmiş ne de gelecek vardır… hepsi hayal âleminin bir parçasıdır… Dışarısı gibi içerisi de gelip geçici olanın, yaşam oyununun bir parçasıdır…

.

Ateş gül yapraklarına dönüşür…

Siddhartha seyreder

Kendini…

Görür, hepsinin kendinden varlığa büründüğünü

.

Su, ayna olmuş, kendisini yansıtır…

Durulduğunda, şimdi, net görebilmektedir kendi yüzünü.

Artık kendisiyle yüzleşme vaktidir.

İçindeki Mara ile konuşma vakti…

.

Hiç kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere gittin‘,’Benim tanrım olur musun?‘ der Mara.

Mimar‘, ‘En sonunda seninle karşılaştık‘, ‘Artık evini yeniden inşa edemezsin‘ yanıtlar Siddhartha.

Ama, ben senin evinim‘ der Mara, ‘Ve sen benim içimde yaşıyorsun.

Ah, benim kendi egomun efendisi… Sen bir illüzyondan başka bir şey değilsin… Gerçekte sen yoksun…‘ yanıtlar Siddhartha.

-Hiç biri yoksa, o zaman kim bilecek? Bütün bu olanları, Siddhartha’nın farkındalığını, uyanışını kim bilecek? Şahidi kimdir Siddhartha’nın

Parmaklarını toprağa, yeryüzüne, dokundurur ve yanıtlar Siddhartha, ‘Dünya benim şahidimdir…

.

İnsanı, her yaşananı, her var olanı, her yönüyle, hırsları, açgözlülükleri, öfkesi, üzüntüsü, sevinci, keyfi içinde en baştan beri gören, yerin yüzü şahittir, insanın tüm savaşlarına ve barışlarına, kaderine, yaşam çarkının bitmek bilmeyen döngüsüne…

Belki de bu nedenle Siddhartha gökleri şahit tutmaz, var olmayan bir tanrıyı aramaz, şimdi ve burada hakikati yansıtan gerçek bedenidir, şahit olan yer’dir, yaşadıklarına, yazılmış kaderin, çarkın dışına adım atışına…

Mara, zihin, sahte benlik, kendi egosu ve yarattığı dünyevî âlem sadece bir hayaldir, var olduğu kadar yok olur gözlerinin önünden…

.

Her şey tarifsiz bir sükûnet içinde…

Artık aynı kişi değildir Siddhartha, içsel ışığına kavuştuğunda, isime sahip olan da getirdikleri ile yok olur… Bundan sonra Buddha olarak çağırılacaktır…

Buddha, uyanmış, aydınlanmış olan.

Buddha ise sonrasında çoğunlukla kendine tathâgata demiştir; öylece gitmiş olan, öylece gelmiş olan, öylece hiç gitmemiş olan… Gelip geçiciliğin, geliş ve gidişin ötesinde var olan…

.

Yaşam bu değil mi…

Sayısız cazibenin yarttığı arzular

Sayısız öfke, korku fırtınası

Acı ve ıstırabın yok edici alevli okları…

Hangi liman koruyabilir insanı?

Hangi liman verebilir aradığı sükûneti ve güveni?

.

Hiç kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerleri görmesi

İnsanın kendisiyle yüzleşmesi

Mara, yaşamın illüzyonu, olmayanı varmış gibi gösteren

Mimar, egodan yaratılan sahte bir benlik evinin kurucusu

.

Yeryüzü, toprak, beden

Şahittir sahte illüzyona

Şahittir yeni doğana

.

.

.

Şimdi Burada…

İnsan uzayı ve zamanı tamamen keşfedebilir mi?

Çoğu kişi için yanıt ‘evet‘ olacaktır…

‘Evet, keşfedebilir… ‘

Keşif, insanın doğasının bir parçası…

İnsan merak eder, bilmek ister, bulmak ister.

.

Özdeki bu keşif olgusu çok yönlü çalışır. Hedefin büyük olması, imkânsız gözükmesi önemli değildir kâşif için, hatta çoğunlukla büyük hedefler daha caziptir. Tamamına ulaşmak ister.

Yaşamı keşfederek tanır ve geliştirir insan.

