Güneş o kadar parlak ki, gizlenmiş olanları aşikâr ediyor umarsızca…
Geçen günlerin yağmuru ve tozuyla buluşmuş pencereler biraz utanç içindeler, şeffaf ve net olması gereken, gölgelenmiş ve kirlenmiş durumda…
.
Pencereden dışarıya bakarken, dışarının netliğini perdeleyenin penceredeki kir ve toz olduğundan eminim.
İçimdeki ses diyor ki, ‘Camları silersen her şey net ve parlak olacak…‘
.
Yaşam algımız gibi…
Çoğu zaman, bizi perdeleyenin ne olduğunun farkında olmadan çabalıyoruz…
Dışarıdaki görüntüyü düzeltmek için uğraşıyoruz…
İçerisi ve dışarısı arasındaki ince zarın etkisini bilmeden…
.
Felsefî olarak gerçek nedir, hakikat nedir, doğru nedir sorularının yanıtına bakarsanız, gerçeğin dış dünyada var olan somut bir değer ve değişmez olduğunu, doğrunun kişiye, duruma, zamana, mekâna göre göreceli ve değişken olduğunu, hakikatin ise bireysel olup kişinin kendi zihin algısına bağlı olduğunu okursunuz…
Bu tanımları yazan akıl hâli, dış dünya üzerine yaşayan bir akıldır.
Oysa diğer bir akıl hâline geçseniz ve iç dünya üzerine yaşama baksanız, hakikat tek ve değişmez diyecektir. Bireyin dünyasında hakikat kendi içinden doğan ve yaşama yansıyandır. ‘Hakk ile halk olur her şey‘… Gerçek bu hakikate göre şekillenir, bu nedenle –inanılmaz bir şekilde– gerçek ve gerçeklik değişkendir. ‘Hakk gelince batıl zail olur’… Bireyin dünyasında tek bir doğru vardır, kendisine göre doğru olan. ‘Senin dinin sana, benim dinim bana‘ der. Bu doğru ise bireyin bulunduğu hâl ve bilinç seviyesine göre yine görecelidir, kişi, dün doğru olan bir şeyin artık doğru olmadığını savunabilir…
.
Yaşamı nasıl yaşayacağız?
.
Dışarıya göre yaşarsa insan, dış dünyada sabit bir gerçekliğe bağlı olup, doğruları genel olarak bulunduğu ve bağlı olduğu ortama göre kabul edip, hakikati buna göre belirleyecektir…
Bizim ortak bir dünya yaşamımız var, bitkiler, hayvanlar, insanlarla donatılmış bu dünyadaki yaşam ortamı hepimiz için aynı. Güneş her sabah doğudan doğar ve her akşam batıdan batar. Ağaçları, mevsimleri nerede olsak tanırız. Bir kuşun ötüşü tanıdıktır, bir çiçeğin açışı da… Bunların hepsi dünyamızın gerçekliğidir…
Bu dünyamızda doğrularımız ise, bulunduğumuz nokta ile şekillenir. Kimine göre bir şekilde yaşamak doğru iken kimine göre yaşam başka şekilde yaşanır. Hepimize her sabah güneş doğudan doğsa bile, sabah kahvaltısında yediklerimiz farklıdır. Birbirimizle ilişkilerimiz, iş yapış şeklimiz farklıdır ve hakikatimiz de farklılaşır. Doğal kaynakları zengin bir coğrafyada yaşıyorsanız, hakikatinizde dünya sizin için bereketli bir yerdir, ya da başka bir coğrafyada tam tersidir…
.
İnsan içeriye baktığında ise önce kendi hakikati ile başlar yaşama. Kendi hakikati yaşamdaki doğrularını ve gerçeklerini oluşturur…
İlişkisi kendisiyledir… Başka kimse yoktur. Tüm sebepler ve sonuçlar bu ilişkinin içindedir. Hakikat örtülüdür insana, kendisini bulmasını, kendisini bilmesini ister. Apaçık aşikâr olur örütüsünü açana…
Kendi içindeki zenginliği bulan kişinin yaşamı zenginleşir ve gerçeğe dönüşür, ya da tam tersi…
.
İçerisi ve dışarısı arasındaki ince zarın etkisi…
.
Nefes gibi, yaşamda her şey alma ve verme üzerine dengelenir… Yaşam bile nihayetinde size verilmiş olandır, bir gün geri alınır…
Ama bu arada, siz yaşama ‘yaşam‘ verebilir ve alabilirsiniz…
Gözlerinizle dış dünyayı seyrederken, içerisi dışarıya bakar ve dışarısı içeriye aktarılır. Algı kapıları, pencere gibidir, arınmış ve temizse bütün görüntüler net ve berrak olacaktır. Algı kapıları, kirlenmiş ve bulanmışsa, netlik kaybolur…
Net ve berrak olmak ne demektir?
Hakikati ve gerçeği olduğu gibi görmek ne demektir?
Bilmek mümkün mü?
.
Ortak dış dünyamızda, birbirimizle ilişkiler ağının içindeyken, biz ancak birlikte bilebiliriz… Hemfikir olmamız gerekir. Ancak o zaman netleşir her şey ve berraklaşır. Gerçekleri ve hakikatleri ayırt eder, tanımlarız, ortak kararımızla el sıkışır buna göre yaşarız…
Yine de, anlaşamıyoruz… Neden?
Bireysel iç dünyamızda bambaşka bir dünya var olabiliyor. Dışarının var dediğine yok, yok dediğine var diyebiliyoruz. Kendimizden eminsek, o eminlik netleşip berraklaştırıyor dünyamızı…
Bazen kendimizden o kadar net ve emin oluyoruz ki, ortak dünyaya eklemeler ya da çıkartmalar yapabiliyoruz. Adı keşif olan, önceden var olmayanın bulunması ile dünyayı, uzayı, yaşamın detaylarını keşfediyoruz. Ya da tükenim denen, önceden var olanın kaybolması ile türleri, uygarlıkları, yaşam alanlarını kaybediyoruz…
.
İnsan nasıl yaşamalı?
.
Kimileri dışsal yolu seçip dünyayı geliştirmeye, düzenlemeye, düzeltmeye yönelir.
Kimileri ise içsel yolu seçip kendilerini geliştirmeye yönelir.
Dışsal ya da içsel yolun seçimi kişiye göredir, aslında ulaşmak istedikleri hedef aynıdır… Daha iyi, daha güzel, daha huzurlu bir yaşam… Cennet dedikleri… İnsanın çabası ve bilgisi daha iyisine ulaşmak içindir.
Bütünlük içindeyse, dışarısı ve içerisi, iyi ve kötü, cennet ve cehennem, biz ve ben ayrı değildir. Her şey bir’dir.
Var oluş durmak bilmeyen bir ilerleme içindedir. Kimi zaman gerilemiş bile gözükse, kimi zaman bir şeyler kötü de gözükse, var oluş hep iyiye ve ileriye gider…
.
‘Camları silersen her şey net ve parlak olacak...’ diyen içsel sesim, benim hakikatim…
Benim hakikatimde, ‘kendi ışığın ol‘ diyen bir ses işittim ve kulak verdim.
Benim hakikatimde bir ses, ‘seçebilirsin’ dedi, sağlıklı ya da hasta olmayı, memnun ya da hoşnutsuz olmayı…
Benim hakikatimde değişim ve dönüşüm gerçek oldu… Yaşamda her şey değişti ve dönüştü…
Bu kadar net ve berrak olduğunda, yaşamın hep bir sonrakine gebe olduğunu gördüm…
.
Doğum uzun sürse de, doğan beklenmedik olsa da, yaşam hep gebe…
Kendi kendini dölleyen ve doğuran bir döngü her şeyi var ediyor…
Tıpkı, insanın arzuları ile yarattığı kendi yaşamı gibi...
.
O halde, belki de vakti gelmiştir, herkesin hakikatini bir kenara koyup, kendi hakikatini bulmanın…
Algı kapılarını arındırıp, yaşamı kendi hakikatinde tüm gerçekliği içinde görmenin.
Belki de şimdi tam zamanıdır, yaşama ‘yaşam’ katmanın…
En uzun gece… Zayıf ve güçsüz eski güneş zamana yenik düşer ve devrini tamamlar…
Sabah doğan olan yeni güneş, yeni bir aydınlığın müjdecisi, ‘yeni doğan’ın habercisi…
.
Şafağın kızıllığını taşıyan nar, bin taneyi kapsar bir’in içinde…
Dünya yaşamının çeşitliliği ve bereketi yayılır etrafa her bir tanenin yere düşmesiyle…
Her bir tane, binlercesini taşır içinde, her seferinde yeniden doğan…
Her doğumda her bir tane ayrılır bir’den…
O bir tane, bir gün tekrar bir’e dönene kadar…
.
.
.
Öz’e dönüş
.
Buddha’nın öyküsünü çoğu kişi bilir…
Öykü sanki iki kişiyi anlatır; biri yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış olan tarihî bir kişi, bir ismin sahibidir, diğeri ise bir isimle değil, kendisini tanımlayacak bir ünvanla anılandır…
.
