Çaba

İnsanın değişebileceğine inanmasaydık hiçbir çabamız olmazdı.

Bırakırdık her şeyi kendi akışına, ‘nasılsa öyledir’ derdik.

Ne çocuklarımızın yeni ve daha güzel günlere sahip olacağını düşünürdük, ne de kendimizin.

İnsanın değişebileceğine inanmasaydık…

.

İnsan, ahsen-i takvîm, en güzel şekilde yaratılan olmasına rağmen, üzerindeki örtüyü kaldırmadan bu güzelliğini göremez.

Örtü bazen kolayca sıyrılır, bazen de kırılması gereken bir kabuk gibi uğraşı gerektirir.

İnsanın kimi güzel yönü açıktadır, kimi güzel yönü ise kabuğun altında gizlenmiştir.

Gizlenen, ilk önce insanın kendisini bilmesini ister, bilsin ki değerini, çabasının sonucunu en baştan görebilsin.

Rahman’ın rahim’e kavuşma çabası, istekleri gerçekleştirme çabası gibidir tüm yapılacaklar.

Sonuç en baştan bellidir.

Bütün yollar bir çabadır görünüşte ama, en doğru yol sonuca ulaştırandır.

‘Doğru yoldan ayrılma’ denir, bu nedenle.

.

İşlenen elmas, örtüsünden sıyrıldıkça aydınlanır, üzerindeki pus, toz toprak katman katman arınır.

İşlendikçe dışarıdan gelen ışığı içine alır ve en parlak haliyle yansıtır zannedilir.

Oysa elmas varoluşa aittir, içinde gizlenen, kendi ışığıdır asıl ortaya çıkan.

Dünyanın en büyüleyici bu muhabbetinde, elmasın merkezinden, kalbinden doğan ışık, dışarıdan gelenle buluşur, her bir yöne sonsuz bir pırıltı içinde yayılır.

Kendini gerçekleştirmenin güzelliğidir yayılan.

.

İnsan, değişebileceğine inanır…

İnandığı için de döner kendine, kendini işlemeye.

Kendine özgü her bir yönü muhteşem bir şekilde ortaya çıkarmaya.

Sadece bir kuyumcunun gözleri fark edebilir değerini elmasın.

Bunu öğrendiğinde, önce kendine bakışını değiştirir.

İşledikçe her bir yüzünü, sonra adını değiştirir.

Pırlanta olur, cevherini ortaya çıkarmış olan.

.

.

Işıktır hammeddesi cevherin.

Elmasın içinde sahip olduğu tek şey ışıktır.

İnsanın içinde sahip olduğu tek şey ışıktır.

Her insanın kaderi kendi çabasına bağlanmıştır.

Ezel’den ebed’e, yaşam, kendi ışığını bulma yolculuğudur.

.

.

.

İnsan, en güzel şekilde yaratılan…

Dünyanın en büyüleyici muhabbetinde, insanın merkezinden, kalbinden doğan ışık, dışarıdan gelenle buluşur, her bir yöne sonsuz bir ışıltı içinde yayılır.

Kendini gerçekleştirmenin güzelliğidir yayılan.

.

.

.

Mağara Dostları – Yedi Uyurlar

Anlatılanlara göre, kendi inançları yaşadıkları dünya ile çelişen bir grup genç, hayatlarından endişe eder ve korunmak için şehirden ayrılıp bir dağa yönelir, dağda bir mağaraya saklanırlar.

Mağaranın içinde dua ederek kendi inandıklarından merhamet dilerler.

Dış dünyadaki zulümün temsilcisi, gençlerin saklandıkları mağaranın girişine bir duvar ördürür, ister ki madem kendileri gibi olmuyorlar o zaman bir daha hiçbir şekilde dışarı çıkamasınlar.

Mağarada kapalı kalan gençler bir süre sonra derin bir uykuya dalar, kapıda onları korumak için Kıtmir adındaki köpekleri bekler…

Öyle derin bir uyku ki, ayırır gençleri zamanda dışarıdaki yaşamdan. Yüzyıllar geçer… Yaşam değişir.

Gençler derin uykularından uyanır. Tuhaf bir uyku olmuştur bu, zamanı bilemezler. Sorsanız, kimi bir gün uyuduk der, kimi daha az. Kapıda Kıtmir nöbettedir. ‘Ne kadarsa o kadar, ama belli ki kısa bir an uyuduk köpek işte orada, kapıda bize bekçilik etmiş‘ diye düşünürler sonunda.

Karınları acıkmıştır. İçlerinden biri şehire gidip ekmek almaya karar verir. ‘Kılık değiştir ki seni kimse tanımasın‘ der arkadaşları.

Oysa şehire vardığında tanıyamayan o olur. Burası daha biraz önce ayrıldıkları yere benzememektedir. Fark eder ki, ne bir tehlike kalmıştır kendileri için ne de inançları ile çatışan birileri. Denk düşmüştür artık dışarısı içeriye. Cebindeki parası ise geçersizdir bu yeni dünyada, eskiye ait ne varsa yenilenmiş değişmiştir.

Heyecanla mağaraya geri döner, gördüklerini ve şaşkınlığını arkadaşlarına anlatmak için sabırsızca. Anlarlar ki sır daldıkları derin uykudadır. O uyku sağlamıştır yeni bir yaşama uyanışlarını. Öyle derinlere götürmüştür ki korumuştur onları zamanın zulmünden an’ın içinde…

.

.

Öyküyü değişik kaynaklarda, benzer bir içerikte ancak anlatım farklılıklarıyla bulmak mümkün. Manevî olarak, halk arasında yedi uyurlar olarak bilinen gençler, mağara dostlarıdır.

Peki, nerededir bu mağara?

Kimdir bu gençler, yüzyıllarca uyumuş ancak hayatta kalmışlardır, nasıl bir mucizedir yaşadıkları?

Öyküleri herkes için farklı bir anlam içerebilir. İnsanlar mağarayı ve gençleri dışarıda arayıp bulabilirler.

Ya da insan, mağarayı ve gençleri içeride arayıp bulur.

İçeriye bakmayı tercih eden fark eder ki, gençlerin dünyanın zulmünden kaçmak için yöneldikleri dağ bedendir. Yedi genç bu bedenin içinde farklı isimlerde yer alan yedi can merkezidir. Mağara, bedenin hakimiyetinde, giriş kapılarına sahip olan yerdir. Bu kapılar ki onlara algı kapıları da diyebiliriz, gözler, kulaklar gibi bedeni baş üzerinden dış dünya ile bağlayan geçitlerdir. Kapıda bekçilik yapan köpek, ince bir zar var demektir. Kıtmir, tüm varoluş içeriye çekildiğinde dışarıyı kapatan ve gözle görülemeyen bir zarla ayıran etkidir…

.

.

İnsan, kendini bulma yolculuğunda, yaşamında öyle bir zaman içine girer ki, yaşadığı dünya ile bağları kopar.

Dışındaki dünya ile iletişimi kesilir, ne söylese yanlış anlaşılır ya da anlaşılmaz, ne yapsa yanlış yorumlanır. Aslında ortada yanlış olan bir şey yoktur, sadece farklıdır kendisinin ve diğerlerinin yaşama dair sahip oldukları düşünceler ve inançları.

Bu sanki bir karar anıdır insan için, ya onlar gibi olmak üzere kendinden vazgeçecek ya da yaşamını korumak, kendini bulmak için yine vazgeçecektir ama bu sefer de dünyadan.

Vazgeçmek kaçınılmaz olandır. İnsan hayatta kalmak ister. Hayat ise farklı gösterir yüzünü her seçimle birlikte.

Kendinden vazgeçen dünyaya geri döner, hayatta kalmak için katılır aralarına ve onlara benzer. Dünyadan vazgeçen ise döner kendisine, hayatta kalmak için güvenebileceği tek yere, girer mağarasına ve ayırır içerisi ile dışarısını görünmeyen ince bir zar ile.

Kendine yönelmek, kendi içine saklanmak, dua etmek inandığına, kendi özüyle konuşmak, derin bir uykuya dalmak, uyumak ama en içte, en derinde uyanık olmak…

Meditasyon, inziva, çile, halvet, erbain, riyazat, tefekkür, sohbet, muhabbet, hizmet… Farklı isimlerde, farklı yöntemlerde, aynı amaca yönelik kullanılan yollar. İnsanın kendini terbiye etmesi, dünyasını zulüm eder hale çeviren nefsiyle yüzleşmesi, kendini saflaştırması, özündeki cevhere ulaşmayı sağlamak için geçtiği tüm aşamalar.

Dış dünya, insanın nefsine yönelik arzularına, hırslarına ve açgözlülüklerine sahiptir. Bu arzular öyle bir taşkınlığa gelir ki, insanın varlığını oluşturan maddî ve manevî ögeler birbiri ile çatışmaya girer. Beden ve ruh ayrılır. Kaçınılmaz bir noktada, insan ya bedene, dışına yönelir ve dünya yaşamı içerisinde kaybolur ya da ruhuna, içine yönelir kendi derinliklerinde kaybolur.

Kaybolmak bazen gerçekten de kaybolmaktır.

Dünya yaşamında bir daha o noktayı hiç bulamayabilir insan, öylece yaşar gider farkına varmadan. İçeride kaybolmak ise aslında kendini bulmak içindir, ancak geri dönemeden kaybolan meczup olur kimsenin anlayamadığı bir âleme hapsolur.

Marifet, hem kendini bulmak hem de yaşama geri dönebilmekte.

Bu nedenle gençler, uyanırlar vakti geldiğinde.

Uyanış kendi gerçeğinedir, dünyanın rüyasının farkında olarak yaşama dönmektir. Zaman ve an değişir. İçeride bir an’da olan, dışarıda belki yüzyıllara bedeldir. Varlık özünde öyle bir değişim, öyle bir yükseliş yaşar ki, gözlerini kapadığı ve açtığı o aralıkta yaşam yeniden kurulur, içini dışına denk getirecek şekilde bir dengede.