Keşfetmek, açığa çıkarmak, gizli olanı meydana çıkarmak, sezmek, tahmin etmek, örtülü olanı açmak, var olduğu halde varlığı daha önceden bilinmeyen bir şeyi bulmaktır diye tanımlanır…

Bununla birlikte, keşiflerin kendi içinde sınırları ve kısıtlamaları vardır. Bazen keşife elverecek araçlara ve aletlere ihtiyaç duyulur… Yeni bir kıtanın keşfi için gemiler, denizlerin derinliklerinin keşfi için denizaltılar, uzayın keşfi için uzay araçları icat edilmiştir. Gözün göremediği âlemlerin keşfi için mikroskoplar, kulağın duyamadıkları için ultrasonik sensörler ve onlarcası icat edilmiştir. Kapasiteleri her seferinde gelişmiş, artmış, ulaşılamayana ulaşma çabası hep bir adım ileriye taşımıştır.

Yine de, sınırsız olduğunu düşündüğümüz bu âlem gerçekten sınırsız mıdır şu anda bilmek mümkün değil.

Mekânsal olarak uzayda gidebildiğimiz yerin ötesini ölçüp, matematik kuramları ile tahmin etmeye çalışıyoruz. Kuramlar teoriler yaratıyor, her teori zaman içinde güncelleniyor. Bir zamanlar, dünyanın düz olduğunu düşünen ve bir yerde sınırına ulaşılabileceğini farz eden akıla göre bugün artık bu sınırın olmadığını söyleyen bir akıldayız. Dünya da dahil gökcisimleri ve gökkubbeler yuvarlak ve eliptik şekilleriyle kapladıkları alan içerisinde ‘bir adımda‘ bitmiyorlar…

Zamanı keşfetmek ise mekânı keşfetmekten biraz daha zorlu. Zaman elle tutulur bir şey değil. Geçmiş ve gelecek olarak adlandırılan zamansal keşifler ya tarihsel kayıtlar, arkeolojik kazılar gibi elle tutulur bulgulara bakarak belirleniyor ya da düşünsel yaratımlarla şekilleniyor. ‘Geleceği bilmek için geçmişe bakmanız yeterli‘ diyen söz ise bize tıpkı mekândaki gibi geçmiş ve gelecek arasında keskin bir çizgi olmadığını, bir adımda bitip diğer adımda başlamadığını anlatıyor…

.

Mekânı ve zamanı keşfetmek için insan ‘şimdi ve burada’yı kullanmak zorunda.

İşin aslına bakarsak, elimizde ‘şimdi ve burada‘dan daha gerçek ve güvenilir bir nokta yok.

Bütün bulgularımız ve bilgilerimiz parçalar halinde gerçekleşiyor. Parçaları birleştirmek için araları dolduracak öyküler yazmak veya bilimsel yönlerini ortaya çıkarmak zorundayız.

Her şeyin akılda birleştiği bir ortamda aklınızı temel almak zorundasınız.

Belki de bu yüzden, çağlar boyunca akıl ile ilerlemeye çalışmış insan. Bilimin yolu geçerli kabul edilmiş.

Halbuki bilimi ortaya çıkaran insan aklı henüz kendini tam olarak keşfetmemiş durumda. Düşünce yapısı bildikleri, hayal edebildikleri, öğrendikleri, kayıtlandıkları ile sınırlı. Sağlıklı olduğunda değerli. Ayrıca, çoğu zaman aklının ve zihninin ayrımında bile değil insan. Aklın güvenilir yolundan zihnin sisli ve kayıp diyarlarına kayması, vesveseya kapılması, şeytanına uyması çok da zor değil.

Üstelik, insan sadece akıl üzerine kendini gerçekleştiren bir varlık da değil. Keşifin içsel aracı sezgi, akıl üzerinden gelmiyor. Bu ani açılım ve varlıkları olduğu gibi bilme imkânı veren hâl içsel bir hediye gibi ortaya çıkıyor. İçe doğan ani bir aydınlık hâli…

Aklın işlediği bilgi ile ürettiği düşünceler, eşlik eden duygularla birlikte var oluyor. Kalp ya da gönül diyebileceğimiz bir merkez tıpkı akıl gibi üretimde, o da duyguları üretiyor. İnsanın her düşüncesi bir duyguyu canlandırıyor; bir arzu ile heyecan duyuyor, bir tehdit karşısında korkuyoruz. Aynı şekilde, her duygu, bir düşünce ya da düşünce grubunu çağırabiliyor; endişe duyduğumuzda sonu gelmeyen bir zincir gibi olası bütün kötü düşünceler zihinde öne çıkıyor ya da mutlu olduğumuzda bütün güzel düşünceler içimizi ferahlatıyor…

