Gökyüzünden yağan yağmur altında sanki kaçacak yeri olmadan kalmış durumda insan.
‘Bilgi çağı’nda sağanak yağış olanca şiddetiyle ıslatıyor her yanını.
Suya girmek sıcak bir günde güzel olsa da, başından aşağı dökülen bu soğuk suyun etkisi aynı değil.
İnsan kendini nasıl koruyacak?
.
Adeta hava durumundan habersiz evden çıkmışcasına, sabah gözlerimizi açtığımız an’dan uyuduğumuz an’a kadar bu yağmura yakalanıyoruz her birimiz.
Kimimiz televizyonu açıyor –kötümser haberlere, başımıza gelecek felaketlere, kavgalara, savaşlara, doğanın ve dünyanın yok oluşuna, uzaklarda bir yerlerde yaşayan birilerinin dertlerine, tanımadığımız insanların hayatlarına, ulaşma arzusunu tetikleyen heveslere -,
Kimimiz yolda radyo dinliyor –kelimeleri yutarcasına konuşan sunuculara, birbiri ardına hüzünü, neşeyi, isyanı ya da o hangisiyse karmakarışık duyguları ipe dizer gibi sıralayan müzik programlarına, bir anda kesip araya giren teklifsiz reklamlara-,
Çoğumuz elimizde telefon –gelen mesajlara, bildirimlere, trajikomik videolara, arkadaşların paylaşımlarına, arkadaşların arkadaşlarının hayatlarına, kurtarılan hayvanlara, kurtarılamayan insanlara, mükemmel yaşamlara, onlarca kez kopyala yapıştır gönderilen özlü sözlere, şikayetlere, en iyi çözümü bilenlerin yorumlarına, hiçbir şeyi beğenmeyenlere, her şeyi beğenenlere-,
Yolda yürürken bile tabelalara, mağaza vitrinlerine, ola ki gözümüzden kaçar diye mega boylarda panolara,
Değerli, değersiz her türlü bilgi parçacığına, habere, reklama, dedikoduya maruz kalıyoruz.
Ne altına sığınacak bir şemsiye, ne de görebildiğimiz, başımızı sokacak güvenli bir çatı yok.
.
‘İliklerime işledi‘ dedikleri türden bir yağmur bu.
Gözlerimizden, kulaklarımızdan içimize işliyor, ulaşabildiği derinlikleri ıslatıyor, kurutması mümkün olmayan bir su baskını gibi, içimizde bir yerlerde birikiyor.
Bugünün insanı içinse bir şeyin birikmesi çok normal, -çok olanın iyi olduğuna karar vermiş- zaten biriktirmek istiyoruz.
Köşede birikmiş biraz paramız olsun, yetmez bankada bir yatırım hesabı –gelecekteki güzel ya da zor günler için-, evin içinde eşyalarımız, kullanılmayanlar -ya atılamayacak kadar kıymetli gözükenler ya da bir gün gerekir diye– dolapların derinliklerinde, bodrum katlarda dursun, mutfakta gıdalar, belki bir ay sonra pişecek erzaklar, her şeyin bir yedeği, ne’me lazım olup aniden gerekir diye alınanlar, ihtiyaç bile olmadan birinde görülüp özenilenler, reklamlarda mutlaka sahip olmalısın denenler, bir özelliği az gelip çok özelliği olanlar, hem onu hem bunu yapanlar, nesneleri bize bağlayan, yaşanılan ve yaşanılacak olan deneyimler, bolca hatıra, akıllı telefonların hafıza depolarında kayıtlı fotoğraflar… ama hepsi özünde insanın aklında bir yerde duran onlarca bilgi, yapılacaklar listesi, görevler, sorumluluklar, bir türlü başlanamayan heyecanlar, özlemler, planlar, bedenlerimizin taşıyabileceğinden fazla kilolar, hastalıklar, ruhumuzun üzerinde tonlarca ağırlık, sıkıntılar, mutsuzluk… biriktiriyoruz… yaşamaya çalışırken bir o kadar yaşamdan uzaklaşırken, yağmurun altında kaçacak yerimiz olmadan ıslanıyoruz…
.
Oysa, su berekettir.
Su, insana can verendir, yaşam verendir tüm dünyaya.
Ne oldu da dengesi bozuldu bu ilişkinin? Bizi besleyen şey bizi tüketen şeye dönüştü.
Su, kirlendi, berraklığını ve saflığını yitirdi.
Su, bir yerlerde yok olurken bir yerlerde hacmin ötesine taştı.
.
.