Eski paralar gibi değerini yitirir eski inançlar, düşünceler. Beden yine bedendir, acıkır susar ancak artık bu bedeni besleyecek olan eskiye ait olan değildir. Yeni değerleri sunmak gereklidir bu yeni yaşama…

.

Öykü bize der ki,

.

Yaşamı dönüştürmenin sırrı

İfşa edildi arayana

Göz açıp kapayıncaya

Yeniden yaratıldı

Zulmetten hakkaniyete

Dönüştü insan

Kendinden kendine

.

‘İşte bunlar için, altlarından ırmaklar akan adn cennetleri vardır’

Yaşamlarında.

.

.

.

Yaratıcının Bedeni

Yükseklerde gök henüz isimlendirilmemişken,
Ve aşağıda dünya henüz çağrılmamışken;
Boş ama, başlangıçta mevcut olan Absu, vücuda getiren onları,
Mummu ve Tiamat’ı hepsini vücuda doğuran o;
Birbirine karışmıştı suları.
Saz bitmemişti, bataklıklar ortaya çıkmamıştı.
Tanrıların hiçbiri vücuda gelmemişti,
Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti…

.

Enuma Eliş (Yükseklerdeyken) bugün daha bilinen adıyla Sümer “Yaradılış Destanı” kâinatın oluşumunu anlatırken başlangıçta mevcut olandan bahseder… Öncel olan. Hepsini vücuda getiren ancak henüz, kendisi boş olan…

Yaratım kaos ile başlar. Suları birbirine karışmış durumdadır. Ayrışımlar, farklılıklar gerçekleşmemiştir. Vücut kazanmayanın adı yoktur, kaderi de… Öncel olan yaratıcı bedenlenmeye başladığında, ilk ortaya çıkan ‘gök’ olur. Gökte oturanlara tanrılar denilir, isimlerini alırlar ve kaderleri belirlenir. Kader bir tablette yazılıdır, gerçekleşecek olan söylenmiştir. Yazılanlar değişmez ama, kader tabletleri verildikleri gibi geri de alınabilirler.

Kader tabletleriyle bir düzen sağlanmış olsa da, kaos düzenin içinde var olmaya devam eder. Gök halen değişimdedir. Kaos ile birlikte yaratım da devam eder… Göksel tanrılar kendi içlerinde anlaşmazlıklara düşerler. Güç ve otorite çarpışmaları yaşanır. Gençler ve yaşlılar karşı karşıya gelir. Düzenin sabit kalamayacağı anlaşılır. Değerler ve dengeler değişir. Yeni düzende, artık ‘yer’ yaratılmıştır. Tanrıların yerleri belirlenmiştir. Zafer sahibi olanlar yukarıdakiler, isyan edenler aşağıdakiler olarak adlandırılır.

Değer kaybedip tutsak olan tanrılar kazananlara bakmakla görevlendirilir. Ancak, işlerinin zorluğundan ve ağırlığından şikayet etmeleri üzerine, yeni bir yaratım daha gerçekleştirilir. İnsan’ın yaratımı… İnsan, seçilen tanrının kanına sahiptir ancak, tanrıların arasında yer almaz. Aşağıların da aşağısındadır yeri… İnsan görevlidir, tanrıların hizmetini üzerine alsın diye yaratılmıştır.

.

.

İnsan hizmet için yaratılmıştır” der destan.

Hizmet ama kime?

Bugün gökyüzünde gördüklerimizi farklı anlamlandırıyoruz. Kâinatı da öyle.

Bilimsel çalışmalar, yıldızları, gezegenleri, bütün maddesel âlemin ortaya çıkışını açıklayan teoriler üretiyor. Ancak kim bilebilir ki, binlerce yıl sonra belki bunlar da bizden öncekilerin destanları gibi olacak. Belki de bizden kalan bilgi parçalarıyla gerçekte kimler olduğumuzu ve nasıl yaşadığımızı anlamaya çalışacaklar.

Bugün her ne biliyorsa ve bildiği o kadar doğru geliyor olsa da insana, kaos ve yaratım halen devam ediyor. Düzenler değişime uğruyor. Açığa çıkanla birlikte, bilgi ve anlayış da değişiyor…

.

Çok tanrılı bir dönemde tanrıların kanından yaratılan insan, tek tanrılı dönemde Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır. İnsan halifedir. Vekildir. Yaratıcının bazı kudretleri ve yetkileri insana verilmiştir. Kudret ve yetkilerin sınırlı olması insan bedeninin sınırlılığındandır.

Öncesinde ne olduğunu bilmediğimiz, vücudu olmayan, kendi suretinde bir canlıya vücut vermiştir ve ‘bilinmek istedim‘ demiştir. Bilmek ise, hem keşfetmek hem de öğrenmekle gerçekleşir.

Sınırsız olan sınırlı bir kabın içerisine dolabildiği kadar dolmakta, kabın kapasitesi kadar açığa çıkmakta. İnsan, hayal edebildiği kadar var etmekte. Hayallerindekini, yaratıcı gibi yaratabilir insan. Fakat, hayalleri ve yaratımı da bedeni gibi sınırlıdır. Sınırsız olanın sorumluluğu yoktur yaratırken, insan içinse sorumluluk diğer bir sınırdır. Bu nedenle, yaratımından sorumludur, yaptıklarının hesabını verir insan.

Verir ama kime?

.

Dünya yaşamında bedene ihtiyaç var.

Beden, sadece ‘var olan’a, yapabilme yetisi kazandırır. Beden insan için inanılmaz kıymettedir… Unuttuğu ya da hiç fark etmediği bir kıymette...

Yapabilmek bir cins üstünlüktür. Ancak üstünlük iyi tanımlanmalıdır. Bu nedenle, tanrılar ya da Tanrı, her dönemde, insanın kendisini hatırlamasını istemiş, kendi başına buyruk yaşamasına izin vermemiştir.

Nihayetinde insan, ikiye bölünmüştür bütünlüğünde. Bir yarısı beden, diğer yarısı bedene can veren.

.

İkiye bölünmüş olanı birleştirmenin yolu orta noktayı bulabilmekte… Ortadan ayrılmış olanı tekrar biraraya getirebilmekte… Birleşip de bütün olan artık aramaz… Ne dışarıda ne de içeride...

.

Tanrı’yı aramayı bırakabildiğinde insanın bulacağı tek varlık kendisidir.

Bu âlemde en kıymetli olan kendidir. Yaşamı, bir tek insanın kendisine aittir. Yapacak ya da yıkacak olan kendisidir. Hakikatte kendisinden başka kimse yoktur, yaşamında.

Ve yapabilmeye muktedir olduğu tek zaman, şimdiki an, hayatının en kıymetli anıdır. Ne geçmiş ne de gelecek elde tutulabilirken, beden yalnızca şimdiki anın içinde var olur. İnsanın değişimi gerçekleştirebileceği tek nokta, şimdi olduğu noktadır. Zaman, bu noktaların birbiri ardına dizilmesiyle oluşan sonsuz bir çizgi gibi arkasında ve önünde akar insanın. Geçmiş ve geleceğin düz çizgisinde ilerleyen imkân bulamaz, yükselmeye.

Nokta hem sonsuzdur hem de sonsuzluktur.

.

Şimdi, o noktada var olan ve yapan insan, tekrar sorabilir kendine,

Hizmetim kime?

Ve tekrar sorabilir kendine,

Vereceğim hesap kime?

.

İster çok tanrılı isterse tek tanrılı olsun, insan korkularının içinden çıkmadıkça asla gerçekten sorgulayamaz kendisinin kim olduğunu. Halbuki, korktukları zaten kendisini işaret etmektedir. En büyük korku, sorumluluk almaktır. En büyük cesaret, “Eğer bir tek ben varsam, yaşamımdan ben sorumluyum” diyebilmektir.

Çocuk büyüyüp kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar gözetim devam eder. Gözetim otoritedir. Hem zor hem kolaydır sorumluluğu dışarıya vermek. Dışarıdaki otorite öyle bir nüfuz eder ki insana, içeriye yerleşir. Suçlanacak ya da tapınılacak biri veya bir şeyler kaçışıdır insanın. Bu yüzden kıyamet kopmadıkça, insan kıyam edip ayağa kalkmadıkça, rüştünü ispat etmedikçe, yaşamı asla kendisine ait olamaz.

Kendi yaşamını kuracak olanın, hizmeti de vereceği hesap da kendinedir.

.

Düşündüklerinden, hissettiklerinden, söylediklerinden, yaptıklarından sorumludur insan. Sorumluluğu kendinedir. Kendini bilen doğruyu da bilir. Diğerleri için bir şeyler yapıyorsa yine kendisi için yapıyordur aslında. Seçeceği arkadaşlardan eşine, yapacağı işten yaşayacağı semte, giydiği kıyafetten evine aldığı eşyaya kadar, aklına gelebilecek her şeyle birlikte yaşam insana aittir…

İsterse ve kendine izin verirse.

Beden ruha, ruh bedene hizmet eder. Yaptıklarının hesabını kendi aralarında keserler. Ruhu göz ardı eden beden hastalanır, güçsüzleşir. Bedeni göz ardı eden ruh ise yabancılaşır, uzaklaşır, yalnızlaşır… Yaşamın neşesi ve coşkusu, ikisinin birlikteliğindedir.

.

Aşağıların da aşağısından çıkmak ancak kendini bildiğinde mümkün.

Bir başkasına hizmetten çıkmak ancak kendini bildiğinde mümkün.

Ayırmadan yaşamı bütün olarak görebilmek ancak kendini bildiğinde mümkün.

.

Kendini ve yerini bildiğinde

Yükseklerde

Mümkün ancak kendine yaşam bahşeden olmak.

.

İnsan,

İsterse her gün kendini biraz daha fazla keşfedebilir,

İsterse bilmediklerini danışabilir, fikir alabilir,

İsterse öğrenmeye devam edebilir,

İsterse sadece yaşamın akışını seyredebilir,

Kendisi olarak yaşamaya izin verebilir.

