Gerçek, Doğru, Hakikat

Kış mevsimi için sıcak ve güneşli bir gün…

Güneş o kadar parlak ki, gizlenmiş olanları aşikâr ediyor umarsızca…

Geçen günlerin yağmuru ve tozuyla buluşmuş pencereler biraz utanç içindeler, şeffaf ve net olması gereken, gölgelenmiş ve kirlenmiş durumda…

.

Pencereden dışarıya bakarken, dışarının netliğini perdeleyenin penceredeki kir ve toz olduğundan eminim.

İçimdeki ses diyor ki, ‘Camları silersen her şey net ve parlak olacak…

.

Yaşam algımız gibi…

Çoğu zaman, bizi perdeleyenin ne olduğunun farkında olmadan çabalıyoruz…

Dışarıdaki görüntüyü düzeltmek için uğraşıyoruz…

İçerisi ve dışarısı arasındaki ince zarın etkisini bilmeden…

.

Felsefî olarak gerçek nedir, hakikat nedir, doğru nedir sorularının yanıtına bakarsanız, gerçeğin dış dünyada var olan somut bir değer ve değişmez olduğunu, doğrunun kişiye, duruma, zamana, mekâna göre göreceli ve değişken olduğunu, hakikatin ise bireysel olup kişinin kendi zihin algısına bağlı olduğunu okursunuz…

Bu tanımları yazan akıl hâli, dış dünya üzerine yaşayan bir akıldır.

Oysa diğer bir akıl hâline geçseniz ve iç dünya üzerine yaşama baksanız, hakikat tek ve değişmez diyecektir. Bireyin dünyasında hakikat kendi içinden doğan ve yaşama yansıyandır. ‘Hakk ile halk olur her şey‘… Gerçek bu hakikate göre şekillenir, bu nedenle –inanılmaz bir şekilde– gerçek ve gerçeklik değişkendir. ‘Hakk gelince batıl zail olur’… Bireyin dünyasında tek bir doğru vardır, kendisine göre doğru olan. ‘Senin dinin sana, benim dinim bana‘ der. Bu doğru ise bireyin bulunduğu hâl ve bilinç seviyesine göre yine görecelidir, kişi, dün doğru olan bir şeyin artık doğru olmadığını savunabilir…

.

Yaşamı nasıl yaşayacağız?

.

Dışarıya göre yaşarsa insan, dış dünyada sabit bir gerçekliğe bağlı olup, doğruları genel olarak bulunduğu ve bağlı olduğu ortama göre kabul edip, hakikati buna göre belirleyecektir…

Bizim ortak bir dünya yaşamımız var, bitkiler, hayvanlar, insanlarla donatılmış bu dünyadaki yaşam ortamı hepimiz için aynı. Güneş her sabah doğudan doğar ve her akşam batıdan batar. Ağaçları, mevsimleri nerede olsak tanırız. Bir kuşun ötüşü tanıdıktır, bir çiçeğin açışı da… Bunların hepsi dünyamızın gerçekliğidir…

Bu dünyamızda doğrularımız ise, bulunduğumuz nokta ile şekillenir. Kimine göre bir şekilde yaşamak doğru iken kimine göre yaşam başka şekilde yaşanır. Hepimize her sabah güneş doğudan doğsa bile, sabah kahvaltısında yediklerimiz farklıdır. Birbirimizle ilişkilerimiz, iş yapış şeklimiz farklıdır ve hakikatimiz de farklılaşır. Doğal kaynakları zengin bir coğrafyada yaşıyorsanız, hakikatinizde dünya sizin için bereketli bir yerdir, ya da başka bir coğrafyada tam tersidir…

.

İnsan içeriye baktığında ise önce kendi hakikati ile başlar yaşama. Kendi hakikati yaşamdaki doğrularını ve gerçeklerini oluşturur…

İlişkisi kendisiyledir… Başka kimse yoktur. Tüm sebepler ve sonuçlar bu ilişkinin içindedir. Hakikat örtülüdür insana, kendisini bulmasını, kendisini bilmesini ister. Apaçık aşikâr olur örütüsünü açana…

Kendi içindeki zenginliği bulan kişinin yaşamı zenginleşir ve gerçeğe dönüşür, ya da tam tersi…

.