Siddhartha Gautama, Hindistan’ın krallıklar döneminde, Himalaya’ların güney, Hindistan’ın doğu bölgesinde yer alan Shakya etnik krallığında Kral Suddhodana ve Kraliçe Maya’nın oğlu olarak dünyaya gelir… Büyük bir zenginliğin vârisidir. Kendisine aktarılacak olan miras sadece babasının krallığı ve gelecekte üstleneceği rol değil, aynı zamanda halkının kültürü, kadim gelenekleri, düşünce yapısı, inançları ve yaşam tarzıdır…
Siddhartha da her insan gibi, bir kader ile doğmuştur… Dışarıdan bakıldığında kaderi muhteşem gözükmektedir, dünyevî âleme olabilecek en güzel yerde ve zamanda doğmuş gibidir…
Yine de bir insandır ve bir insanın başına gelebilecek her şey onun için de geçerlidir… Yaşamın getireceklerini bilen babası onu korumak arzusuyla yaşamın bütünlüğünü ikiye böler… Oğlu sadece güzellikleri, gençliği, sağlığı, mutluluğu yaşasın, kötülüklerden, çirkinliklerden, yaşlanmaktan hatta ölümden uzak olsun ister… Öyle ya, sımsıkı kapatılırsa, sarayın güvenli duvarları içinde mükemmel bir yaşam sürdürebilir…
Böylece, altın bir kafesin içinde büyür, ismi Siddhartha olan…
.
Yaşamın getireceklerinden bir kaçış var mıdır?
Genç Siddhartha bir gün sarayın dışına planlanmış bir gezi yapacaktır. Tekrar bütün olmak isteyen yaşam içinse bu bir fırsattır, olacak olan olmalıdır yaşamda… Bugüne kadar sakınılmış ve gözetilmiş olan Siddhartha, yolda daha önce benzerini görmediği insanları fark eder, bunlar hasta ve yaşlı kişilerdir. İçindeki merak duygusu baskın gelir, eşlik edenlerin uyarılarına rağmen öğrenmek ister…
Yaşamın kendisinden gizlenen diğer yüzü… Her insan mutlu olduğu kadar acı çeker, gençliğin güzelliğini yaşadığı kadar yaşlılığın zorluğunu yaşar, sağlıklı olduğu kadar hasta olur ve her insan yaşama doğduğu gibi yaşama veda eder… Yaşam, birini diğerinden ayırt etmez. Herkesin tatmasını ister sahip olduğu çeşitliliği, acı ya da tatlı fark etmez, yaşam için hepsi birdir…
.
‘Eğer bu yaşamsa,’ diye düşünür Siddhartha, ‘Gelip geçici olan bütün bunlar yaşamın bütünüyse, bunun ötesinde ne olduğunu bulmalıyım… Yaşamın anlamı nedir? İnsan yok olacaksa neden var olur?Yaşamın ve kaderin çarkından çıkıp özgürleşmek mümkün müdür?‘
.
İlk adımı feragat olur. Mirasından feragat… Sahip olduğu ve olacağı bütün zenginlikleri, günü geldiğinde zaten bırakmak zorunda kalacağının farkındalığıyla bırakır Siddhartha… Feragat sadece krallığından ve gücün getireceği haklarından vazgeçmek değildir, ailesinden, kendisine bahşedilen sevgi ve saygıdan, sahip olduğu kimliğinden, bildiklerinden, beklediklerinden vazgeçer…
Yola çıkar… Bugüne kadar ona anlatılanlar gerçek değilse, mutlaka hakikati bilen biri vardır diye düşünür. Açık bir kalple her öğretiye kulak verir, sabırla her metodu dener. Yine de hiç biri aradığı yanıtı veremez… Uzun bir yolculuktur arayış, soruların cevaplarını bulmak kolay değildir.
Yanıtı bulamasa da yolda fark eder; aradığı şey, öğretilerde, metodlarda gizlenmemiştir. Her biri aradığı yanıtın bir parçasına sahip gibidir, ancak sivrilen bu parça aşırıdır ve yanıt aşırı uçlarda değildir… Yaşamda dengeyi ancak ‘orta yol‘da yürüdüğünde sağlayacağını anlar. Bütün öğretileri ve metodları bırakmaya karar verir.
Orta yol iyidir…
.
Yaşamda bir şeyi arıyorsanız eğer, yolu kolaylaştırmak için ipuçları verilir… Siddhartha isminin bir anlamı vardır, ‘amacına ulaşmış‘ demektir. Farkındadır ki, ancak aradığı yanıtı bulunca isminin hakkını verecek ve amacına ulaşacaktır.
Dışarıdaki arayışını şimdi içeriye yöneltir…
Görünürdeki eylemleri sona ermiştir, hareket durmuştur…
Dışsal sükûnet hâli içerisinde bir ağacın altına oturur…
Ve basitçe soruyu kendine sorar…
Bedeni yok olsa dahi aradığı yanıtı almadan kalkmayaya kararlıdır.
Hareketsizliğin içindeki harekete, sükûnetin içindeki kaynamaya şahit olacağı içsel yolculuğu başlar…
.
.
Kapalı bir kutudur insan
İçini bilmek mümkün değil
Bildirmezse kendisi
Kendine bile kapalıdır insan
Tanımaz en yakın olanı
Dışarıyı anlamak içinse
İçeriye bakmak gerekir
Mühürü açıp kutunun
İçindekiyle yüzleşmek gerekir
.
.
Ağacın altında oturan Siddhartha kendisiyle başbaşadır… Dışarıda hiçbir şey yoktur…
Soruyu kendine sorar, derinliklerine… ve sükûnet içinde bekler… İçini seyrederken dışında belirenleri görür…
Genç ve güzel kadınlar, bunlar Mara’nın kızlarıdır… Soruyla birlikte canlanırlar…
Mara… Duyuların hakimi… Dünyevî olanı kontrol eden… İçeride ne varsa dışarıda var etmeye muktedirdir Mara.
Siddhartha –farkında– seyreder, genç ve güzel kadınların dansını, yaşamın cazibesini, baştan çıkarıcılığını… Taşıdıkları su testisinin içindeki su, hayat verendir yaşamda, ne istiyorsa onu getirendir, kendisini kendisine yansıtan bir ayna gibidir…
Mara’nın kızları güzel görünüşlerinin altında gizler duyguları; arzuları, açgözlülüğü ve memnuniyetsizliği, kibiri ve korkuyu. Bitmeyen bir susuzluğu, dinmek bilmeyen tutkuları, bağımlılıkları, nefreti, öfkeyi, kendini beğenmeyi, hırsı, şehveti ve sanrıları taşırlar bedenlerinde… Her bir duyguyu şekillendirir, varlık verir, bildiğimiz, elle tutulan gözle görülen, gerçek denilen dünya yaşamını yaratırlar.
Duyuların yarattığı illüzyonu gören Siddhartha ise artık hakimiyetlerinden çıkmıştır…
Sadece seyreder, önünde sergilenen gerçek zannındaki yaşam oyununu…
.
Gelip geçici olan, yaşamda tutunamaz varlığa ve yok olur bir hayal gibi…
Hayaller yok olsa da, Mara kolay vazgeçmez, Siddhartha’nın zanlarından arındığını görmüştür… Arzuların, gençliğin, güzelliğin baştan çıkarıcılığı hiç var olmamış gibi silinmiştir… Mara öfkelidir, tıpkı yaşamda bir şeyler istediği gibi gitmediğinde öfkelenen her insan gibi…
Siddhartha soruyu kendine sorar, her seferinde daha derine…
Mara azgın öfkesini şimdi zanların kaynağına, Siddhartha’nın duygularına ve düşüncelerine yöneltir…
Siddhartha duygularının dev okyanus dalgaları gibi kabarmasını, düşüncelerinin yakıcı ateş toplarına dönüşmesini seyreder… Mara’nın dev ordusu ve ateşli oklarla üzerine gelen saldırısı karşısında kayıtsızdır…
Her bir ok –geçmişin ve geleceğin yakıcı pişmanlıkları, vicdan azabı– artık yoktur… ne geçmiş ne de gelecek vardır… hepsi hayal âleminin bir parçasıdır… Dışarısı gibi içerisi de gelip geçici olanın, yaşam oyununun bir parçasıdır…
.
Ateş gül yapraklarına dönüşür…
Siddhartha seyreder…
Kendini…
Görür, hepsinin kendinden varlığa büründüğünü…
.
Su, ayna olmuş, kendisini yansıtır…
Durulduğunda, şimdi, net görebilmektedir kendi yüzünü.
Artık kendisiyle yüzleşme vaktidir.
İçindeki Mara ile konuşma vakti…
.
‘Hiç kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere gittin‘,’Benim tanrım olur musun?‘ der Mara.
‘Mimar‘, ‘En sonunda seninle karşılaştık‘, ‘Artık evini yeniden inşa edemezsin‘ yanıtlar Siddhartha.
‘Ama, ben senin evinim‘ der Mara, ‘Ve sen benim içimde yaşıyorsun.‘
‘Ah, benim kendi egomun efendisi… Sen bir illüzyondan başka bir şey değilsin… Gerçekte sen yoksun…‘ yanıtlar Siddhartha.