İsterse hayallerini gerçekleştirebilir,

İsterse yaptığından vazgeçip yeniden başlayabilir,

İsterse hatalarını kabullenebilir,

Hata yapmak hiç yaşamamaktan iyidir,

İsterse kendini olduğu gibi sevebilir

İnsan.

.

.

.

Zamana Düşmek

zamansızlık… çocukluğun tasasız neşesi…

acıktığın anda yemek,

uykun geldiğinde uyumak,

evden çağırılıncaya kadar

oyunun içinde kaybolmak,

dertsiz, düşüncesiz

sadece duygu olmak,

bir anda ağlayabilmek,

bir anda gülebilmek,

hepsini bir anda

geride bırakabilmek,

büyümek

günleri saymadan,

mumları üflediğinde

yeni bir yaşın

okul başladığında öğrenmenin

heyecanını duymak,

imrenmek olsa da

beklentisiz yaşamak,

sadece yaşamak,

görmek, işitmek,

tatmak, koklamak,

dokunmak,

pürdikkat

var olmak.

zamansızlık… çocukluğun tasasız neşesi…

.

.

düşünen zihine

düşüp

düş görmeye

başladığında

.

insan

düşer cennetten

dünya’ya

zamanın kollarına

.

tekrar hatırlayıp

fark edinceye kadar

cennette

zamanın olmadığını

.

ne geçmişin

ne de geleceğin

sonsuz bir an’da

hiç var olmadığını

.

.

.

Tanrı’nın krallığında en benzersiz şey ne olacak?” diye sorana,

Zaman olmayacak” olur yanıtı.

Ve ardından ekler, “Küçük çocuklar gibi olmadıkça Tanrı’nın krallığına giremezsiniz.

.

.

.

Aequus Lux – Eşit Işık

Evrendeki tüm galaksiler, yıldızlar, gezegenler ve milyarlarca gök cismi kendi yörüngelerinde dönerler. Hem kendi etraflarında hem de birbirlerinin.

Bu dönüş, çıplak gözün bakış açısından neredeyse sabit gibi algılansa da, inanılmaz bir hızda gerçekleşir.

Dünya kendi ekseni etrafında saatte 1670 km hızla döner, güneş’in etrafında ise saatte 108.000 km, merminin hızından 60 kat daha fazla. Güneş kendi ekseni etrafında saatte 70.000 km hızla dönerken, güneş sistemi galaksi merkezi’nin etrafında saatte 720.000 km hızla döner.  Samanyolu galaksisi’nin uzaydaki hızı ise saatte 950.000 km…

İnsana göre inanılmaz olan bu hız ile birlikte, dünya ve güneş sistemi her sene bir önceki sene bulundukları yerden 500 milyon kilometre uzağa gitmiş olur.

.

Bizler ise, dünya üzerinde muhteşem bir koruma kalkanının içerisinde, sabahın yumuşak esintisi ile gözlerimizi güne açıp ağaçların dingin yapraklarını seyredebilme ve kuşların şarkısını dinleme lüksüne sahibiz.

.

Evrenin devinim hızı dünya üzerinde indirgenir ve insana yaşam sunabilecek bir ölçüye getirilir. Yine de, hareket kaçınılmazdır.

Dünya’nın, devinimine bağlı olarak kendi ekseni etrafındaki dönüşü ve güneş etrafındaki yörüngesindeki seyahati esnasında, bir yarısı güneş ışıklarıyla aydınlanırken diğer yarısı karanlıkta kalır.

Aydınlık gündüz, karanlık gece olarak adlandırılır.

Dünya’nın dönüşü ve ilerleyişi nedeniyle, aydınlık yarısı ile karanlık yarısını birbirinden ayıran çember şeklindeki hat, yani aydınlanma çemberi de sürekli ilerler, gündüz ile gece arasındaki sınırı oluşturur.

Bu hareket döngüsüne bağlı olarak, aynı nokta için gündüzün ve gecenin payı her gün değişiktir.

.

Evrenin hızının indirgenmesi gibi, evrenin zamanından farklı olarak dünya üzerinde zamanı gün olarak tanımladığımız bu birime göre ölçeriz.

Zaman da dingindir dünya’da, dakikaları, saniyeleri, saliseleri sayabiliriz.

Mevsimler ve yıllar sanki zevkini sürebilelim diye fark ettirirler geçişlerini, değişimlerini… Bu da diğer bir lüksümüz.

.

Sistemin içerisinde insan’ın yaşamı hem gündüz hem de geceye sahiptir.

Evrenin her noktasında durmaksızın gerçekleşen ilerleyişe karşılık insan durup dinlenebilir. İnsan için bir lüks daha…

.

.

Halbuki insan, bütün bu lükslerini görmezden gelir umarsızca.

Yaşamın dinginliğinden sıkılır, hız verecek teknolojileri ve araçları geliştirir.

Zamanın yavaş akışından bunalır, içinde kaybolacağı koşturmacalı bir hayat kurar.

Gecenin huzur dolu kucağından kaçar, gündüz gibi aydınlık veren ışıklar, uyanık kalmasını sağlayacak onlarca uğraş icat eder kendisine.

Dingin, yavaş, sakin olan, sadece var olan kıymet görmez.

Öncelik hep bir şeyler yapmaktadır nedense.

Ancak yenilenmek ve tazelenmek için, mecburidir dinlenmek.

Fark edebilmek için, mecburidir yavaşlamak.

.

Güneş, dünya üzerinde yaşamın var olmasına yardım eden bir öge.

Dünya’da yaşamın var olabilmesi güneş’ten gelen elektromanyetik radyasyona bağlı. Güneş ışığı atmosferde süzülerek yaşamı var edecek şekilde yararlı gün ışığına dönüşür, aydınlık ve sıcak, karanlık ve soğuk yardımıyla dünya üzerinde yaşam var olur.

Ancak yaşam, sadece mekanik bir oluşumlar silsilesi değil.

Evrenin açığa çıkması ile yayılan başlangıç ışını, bütün varoluşu meydana getirecek bilgiye sahip ve halen mevcudiyetini ve yaratımını sürdürmekte. Evrenin kendi içsel yolculuğunun hızı ve içeriği ise insan aklının ötesinde.

Güneş benzeri yıldızlar, bu ilk ışını içlerine alıp muhafaza etmiş ışık kaynakları gibi uzayın karanlık boşluğunu aydınlatıyorlar. Sadece aydınlatmakla kalmıyorlar, birer kitap gibi sahip oldukları bilgiyi yayıyorlar.

Tarih içerisinde insanın güneş’i bir tanrı gibi görmesi belki de bu yüzdendi.

Hayat veren, yaşam kaynağı, korkulan ve tapınılan bir güç… Yaşam bilgisini taşıyan kitap.

Bugünün insanı içinse varlığı kanıksanmış bir gök cismi.

Oysa insan, koşturmacalı hayatından başını kaldırıp bakabilirse, belki de güneş’in –unutmuş olduğu– değerini gerçekten anlama şansına hâlâ sahip olabilir.

.

Aequus Nox – Eşit Gece…

Yılda iki kere gerçekleşen ilkbahar ve sonbahar ekinoksları, bir tür eşitlenmeyi ifade eder. Kelime latince kökenli, eşit gece demek. Gece, gündüze eşitlenir…

Bugün artık ince ölçümler ile bu eşitliğin göreceli olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, dönüşümü ve dengeyi simgeleyen bu bir dizi güne artık başka bir isim veriliyor;

Aequus Lux – Eşit Işık.

.

Aslında ışık her gün eşittir. Dünya yüzünde güneş herkes ve her şey için eşit parlar.

Işık karşısında farklı davranan bizler oluruz.

Kimimiz gözlerimizi karartılmış gözlük camları ardına gizler, kimimiz evimizin perdelerini kapatır, kimimizse doya doya kucaklarız güneşin ışıklarını.

Her gün güneş, sıcaklığı ile yaşam sevinci verir ve hayatın devamlılığını sağlar.

Yine de, herkes ancak kapasitesi nisbetince yararlanır.

.

Işık kelimesi, çoğu dilde latince lux kelimesinden türemiştir. Lüks, aydınlatan, parlayan ışığı ifade eder.

İnsanın gelişen yaşamı içerisinde ise ikinci bir anlama daha sahip olmuş.

Lüks, modern yaşamda gösterişli olan şeyler için kullanılan bir tanım. Temel ihtiyaç gereksinimlerinden daha yüksek bir fayda sunan, ek olarak kolaylık, güzellik, rahatlık sağlayan şeyler.

Lüks olan, ışık gibi göz kamaştırıcı olandır.

.

Her ne kadar ‘zorlu’ denilen dünya yaşamı içersinde lüks belirli bir grup insanın elde ettiği bir şey gibi gözükse de,

Ezberini bozabilirse insan,

Bir an durup fark edebilirse,

Her günün içinde gizlenen lüksü, yaşamın ahenkli parıltısını kolayca görebilir etrafında.

.

.

Baharın gelişi, tüm tabiatın uyanışı demektir.

Kış boyunca dinlenen yaşamın coşkuyla yeniden canlanması, çiçek açması, çoğalmasıdır.

Her bahar, tazelik ve güzellik getirir dünya’ya.

Her bahar, hatırlatır insana, dünya yaşamının sıradan lüksünü.

Hafif bir esintinin yumuşaklığı, çimenlerin üstünde yağmur damlalarının ışıltısı, akan suyun sesi, kuşların melodisi, güneş ışıklarının sıcaklığı, gecenin huzuru…

Hepsi kolaylık, güzellik ve rahatlık sağlar insana, yaşamın lüksünü sunar cömertçe.

.

Dünya, göz ardı edilemeyecek kadar güzeldir.

Değer verip kıymet bilen her göz için, ışık hep eşittir.

.

.

.

Kendini İfade Edebilme Sanatı

İfade etmek, genel olarak, sözcüklerle ilişkilendirilir. İfade etmek, söylemektir. Bir şeyi, bir durumu beyan etmek, bildirmektir.

İfade etmek, anlatmaktır.