İçerisi ve dışarısı arasındaki ince zarın etkisi…

.

Nefes gibi, yaşamda her şey alma ve verme üzerine dengelenir… Yaşam bile nihayetinde size verilmiş olandır, bir gün geri alınır…

Ama bu arada, siz yaşama ‘yaşam‘ verebilir ve alabilirsiniz…

Gözlerinizle dış dünyayı seyrederken, içerisi dışarıya bakar ve dışarısı içeriye aktarılır. Algı kapıları, pencere gibidir, arınmış ve temizse bütün görüntüler net ve berrak olacaktır. Algı kapıları, kirlenmiş ve bulanmışsa, netlik kaybolur…

Net ve berrak olmak ne demektir?

Hakikati ve gerçeği olduğu gibi görmek ne demektir?

Bilmek mümkün mü?

.

Ortak dış dünyamızda, birbirimizle ilişkiler ağının içindeyken, biz ancak birlikte bilebiliriz… Hemfikir olmamız gerekir. Ancak o zaman netleşir her şey ve berraklaşır. Gerçekleri ve hakikatleri ayırt eder, tanımlarız, ortak kararımızla el sıkışır buna göre yaşarız…

Yine de, anlaşamıyoruz… Neden?

Bireysel iç dünyamızda bambaşka bir dünya var olabiliyor. Dışarının var dediğine yok, yok dediğine var diyebiliyoruz. Kendimizden eminsek, o eminlik netleşip berraklaştırıyor dünyamızı…

Bazen kendimizden o kadar net ve emin oluyoruz ki, ortak dünyaya eklemeler ya da çıkartmalar yapabiliyoruz. Adı keşif olan, önceden var olmayanın bulunması ile dünyayı, uzayı, yaşamın detaylarını keşfediyoruz. Ya da tükenim denen, önceden var olanın kaybolması ile türleri, uygarlıkları, yaşam alanlarını kaybediyoruz…

.

İnsan nasıl yaşamalı?

.

Kimileri dışsal yolu seçip dünyayı geliştirmeye, düzenlemeye, düzeltmeye yönelir.

Kimileri ise içsel yolu seçip kendilerini geliştirmeye yönelir.

Dışsal ya da içsel yolun seçimi kişiye göredir, aslında ulaşmak istedikleri hedef aynıdır… Daha iyi, daha güzel, daha huzurlu bir yaşam… Cennet dedikleri… İnsanın çabası ve bilgisi daha iyisine ulaşmak içindir.

Bütünlük içindeyse, dışarısı ve içerisi, iyi ve kötü, cennet ve cehennem, biz ve ben ayrı değildir. Her şey bir’dir.

Var oluş durmak bilmeyen bir ilerleme içindedir. Kimi zaman gerilemiş bile gözükse, kimi zaman bir şeyler kötü de gözükse, var oluş hep iyiye ve ileriye gider…

.

Camları silersen her şey net ve parlak olacak...’ diyen içsel sesim, benim hakikatim…

Benim hakikatimde, ‘kendi ışığın ol‘ diyen bir ses işittim ve kulak verdim.

Benim hakikatimde bir ses, ‘seçebilirsin’ dedi, sağlıklı ya da hasta olmayı, memnun ya da hoşnutsuz olmayı…

Benim hakikatimde değişim ve dönüşüm gerçek oldu… Yaşamda her şey değişti ve dönüştü…

Bu kadar net ve berrak olduğunda, yaşamın hep bir sonrakine gebe olduğunu gördüm…

.

Doğum uzun sürse de, doğan beklenmedik olsa da, yaşam hep gebe…

Kendi kendini dölleyen ve doğuran bir döngü her şeyi var ediyor…

Tıpkı, insanın arzuları ile yarattığı kendi yaşamı gibi...

.

O halde, belki de vakti gelmiştir, herkesin hakikatini bir kenara koyup, kendi hakikatini bulmanın…

Algı kapılarını arındırıp, yaşamı kendi hakikatinde tüm gerçekliği içinde görmenin.

Belki de şimdi tam zamanıdır, yaşama ‘yaşam’ katmanın…

Leave a comment