-Hiç biri yoksa, o zaman kim bilecek? Bütün bu olanları, Siddhartha’nın farkındalığını, uyanışını kim bilecek? Şahidi kimdir Siddhartha’nın–
Parmaklarını toprağa, yeryüzüne, dokundurur ve yanıtlar Siddhartha, ‘Dünya benim şahidimdir…‘
.
İnsanı, her yaşananı, her var olanı, her yönüyle, hırsları, açgözlülükleri, öfkesi, üzüntüsü, sevinci, keyfi içinde en baştan beri gören, yerin yüzü şahittir, insanın tüm savaşlarına ve barışlarına, kaderine, yaşam çarkının bitmek bilmeyen döngüsüne…
Belki de bu nedenle Siddhartha gökleri şahit tutmaz, var olmayan bir tanrıyı aramaz, şimdi ve burada hakikati yansıtan gerçek bedenidir, şahit olan yer’dir, yaşadıklarına, yazılmış kaderin, çarkın dışına adım atışına…
Mara, zihin, sahte benlik, kendi egosu ve yarattığı dünyevî âlem sadece bir hayaldir, var olduğu kadar yok olur gözlerinin önünden…
.
Her şey tarifsiz bir sükûnet içinde…
Artık aynı kişi değildir Siddhartha, içsel ışığına kavuştuğunda, isime sahip olan da getirdikleri ile yok olur… Bundan sonra Buddha olarak çağırılacaktır…
Buddha, uyanmış, aydınlanmış olan.
Buddha ise sonrasında çoğunlukla kendine tathâgata demiştir; öylece gitmiş olan, öylece gelmiş olan, öylece hiç gitmemiş olan… Gelip geçiciliğin, geliş ve gidişin ötesinde var olan…
.
Yaşam bu değil mi…
Sayısız cazibenin yarttığı arzular
Sayısız öfke, korku fırtınası
Acı ve ıstırabın yok edici alevli okları…
Hangi liman koruyabilir insanı?
Hangi liman verebilir aradığı sükûneti ve güveni?
.
Hiç kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerleri görmesi
İnsanın kendisiyle yüzleşmesi
Mara, yaşamın illüzyonu, olmayanı varmış gibi gösteren
Mimar, egodan yaratılan sahte bir benlik evinin kurucusu
Özdeki bu keşif olgusu çok yönlü çalışır. Hedefin büyük olması, imkânsız gözükmesi önemli değildir kâşif için, hatta çoğunlukla büyük hedefler daha caziptir. Tamamına ulaşmak ister.
Yaşamı keşfederek tanır ve geliştirir insan.
Keşfetmek, açığa çıkarmak, gizli olanı meydana çıkarmak, sezmek, tahmin etmek, örtülü olanı açmak, var olduğu halde varlığı daha önceden bilinmeyen bir şeyi bulmaktır diye tanımlanır…
Bununla birlikte, keşiflerin kendi içinde sınırları ve kısıtlamaları vardır. Bazen keşife elverecek araçlara ve aletlere ihtiyaç duyulur… Yeni bir kıtanın keşfi için gemiler, denizlerin derinliklerinin keşfi için denizaltılar, uzayın keşfi için uzay araçları icat edilmiştir. Gözün göremediği âlemlerin keşfi için mikroskoplar, kulağın duyamadıkları için ultrasonik sensörler ve onlarcası icat edilmiştir. Kapasiteleri her seferinde gelişmiş, artmış, ulaşılamayana ulaşma çabası hep bir adım ileriye taşımıştır.
Yine de, sınırsız olduğunu düşündüğümüz bu âlem gerçekten sınırsız mıdır şu anda bilmek mümkün değil.
Mekânsal olarak uzayda gidebildiğimiz yerin ötesini ölçüp, matematik kuramları ile tahmin etmeye çalışıyoruz. Kuramlar teoriler yaratıyor, her teori zaman içinde güncelleniyor. Bir zamanlar, dünyanın düz olduğunu düşünen ve bir yerde sınırına ulaşılabileceğini farz eden akıla göre bugün artık bu sınırın olmadığını söyleyen bir akıldayız. Dünya da dahil gökcisimleri ve gökkubbeler yuvarlak ve eliptik şekilleriyle kapladıkları alan içerisinde ‘bir adımda‘ bitmiyorlar…
Zamanı keşfetmek ise mekânı keşfetmekten biraz daha zorlu. Zaman elle tutulur bir şey değil. Geçmiş ve gelecek olarak adlandırılan zamansal keşifler ya tarihsel kayıtlar, arkeolojik kazılar gibi elle tutulur bulgulara bakarak belirleniyor ya da düşünsel yaratımlarla şekilleniyor. ‘Geleceği bilmek için geçmişe bakmanız yeterli‘ diyen söz ise bize tıpkı mekândaki gibi geçmiş ve gelecek arasında keskin bir çizgi olmadığını, bir adımda bitip diğer adımda başlamadığını anlatıyor…
.
Mekânı ve zamanı keşfetmek için insan ‘şimdi ve burada’yı kullanmak zorunda.
İşin aslına bakarsak, elimizde ‘şimdi ve burada‘dan daha gerçek ve güvenilir bir nokta yok.
Bütün bulgularımız ve bilgilerimiz parçalar halinde gerçekleşiyor. Parçaları birleştirmek için araları dolduracak öyküler yazmak veya bilimsel yönlerini ortaya çıkarmak zorundayız.
Her şeyin akılda birleştiği bir ortamda aklınızı temel almak zorundasınız.
Belki de bu yüzden, çağlar boyunca akıl ile ilerlemeye çalışmış insan. Bilimin yolu geçerli kabul edilmiş.
Halbuki bilimi ortaya çıkaran insan aklı henüz kendini tam olarak keşfetmemiş durumda. Düşünce yapısı bildikleri, hayal edebildikleri, öğrendikleri, kayıtlandıkları ile sınırlı. Sağlıklı olduğunda değerli. Ayrıca, çoğu zaman aklının ve zihninin ayrımında bile değil insan. Aklın güvenilir yolundan zihnin sisli ve kayıp diyarlarına kayması, vesveseya kapılması, şeytanına uyması çok da zor değil.
Üstelik, insan sadece akıl üzerine kendini gerçekleştiren bir varlık da değil. Keşifin içsel aracı sezgi, akıl üzerinden gelmiyor. Bu ani açılım ve varlıkları olduğu gibi bilme imkânı veren hâl içsel bir hediye gibi ortaya çıkıyor. İçe doğan ani bir aydınlık hâli…
Aklın işlediği bilgi ile ürettiği düşünceler, eşlik eden duygularla birlikte var oluyor. Kalp ya da gönül diyebileceğimiz bir merkez tıpkı akıl gibi üretimde, o da duyguları üretiyor. İnsanın her düşüncesi bir duyguyu canlandırıyor; bir arzu ile heyecan duyuyor, bir tehdit karşısında korkuyoruz. Aynı şekilde, her duygu, bir düşünce ya da düşünce grubunu çağırabiliyor; endişe duyduğumuzda sonu gelmeyen bir zincir gibi olası bütün kötü düşünceler zihinde öne çıkıyor ya da mutlu olduğumuzda bütün güzel düşünceler içimizi ferahlatıyor…
İnsan olmanın en güzel ve en zorlu yanlarından biri… Güzellik, düşüncelere ve duygulara sahip olmakta; zorluk, düşüncelerine ve duygularına hakim olmakta…
Öte yandan, insanı duygularından arındırıp sadece düşünsel boyuta indirgersek elde edeceğimiz mekanik bir yapı olur. Tarih bunun örnekleri ile dolu. Sonucu çoğunlukla zulüm veya yıkımla sonuçlanan sayısız eylem.
Duyguların rehberliği, en basit tanımıyla ‘kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma‘ öğüdünü gerçekleştirebilmek için, aklın en önemli yardımcısı…
Ancak, düşünceleri bir yana bırakıp sadece duygularla ilerlemek de diğer kutbu ve bir başka perişanlığı getirebilir… Çünkü bazen, her hâlükârda yapılması gereken vardır…
İnsanın dengeli ve orta bir yola ihtiyacı var.
.
Uzayda yolculuğu mümkün kılan, zamanda yolcuğun peşinde olan insan, keşif arzusunu hiçbir zaman bırakmayacak.
Bırakmamalı da…
Keşfetmek yaşamın değişken dinamiği için kendi kendini besleyen bir öge. Keşfettikçe var oluyor, keşfettikçe var ediyoruz.
Fakat yaşam zıtlıklarla mevcut, tarihimiz yok eden keşiflere de şahit oldu. Tek bir bomba ile binlerce insanı yok eden bir keşif… Başlangıç niyeti bu olmasa bile…
.
İçsel ve dışsal bir arada elele yürümediğinde keşiflerin sonucu tahmin edilmeyen ve niyet edilmeyen yöne değişebilir.
İnsanın gelişim yolculuğu içsel ve dışsal olanı birleştirmeyi gerektirir.
Kendini ve yaşamı tanımayan birisinin en olağanüstü bilimsel keşifleri yapmasının yeri nedir?..
Hırs ve açgözlülük içerisinde mi kalacaktır yoksa iyilik ve güzellik içerisinde mi?..
.
Yaşamda, bir tek keşif çok yönlü değil, neden sonuç bağlantıları da çok yönlü.