İnsan olmanın en güzel ve en zorlu yanlarından biri… Güzellik, düşüncelere ve duygulara sahip olmakta; zorluk, düşüncelerine ve duygularına hakim olmakta…

Öte yandan, insanı duygularından arındırıp sadece düşünsel boyuta indirgersek elde edeceğimiz mekanik bir yapı olur. Tarih bunun örnekleri ile dolu. Sonucu çoğunlukla zulüm veya yıkımla sonuçlanan sayısız eylem.

Duyguların rehberliği, en basit tanımıyla ‘kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma‘ öğüdünü gerçekleştirebilmek için, aklın en önemli yardımcısı…

Ancak, düşünceleri bir yana bırakıp sadece duygularla ilerlemek de diğer kutbu ve bir başka perişanlığı getirebilir… Çünkü bazen, her hâlükârda yapılması gereken vardır…

İnsanın dengeli ve orta bir yola ihtiyacı var.

.

Uzayda yolculuğu mümkün kılan, zamanda yolcuğun peşinde olan insan, keşif arzusunu hiçbir zaman bırakmayacak.

Bırakmamalı da…

Keşfetmek yaşamın değişken dinamiği için kendi kendini besleyen bir öge. Keşfettikçe var oluyor, keşfettikçe var ediyoruz.

Fakat yaşam zıtlıklarla mevcut, tarihimiz yok eden keşiflere de şahit oldu. Tek bir bomba ile binlerce insanı yok eden bir keşif… Başlangıç niyeti bu olmasa bile…

.

İçsel ve dışsal bir arada elele yürümediğinde keşiflerin sonucu tahmin edilmeyen ve niyet edilmeyen yöne değişebilir.

İnsanın gelişim yolculuğu içsel ve dışsal olanı birleştirmeyi gerektirir.

Kendini ve yaşamı tanımayan birisinin en olağanüstü bilimsel keşifleri yapmasının yeri nedir?..

Hırs ve açgözlülük içerisinde mi kalacaktır yoksa iyilik ve güzellik içerisinde mi?..

.

Yaşamda, bir tek keşif çok yönlü değil, neden sonuç bağlantıları da çok yönlü.

Ağ örgüsü olarak tanımlanan yaşamsal bağlantıların tamamını görmek şimdilik mümkün değil.

Biz bilmesek ya da bazen unutsak bile, yaşam bunu bilir.

Yaşam bilir ve örter, gizler.

Her söz her yerde söylenmez. Her davranış her yerde sergilenmez. Her bilgi herkesle paylaşılmaz.

Hazır olmayan, yetkin olmayan ellerde bütün keşiflerin sonucu ‘cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile örülmüştür’ misali kolayca kabuslara dönüşebilir.

.

Dünyadaki bütün bilgilere sahip olsanız bile ‘bilge’ olamazsınız, ancak bilgili olursunuz. Bu, dışsal gelişimdir.

İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı ayırmaya başladığınızda, yaşamı ve var oluşu anlayıp buna uyumlu olduğunuzda, varoluş ahlâkı içinde ‘bilge’ olmaya başlarsınız. Bu, içsel gelişimdir.

Bilgili insan yaşamı bilir. Bilge insan ise kaderini değiştirebilir.

Kadim dönemlerde tanımlanan aydınlanma, bireyseldir, insanın kendi içsel ışığını bulmasıdır. En basit tanımıyla, “Büyük bir bilgelik durumunu, kişinin kendini acı ve ıstıraptan kurtarmış olmasını, yaşamdaki konuları kendi kendine tatminkâr bir şekilde çözebilmesini ifade eder.

Işık ne kadar parlak olursa o kadar dışarı yansır, sadece kendini değil diğerlerini de aydınlatmayı başarabilir.

Yine de, ışığı bazen örtmek gereklidir. Örtünmek bir nevi korumadır.

Dünyayı değiştirecek bir şey keşfetmiş dahi olsanız örtmek, örtünmek gereklidir…

Aslında her keşif sadece arayıp bulan içindir, gizli hazinenin asıl sahibi emek harcayan, kıymet veren, değer bilendir.