İfade edilecek bir şey varsa, bunu ifade eden biri ve ifade etmek istediği bir diğer kişi, kişiler de olmalıdır.

Anlatım, bir kişiden diğerine olan akıştır, bir tür paylaşım.

.

Nedir ifade edilen?

.

En basit haliyle, yaşadıklarımızı anlatırız birbirimize. Günlük hayatta çoğunlukla ‘Ben ne yaptım…’ veya ‘Kim ne yaptı…’, türü bir bilgi akışı olur ifade edilen.

Faydalı ya da faydasızdır.

Yaparak var olma dünyasında, anlatılanlar çoğunlukla yapılanlar ya da yapılmayanlar, yapılamayalardır. Kabuk benzeri dış şekile sahiplerdir ama, yine çoğunlukla, içleri boştur, dedikodu misali pek de bir şey katmazlar dinleyene.

Ancak anlatmayı ve aktarımı severiz, boş olması bizi durdurmaz, şahsi yaşadıklarımızla kalmaz, yalan yanlış duyduklarımızı anlatırız birbirimize, mahallede olanları, şehirde, ülkede, dünyada olanları anlatır, bir cins ayaklı gazete haberi gibi ifade ederiz anladığımız kadarı ile, yaşamı.

.

Halbuki, ifade sadece dışa yönelik değil aynı anda içe yöneliktir.

.

Gözlemci olarak insan, dış çevresini görebildiği kadar, içeriye bakmayı da başardığında ifade edilecek muazzam bir cevher bulma şansına sahip olur.

Yaparak var olma dünyasından, yalın halde sadece var olma dünyasına bir köprü kurmuş olur.

Var oluş, her ne kadar yapılanlarla kendini icra etse de, özünde yapılanları tetikleyen bir kaynaktan doğar.

Tüm yaşam, yaşamı yaratmak isteyenin bir ifadesidir. Kendini anlatma arzusudur.

Var oluşun parçası olan insan, üreyip çoğalmanın dışında, aynı yaratma arzusuna sahip tek varlıktır dünya üzerinde. Yaşamı var edenin, kendi suretimde yarattığım dediğidir. Kendisinde yaratıcı özellikler olandır.

Bu yüzden, insan, sadece şeklen yaparak ya da sadece tüketerek yaşayamaz.

İnsan için üretmek gerçekten yaşamak demektir.

İnsan, kendini var oluşuyla ifade eder.

.

Böyle olmasına rağmen, her özelliğin mükemmel haline ulaşabilmesi için geliştirilmesi, düzenlenmesi, eğitilmesi, rafine edilmesi, saflaştırılması gereklidir.

İfade etmek, dışarıdan içeriye yöneldikçe, haber vermenin ya da bildirmenin ötesinde bir sanata dönüşmeye başlar;

Kendini ifade edebilme sanatı.

İfadesinin gelişimini en kolay, sanatın gelişiminde görebilir insan.

Dışarıda gördüklerini resmetmek isteyen biri ya da doğanın seslerini bir melodiye dönüştürmek isteyen kişi önce kopyalayarak başlar. Anlatılan kendi üretimi değildir yine de, ifade tarzı kendisine özgündür.

Sınırsız ve açık doğadan sınırlı ve kapalı iç mekana, iç mekandan mekanın sahibi olan insana, insanın görünen dış halinden içindeki görünmeyen haline, duygularına, düşüncelerine doğru yapılan sanatsal yolculukta, ortak nokta her zaman ifade edilmek istenen şeyin varlığıdır.

Bu şey, bazen bir güzellik karşısında duyulan sevinç ya da gizlenen bir korku gibi, herhangi bir duygunun veya düşüncenin artık içeriye sığamayıp dışarıya çıkma arzusudur.

.

Her zaman güzel midir ifade edilen?

.

Dışarısı nasılsa öyledir.

Ya da, içerisi nasılsa öyledir.

Eğer insanın gördüğü, yorumladığı dünya güzelliklere sahipse, ifade ettiği bu güzellikler olacaktır. Güzellik değilse gördüğü, her ne görüyorsa onu anlatacaktır insan.

Gerçeği ifade etmeye çalıştığında nasıl bilecektir, görülen mi gerçektir yoksa görenin gördüğü mü gerçek olur?

Her iki anlamda da hakikati ifade eden bir cümle.

Görülen gerçektir. Ancak insan aynı anda, kendi bakışı ile gördüğü gerçekliği ortaya çıkarır.

Ben, bunu düşündüğümde, annemle aramızda geçen bir diyalog gelir hatırıma.

Pencreden dışarı her baktığında, sıradan sokak görüntüsünü bir süre seyreder, sonra bana dönüp, ‘Burası ne kadar güzel değil mi?‘ derdi. Ben ise sokağa baktığımda, karşı cephedeki binaları, yoldaki araçları, koşuşturan insanları, tabelaların yarattığı kirliliği görürdüm, belki arada bir ağaç güzel gözükürdü gözüme… Annemin güzel gördüğü şey neydi bu sokakta merak ederdim. Bazen de, içten katılmasam bile, onu memnun etmek için ‘Evet, çok güzel‘ derdim. Ama ben, onun gözlerine sahip değildim, onun gördüğü güzelliği görmem mümkün olamıyordu.

İkimizin de gördüğü gerçekti. Buna rağmen, onun gerçeği ile benim gerçeğim aynı değildi.

.

İçeriye baktığında insan, her ne görüyorsa onu ifade eder dışarıya.

Ve dışarıda gördüğü kendi ifadesi, kendi gerçekliği olur yaşamında.

İnsan yaşamı kendi suretinde var eder.

.

Peki, yaşamı güzelleştirmek mümkün müdür?

.

Güzellik, bir var oluş ifadesinin zirve noktasıdır. Varlık, ancak, kendi mükemmeliyetine ulaştıkça çiçek açar ve güzelliğini sergilemeye başlar. Güzelliği, ağacın toprak altında gizlenen köklerinde aramayaşımız gibidir insanın var oluşu. Temelini sağlamlaştıracak köklere ihtiyacı vardır ama güzelliğini sergileyecek olan çiçekleridir.

Kısa ömürlü de olsa, çiçekler meyvelerin müjdecisidir. Meyveler ise, bereketin ve yeniden doğuşun. Güzellik kalıcı olması beklenen şey değildir, asıl kalıcı olan her seferinde yeni bir ağaç büyütecek tohumda gizlenir.

Çiçeğin değeri mevcudiyet süresinden bağımsız önemdedir, çünkü çiçek yoksa tohum da olmaz. Hatta geçiciliği başka bir değer katar çiçeğe, nadirleştirir. Ağacın bu nadir çiçekleri açabilmesi için yetişmesi, gelişmesi gereklidir. Çiçekleri, hem özünde taşıdığı güzelliğin dışarıya ifadesidir hem de kalıcılığın ve devamlılığın bir işareti.

İnsanın da kendini ifadesinde aynı zarafet ve inceliğe, aynı nadir güzelliğe sahip olabilmesi kendisini yetiştirmesi ve geliştirmesi ile ilgilidir.

Güzel bir yazı yazmak, bir şiir okumak, güzel bir resim ya da müzik üretmek insanın kendi ellerindedir. Yalnızca, bu güzelliğe ulaştığında kalıcı olana da dokunabilir insan.

İnsanın üretimi ise her iki yönde gerçekleşir.

Kimi de dışarıda gördüğü olumsuzlukları veya çirkinlikleri, kendi içindeki olumsuz duygu ve düşüncelerini, eleştrilerini, karamsar bakışını ifade eder.

Bütün bunlar, bireyin kendi yaşam algısı ve kendi ifadesidir. Farklar ve zıtlıklar var olan gerçekliğin bir parçasıdır. Yine de insan, seçme hakkına sahiptir.

.

Hangi gerçekliğe sahip olmak istediğini insan kendisi seçebilir.

.

.

Kendini ifade etme sanatında hangi yöntemi kullanırsak kullanalım, en başta gelen hitabet sanatıdır.

Kelimeleri kullanarak kendini anlatmak, eksik kalmadan tam olarak ortaya koyabilmek, arzu edileni aktarmak, uzak olanı yakınlaştırmak, kaybedileni kazanmak.

Hepsi, doğru kelimelerle mümkün.

Kendini tam ve doğru ifade etmek denge ve sağlık kazandırır insana.

Zira insan, her an yaratımdadır, duyguları ve düşünceleri ile. Ya içte kendi kendimize konuşmamızla ya da dışta diğerlerine konuşmamızla başlatırız yaratımı.

Diğer yandan,

Duyulmasa bile yaşam yaratırken her an konuşur kendi dilinde.

İnsan muhteşem bir tercüman olur, dinleyebildiğinde,

İşittiklerini kendi ifadesine dönüştürebildiğinde.

Sessizliğin tınısı kelimelere dönüşür insanın dilinde.

Yazılan ve çizilen her şey parçasıdır bütünün.

Bütün olan ise gizlenir özgün bir ifadenin içinde.

.

.

.

Gören Göz

Göz açıp kapayıncaya kadar hızla geçiyor yaşam…

.

Zamanın koşturması bazen kendi girdabında uzaklaştırsa da, insan odaklanıp dikkatini verdiğinde her an yeni bir şey öğreniyor…

En basitinde her gün kullandığımız dile dikkat etmek, kelimelerin nasıl ortaya çıktığını, bir lisanı nasıl oluşturduğunu görmek beklemediği kapıları açabiliyor insana…

İngilizce’de, göz ve ben kelimelerinin okunuşları benzerdir: Eye & I… Bu benzerlik hoş bir farkındalık yaratıyor. ‘Ben‘ olarak tanımladığım kendim, ayn’ı an’da, ‘gören göz‘ oluyorum.

Yaşamı seyreden…

Teknik olarak gören ben’im. Yaşama doğduğum zaman açılan gözlerim yaşam sürem bittiğinde kapanacak. Benim görme faaliyetim sona erecek.

Oysa, ‘ruh sonsuza aittir‘ denilir.

Bedenin zamanı belirli olsa da ruhun zamanı yoktur.