Öyküde anlatılır ki:
Bir zamanlar, engin bilgisinin ünü her yerde duyulmuş olan Çinli bir Zen Ustası’nı, bir nebze olsun bildiklerini öğretmesi için yabancı bir ülkeye davet ederler. Hakikat bilgisinin insanlığı bir güneş gibi aydınlatmasını isteyen Büyük Usta, uzak bir yerden gelmiş de olsa, bu daveti kabul eder.
Öğrencisi olmak isteyen genç adam, kıymetli misafirini kendi evinde özenle ağırlar. Kendisi gibi hevesli bir grup genç insan toplanmış, Büyük Usta’dan ders almak için hazır bekler. Büyük Usta içtenlikle bildiklerini anlatır, uygulamalarla anlattıklarını pekiştirir. Her gün ders sabah başlar akşam üzeri sona erer. Yoğun günün ardından herkes ertesi gün için dinlenmek üzere akşam evlerine çekilir.
Yaşam içinse sabahtan akşama belirlenmiş bir ders saati yoktur, her an uyanık olmasını ister öğrencinin, her an farkında ve her an öğrenmeye hazır…
İlk günün sabahında, kendisini davet eden gencin evinde kalan Büyük Usta, erken kalkıp evin tozunu alır, ortalığı düzenler. Genç adam kalktığında şaşkınlıkla Büyük Usta’nın elinde süpürge yerleri süpürdüğünü görünce neden zahmet edip bunu yaptığını sorar, ne de olsa o misafirdir ve bir ara birisi bu işi yapacaktır.
Büyük Usta önce biraz sessiz kalır, sonra erken kalktığını söyler, ‘Yapılması gereken her ne ise sadece onu yaptım‘ der nazikçe…
Bu basit eylem, evsahibinin uyanmasını beklerken –sözde– misafir olduğu eve ve sunulana teşekkür etmenin bir yoludur, gereken her ne ise yapılan sadece o’dur, ne bir eksik ne de bir fazla.
Ev insanın yaşam alanıdır, yaşam ayırt etmez, her an neredeyseniz o an içinde orası size aittir, –özde– sizin evinizdir.
Ve kesintisiz bir devamlılıktır yaşamak, her nerede her ne yapıyorsanız yapın, bütün sorumluluk hep sizin ellerinizdedir…
Genç adam kahvaltı için kendi misafirperverliğini göstermek üzere zengin bir sofra kurar, her şeyi tattırmak, yabancı bu kültürün güzelliklerini tanıtmak ister. Büyük Usta ise sofraya oturduğunda, ‘Ancak tabağımdaki kadar yiyebilirim‘ der nazikçe.
O zaman ‘çay‘ diye düşünür genç adam, Büyük Usta’nın çayı sevdiğini fark ettiğinde. Bu sefer, bardağını doldurmaya başlar boşaldıkça, her bardağa ‘Tatlandırması için bir de şeker atmalısınız’ der.
Büyük Usta önce biraz sessiz kalır, sonra, eliyle bardağın üzerini kapatarak, ‘Bu kadarı yeterli, fazlası açgözlülük olur‘ diye yanıtlar…
.
.
Yaşam da tıpkı bu misafirperver genç gibi, kendine misafir olan herkese en güzelini sunmak ister. Yaşam için darlık yoktur, o geniş ve engindir, bereketli ve zengindir. Yine de, denge kurmak için her şeyi kararında yapar yaşam. Ekinleri büyütecek ışık ve su vardır ama ekinin çürümesini ya da kurumasını engelleyecek şekilde dengeli sunulmalıdır. Kolaylık kadar zorluk da gereklidir ki, ekin güçlensin, köklerinin üzerinde boy atıp serpilsin.
Denge, yaşamın var’oluş düzenidir.
Bazı sabahlar güneş daha parlaktır, bazı sabahlar ise bulutlarla gölgelenir. Güneş hep oradadır ancak çeşitlilik için farklılık gerekir.
Bir şey ne kadar güzel ve hoş olursa olsun, ‘azı karar çoğu zarar‘ dedikleri gibi, fark edilmediğinde, bir noktadan sonra verdiği zevk eziyete dönüşür.
.
Bugünkü yaşamlarımıza benzer…
İnsan, keşfetmenin, üretmenin zevkinde daha da fazlasını arzuladı. Pişen bir yemeğin tazeyken güzel olması gibi, her üretilen hızlıca tüketildi. Tükettikçe daha çok olmasının arzusunda, hazmedebileceğinden fazlasına sahip olmaya, biriktirmeye başladı insan. İçindeki birikirken, dışındaki albenili, güzel paketler doğayı kirleten çöp yığınlarına dönüştü, bir kenara yığılı kullanılmayan araçlar, makineler, durmaksızın üretim yapan sanayinin atıkları, ürünler uzun süre dayansın diye kullanılan kimyasallar, her şey ama her şey bir noktadan sonra dengesini yitirdi, kontrolden çıktı. En kolayı da dedikodu gibi haber üretmekti, üzerine emek harcamadan bilgisayarlarda bilgi sayılan şeyleri üretmekti. Gittikçe büyüyen bir deniz dalgası gibi kendi yarattığının altında kalmaktan, yüzemediği bu suda boğulmaktan korkan insan, şimdiyse kaçacak bir yer arayışında; belki başka bir mahalle, başka bir şehir, başka bir ülke ya da başka bir gezegen umudunda…
.