.

Yaşam ağacının dalları gökyüzüne uzanırken kökleri yeryüzünde gizlenir.

.

Bu yüzden, insan, belki de hiçbir zaman bilemeyecek…

Örtünenleri.

Ve örtülenleri…

.

Yine de keşfetmek bir süregelen…

Her farkındalığımız, kendi gizli hazinemizi bulma yolunda bireysel keşiflerimiz…

.

.

Yaşam, her gün yeniden doğar insan için.

Her gün yeniden yaratılır, yeni bir keşif için.

Yenidir her an.

Ne geçmiş ne de geleceğin var olmadığı,

Bir ‘şimdi ve burada‘ noktasında var olur insan.

Her gün, her an sabırla hatırlatılırız:

Bu öyle bir yaşam ki,

şimdi burada

bir tek

sen varsın…”

.

En büyük keşfi kendisidir insanın,

En büyük yolculuk içe dönüş yolculuğudur,

Kavuştukça örtüsünü aralayan,

İçindeki imkânları dışına açan,

En büyük hazine insanın içinde gizlidir.

.

.

.

İnsan Hırsa Kapıldığını Nasıl Anlar?

.

Görünürde yapılan sadece bir iştir…

Çocuğa bakmak, evi temizlemek ya da bir şirketteki görevini yerine getirmek,

Belki de bir el uğraşı, hobi ile üretmek…

.

İnsan hırsa kapıldığını nasıl anlar?

.

Tabii ki yaşam –ne yaparsa yapsın insan– bir problem, aşılması gereken bir engel sunacaktır…

Evin sürekli dağınık olması, çocuğun okulda beklenen başarıyı göstermemesi, şirkette eleştirilmek ve beğenilmemek, o zevk için başladığı hobinin bir türlü istediği sonucu vermemesi…

İşini iyi yapmak ile hırs arasındaki sınır ne zaman geçilir?

Kendini tanımamak mı yoksa beklentinin yüksek olması mıdır sınırı gözden kaçırtan?

Yaşam ne zaman zorlaşmaya başlar?

Zihin neden her şeyi kontrol edebileceğini düşünür?

Akıntıya karşı yüzdüğünü hiç fark etmez mi insan?..

.

.

Uzak doğu felsefeleri dinginlikten bahseder, yeryüzünde telaşsız yürümek, aynı anda hem içersinin hem dışarısının farkında olmak…

Hareket öyle bir seviyeye gelir ki hareket etmeden hareket edilir. Akışı takip etmek, direnç göstermemek, hem yumuşaklık hem zarafet içerisinde görünmeyen bir güç sunar.

Batı her ne kadar bunu dövüş sanatları üzerinden tanımış olsa da, bu aslında derin bir yaşam felsefesinin göstergesidir.

Var olmadan var olmak.

Bütünle bir olmak.

Benliğe, egoya ait her ne varsa arınmak.

Yaşam ile harmanlanmak.

Olana izin vermek.

Olanın parçası olmak.

Her ne oluyorsa o olmak.

Var olurken var etmek.

Var ederken var olmak.

.

.

Tek bir fırça darbesiyle kusursuz bir daire çizmek.

.

Belki de en basit olan en zor olandır kontrolcü bir zihin için.

Kendisiyle iddialaşan, yaşamla iddialaşan bir zihin.

O iddia ki, o kadar sağlamdır temelleri, böyle daha iyi olacak hissi.

Çöpe atılan onlarca kağıt parçası, üzerlerinde onlarca daire.

Yaşamsa gülümser buna, suya düşen bir damla kusursuz onlarca daire çizer çabasızca.

.

İnsan hırsa kapıldığını nasıl anlar?

Ev işi yapmaktan yıpranmış eller,

Tüm ilgiye rağmen sürekli ağlayan çocuk,

İstenmeden gidilen, gönülsüz yapılan işler,

Gülmeyen yüzler,

Tatmin olmayan kalpler,

Neşesiz saatler,

Anlatamadıysa eğer,

İnsan hırsa kapıldığını nasıl anlar?

.

.

Nuh’un Gemisi

Rab baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte. İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı. “Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım” dedi, “Çünkü onları yarattığıma pişman oldum.” Ama Nuh Rab’in gözünde lütuf buldu.” (Yaradılış 6: 5-8)

.