Bana yaşam veren şey, her ne ise, geldiği ve geri döndüğü bir kaynağı var.

.

Yaşama madde ve mânâ bütünlüğünde baktığımızda, beden madde ise ruh mânâyı işaret ediyor. Can veren, yaşam veren bir öz. Tüm yaşamı, kâinatı, dünyayı, canlıları ve insanı ortaya çıkaran bir bilgi kaynağından gelen, bilinçten doğan.

Bu bilinç, farklı var’oluş yapıları içerisinde kendini farklı biçimlerde ortaya koysa da kendi içinde bölünemez bir bütün.

Dinlerdeki tanımıyla, doğmamış ve doğurulmamış olan, ezelî ve ebedî var olan, her şeyin üstünde, her şeyin öz’ünde olan.

Ben insan bedeninde gözlerimi bu dünyaya açtığımda, benim gözlerimden yaşamı seyreden.

Benim gözlerimden ve diğer tüm gözlerden yaşama bakan.

Tek iken çoğalan.

Yine de, bu çokluk içerisinde bana kendimi ‘tek’mişim gibi hissettiren.

Yaşamı bir tek benim için var eden.

.

İnsan beyninde yanıp sönen nöronlar gibi, bu dünyada her insanın yaşamı bir anlığına parlayan bir ışık noktası.

İnsanın bilincini oluşturan her bir faaliyete benzer, her bir insanın yaşamı, bu tek bilincin faaliyetleri gibi işlevde.

Her şey, bir ağacın kökleri ve dalları gibi her yere yayılan, sınırı olmayan bir ağ örgüsünün hem içinde hem dışında.

.

Tûba ağacı…

Bir cennet ağacı, dalları ve kökleri her yeri kaplayan, güzellik, iyilik, hoşluk, göz aydınlığı sunan, göz’ün aydınlığı olan…

Tûba ağacı, tek bir gövdeden ayrılan dalları, dalların üzerindeki yaprakları, çiçekleri ve meyveleri ile yaşamı anlatır.

Baş aşağıdır duruşu, terstir görünüşü; kökleri arş’tadır, dalları meyvelerini sunarcasına arz’a eğilmiştir.

.

Ağaç bir’dir, dalları, yaprakları ise sayısız. Açan çiçekleri güzelliğini, yaklaşan bereketini gösteren meyveleri ise olgunluğunu ve doğurganlığını ifade eder.

Onlarca meyvenin içerisinde, bir tanesi olgunlaşırken farklılaşır, yeniden doğumun tohumunu taşır. Öz’ünde taşıdığı yeniden doğar ve her doğuşunda ölümsüzlüğü yaşatır.

İnsan, var’oluş yolculuğunu bu ağacın içerisinde yapar. Dallara, yapraklara, çiçeklere, meyvelere ve ölümsüzlük tohumuna doğru.

İnsan ancak, o tek bir meyve misali olgunlaştığında, yeni bir ağacı var edecek, ölümsüzlük kudretine ulaşır.

.

Her birimiz bu yaşama gözlerimiz açtığımızda can’lanır ve seyrederiz yaşamı.

Ben‘ derken insan, kendi gözlerinden seyreder âlemini.

Öz’deki tek bilinç ise çoğalır ‘biz‘ olur ve her birinin gözünden seyreder bütün âlemi.

Gözünü kapadığında insan, öz’ne ayrılır bedenden, geldiği kaynağa geri döner.

Kaynak toplar ve dağıtır, yeniden doğar, yeni bir öz’neden canlanır, odak noktası kayar yeni bir ‘ben‘ olur, seyr’ine devam eder.

Hiç bitmeyen bir döngüde, hem gidip gelen olur hem de ‘ne gelen var ne de giden‘ diyen.

Her yeniden doğuşta yeniden bedenlenir, yeniden enkarne olur.

Her bir seyirci öz’el bir mesajcı gibi, geri dönüp bir’leşirken taşıdığı hatıralar kendinde kayb’olur, yine de tek bilinç alıp korur hafızasında yaşanan her şeyi.

.

Tek bir bilinç, ‘gören göz’; tek bir istek, ‘kendini bütünüyle görmek’…

.

ITûba ağacı gibidir insanın gözü,

Kökleri arş’a dalları arz’a uzanır,

Gerçeği altüst eder görüneni,

İçine aldığını baş aşağı çevirir,

Önce ters sonra tekrar düz eder,

Bir olanı böler iki eder,

Sonra bir’leştirir yeniden tek eder,

Görebilene yaşamı cennet kılar,

Göz aydınlığı ile güzelleştirir,

Nimeti, huzuru, mutluluğu sunar.

Tûba ağacı gibidir insanın gözü,

Üzerinin çiçeklerle donanmasını arzulayan,

Hem yaşam veren hem besleyip büyüten,

Kendi güzelliğini seyretmek için var eden,

Gören tek bir göz olur,

Kendini tam anlamıyla izhar edene dek,

Durmaksızın zuhura devam eden..

.

.

.

Denge Noktası

Gökyüzünden yağan yağmur altında sanki kaçacak yeri olmadan kalmış durumda insan.

‘Bilgi çağı’nda sağanak yağış olanca şiddetiyle ıslatıyor her yanını.

Suya girmek sıcak bir günde güzel olsa da, başından aşağı dökülen bu soğuk suyun etkisi aynı değil.

İnsan kendini nasıl koruyacak?

.

Adeta hava durumundan habersiz evden çıkmışcasına, sabah gözlerimizi açtığımız an’dan uyuduğumuz an’a kadar bu yağmura yakalanıyoruz her birimiz.

Kimimiz televizyonu açıyor –kötümser haberlere, başımıza gelecek felaketlere, kavgalara, savaşlara, doğanın ve dünyanın yok oluşuna, uzaklarda bir yerlerde yaşayan birilerinin dertlerine, tanımadığımız insanların hayatlarına, ulaşma arzusunu tetikleyen heveslere -,

Kimimiz yolda radyo dinliyor –kelimeleri yutarcasına konuşan sunuculara, birbiri ardına hüzünü, neşeyi, isyanı ya da o hangisiyse karmakarışık duyguları ipe dizer gibi sıralayan müzik programlarına, bir anda kesip araya giren teklifsiz reklamlara-,

Çoğumuz elimizde telefon –gelen mesajlara, bildirimlere, trajikomik videolara, arkadaşların paylaşımlarına, arkadaşların arkadaşlarının hayatlarına, kurtarılan hayvanlara, kurtarılamayan insanlara, mükemmel yaşamlara, onlarca kez kopyala yapıştır gönderilen özlü sözlere, şikayetlere, en iyi çözümü bilenlerin yorumlarına, hiçbir şeyi beğenmeyenlere, her şeyi beğenenlere-,

Yolda yürürken bile tabelalara, mağaza vitrinlerine, ola ki gözümüzden kaçar diye mega boylarda panolara,

Değerli, değersiz her türlü bilgi parçacığına, habere, reklama, dedikoduya maruz kalıyoruz.

Ne altına sığınacak bir şemsiye, ne de görebildiğimiz, başımızı sokacak güvenli bir çatı yok.

.

İliklerime işledi‘ dedikleri türden bir yağmur bu.

Gözlerimizden, kulaklarımızdan içimize işliyor, ulaşabildiği derinlikleri ıslatıyor, kurutması mümkün olmayan bir su baskını gibi, içimizde bir yerlerde birikiyor.

Bugünün insanı içinse bir şeyin birikmesi çok normal, -çok olanın iyi olduğuna karar vermiş- zaten biriktirmek istiyoruz.

Köşede birikmiş biraz paramız olsun, yetmez bankada bir yatırım hesabı –gelecekteki güzel ya da zor günler için-, evin içinde eşyalarımız, kullanılmayanlar -ya atılamayacak kadar kıymetli gözükenler ya da bir gün gerekir diye– dolapların derinliklerinde, bodrum katlarda dursun, mutfakta gıdalar, belki bir ay sonra pişecek erzaklar, her şeyin bir yedeği, ne’me lazım olup aniden gerekir diye alınanlar, ihtiyaç bile olmadan birinde görülüp özenilenler, reklamlarda mutlaka sahip olmalısın denenler, bir özelliği az gelip çok özelliği olanlar, hem onu hem bunu yapanlar, nesneleri bize bağlayan, yaşanılan ve yaşanılacak olan deneyimler, bolca hatıra, akıllı telefonların hafıza depolarında kayıtlı fotoğraflar… ama hepsi özünde insanın aklında bir yerde duran onlarca bilgi, yapılacaklar listesi, görevler, sorumluluklar, bir türlü başlanamayan heyecanlar, özlemler, planlar, bedenlerimizin taşıyabileceğinden fazla kilolar, hastalıklar, ruhumuzun üzerinde tonlarca ağırlık, sıkıntılar, mutsuzluk… biriktiriyoruz… yaşamaya çalışırken bir o kadar yaşamdan uzaklaşırken, yağmurun altında kaçacak yerimiz olmadan ıslanıyoruz…

.

Oysa, su berekettir.

Su, insana can verendir, yaşam verendir tüm dünyaya.

Ne oldu da dengesi bozuldu bu ilişkinin? Bizi besleyen şey bizi tüketen şeye dönüştü.

Su, kirlendi, berraklığını ve saflığını yitirdi.

Su, bir yerlerde yok olurken bir yerlerde hacmin ötesine taştı.

.

.

Öyküde anlatılır ki:

Bir zamanlar, engin bilgisinin ünü her yerde duyulmuş olan Çinli bir Zen Ustası’nı, bir nebze olsun bildiklerini öğretmesi için yabancı bir ülkeye davet ederler. Hakikat bilgisinin insanlığı bir güneş gibi aydınlatmasını isteyen Büyük Usta, uzak bir yerden gelmiş de olsa, bu daveti kabul eder.

Öğrencisi olmak isteyen genç adam, kıymetli misafirini kendi evinde özenle ağırlar. Kendisi gibi hevesli bir grup genç insan toplanmış, Büyük Usta’dan ders almak için hazır bekler. Büyük Usta içtenlikle bildiklerini anlatır, uygulamalarla anlattıklarını pekiştirir. Her gün ders sabah başlar akşam üzeri sona erer. Yoğun günün ardından herkes ertesi gün için dinlenmek üzere akşam evlerine çekilir.