İnsan kendinden kaçabilir mi?
Özünde bu döngüyü başlatan insanın kendisi oldukça,
İnsanın bir şeyleri değiştirme şansı var mı,
Kendini değiştirmekten başka…
.
‘Fazlası açgözlülük olur‘ diyen Büyük Usta’nın sözleri sadece o genç adama değil, insanın içinde, derinliklerinde var olan bir noktaya hitap ediyor.
Açgözlülüğün kökeni olan o noktaya. Dengenin zıddı olana.
.
Var’oluşta her şey kendi düzeni ve dengesi içinde yaratılmıştır. Doğanın mekaniği bu dengeyi korumak üzere programlıdır.
İnsanın kendini var’edişinde ise denge insanın kendi ellerindedir. Doyduğu halde yemek yemeye devam edebilir. Uykusu geldiği halde kendini uyanık tutabilir. Yaşamak için evler, evlerin ötesinde gökdelenler inşa edebilir. İşini azaltacak aletler yapabilir, işi azaldı diye canı sıkılabilir. Geceyi aydınlatabilir, gündüzü karartabilir. İnsan, aklı ve becerileri ile hepsini ortaya çıkarabilir ve açgözlülüğüyle sınırlarını zorlayıp kendini aşırı uçlara sıkıştırabilir.
Halbuki akıl, bir teraziyle verilmiştir insana. İyiyi ve kötüyü ayrıt edebilmesi için. Azı ve çoğu görebilmesi, kararında durabilmesi için.
Yaşamı tanıyan, yaşamı anlayan insan bilir ki, her çıkışın bir inişi vardır. Zirve noktasına ulaşan her şey zıddını doğurur. Bu nedenle, ‘orta yol iyidir‘ denmiştir. Zirveye ulaşmak olsa da hedef, inerken nasıl dönüştüreceğini bilmelidir insan, bir sonraki adımı görebilmelidir.
.
Şimdi, maruz kaldığı bu sağanaktan korunmak yine insanın kendi elindedir.
Dışarıda kendini koruyacak bir şemsiyeye sahip olması, güvenle içinde yaşayacağı temeli sağlam bir evinin olması, insanın kendi yaşamını kurmasıdır.
Sizi kendinizden koruyacak sizden başka kimse yok.
.
Nuh’un tufan karşısında inşa ettiği gemi gibi, insan eski alışkanlıklarını, yanlış bildiklerini, sahte benliğinin bitmek bilmeyen arzularını, açgözlü yaşamını ancak kendi inşa edeceği bir gemi ile geride bırakabilir.
Tufan, kimilerini helak edecek, kimileri ise yeni bir yaşama adım atacak sular çekildiğinde.
Her insan, gemiye binip binmeyeceğine ise, son anda, yine kendi karar verecek…
.
İnsanın içinde bir yerde bir nokta var’olur,
Eşit kollu bir terazinin kollarının kavuşma noktasına benzer,
0 noktası,
Karadelik ve akdelik gibi birlikte,
Başlangıç ve son o noktadadır,
İki kutbu eşitleyen, nötr olandır,
Yokluğun timsali, mevcut olmama hâli,
Yok olsa bile yer tutucu olandır,
Var olanı basamak basamak yukarıya taşıyan,
Zirvede durandır,
Bir adım öncesi çıkış olan,
Bir adım sonrası iniş olandır,
Açgözlülüğün tutulduğu,
Dengenin kurulduğu noktadır,
Her bir eli terazinin bir kefesi gibi,
Ne alırsa alsın ellerine,
Dengelemesini öğrenir insan,
O noktayı fark ettiğinde,
Eksiği de fazlayı da
Kolayca görebilir insan.
.
İnce ip üzerinde dengede yürümeyi başaran cambaz misali, yaşam ustası olur her varlık, incelikle bir sonraki adımını atarken.
Fazla olanı bırakmayı eksik olanı tamamlamayı öğrenir.
Nefes kadar hafiflemeyi öğrenir, bırakırken geçmişi ve geleceği ellerinden ve alırken ellerine şimdi yaşam vereni.
Zamansız bir ân’ın üzerinde yürür ustalıkla, bilir ki yaşam o ân’da var’olandır…
.
.
.