Ağ örgüsü olarak tanımlanan yaşamsal bağlantıların tamamını görmek şimdilik mümkün değil.
Biz bilmesek ya da bazen unutsak bile, yaşam bunu bilir.
Yaşam bilir ve örter, gizler.
Her söz her yerde söylenmez. Her davranış her yerde sergilenmez. Her bilgi herkesle paylaşılmaz.
Hazır olmayan, yetkin olmayan ellerde bütün keşiflerin sonucu ‘cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile örülmüştür’ misali kolayca kabuslara dönüşebilir.
.
Dünyadaki bütün bilgilere sahip olsanız bile ‘bilge’ olamazsınız, ancak bilgili olursunuz. Bu, dışsal gelişimdir.
İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı ayırmaya başladığınızda, yaşamı ve var oluşu anlayıp buna uyumlu olduğunuzda, varoluş ahlâkı içinde ‘bilge’ olmaya başlarsınız. Bu, içsel gelişimdir.
“Bilgili insan yaşamı bilir. Bilge insan ise kaderini değiştirebilir.“
Kadim dönemlerde tanımlanan aydınlanma, bireyseldir, insanın kendi içsel ışığını bulmasıdır. En basit tanımıyla, “Büyük bir bilgelik durumunu, kişinin kendini acı ve ıstıraptan kurtarmış olmasını, yaşamdaki konuları kendi kendine tatminkâr bir şekilde çözebilmesini ifade eder.”
Işık ne kadar parlak olursa o kadar dışarı yansır, sadece kendini değil diğerlerini de aydınlatmayı başarabilir.
Yine de, ışığı bazen örtmek gereklidir. Örtünmek bir nevi korumadır.
Dünyayı değiştirecek bir şey keşfetmiş dahi olsanız örtmek, örtünmek gereklidir…
Aslında her keşif sadece arayıp bulan içindir, gizli hazinenin asıl sahibi emek harcayan, kıymet veren, değer bilendir.
.
Yaşam ağacının dalları gökyüzüne uzanırken kökleri yeryüzünde gizlenir.
.
Bu yüzden, insan, belki de hiçbir zaman bilemeyecek…
Örtünenleri.
Ve örtülenleri…
.
Yine de keşfetmek bir süregelen…
Her farkındalığımız, kendi gizli hazinemizi bulma yolunda bireysel keşiflerimiz…
Tabiat, renkler, nesneler gibi her birimizin üzerinde anlaştığı bir dünya yaşamı varken neden bazen fikir uyuşmazlığına düşeriz?
Keşfetmek ne demektir?
Henüz keşfedilmemiş olan, bilinmeyen, gerçekte var mıdır, yok mudur?…
.
Soruların yanıtını bulmak için isterseniz önce, ‘bilmek nedir’ ile başlayalım…
.
BİLGİ
Farkındalık veya aşinâlık hâlini bilmek olarak tanımlayabiliriz. Akıl üzerinde şekil alan bu farkındalıklara genel olarak bilgi diyoruz.
Farkındalık, bir canlının çevresinde oluşan olayları, bilme, algılama ve duyumsama becerisidir. Bir şeyin bilincinde olmaktır…
Bildikçe, bilincin geniş âlemi kendini açar.
.
Bilginin kendi içinde farklı tipleri mevcut; gündelik bilgiler, teknik bilgiler, bilimsel bilgiler, dinî bilgiler, felsefî ya da sanatsal bilgiler gibi…
Bunların bir bölümü öğrenilmiş veya özneldir, bir bölümü katı ve değişmez, bir bölümü de gelişime açıktır. Bugün en güvenilir bilgi kaynağı bilim olsa da, bilimin sürekli güncellendiğini ve zaman içinde değişime uğrayabildiğini biliyoruz…
Ortak nokta ise insan…
Bilen insandır…
.
İnsan bilendir…
Gündelik bilgi içerisine, her bireyin kendi deneyim ve gözlemleriyle edindiği farkındalık girer.
Burada kullanılan biricik araç insanın kendi bedenidir. İnsan, duyu organları ve algıları sayesinde dış dünya hakkında bilgi edinir.
Beş duyu organı birer algı aracıdır, belirli bir formatta çalışan sensörler gibi, dışarıdan aldıkları bilgiyi içeriye beyine iletirler. Biraz daha detaylandırırsak, her duyu organı, uyarılar sonucu çevreden aldığı bilgileri elektrik impulslarına çeviren bir araçtır diyebiliriz. Bilgiler, sinirler aracılığıyla beyine iletilirken filtrelenir, diğer organlardan gelen bilgilerle ve beyinde önceden depolanmış olan bilgilerle karşılaştırılır ve nihayetinde beyinde bir algı yaratır.
Her bir duyu organı reseptörler aracılığıyla bilgi toplar. Reseptörler, kimyasal, ışık, mekanik ve fiziksel uyarıları alacak şekilde farklı tiptedir. Duyu reseptörleri sadece dışarıdan bilgi almaz, bedenin içinden de bilgi toplar. Biz dışsal beş duyu organını daha çok tanırız ancak içeride kas sisteminde kinestetik duyular, kulakta denge duyusu, dolaşım, sindirim sistemi ve kalp için reseptörler, açlık, susuzluk, kalp atışı, beden ısısı, organ ısıları gibi onlarca çeşit düzenlemeyi yapan reseptörler vardır. Her biri beyine sürekli bilgi göndererek her şeyin belirli bir düzen içerisinde olmasını sağlar, içsel bir doktor gibi.
Dışarıya yönelik baktığımızda, gözler görme aracıdır, gören ise içeride bir noktadır. Kulaklar duyma aracıdır, dil tat alma, burun koklama ve cilt dokunma aracıdır. Yine bu araçlar, içeride olduğu gibi, dışarıdan beyine bilgi ileterek insanın yaşamına belirli bir düzen sağlarlar. Duyu organlarının sağlıklı çalışması dış dünya ile bağlantı kurmak için önemlidir.
.
DENGE
Hem içeride hem dışarıda, düzen aşırı olandan kaçınır, eksik olanı arar. Orta noktaya getirmeye çalışır, biz buna denge hâli diyoruz. Denge, kendi içinde görecelidir, mutlak olana yaklaşır ancak mutlakta kalamaz…
Eğer her şeyi kendi haline bırakmayı başarırsanız, düzen kendi dengesini sağlamanın yolunu bilir. Ancak, ‘düşünen insan’ için kendi haline bırakmak pek de kolay değil. Hepimizin bir fikri var. Fikirlerle ilerliyor ve gelişiyoruz. Bazen de fikirlerle geriliyor ve köreliyoruz.
Düşünen insan olarak sadece akılda kalabilsek ve mantık kullanarak sonuç çıkarsak belki de çok sıkıntı duymazdık. Ancak bir diğer özellik, bilinç akışı ya da zihin olarak da tanımlanan, kendimizle yaptığımız iç konuşmalar devreye girdiğinde durum değişir. Bu konuşmalar sadece bize aittir, içimizde sanki bir hatta iki kişi daha yaşıyor gibidir, ya tek taraflı bir konuşma ya da iki kişi arasındaki diyalog benzeri bu sesi bizden başka kimse duyamaz ve biz bildirmedikçe bilemez. Bir cins özel alan gibidir, burada istediğimiz gibi yargılar hüküm verir, karşılaştırır yorum yaparız, kendimizi dahi eleştirir veya beğeniriz, hepsinin mantıklı ve akılcı olması da gerekmez.
Hakikatin peşinde olan akıldır, zihin değil.
Ve bu anlamda, ‘dengeyi en çok bozan şey insanın kendi kendine düşünen ve konuşan zihnidir‘ denebilir…
Zihin, var ve yok sıralamasında üste çıkmayı seven bir araç. En üstte ve hep var olmayı seven zihin, gerçeklik algımızda da son noktayı koyan öge…
.
GERÇEKLİK
Farkındalık ya da bilgi elle tutulur bir şey değil. Elle tutabildiğimizi düşündüğümüz her şey bilmeye yardımcı olan birer araç…
Bizler aynada yansıyan görüntümüzün karşısında bedenimizi gerçek olarak nitelendirirken, beden aynadaki görüntüden daha gerçek değildir, o da sadece beyinde oluşan bir imgedir…
Her bir duyu aracı, kendi formatında bilgiyi içeri iletir, bilgiler birleştirilir ve beyinde bir gerçeklik yaratılır.
Pencereden dışarı baktığımızda ağaçları görürüz, daldaki kuşların sesini duyarız, camı açtığımızda temiz havayı koklar ve yakına gidersek yapraklara dokunabiliriz, hatta bir meyve ağacıysa meyvenin tadına bakabiliriz. Meyvenin tadına bakma arzumuzu veren içeride açlık olduğu bilgisini ileten reseptörden gelen bilgilerin, meyvenin yenebilir olduğu bilgisiyle birleşmesidir. Buna başka bilgiler eklenir, o meyveyi sevmemiz ya da sevmememiz, merak etmemiz gibi…
Duyularımıza göre içeride açlık, dışarıda bir ağaç ve dalında meyve vardır.