Yaşam içinse sabahtan akşama belirlenmiş bir ders saati yoktur, her an uyanık olmasını ister öğrencinin, her an farkında ve her an öğrenmeye hazır…

İlk günün sabahında, kendisini davet eden gencin evinde kalan Büyük Usta, erken kalkıp evin tozunu alır, ortalığı düzenler. Genç adam kalktığında şaşkınlıkla Büyük Usta’nın elinde süpürge yerleri süpürdüğünü görünce neden zahmet edip bunu yaptığını sorar, ne de olsa o misafirdir ve bir ara birisi bu işi yapacaktır.

Büyük Usta önce biraz sessiz kalır, sonra erken kalktığını söyler, ‘Yapılması gereken her ne ise sadece onu yaptım‘ der nazikçe…

Bu basit eylem, evsahibinin uyanmasını beklerken –sözde– misafir olduğu eve ve sunulana teşekkür etmenin bir yoludur, gereken her ne ise yapılan sadece o’dur, ne bir eksik ne de bir fazla.

Ev insanın yaşam alanıdır, yaşam ayırt etmez, her an neredeyseniz o an içinde orası size aittir, –özde– sizin evinizdir.

Ve kesintisiz bir devamlılıktır yaşamak, her nerede her ne yapıyorsanız yapın, bütün sorumluluk hep sizin ellerinizdedir…

Genç adam kahvaltı için kendi misafirperverliğini göstermek üzere zengin bir sofra kurar, her şeyi tattırmak, yabancı bu kültürün güzelliklerini tanıtmak ister. Büyük Usta ise sofraya oturduğunda, ‘Ancak tabağımdaki kadar yiyebilirim‘ der nazikçe.

O zaman ‘çay‘ diye düşünür genç adam, Büyük Usta’nın çayı sevdiğini fark ettiğinde. Bu sefer, bardağını doldurmaya başlar boşaldıkça, her bardağa ‘Tatlandırması için bir de şeker atmalısınız’ der.

Büyük Usta önce biraz sessiz kalır, sonra, eliyle bardağın üzerini kapatarak, ‘Bu kadarı yeterli, fazlası açgözlülük olur‘ diye yanıtlar…

.

.

Yaşam da tıpkı bu misafirperver genç gibi, kendine misafir olan herkese en güzelini sunmak ister. Yaşam için darlık yoktur, o geniş ve engindir, bereketli ve zengindir. Yine de, denge kurmak için her şeyi kararında yapar yaşam. Ekinleri büyütecek ışık ve su vardır ama ekinin çürümesini ya da kurumasını engelleyecek şekilde dengeli sunulmalıdır. Kolaylık kadar zorluk da gereklidir ki, ekin güçlensin, köklerinin üzerinde boy atıp serpilsin.

Denge, yaşamın var’oluş düzenidir.

Bazı sabahlar güneş daha parlaktır, bazı sabahlar ise bulutlarla gölgelenir. Güneş hep oradadır ancak çeşitlilik için farklılık gerekir.

Bir şey ne kadar güzel ve hoş olursa olsun, ‘azı karar çoğu zarar‘ dedikleri gibi, fark edilmediğinde, bir noktadan sonra verdiği zevk eziyete dönüşür.

.

Bugünkü yaşamlarımıza benzer…

İnsan, keşfetmenin, üretmenin zevkinde daha da fazlasını arzuladı. Pişen bir yemeğin tazeyken güzel olması gibi, her üretilen hızlıca tüketildi. Tükettikçe daha çok olmasının arzusunda, hazmedebileceğinden fazlasına sahip olmaya, biriktirmeye başladı insan. İçindeki birikirken, dışındaki albenili, güzel paketler doğayı kirleten çöp yığınlarına dönüştü, bir kenara yığılı kullanılmayan araçlar, makineler, durmaksızın üretim yapan sanayinin atıkları, ürünler uzun süre dayansın diye kullanılan kimyasallar, her şey ama her şey bir noktadan sonra dengesini yitirdi, kontrolden çıktı. En kolayı da dedikodu gibi haber üretmekti, üzerine emek harcamadan bilgisayarlarda bilgi sayılan şeyleri üretmekti. Gittikçe büyüyen bir deniz dalgası gibi kendi yarattığının altında kalmaktan, yüzemediği bu suda boğulmaktan korkan insan, şimdiyse kaçacak bir yer arayışında; belki başka bir mahalle, başka bir şehir, başka bir ülke ya da başka bir gezegen umudunda…

.

İnsan kendinden kaçabilir mi?

Özünde bu döngüyü başlatan insanın kendisi oldukça,

İnsanın bir şeyleri değiştirme şansı var mı,

Kendini değiştirmekten başka…

.

Fazlası açgözlülük olur‘ diyen Büyük Usta’nın sözleri sadece o genç adama değil, insanın içinde, derinliklerinde var olan bir noktaya hitap ediyor.

Açgözlülüğün kökeni olan o noktaya. Dengenin zıddı olana.

.

Var’oluşta her şey kendi düzeni ve dengesi içinde yaratılmıştır. Doğanın mekaniği bu dengeyi korumak üzere programlıdır.

İnsanın kendini var’edişinde ise denge insanın kendi ellerindedir. Doyduğu halde yemek yemeye devam edebilir. Uykusu geldiği halde kendini uyanık tutabilir. Yaşamak için evler, evlerin ötesinde gökdelenler inşa edebilir. İşini azaltacak aletler yapabilir, işi azaldı diye canı sıkılabilir. Geceyi aydınlatabilir, gündüzü karartabilir. İnsan, aklı ve becerileri ile hepsini ortaya çıkarabilir ve açgözlülüğüyle sınırlarını zorlayıp kendini aşırı uçlara sıkıştırabilir.

Halbuki akıl, bir teraziyle verilmiştir insana. İyiyi ve kötüyü ayrıt edebilmesi için. Azı ve çoğu görebilmesi, kararında durabilmesi için.

Yaşamı tanıyan, yaşamı anlayan insan bilir ki, her çıkışın bir inişi vardır. Zirve noktasına ulaşan her şey zıddını doğurur. Bu nedenle, ‘orta yol iyidir‘ denmiştir. Zirveye ulaşmak olsa da hedef, inerken nasıl dönüştüreceğini bilmelidir insan, bir sonraki adımı görebilmelidir.

.

Şimdi, maruz kaldığı bu sağanaktan korunmak yine insanın kendi elindedir.

Dışarıda kendini koruyacak bir şemsiyeye sahip olması, güvenle içinde yaşayacağı temeli sağlam bir evinin olması, insanın kendi yaşamını kurmasıdır.

Sizi kendinizden koruyacak sizden başka kimse yok.

.

Nuh’un tufan karşısında inşa ettiği gemi gibi, insan eski alışkanlıklarını, yanlış bildiklerini, sahte benliğinin bitmek bilmeyen arzularını, açgözlü yaşamını ancak kendi inşa edeceği bir gemi ile geride bırakabilir.

Tufan, kimilerini helak edecek, kimileri ise yeni bir yaşama adım atacak sular çekildiğinde.

Her insan, gemiye binip binmeyeceğine ise, son anda, yine kendi karar verecek…

.

İnsanın içinde bir yerde bir nokta var’olur,

Eşit kollu bir terazinin kollarının kavuşma noktasına benzer,

0 noktası,

Karadelik ve akdelik gibi birlikte,

Başlangıç ve son o noktadadır,

İki kutbu eşitleyen, nötr olandır,

Yokluğun timsali, mevcut olmama hâli,

Yok olsa bile yer tutucu olandır,

Var olanı basamak basamak yukarıya taşıyan,

Zirvede durandır,

Bir adım öncesi çıkış olan,

Bir adım sonrası iniş olandır,

Açgözlülüğün tutulduğu,

Dengenin kurulduğu noktadır,

Her bir eli terazinin bir kefesi gibi,

Ne alırsa alsın ellerine,

Dengelemesini öğrenir insan,

O noktayı fark ettiğinde,

Eksiği de fazlayı da

Kolayca görebilir insan.

.

İnce ip üzerinde dengede yürümeyi başaran cambaz misali, yaşam ustası olur her varlık, incelikle bir sonraki adımını atarken.

Fazla olanı bırakmayı eksik olanı tamamlamayı öğrenir.

Nefes kadar hafiflemeyi öğrenir, bırakırken geçmişi ve geleceği ellerinden ve alırken ellerine şimdi yaşam vereni.

Zamansız bir ân’ın üzerinde yürür ustalıkla, bilir ki yaşam o ân’da var’olandır…

.

.

.

Metamorfoz

Canlıların yaşamına bakınca, türlerin bulundukları ortam şartlarında hayatta kalabilmek için sahip oldukları özellikleri görebiliyoruz. Bugün bilebildiğimiz kadarıyla, ortamın zorlaştığı, hayat şartlarının elverişsizleştiği yerlerde ve dönemlerde bazı türler yok oldu, bazıları değişti, bazıları da özelliklerini koruyup güçlendirerek yaşama devam etti.

İnsanın, dünyaya bakışı kendisi üzerindendir.

Evrim teorisine göre, tüm canlılar ortak bir oluşumdan gelişerek değişti ve farklılaştı, yaşam ortamlarına adapte olmak için doğal seçimler ve elemeler sonucunda güçlü olan varlığını devam ettirdi. Ne tuhaftır ki, bedenen en güçlü olanların, kendi beden ölçeğimize göre ‘devler’ diyebileceğimiz canlıların var olduğu dönem çok uzun zaman önce kapandı. Türlerin gelişimi teoremi, kesin olmasa da bunu gerçekleşen olağanüstü bir nedene bağlar. Nihayetinde, bitkiler de dahil olmak üzere devasa olanlar –sanki hatırlamamız için birkaç örnek bırakarak– küçüldü, insan gibi bedenen korunmaya çok muhtaç olan bir varlık ise farklı bir evrimleşme fazına geçti.