Nuh’a vahyolundu ki: “Halkından, iman etmiş olanlar dışında kimse iman etmeyecek… Artık onların yapmakta olduklarından dolayı üzgün olma. Gözlerimiz olarak, vahyimizce gemiyi yap… Zalimler hakkında bana yönelme… Kesinlikle onlar boğulacaklardır.” (Hûd 36-37).

.

Yaşama yeniden başlamak mümkün müdür?

Kitap yeniden yazılabilir mi?

Varoluş nasıl var olur?

İnsan yaşamından sorumlu mudur?

beden arzında

bir gemi tutunur dalgalara

tufan’dan kaçarcasına

öyle sağlam ki omurgası

dayanır tüm rüzgârlara

karanlık bulutların

boşalttığı öfkeye ve korkuya

ümitsizliğe bakmadan

ışığa yöneltir rotasını

dümende kor bir alev

tıpkı denizfeneri

yaşamın ritminde parlar

her bir atışında

.

tufan

sonsuz bir girdap gibi

içine alıp yok eder

pişman olduğu

tüm yarattıklarını

yeniden başlamak için

eskiye ait ne varsa

gözden yiter

suların derinliklerinde

yeryüzü ve gökyüzü

elbirliği içinde

karışmış birbirine

.

seçilmiş huylar

birer hayvan suretinde

yeni bir yaşam için

bekler geminin içinde

sanki uyku halinde

kimse ilişmez bir diğerine

insana ait ne varsa

eşlik eder

yolculuk boyunca

.

kalp dönüşür gönül olur

beden gemisinde

zihin dönüşür akıl olur

başı bulutusuz bir dağda

gemi dağ ile buluşur

uyuyan uyanır

kıyamet kopmuş

kıyam vakti gelmiştir

gözleri açılmış

yeni doğumunda

.

insan

nuh olur

vakti geldiğinde

tufan’ın içinden geçer

aydınlık bir gökyüzüne

yeni bir yeryüzüne

yaşama

yeniden başlar

‘bu sefer’ der

‘bir öncekinin tecrübesiyle

yeniden yaratacağım

hem gönlüme

hem aklıma uygun

ortadan ve doğrudan

bir yoldan

yürüyeceğim’

Cehennem ile cennet arasında kopar tufan.

Ne cehennem ne cennet, ne gemi ne de dağ dışarıda değil, insanın kendi içindedir.

Aklı başına gelinceye kadar kendi bedeninin sularında boğulur insan.

Tek bir doğru yol vardır oysa, tıpkı bedeni dik tutan omurga gibi, geçilecek tek bir köprü vardır.

İnsan için seçtiği yeni bir yaşam mümkündür.

Tufanı isterse bir isterse bin kez yaşayabilir insan, ta ki sularını dinginleştirmeyi öğreninceye kadar.

İnsan isterse, yaşam en güzel yolculuk olur,

İnsan isterse, her uğradığı yer evi olur,

İnsan isterse, her köşesi cennet bir vatan olur,

İnsan isterse, yaşam sonsuz sınırsız bir âlem olur,

İnsan isterse, kendini bulur, bir yol bulur,

İnsan isterse, gerçekten var olur.

Kendini İfade

Sohbetin eylemler üzerine kurulduğu bir dünyada insanların birbirini anladığını ya da kendini anlatabildiğini düşünmek ne kadar mümkün?

.

Bugün neler yaptın?..’

Okuldan eve dönen çocuğa sorulan klasik bir soru…

Her gün tekrar edildiğinde alışkanlığa dönüşen ‘kendini ifade’ tarzı.

Neler yaptığını anlatarak geçecek olan bir ömür.

.

İnsanın öğrendiği sadece yaptıkları ve ona yapılanlar olduğunda milyonlarca insan arasında yalnız hissetmek ne kadar da kolay.

Nasılsın?‘ sorusu ise çoğunlukla içi boş bir kalıp. Yanıtı da aynı şekilde, çoğunlukla olması gereken diye düşünülen, ‘İyiyim‘.

Oysa, insan gerçekten iyi midir?…

.

Her ân bir anı olur. Hafıza kaydeder, depolar ve ihtiyaç anında tekrar kullanım için saklar. Kısaca, hiç bir şey yok olmaz… Bugünü anlatırken ön planda ve yüzeyde olan yapılanlar, derine doğru inip arka planda köşelerine çekildiklerinde hatıraya dönüşürler. Hatıraya dönüşen bugün ise, yapılanların yanı sıra hissedilenlerle birlikte depolanır.