Aynı şeyi, sofrada bir yemek için de yapabiliriz, şahane görüntüsü iştahımızı açar ama asıl katkı kokusundadır… Herhangi bir sebeple kokuyu alamadığınızı düşünün, tat duyunuz da etkilenecektir, yemekten beklediğinizi tadı alamazsınız.
Açlık vardır, yemek vardır, koku ve tat yoktur… Bu durumda belki de yeme arzusu daha düşük olacaktır…
Var ve yok bir anlamda duyular aracılığıyla gelen bilgiye bağlıdır.
Siz kokusunu almasanız bile, yanınızdaki arkadaşınız yemeğin kokusu var diyecektir.
Siz ağaca var deseniz de, görme yetisini yitirmiş olan birisi ağaç yok diyecektir.
.
Dışarıda bir dünya gerçekten var mı?
.
Bugün bilim alanında bunun tartışıldığı makaleleri okuyabilirsiniz.
Ancak, bilim insanı olmasanız bile, soruyu kendinize sormakta fayda var.
Nasıl emin olabilirim?
.
DEVAMLILIK
Duyu araçlarının topladığı bilgiler içeride görüntülere, seslere, koku ve tatlara dönüşür, duygulara ve düşüncelere dönüşür, bir araya geldiklerinde bilinçte kavramlar ve inançlar yaratan bir sisteme bağlı olarak içeride, dışarısı olarak algıladığımız, bir dünya yaratılır…
Nesneler ve süreklilik insana dış dünyayı belirli bir gerçeklik içerisinde sunar…
Her gün uyandığınızda kendinizi bulmayı beklediğiniz yerde bulursunuz. Evin içindeki objeler uyumadan önce bıraktığınız gibidir. Evi paylaştığınız kişiler varsa, görüntüleri, yanı sıra davranışları bildiğiniz gibidir. Onlar da sizi tanır ve bilirler…
İzlediğiniz bir filmi düşünün, sahneler farklı zamanlarda çekilmiş olmasına rağmen filmde gerçeklik hissi vermesi için devamlılık takip edilir. Bir plan kesildiği yerden aynı şekilde devam ettirilir. Oyuncuların kıyafetleri, makyajları, eşyalar her şey aynı olmalıdır. Gözümüz, en ufak detayı yakalayacak, beynimizde depolanmış olan bilgi bir fark bulursa uyarı gönderecektir.
Devamlılık bir cins gerçeklik algısı, eminlik getirir.
Herhangi bir sebepten dolayı bayılan ya da anestezi alan birisi için bu devamlılık alışagelmediği bir şekilde kesilir. Devamlılığı korumak için aradaki boşluğun hatırlatılması gerekir.
Aynı şekilde duygular da devamlıdır, hoşlandıklarınız ya da hoşlanmadıklarınızla ilgili aynı duygular aynı düşüncelere sahip olmanızı sağlar. Yine de duyguların devamlılığı nesnelere göre esnektir. Öfke duyduğunuz bir olaya karşı bir süre sonra kayıtsız kalabilir hatta tam tersi şefkat duyabilirsiniz.
.
SEÇİCİLİK
Gerçeklik duyular ve algılarla bu kadar sıkı bağlı olduğunda, gerçekliğin bir o kadar da kısıtlanmış olduğunu fark etmek kaçınılmaz.
Duyu organlarının süzgeçinden geçemeyen ya da algılanamayan her şey ‘yok’ olacaktır. ‘Var’ olanlar ise sadece belirli bir aralığa dahil olabilenlerdir.
Bunun da ötesinde, algıda seçicilik vardır. Yeni anne olmuş bir kadın bebek seslerine daha duyarlıdır. Evcil hayvanı olan birisi hayvan seslerine ve görüntülerine duyarlıdır. Bir kişi mimar ise binalar dikkatini çeker, asker ise silahlar, mühendis ise belki de araçlar… Algı seçiciliği neye meyilli ise dış dünyada o ‘var’ olmaya başlar.
Bugün sosyal medyada sevimli geldiği için bir kedi videosu tıkladığınızda algoritma sizin seçiciliğinizi kayda alacak ve size on kedi daha gösterecektir. Artık tıklamaya bile gerek yok, üzerinde biraz fazla durmanız yeterli.
‘Bana bir karış yaklaşana, ben bir arşın yaklaşırım.’
Dış dünyamız attığımız her adımda, bize ona uygun yaklaşıyor. Neyi düşünürsek onu görmek istediğimizi düşünen devasa bir algoritmanın içindeymişiz gibi, bize bir realite hazırlıyor. Düşündüğünüz belki de istemediğiniz bir şey, algoritma için fark etmez, tıpkı gününü hoşlanmadığı siyasetçileri izleyerek geçiren birisi gibi veya savaşa hayır diyen göstericiler gibi, neyin üzerinde duruyorsak onu bize getiriyor…
Hem de mükemmel bir devamlılıkta. O kadar mükemmel ki, katı ve değişmeyen bir gerçek olduğunu düşünüyoruz. Eğer bu gerçeklik hoşumuza gidiyorsa devam etmesini arzuluyor, hoşumuza gitmiyorsa çıkmak için çabaladıkça bataklık benzeri daha da çok içine çekiliyoruz…
.
EMİNLİK
Evreni, dünyayı, insanı yaratan bir tanrı olduğu inancındaysak, var etmek ya da yok etmek onun gücü altındadır.
Evreni, dünyayı, insanı yaratan bilimsel bir açıklamaya, bir büyük patlamaya inanıyorsak, var olmak ya da yok olmak formüllerin gücü altındadır.
Peki gerçekten de nasıl var olur her şey? Ve nasıl yok olur?
.
Var olmak, varlık göstermek, insanın kendini bilmesi ve diğerlerinin de insanı bilmesi ile ölçülebilir. Bir adada tek başına yaşayan bir kişi, kendisi için var olsa da diğerleri için yok olacaktır.
Ama öncesinde, var olmak için doğmak gereklidir bu dünyaya. Doğmak, duyu araçları ile kendini algılamak ve kendine bir varlık vermektir. Bizler kendi doğumumuza şahit olamayız. Kendi doğumumuz bize belgelerle ispatlanır ve hikâyelerle anlatılır. Bizler hep diğerlerinin doğumuna şahit oluruz ve doğum vardır deriz.
Maddenin bütünlüğünü koruyamadığı bir durumda yok olduğunu düşünebiliriz. Ölmek, var olduğunu düşündüğümüz şeyin yok olmasıdır. İnsan, nasıl ki doğumuna şahit olamaz, ölümüne de şahit olamaz. Bizler hep diğerlerinin ölümüne şahitlik ederiz. Yine de bilim, bir şeye can veren enerjinin yok olmadığını söyleyecektir, ya da din, ruhun ölümsüz olduğunu… Burası henüz keşfedilmemiş bir alan…
.
Bilinmeyen bir âlemden gelen ve bilinmeyen bir âleme giden, algıda var olup yok olan nedir?
En basitinde, bizler, kendi küçük dünyamızda, görüşmek istemediğimiz bir kişiyi bir anda yok edemez miyiz? Bir zamanlar hayatımızda olmayan bu kişi ile tekrar görüşmeyi kesersek bizim için yine yok olmuş olur. Sadece bir süreliğine vardı. Hayatımızın dışında bir varlığı olup olmadığına dair bir bilgimiz yok. Gerçekliği ancak biz gördüğümüz ve varlığını algıladığımız sürece var…
Özlediğimiz bir kişinin imgesini kolayca var edebiliriz…
Veya çok istediğimiz bir ayakkabıyı mağazada bulup var edemez miyiz? Ayakkabı henüz görünürde yok olsa da imgesi var…
Evde hoşlanmadığımız bir eşyayı verip onu yok edebilir, yerine çok istediğimiz bir eşyayı alıp var edebiliriz.
Yemek istediğimiz bir yemeği pişirir var eder, izlemek istemediğimiz bir filmi kapatır yok edebiliriz.
Bir şeyi çok ama çok arzuluyorsak peşine düşer, nihayetinde ne yapar eder gerçekleştirebiliriz. Mucize diyebilir bazıları, bazıları içinse azmin sonucudur.
‘Bunlar zaten vardı‘ dediğinizi duyar gibiyim… Emin misiniz?
Bu tip bir ‘varlık verme ya da yok etme’ için bir çeşit inanç, insanın kendine olan inancı diyebiliriz.
İnsanın bildiği bütün gerçeklik bir algı yansımasıysa, ancak kendinden emin olan bilir ki, kendi gerçeğini yaratır.
.
Nasıl?
.
DÜZEN
Kurulu bir düzenin içerisinde, düzenin nasıl işlediğini fark etmek neden önemli?
Yaşamın düzeni, denge üzerine çalışır. Ancak denge her an mevcut değildir, olması da gerekmez. Kaos hâli bile dengenin bir parçasıdır ve kendi içinde bir düzeni vardır. Dengenin olmadığı aşırılık veya eksiklik halleri meyil yaratır. Tıpkı her yıl farklı bir mahsulün daha bereketli olması gibi yaşam bazen birini bazen de diğerini besler, büyütür. Aşırı olanı dengelemek için zıddını yaratır. Tıpkı, bazı hayvanların çok üremesini dengelemek için onları avlayan diğer hayvanların olması ya da bitkiler ile beslenen hayvanların olması gibi…
Bahçedeki ağaçlar budanır, toprak çapalanır, yaban otları temizlenir. Çiçekler ekildikten sonra sulanır.