.

Teori bazında, evrime inanabilir ya da inanmayabiliriz, bununla birlikte tüm dünyanın ve üzerindeki yaşamın süregelen bir değişim ve dönüşüm içinde olduğunu biliyoruz. Sadece hayvanlar ve bitkiler âlemi değil, evrenin oluşumu ile beraber ortaya çıkan her şey bir var’oluş sürecinden geçiyor.

Başlangıç enerjisi dediğimiz ışığımsı latif halden kesifleşip maddeleşerek bugünkü uzay cisimlerini ve dünyamızı var eden süreç devamında dünyanın üzerinde yer alan tüm varlıkları maddeleştirdi. Birleşik sistemler içerisinde dünya güneşin yardımıyla yaşam üretti. Gelişim, görünmeyenden görünen âleme, kaba olandan zarif olana doğru ilerledi, varlıklar şekil ve ebat değiştirdi, türler iç’içe yaşadı.

Bütün bu değişim, dönüşüm ve gelişimin içerisinde insan kendi tarihini ancak bulabildikleri ve bilebildikleri ile yazabiliyor. Uygarlıkların kalıntıları, yazılı tarih, insanın geçtiği yolları bir nebze olsun aydınlatmaya çalışıyor. Yine de, düşünce ve duygu üreten bir varlığı tanımak için elimizdekiler pek yetersiz.

.

Evrim, türlerin kendi içlerinde geçirdikleri doğal seçilim ve adaptasyona bağlı dönüşümlerden bahseder. Hayatta kalabilmek için en güçlü hallerine, kendi mükemmeliyetlerine ulaşmak üzere yaptıkları bir yolculuk.

Her tür, bir başlangıç metamorfozundan sonra farklı birer varlık olarak yaşamını sürdürdü. Zamana yayılan bu sürecin, içinde bulunduğumuz kısa döneminde bizler metamorfozu göremiyoruz. Yine de, kısacık bir yaşamda, tırtıldan, kozaya, kozadan kelebeğe dönüşen bir canlının metamorfozuna şahit olabiliyoruz.

Ana metamorfoza yaşam üzerinden baktığımızda, yaşamın bütünde nasıl bir evrimden geçtiğini anlayabilmek için bölmeden görebilmemiz, birleştirmemiz gerekli.

Evrenin oluşumu bir bölüm, türlerin ortaya çıkması bir bölüm, insanın gelişimi bir bölüm olduğunda bütünü anlamak zorlaşıyor. Tıpkı, insan bedenini bütün olarak gördüğünde, bir doktorun hastalığın nedenini anlayıp tedavi etmesinin kolaylaşacağı gibi, yaşamı ancak bir bütün olarak anlamlandırabiliriz.

Varlığın yolculuğunu, enerji halinden maddeye, uzaysal cisimlere, yıldızlara, gezegenlere, dünya gezegeni üzerinde hücrelere, hücrelerden bedenlere, bitkilere, sürüngenlere, hayvanlara ve insana doğru, bütün olarak görebilmeliyiz.

Hepsi, tek bir varlığın var’oluş yolculuğu.

.

Biraz dikkatinizi verip tohumdan yeşeren bir bitkiye baktığınızda, ince bir dalın açılıp iki yaprağa dönüştüğünü görebilirsiniz. Omurga benzeri bir dal üzerinde güneşe uzanan iki kol gibi gelişen iki yaprak. Bitkilerin gövdeleri ve dalları, insan bedenindeki gövde ve kollara benzese de, toprağın altında yer alan kökler bacaklardan farklıdır. Bitki, tek bir noktaya sabitlenip orada büyümek ve yaşamak zorundadır.

Dikkatinizi bir kuşa verirseniz, bu sefer, onun bedeninde kanat olarak adlandırdığımız uzuvların aslında kolları olduğunu fark edebiliriz. Kollara benzer ama ellere sahip değil, yine de, uçmasına yardım edecek bambaşka bir özelliğe sahip. Bitkiden farklı, kuşların ayakları ve kanatları onların yer değiştirmesine yardım eder. Hatta, diğer türlerden farklı yeryüzü ve gökyüzü arasında hareket edebilirler.

Dikkatinizi bahçede gezinen köpeğinize ya da kedinize verdiğinizde, omurgasını, kollarını ve bacaklarını rahatlıkla ayırt edebilirsiniz. Elleri patileridir bize göre ama, aslında patiler sadece parmaklarıdır. Hafifçe tutup ayağa kaldırsanız, dik durduğunda bacakların insana ne kadar benzer olduğunu görebilirsiniz. Sadece, dört ayak üstünde yerde yürümek üzere biçimlenmiş bir bedende el ve ayakların eklemleri farklı gelişmiştir. Parmaklar vardır ancak, bu parmaklar bir insanınki gibi kavrayamaz. Hayvanlar âleminde anatomik olarak tüm iskelet yapıları temelde benzerdir, balinalar gibi su altındaki memeli canlılar da dahil olmak üzere, ortak bir beden yapısının farklı versiyonlarına sahiptir çoğu canlı. Farklılıklar bulundukları ortama, yaşam modellerine göredir. Kimi bir ağacın üzerinde yaşayıp avlanır, kimi toprağın içine yuvasını yapar, kimi de suyun derinliklerinde yaşar.

.

İnsan bütün bu türlerin içerisinde sonuçta sanki mükemmel bir bedene sahip olmuş gibidir. Anne karnındaki hücreden, embriyo ve fetüs değişimine, gelişmiş insan bedenine bakarak mikro-metamorfozun halen hızlandırılmış şekilde devam ettiğini görebiliriz. Yaşam sudan doğar. İnsan bedeni –dışarıda olmuş olanı sanki yeniden canlandırır gibi– doğumuna hazırlanırken, hücreden su içinde yaşayan bir balığa, dört ayaklı bir hayvana ve nihayetinde insana gelişir.

Ancak insan, sadece ortamına adapte olmuş, hayatta kalmak üzere gelişmiş bir beden midir?

İnsanı insan yapan nedir?

Bir düşünün…

Gelişen, değişen ve dönüşen yalnızca beden olsa, belki de yine uzun bir zaman sonra insan değişen ortam koşullarına göre farklı bir bedene ve özelliklere sahip olabilir.

İnsan düşünür…

Kendisini tüm canlılar âleminden ayırır. Ayırabilmesinin sebebi ayırt edebilmesidir. Sadece hayatta kalma çabası değildir insanın değişiminin ve gelişiminin sebebi. Sadece bedensel değildir var’oluş hali.

O, gözlemcidir yaşamda.

.

Bir cins tanıklıktır insanın yaşamı ve var’oluşu.

Bütün âlemleri seyreden, düşünceler ve duygular üreten bir varlıktır insan.

İnsan, akıla sahiptir.

Aklıyla analiz edebilir çözümler üretir, düşünceleri ile keşfedebilir, aletler, makineler, şehirler, uygarlıklar inşa edebilir.

İnsan, kalbe sahiptir.

Duyguları ile içindekini dışına yansıtabilir, şefkat duyabilir, sevebilir, yaşamı güzelleştirebilir, sanat üretebilir.

Var olan her şey hareket üzerinedir.

İnsan da, yaşama tanıklık ederken sonsuz bir devinimde döner durur, ivmesinden yayılan her bir dalga ile yaşamı şekillendirir.

.

Peki insan sahip olduklarının farkında mı?

Değerini anlayabiliyor mu insan bedeninde var olmanın.

Değerini anlayabiliyor mu bir ruha sahip olmanın.

.

Kıymet ve değer vermek, benzeri ile karşılaştırıp kusurları görmek üzerinde yapıldığında, insanın gerçekten neye sahip olduğunu anlama şansı çok fazla yok.

Birisine göre daha güzel ya da çirkin, daha güçlü ya da zayıf, daha uzun ya da kısa, daha esmer ya da sarışın olduğunuzda, insan olmanın ne ifade ettiğini pek de düşünmezsiniz.

Belki ancak, beden bir engelle bazı özelliklerini kaybettiğinde ya da yaşlılıkla, hastalıkla gelen güçsüzlük ve beceri azalmasında kaybedilenlerin değeri anlaşılabilir.

Oysa insan, bu âlemde yaratıcının ‘kendi suretimde yarattım‘ dediği varlıktır.

İnsan, var’olan bu evrende, bu dünya üzerinde, bütün sıfatlarıyla yaratıcı olabilendir.

.

Bugün, durup bir etrafınıza bakın.

Yaşayan tüm canlıların nasıl bir yaşam sürdürdüğünü seyredin.

Sahip oldukları bedenlerin içinde yapabildiklerini ve asla yapamayacaklarını görün.

Dönün ve kendinize bakın.

İçinizdekini ve dışınızdakini fark edin.

Bugüne kadar insanın dünya yaşamında yaptıklarını ve bu ân’a kadar katettiği yolu hatırlayın.

Binlerce yıl öncesinin kalıntılarında izlerini gördüğünüz o insan da aslında sizden başkası değil.

İnsan için yol bitmeden devam ediyor.

.

.

.

Var’oluş kendini varlık üzerinden ifade eder.

Metamorfoz içinde varlık sayısız şekile dönüşebilir, sonsuz ve sınırsız biçimde kendini ortaya koyabilir.

Yaratımın bu fazında, dünya yaşamında insan, yaratıcı özelliklere sahip olan, bedenin ötesinde bir ruhu olan, akıl ve kalp verilmiş olandır.

Düşüncelerinde kendini beden ile sınırlayan, dünya üzerinde yalnızca bir hayatta kalma ve iyi yaşama çabası içine kısıtlanır.

Gerçekten var olmak, varlığın özünü anlamaktır, kendisinde ifade edeni bulmak ve ortaya çıkarmaktır.

Tam anlamıyla yaşayabilmek içinse ilk önce yaşamı tanımak gerekir.

Her canlı kendisine verilmiş olan her ne ise onun değerini bildiğinde ve hakkını verdiğinde yaşamla uyumlandığını hisseder.