Ne tuhaftır ki, yeri geldiğinde ve insan bir kayıdı hafızadan geri çağırdığında, hatırladıklarını aslında hissettiklerine göre seçer. Mutlu bir anı ya da hüzünlü bir ân, kızgın hissettiği bir olay… Yapılmış olan hiçbir şey eşlik eden bir duygu olmadan var olmaz. Aslında önemli olan hissedilendir. Tüm eylemler bir arzunun memnuniyet hissine hizmet ederler.

.

Yıllar önce bir yazımda ‘duygular insanların kadere katkı paylarıdır’ demiştim. Bir arzunun sonuca ulaşabilmesi için düşüncelerle beraber duygular yol haritasını ve seçimleri belirlerler.

Duygu ve düşünce birliği uyumlu bir yolculuk gibidir. Yol arkadaşları iyi anlaştığında yolculuk keyifli bir keşife dönüşür. Yaşam yolculuğa göre şekil alır…

.

Yaşam için bu kadar önemli bir etkenin sadece zirve noktalarında sergilenmesi, arkadaş dedikodularının malzemesi olması ya da terapi seanslarında konuşuluyor olması dengenin bir zamanlar bir yerlerde bozulduğunu gösteriyor.

Kendini ifade etmek, kendin olanı önce kendine ve ihtiyaç gördüğünde diğerlerine anlatabilmek demek.

Aslında insan, sadece toplum içinde yalnız değil, kendi içinde de kendini yalnız bırakmış.

Ben, duygu seline kapılıp öfkeleniyor ya da ağlıyorsam, bu kendimi kendime ifade ettiğimi göstermiyor. Artık mevcut kabın taşıyamadığı bir içeriğin dışa vurumunu sergiliyor.

.

Ne güzel olurdu, insanın kendi ile sohbet edebildiği, muhabbetinin tadına doyulmadığı bir yaşam.

O zaman mevcut kabın dolup taşacağı şey bu hoş sohbetin yansıması olurdu. Kişi, ‘ağzından bal damlıyor’ dedikleri insana dönüşürdü.

Bugün sohbetsizliği ‘akıllı’ cihazlarla sürdürmeye çalışırken çoğumuz gerçekten kendimizden kaçıyor gibiyiz…

.

.

Ben, burdayım.

Ben, hem düşüncelerimin hem de duygularımın harmanıyım.

Aklımın ve gönlümün orta yerindeyim.

Kalbim üzerineyim.

Terazinin denge noktasında yaşamı yaratanım.

.

.

Yapan insan olmaktan var olan insan olmaya geçmek için var oluşun tümünü kabullenmek gerekiyor.

İnsan, her düşüncesine eşlik eden duyguyu fark etmeye başladığında kendi bütünselliğini de görmeye başlar… Belki, yeni bir adım atacaktır ancak, yenilik endişe veriyordur, korkutuyordur. Belki, eski günleri yad etmeyi seviyordur ancak, geçmiş üzüntü, özlem ya da pişmanlık ile doludur. Bir düşünce bir duyguya dokunur. Her düşünce bir duyguyla bazen birden çok duyguyla bağlanır…

Biraz daha dikkatini verse insan, her duygunun ona eşlik eden bir düşünce havuzu olduğunu da fark edebilir… Ne zaman öfke yükselse içinde, mevcut olaya duyulan öfkenin ötesinde, havuzdaki tüm öfkeli düşünceler de birlikte uyanır. Ya da endişeler, üzüntüler… Zincirle birbirine bağlanmış gibi onlarca düşünce tek bir duygunun hakimiyeti altında var olur, kolayca tetiklenir, çoğaldıkça güçlenirler. Çoğaldıkça kabul etmesi, affetmesi ve başa çıkması zor bir hâle dönüşürler.

Yaşam çekilmez olur…

.

.

Fark etmek, özgürleşmektir.

Fark etmek, kalbin yolunun üzerinde yürümeye başlamaktır.

Kalbin yolu kaderin yoludur.

Yolun ilk adımı samimiyet ile atılır.

Kendi ifade, kendi hakikatinin ifadesine dönüşür.

.