Yaşamda herhangi bir şey için ya besleyici ya da indirgeyici çaba gösterilir.
Çok yorulduğumuzu hissettiğimizde dinleniriz. Her günün sonunda uykuya dalar ve kendimizi yenileriz.
Dünya ya da evrenin bütününde bu dengenin ilişkilerini tam olarak bilmemiz zor ancak tabiat bize ipuçlarını veriyor. Bazen tek bir taşın yerinden oynaması akıl almayacak bir zinciri başlatabilir.
Kurulu düzene ait sistem neden sonuç ilişkilerine bağlı. Biraz önce bahsettiğimiz gündelik devamlılık bile buna göre gelişir. Yaşamda deneyim kazanarak bu nedenleri ve sonuçları öğreniriz. Çoğu zaman o kadar kanıksamışızdır ki fark etmeyiz bile, elma tohumu ektiğinizde elma ağacı yetişmesi bize göre normaldir. Aslında bu, bir neden sonuç ilişkisidir. Elma ağacını kısa sürede gördüğümüz için neden sonuç ilişkisine şahit oluruz ve bize eminlik verir. Ancak, bazı nedenlerin sonuçları bu kadar kısa sürede görülmez ya da sonucu bilinmez, bunlara dair eminlik sağlamak zordur. Aşırı tüketilen bir gıdanın sağlığınıza zararlı olduğunu çok uzun yıllar sonra hastalanarak öğrenebilirsiniz. Ya da öfke duygunuzun hayatınızı nasıl etkilediğini hiç öğrenemeyebilirsiniz…
.
ALGI KAPILARI
İnsan kendini bildiğinde, yaşamda neye ihtiyacı olduğunu, ne yapmak istediğini bilir. Duyu organları eski filozoflarca ‘ruhun pencereleri’ olarak tanımlanmış. Onlara ‘algı kapıları’ da diyebiliriz.
Algı kapılarınız bozulduysa ya da kirlendiyse yaşam sizin için farklılaşır. Bozukluk arttıysa bir hastalık olabilir, beden ya da akıl hastalığına bağlı olarak doğru işlev gösteremeyen araçlar algı farklılıkları yaratırlar. En basitinde, gözleriniz bozulduğunda bulanık görürsünüz ya da psikolojik rahatsızlıklarda, aşırı duygular, öfke, üzüntü patlamaları yaşarsınız, en aşırı uçta ise akıl hastalıklarında gözlemleyebiliriz, olmayan görüntüleri görmek, bir düşüncenin içine takılıp kalmak, tekrarlar… Veya bir hastalık değil de yaşamsal bir problem oluşur, herhangi bir kavramdan çıkamamak, mesela zengin kötü fakir iyi demek, belirli bir ırka dost ya da düşman olmak, karşılaştırma yapmak, yargılamak… İçeride dengenin olmadığını gösterir…
Aynı şekilde, algı kapıları dengeli ve olması gerektiği gibi işlev gördüğünde, arındığında da yaşamsal gerçeklik –bildiğimiz– gerçeklikten farklılaşmaya başlar.Kirlenmek ve arınmak zihinsel yüklemlere gönderme yapar. Algı kapılarının kirlenmesi her şeyi olduğu gibi değil de belirli bir inanç, kavram veya duygu, düşünce üzerinden algılamak demektir. Arınması ise yüklenmiş bu duygu, düşünce ve inançların ortadan kalkması ve başlangıçtaki saf ve temiz, önyargısız, karşılaştırma, yargılama yapmayan haline geri dönmesi demektir.
Zihinsel yüklemler sahte bir ‘ben’ yaratır, kendi kendine konuşan zihin var olmak istediği için kendisini devam ettirir. Zihni devreden çıkarmak bu iç ses için ölüm gibidir, yok olmak istemez. Ancak, o suskunlaşmadan akıla ulaşmak ve hakikati bulmak imkânsızdır diyebiliriz. Ne zaman ki, iç ses susar, o zaman, gerçek ‘ben’in safî doğası uyanır. Bu uyanış sonucunda doğal olarak ortaya çıkacak olan şey, anlayış, hoşgörü, iyi niyet, merhamet, sevgi ve huzurdur… İçeride dengenin kurulduğunu gösterir…
.
İçsel reseptörlerimiz dışsal reseptörlerimizle bağlantılıdır. Birlikte bir gerçeklik yaratırlar.
İnsanın kendi gerçeği, kendi hapishanesi ya da kendi özgürlüğü demektir.
Var olan ve yok olanlarla bir sınır çizer kendisine.
Sınır ne kadar katıysa, o kadar içe kapanır.
Sınır ne kadar geçirgense, o kadar dışa açılır.
Keşfedilmemiş olan keşfedilmeye, bilinmeyen bilinmeye başlar.
.
Sonsuz sınırsız bir ağın örgüsünde, attığı her adımda ağı titreştirir insan.
Var olmak ve yok olmanın ne demek olduğunu fark ettikçe, kendinden ayrı gördüğü onlarca varlığı, tek bir bilincin içinde kendinde birleştirebilir.
Öyle bir noktaya gelir ki, gözleri sadece dışarıya açılır kendini göremez ve yok olur, gördüğü her şey ise gözlerinin önünde var olur.
Ve öyle bir noktaya gelir ki, aynada kendi gözlerinin içine bakar, bir tek kendini görür ve var olur, yalnız kendini gördüğü varlığında her şey bir anda yok olur.
İnsan ne yaparsa yapsın bir ayna olmadan kendi yüzünü göremez.Kendi yüzünü görmesi demek, kendisi ile tanışması ve kim olduğunu bilmesi demektir.
.
Nesnelerin gelip geçici dünyasında eğer var olmak özünde bilince ait bir olgu ise, bilincin bütünlüğünde dış ve iç ayrımı kalmaz. Her şey birdir. Dışarısı içeriye, içerisi dışarıya ayna görevi görmektedir.
Dikkat neredeyse odak orasıdır… Güneş ışığını yoğunlaştırmak için mercek kullanmaya benzer şekilde, dikkatimizi verdiğimiz her yere varlığın özünü oluşturan enerjiyi yöneltiriz. Canlandırmak için yoğunlaşmak ve yanmamasını sağlayacak kadar serbest bırakmak gerekir.
İnsan, dışarıya odaklandıkça dünyanın gerçeklikleri o kadar katılaşır. Odağını değiştirip içine yöneldiğindeyse, hayal kurmak gibi insan için bu katı gerçeklik geçirgenleşir ve esnekleşir.
Kuantum fiziğinde, ‘gözlemci etkisi’ olarak adlandırılan fenomen, ‘bilgi taşıyan ışık gözlemlendiği anda farklı özellik sergiler, dalga ya da parçacık olabilir, davranışını değiştirebilir ve netleştirebilir’ der…
Gözlemci, niyetine bağlı olarak yeni bir gerçeklik yaratabilir.
.
VAR MI, YOK MU?
Gelecek henüz bilinmeyendir. Bizler geçmişi bildiğimizi düşünürüz. Oysa geçmiş sadece zihnimizde var olur. Geçmişin yaşandığından emin olamayız. Geçmiş ile ilgili anılar tıpkı baygın bir insana neler olduğunu hatırlatmaya benzer. Var olmuş gibidir ancak rivayet edilen bir hikâye biçiminde…
İnsan ancak içinde bulunduğu ân’ı duyu organları ile algılayabilir. Gerçek denilecekse, tek gerçeklik ân’ın içerisindedir. Bütün algılananlar bilinçte yaratılan bir gerçekliği yansıtır, bilen bilinçtir. Her ân yenidir, bilincin bir niyete odaklandığı ve yoğunlaştığı mevcudiyettir. Her şey ân’da var olur ve yok olur.
.
Pencereden baktığınızı hayal edin, bahçede olmayan kuşlar, göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede belirdiler. Nerden geldikleri ile ilgili zihin bir hikâye yazdı. Zihin yorum yapmayı ve devamlılığı sever…
Düşüncelerin ve zihnin suskun olduğu bir ân’da kuşlar bahçede belirir ve diğer bir ân’da göz açıp kapayıncaya kadar görüntüden kaybolurlar… Belirmeleri ve kaybolmaları üzerine bir hikâye yazmadan, yorumlamadan sadece gözlemlediğinizde sizin için o ân’da var olmuş ve yok olmuşlardır. Soran birisine, basitçe ‘Kuşlar demin vardı, şimdi yoklar‘ diyebilirsiniz.
Bilinmeyen bir âlemden gelen ve bilinmeyen bir âleme giden, algıda var olup yok olan… nedir?
Gerçekten hiç çocuk ya da genç olduk mu?
Dün var mıydı? Yarın var olacak mı?
Şimdi ben, bu satırları yazarken sizin okuduğunuzu hayal ediyorum, siz okurken benim yazdığımı hayal ediyorsunuz…
Benim dünyamda siz gerçekten var mısınız? Sizin dünyanızda ben gerçekten var mıyım?
.
İnsan, var ile yok arasında yaşar. Yaşam, sonsuz bir gün gibidir insan için. ‘Benim yaşamım’ dediği gerçekten de kendi yarattığı yaşamıdır, ne’ye inanıyorsa o var olur.