Uyum, dağınık olanın toplanması, tek bir doğruda hizalanmasıdır, var olanın varlıkla birleşip bütün olmasıdır.

.

İnsan,

Gözlerini kapatıp kendini form âleminden sıyırdığında

Ellere gerek kalmadan dokunabilir sadece var’olana

Nefes ile yükselen ve alçalan bir dalga gibi

Sessiz ve dingin bir noktadan doğan

İçine dolup taşan yaşamı hissedebilir

İnsan,

Gözlerini açıp seyredebilir bütün bu âlemi

Her ân yenilenen, değişen ve dönüşeni

İzin verebilir,

Kendi değişimine ve dönüşümüne

Fark eder ki,

Değişen sadece beden değildir,

İçinde bir şey açılır

Güzelliğinin doruğuna ulaşan bir çiçek gibi

Var’oluşun akılalmaz metamorfozunda

Mükemmel bir ân‘ı

Yaratır insan

.

.

.

Şahit misin?

Gerçeği bulmak, bir işin hakikatini bilmek için şahit olmak önemlidir.

Şahit olmak tanıklık etmektir.

Her neye şahit olunuyorsa, orada hazır olmak, bilmek, onunla ilgili haber vermektir.

Şahit olan şehadet eder.

Yeminle tanıklık etmektir, şehadet. Şehadet eden kişinin verdiği haber, açıkladığı şey, bildirdiği her ne ise kesinlikle doğru kabul edilir. Bu, bir nesnenin, bir olayın, bir şeyin hakikatini kat’î olarak bilmek ve bildirmektir.

Şehadet, hem şahit olmak hem de şehit olmaktır. Hakk geldiğinde bâtıl’ın zail olmasıdır. Muhakkak ki, bâtıl yok olmak zorundadır. Hakikat karşısında kalan asılsız inanışlar gibi. Güneş doğduğunda karanlığın yokluğa karışması gibi.

Hakikat, hayal olana üstündür.

.

Erkeklerden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek yoksa o zaman şahitler bir erkek ve iki kadın olsun. Onlardan biri unutur veya şaşırırsa diğeri hatırlatır diye. Davet edildiklerinde şahitlikten de kaçınmasınlar…<Bakara, 2-282>

.

Gördüğünüz bir olay ya da durum, sadece gözle görüldüyse şahit olmak için yeterli midir?

Bir düşünün…

Diyelim ki, masada tabak içerisinde bir yemek var, tabağa baktığımda yemeği gözlerimle görüyorum ve gördüğüm yemeğin adını biliyorum. Ancak, yemeğin bildiğimi zannettiğim yemek olduğundan emin olmam için sadece gördüğüm yetmez. Yemeğin kokusunu da alabiliyorum, bu tahminimi kuvvetlendiriyor. ‘Bildiğimi düşündüğüm yemeğe benzer bir görüntüye ve kokuya sahip’ diyorum. Yine de, nasıl emin olacağım? Tahminimin doğruluğunu bir tek tadına bakarak anlayabilirim. Yemek için en üstün kanıt tadıdır.

Diyelim ki, yatakta hareketsiz yatan birini gördüm, yatan kişinin uyuyor mu yoksa baygın mı olduğunu nasıl anlayabilirim? Yanına gittim ve bedenine dokundum, bedeni soğuk gibi geldi. Sarstığım halde hiçbir kıpırtı görmüyorsam diğer bir ihtimal düşüncesi belirir. Acaba hayatta mı? Yaşam belirtilerini bulabilmem ve hayatta olduğundan emin olabilmem için nefesine bakmam ya da kalp atışını dinlemem gerekir.

Diyelim ki, bir arkadaşım bana bir haber iletti, kendisine anlatılan bir olayı detaylarıyla aktardı. Olayın bir bölümünü kendi gözleriyle görmemiş, sadece bir bölümünü görebilmiş, kalanını orada bulunan diğer kişilerin anlattıklarına göre tamamlıyor. Ben, bana aktarılan bu olayı, olay yerinde, ne gördüm ne de duydum. Olayın doğruluğundan nasıl emin olabilirim?

.

İnsanın şahit olabilmesi için ilgili şey ya da olay her ne ise kendi duyularıyla algılamış olması gerekir. Şahitlik için en az 2 üstün duyusunun kararı gereklidir, eğer bu üstün duyulardan biri eksikse bunun yerine geçebilecek diğer 2 duyu kullanılır karar alırken.

Farklı durumlarda, bir ya da iki duyu diğerlerine göre üstün konumdadır. İnsan, önce o duruma ait üstün duyuları bulmalıdır ki kesinlik sağlayabilsin. Diğer yandan, duyusal algılar her ne kadar kesinlik verse de emin olmak için aklın devreye girmesi gerekir. Duyulardan gelen bilgileri akıl analiz edip bir hüküm verir, bilgileri bir kararda bağlar. Yüksek bir akıl, insanın yaşamdaki şeylerin ya da olayların hakikatinden emin olmasını sağlar.

Duyularının dolaysız biçimde algılamadığı her şey, dedikodu mahiyetinde, asılsız inanışlara sebep olur. İnsanın yaşamına ait olan dosdoğru bildiğidir. İnsan için hakikatin tek yolu doğru yoldur.

.

Eğer hiçbir duyunun şahitliği yoksa, doğrudan bilemiyorsa, zihnin ürettiği düşüncelerle birlikte insan neye inanıyorsa orada kalır… İnsan, inanır ama emin olamaz… Düşünceleri hayal âleminde anlatılan hikâyelere benzer…

Yaşam ise, kendisine şahit olabilmesi, yaşadığından emin olabilmesi için beş duyu ve akıl vermiştir insana.

Duyular, yakına gelmek demektir. Ancak yakın olduğunda duyularını kullanabilir insan. Görmek, işitmek, dokunmak, tat ve koku almak, her birine özgün belirli bir yakınlık gerekir. İnsanın sahip olduğu her duyu organı sağlıklı olduğunda belirli bir yelpaze aralığında çalışır ve insan için bilgi toplar, haber verir. Yakın olmak, haber almak, bilgi sahibi olmak, zanlardan, yorumlardan, hayallerden, düşünce ve duyguların yanılsamalarından çıkmak demektir.

Bütün bunlara sadece şimdiki ân imkân tanır, duyuların çalıştığı tek zaman, şimdiki ân’dır.

Geçmişte ve gelecekte, hafızaya kayıtlı düşünce ve duygularda, insanın duyusal maddi bedeni var olmaz. Zamanın akışında, geçmişte ve gelecekte var olan, rüya gibi, hayal bir bedendir. Bu yüzden, insan ne geçmişten ne de gelecekten tam olarak emin olabilir. Dünün hatıralarında kalanlar, algının süzgeçinden geçmiş, yorumlanmış, bir bölümü unutulmuş, bir bölümü yanılsanmış olandır. Yarından beklenen ise, zihnin sınırları içine hapsolandır.

Yaşamın tek gerçeği, şimdiki ân’ın içindedir.

.

Her duyu habercidir.

Duyu bilgisi, aklın analizi ve kararı olmayan her düşünce ise, sadece hayaldir.

Bir muharebede olduğunuzu düşünün. Bütün askerler belirli bir görevde tek bir vücud olmuşçasına hareket etmelidir. Komutan için alacağı her haber vereceği kararlarda hayatî önem taşır. Ya habercisinin çok güvenilir olması ya da bizzat kendisinin orada bulunması ve duruma şahitlik etmesi gerekir.

İyi bir komutanın her türlü stratejiyi bilmesi yetmez. İyi bir komutan, uzaktan seyredip bilgiyi kulaktan dolma alan değil, cesaretle muharebenin içinde yer alandır. Ancak o zaman, her bir nefer bir azası haline gelir, kendisi yüksek akıla dönüşür ve zafere yürür.

.

Eminlik, dış âlemde şahitlik ile başlar.

Bir de içe doğan eminlik vardır. Kalbin derinliklerinde emin olmak. Bu sefer, şahit olmak için, içeride gönüle doğanı dışarıda yaşamak yani gerçekleştirmek, hakikate dönüştürmek gerekir. Aklın belirlediği bir hedefe ulaşması, niyetin sonucuyla buluşup gerçeğe dönüşmesi, hakk’ın ortaya çıkması gerekir.

Bir ülkü varsa içinizde emin olduğunuz, aklınız tüm gücünü o ülkünün yoluna adar. Geçici ve değişken düşüncelerin, duyguların sizi aldatmasına izin vermez. Başarmanız için bütün varlığınız işbirliği yapar. Duyularınız ihtiyacınız olan bilgiyi toplar, sizi yolda ve uyanık tutar. Aklınız haberciniz, bildiriciniz olur, içinizde hiçbir şüphe tohumunun yetişmesine izin vermez.

Çünkü şüphe varsa, insan asla emin olamaz.

Emin olmazsa insan, şahit olamaz.

.

İçten gelen eminlik, özünde insanın kendisinden emin olması, hakikatini yaşayacağını bilmesidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi:

“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve kabiliyeti bundan sonraki inkişafı ile atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır. Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız!”

O, bildiğinden emindir. Bu nedenle, daimî olarak her ân hatırlanandır.

“Diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim…”

Ülküsünün hakikatinden, içinde, en derinde emin olduğu için dışarıda muzaffer olmuş ve öngördüğü her şeyi yaşamda gerçekleştirmiştir.

.

İnsan, kendi azaları ve kuvalarıyla bir tek kendi yaşamına şahit olabilir. Başkasınınkine değil.

İkmal edilen, bütünlenen din, insanın kendi yaşamıdır. Gönderilen habercilerin verdiği nimet güzel bir yaşam için sunulan lütuflardır. Yine de, insanın bütün lütufları yaşamına alabilmesi, içten ve dıştan bildirilen haberi yaşamında gerçekleştirmesi gereklidir.

Yaşam, her ân aynı yanıtı bekler insandan.

İnsanın “Şahidim!” diyebilmesini ister.

.

.

.