Bilgi sınırlı, hayal etmek sınırsızdır. Yolculuğun başı bilgi ile başlasa da, yazılı kitaplar terk edilir bir yerden sonra. Yaşam canlıdır. Henüz yazılmamış bütün kitaplar hayal gücünün içinde saklıdır.
Beden gibi yaşam da bir araçtır. İnsan kendine inandıkça gerçekten yaşamaya başlar.
Ve der ki:
Dış dünyayı kendimiz üzerinden biliriz.
İçinde yaşadığımız gerçeklik bize aittir. Herkesin yaşamı kendisine özeldir.
Her şeyi kapsayan ağ örgüsü hepimiz için ortak olsa da onu algılayışımız farklıdır.
Keşfetmek, zihnin sınırlı dünyasından çıkıp sınırsız olanın içine girme cesaretidir.
Henüz keşfedilmemiş olan, bilinmeyen, gerçekte hem vardır hem de yoktur.
Yaşamın gizemleri her zaman insanın ilgi odağı olmuştur… İç dünyasını ve dış dünyasını anlama, anlamlandırma çabası belki de insanın yaşam yolculuğunun haritasını belirler diyebiliriz…
İnsana dair bulgusal ve yazılı tarihten anlayabildiğimiz kadarıyla bir insan ömrü hepsini bilmeye muktedir olmayacaktır, yine de tıpkı bir bayrak yarışı gibi elden ele aktarılan bilgiler yolculuğun devamını ve ilerlemesini sağlar. Her adım yeni bir keşif, her adım yaşama yeni bir bakış sunar…
Bazılarımız –kendimi de buna dahil ediyorum– hayatlarında önceliği bu keşife verirler… Tabii ki, yaşamın keyfini sürmek güzeldir ancak, insan hayatına etki eden olaylar bir yerde sizi rahat bırakmaz. Kayıplar ya da kazançlar beraberlerinde getirdikleri onlarca soruyla yeni bir yolculuğa çıkmanızı zorunlu kılar…
Şimdi, beraber yeni bir yolculuğa çıkalım. Bildiklerimizi hatırlayalım, düşünelim, yaşamı yeniden birlikte keşfedelim…
Yola çıkmayı sevenler bilir, ne kadar uzağa olursa olsun her yolculuk, sonunda yuvaya dönünce tamamlanır. İnsanın evi olarak adlandırdığı yer, huzuru ve memnuniyeti bulduğu mekândır…
O zaman önce çıkış noktasına, eve bakalım ve en baştan başlayalım, yaratım teoremi ile…
YARATIM TEOREMİ
Bugün, herhangi birisi yaratılışın nasıl olduğunu merak ettiğinde iki temel kaynak bulacaktır; bilime ve dinlere dayalı teoriler.
Teori diyoruz çünkü bazı bilgilerin gerçekliğini ispat etmemiz ya çok zor ya da şu anda mümkün değil, hatta imkânsız… Bilimin en itibar ettiği büyük patlama (big bang) teorisi hesaplamalar ve gözlem üzerine dayanır. Dinlerin ortak noktası olan tanrı ise aktarılan bilgi ile inşa edilen bir inançtır.
Peki, her şeyin teori ya da inanç olduğu bir yaşamda insan kendi hayatını nasıl gerçek kılabilir?
Çoğumuz ya öğretilen inançlarla ya da aklımıza yatan, gönlümüze uyan bilgi ve düşüncelerle kendimize bir gerçeklik oluşturuyoruz. Bazen bu gerçeklik o kadar katılaşıyor ki başka hiçbir fikri, düşünceyi içine alamayacak kadar sağlam kale duvarları inşa ediyor etrafına. Bazılarımız hayatını bu surların içinde yaşıyor. Yine de ironik bir şekilde, aslında her kale fethedilmek içindir. Yaşam, mutlaka bir gün bir fatih gönderip kalelerin surlarını zorlar… Kolay gibi gözüken tercih, zorla duvarların yıkılmasını beklemeden, kalenin ardındakini bulmak için yola çıkmak olurdu…
Kolay ve zor dedik ama, yolculukta kolay ve zor tanımları göreceli… Kimine basit gözüken bir adım kimi için imkânsız, kimine kısa gözüken mesafe kimi için çok uzaktır… Herkes yolculuğunu kendi becerileri ve kendi gücünde gerçekleştirir.
Biz, yolumuzu bir nebze olsun görünür kılıp bir harita kullanalım ve elimizdeki bilgilere bakalım, belki de bu bilgiler her birimize kendimize göre dikkatimizi çeken, cazip gelen bir çıkış noktası sunar…
Öncelikle bilimsel teorinin haritasını açalım… Boyut kavramı nedir, bu soruya verilen yanıtı gözden geçirelim.
BOYUT NEDİR?
Matematiksel olarak boyut kavramı, belirlenmiş bir uzayda herhangi bir şeyin nerede olduğunu bulmak için kullanılan koordinatlar sistemidir. Örneğin, 3 boyutlu bir uzayda en, boy ve derinliği ifade eden x, y ve z verileri ile aradığınız şeyin nerede olduğunu tanımlayabilirsiniz.
Matematik ötesinde ise boyut, herhangi bir şeyin durum, içerik ve kapsam bakımından nasıl olduğu ile ilgili bilgi verir. Bir nesnenin fiziksel hâlini, örneğin sağlam ya da bozuk olmasını, bir insanın ruh hâlini örneğin neşeli ya da üzgün olmasını, yaşamın farklı yönlerini örneğin maddesel ve manevî boyutları ya da düşünce ve duygu boyutları, inanç ve ahlak boyutları gibi anlatabilirsiniz.
Buna bağlı olarak, bir şeyin boyutundan bahsederken, mekân olarak nerede ve durum olarak nasıl sorularının yanıtını vererek hem dışsal hem de içsel hâlini tanımlamış oluruz.
Modern matematiksel teoriye göre, 3 boyutlu bir evrende yaşıyoruz ya da bulunduğumuz evreni 3 boyutlu algılıyoruz diyebiliriz. Günümüzün son teorileri, kuantum, sicim ve zar isimlendirmeleriyle, uzun süre en küçük parçacık olarak tanımlanan atomu tahtından etmiş, atomaltının görülemeyen dünyasına adım atmış durumda…
Teoriler halen deneysel olarak tam ispatlanamasa bile matematiksel olarak kendini şimdilik kayda değer kabul ettiriyor. Bu hesaplamalara göre, atomaltı dünyasına girdiğimizde en az 10 hatta üzeri, 11 ve 12 boyut mümkün olabilir. Ancak, 12’den sonra matematik teoremleri dengesizleşiyor yani, bize içinde bulunduğumuz dünyanın bu hâliyle var olamayacağını söylüyor.
Buna rağmen, ilerledikçe göreceğimiz gibi teori bir yerde farklı evrenlerden ve bu evrenlerin farklı olabilecek yasalarından bahsedecek. Belki de henüz şekillendiremesek bile her şey mümkün diyebiliriz…
Modern bilimsel teoride 3 boyutlu bu mekânsal algıya 4. boyut olarak zaman eklenir…
Burada zaman nedir sorusunu tekrar gözden geçirelim…
ZAMAN NEDİR?
Zaman, ölçülmüş veya ölçülebilir bir dönem demektir, uzaysal boyutu olmayan bir süreklilik olarak tanımlanmış…
Zaman, sanal bir kavramdır, düzenli ve dönemli gök olaylarını baz alarak belirlenir, kendi içinde bir hesabı vardır, gün ve gece, ay ve yıl, saatler gibi… Hissiyatı açısından ise görecelidir, sıkıldığınızda uzunmuş gibi gelir, keyif aldığınızdaysa çok kısaymış gibi.…
Gündelik hayatımızda zaman, olayların oluş ve akış sırasını belirlemekte kullanılır. Buna bağlı olarak, zamanın kendi başına uzaysal boyutu olmasa bile uzaysal bir bağlantısı vardır, zamanda olan her şey olurken bir mekândadır.
Zamanı etkisel sonuçlarla görürüz, örneğin gündüz geceye dönüşürken ışık ve aydınlık etkisi geri çekilir ve bize göre hava kararır veya mevsimlerin değiştiğini doğadaki etkilerinden gözlemleriz, sonbaharda ağaçların yaprak dökmesi ve renklerin sarıya dönmesi gibi…
Mekânların zaman etkisi ise değişkendir, Dünya zamanı Dünya’ya aittir, uzayda farklı bir yere gittiğinizde zamanın etkisi değişir. Bir Dünya yılı 365 gün iken, bir Mars yılı 687, bir Venüs yılı ise 225 Dünya günüdür…
Bu durumda zamanı, 4. boyut olarak değil de hareket algısı ile tanımlarsak, aslında zaman, hareket olan tüm boyutlarda mevcuttur diyebiliriz, etkileri ile gözlemlenir ve uzayda olana benzer şekilde her boyutta etkisi farklıdır…
Birazdan anlatacağım boyutların içerisinde göreceğimiz gibi, 0. boyut nokta ile tanımlanır, hareket olmayan bu mekânda olan her şey zamanın bir başka hâli diyebileceğimiz ân’dadır. Bu boyutsuz boyut, zamansız zamanı yani sürekli ve sonsuz olan ân’ı ve bir hâli yansıtır, bu nedenle bir şey ân’da kalabilirse bir anlamda zamandan muaf olabilir…
Fiziksel olarak dış âlemde örneğin, saatlerin akışını değiştiremeseniz bile, içsel olarak kolayca yapabilirsiniz. Dikkatinizi tamamen bir işe verdiğinizde zaman durur, uzun süre çalışsanız bile zaman mefhumu sizin için o ân’da geçerli olmadığı için saatlerin nasıl geçtiğini anlamazsınız veya meditasyon gibi içsel bir hâle girdiğinizde zaman kavramı etkisini yitirir…
Mekânsal boyutlara geri dönelim, 0’dan başlayarak şimdilik 12 boyuta kadar bakıp nasıl bir âlem sergilediklerini görmeye çalışalım. Bizler 3. boyuttan sonrasını bilemiyoruz bununla birlikte matematiksel kuramın devamlılığı bize nasıl olabileceğine dair fikir veriyor. Fikrin anlaşılması ise bir miktar hayal gücüne ihtiyaç duyuyor…
0’DAN 12. BOYUTA YOLCULUK
0. boyut, nokta’dır. Nesne, kendisi ile eşdeğer bir alan içinde mevcuttur… Henüz hareket yoktur, hareket olmadığı için zaman başlamamıştır…
Bir insanı ayakta dururken düşünebilirsiniz… Aslında henüz onu göremiyoruz çünkü noktadan ayrı değil.
1. boyut, üst üste yığılan ya da kendini çoğaltan noktalardan oluşur. Üst üste yığılan noktalar belirli bir adede ulaştıklarında bir kırılma –açılma– noktasına gelirler ve mekânsal değişim başlar…
Belirli bir bölümünde göreceli olarak doğrusal bir çizgi sergiler, devamlılığında ise bir eğime sahiptir… 1. boyutta bir doğru üzerinde ileri ya da geri hareket mümkündür. Aslında, doğrunun kendini oluşturması ilk harekettir diyebiliriz…
Noktada duran insanımızın –şimdi o da bir çizgi olduğu için Bay Meraklı’ya benziyor-, içsel olarak bir dürtüye sahip olduğunu düşünün, bu dürtü gözle görülmese bile ilk harekettir. Dürtüyle birlikte durduğu noktanın çoğalarak önünde çizgi gibi uzadığını fark eder, artık ileri ya da geri yürüyebilir. Yürümesi içinse, yürüme arzusunun içinde zirve yapması yani bir açılma oluşturması gereklidir, aksi halde önünde bir yol olsa bile yürümeyebilir. Henüz tek boyut olduğu için bildiği tek âlem burası…
Ya da ip üzerinde yürüyen bir cambazı düşünebiliriz, etrafı boşlukla çevrili olduğu için başka yöne adım atması mümkün değil, tek boyutta hareket edebilir… Bu boyutta, içsel ve dışsal hareketle birlikte zaman akışı başlar…
2. boyut, üst üste yığılan doğrulardan oluşur. Mekânsal bir zemin oluştururlar. Düzlem ya da yüzey olarak tanımlayabileceğimiz bu alanda hareket yönü çeşitlenir, ileri, geri, sağa, sola ve çaprazlara gidilebilir…
2. boyuta geçmeyi başaran insanımız –çizgi hâlinden çıkıp bir yüzeye sahip oldu-, artık hem ileri geri hem de sağa sola ya da çaprazlara yürüyebilir… Tıpkı dünyanın yuvarlak olduğu bilinmeden önce düz zannedilmesi gibi, yürüdüğü mekânı görebildiği kadarıyla düz bir zemin olarak düşünecektir. Kuş bakışı bakmadıkça mekân sınırsız gözükecektir. Günlerce yürüse bile, düz zemin dairesel harekette bitmeyeceği için, nerede olduğunu anlaması ancak bir üst boyuta geçmesiyle mümkün.
3. boyut, üst üste yığılan düzlemlerle bir hacim oluşturur diye anlatılır. Bizler bu 3 boyutlu âlemdeyiz, yani bulunduğumuz evreni 3 boyutlu olarak algılıyoruz, nesneleri en, boy ve genişlik sahibi hacimsel olarak görüyoruz… Hacime bağlı olarak hareket alanı bu boyutta genişler, yüzey üzerinde iki boyutlu hareket varken, yukarı ve aşağı yönler eklenince üç boyutlu bir harekete dönüşür…Yatayda ve dikeyde hareket etmek mümkündür. Tek bir hareket her ikisini de içerebilir, örneğin sıçrama gibi…
Günlerce düz zeminde yürüyüp etrafını keşfetmek isteyen insanımız bu boyuta geldiğinde ilk defa yukarıdan bakma imkânı bulur ve aslında küreye benzer bir cismin üzerinde yürüdüğünü fark eder… Bu boyut önünde açıldığında, ilk defa gerçekten yerküreye , bildiğimiz tabiriyle ‘dünya’ya geldi’ diyebiliriz…
0. boyuttan 1. boyuta geçerken çoğalan ve ardışık yığılan noktalardan, 1’den 2’ye geçerken çoğalan ve yığılan çizgilerden ve 2’den 3. boyuta geçildiğinde çoğalan ve yığılan düzlemlerden bahsediyoruz.
Bu çoğalma, yığılma ve açılma hareketini artık 3 boyutlu düşünebiliriz… Tek noktadan çıkan ve bükülen ardışık çizgiler… 2. boyutta düzlem olarak gördüğümüz şey, 3. boyutta bir hacim sahibidir. Yani, her bir eğri bükülür… Eğrilerin bu bükümü ve açısı dolayısıyla da ulaşacakları mesafe farklıdır…
Parabol eğrisi denilen bu çizgiler, yüzeysel bir alan oluştururlar ve bu yüzeyde başlangıç noktasından çıkıp bir zirve noktaya ulaştıktan sonra tekrar ayna yansıması simetriğinde bir çizgi halinde devam ederler ve nihayetinde U şeklinde diyebileceğimiz bir hat oluştururlar…
Şimdi, biraz hayal gücü biraz da görsel destek kullanacağız… Bildiğimiz boyutların ötesine geçiyoruz…
Aynı matematiksel teoremde devam ettiğimizde, en son mevcut olanın tekrar çoğalıp ardışık yığılması ve açılmasıyla ile yeni bir boyut oluşacaktır…
4. boyut, üst üste yığılan hacimsel alanlardan oluşur. Örneğin bir küpten bahsedersek, 4. boyutta çoğalan bu küpler, düzlem boyutunda ardışık dizilimde değil de artık hacim mevcut olduğu için, bir hacim içinde ardışık yığılacaktır, açılma hareketi içe dönüşle devam eder, buna hiperküp deniliyor…
‘4. boyut zaman değil miydi?’ diye sorabilirsiniz… Evet, modern teori 4. boyutu zaman olarak tanımlar, ben teorimde bakış açımızı biraz farklılaştıracağım…
Modern teoriden farklı olarak, zamanı 0 sonrası ilk boyutta hareket ile başlatıp, mekânsal 4. boyutu zaman olarak tanımlamadığımızda, yanı sıra geometrik olarak keskin açılara sahip küp yerine bükülmelere sahip parabol eğrilerinden oluşan bir düzlem tanımladığımızda, karşımıza çıkan şekil hiperküp’e benzer ancak dairesel bir torus olur…
Bu form, noktadan başlayan doğruların, bükülüp eğrilerek bir döngü yapmasını ve sonra tekrar aynı noktaya geri dönmesini anlatır. Hareket sürekliliğinde iç dışa dış içe dönüyordur…
Merkez kanal tıpkı bir rahim gibi içine alır, dönüştürür ve doğurur… Bu nedenle, 4. boyutta hareket daha kapsamlıdır…
4.boyuta zaman yerine yeni bir isim verecek olsam, şu ana kadar oluşmuş boyutlar içerisinde yapılan hareketleri içeren bir öykü boyutu olarak adlandırırdım…
Burada artık hareket ileri geri sağa sola gitti ötesinde, içten dışa dıştan içe dönen bir öyküye sahip olmaya başlar, yaşam öyküsü gibi diyebiliriz ancak bu yaşam gördüğümüzün ötesindedir…
3. boyutta yukarıya yükselip yürüdüğü yüzeyin yuvarlak bir küre olduğunu gören insanımız, bu boyutu algıladığında kürenin içten dışa kendisini yarattığını görecektir…
Boyutlar ilerledikçe yaşanan öykülerin içeriği değişir…
0’dan 3’e kadar, hareketsiz durduğunuz noktadan adım atarak ileri geri gidebilir, bir alanı keşfedebilir ya da kuşbakışı gözlemleyebilirsiniz…
O halde öyküyü geliştirmek için biz de bir adım daha atalım… Buraya kadar insanımızın kendi başına hareketlerini izledik, birden fazla insanın olduğu bir öyküde, sadece tek bir boyutta yaşayan ya da belirli bir boyuta kadar algılayan insanlar arasında nasıl bir etkileşim olurdu diye sorabiliriz?
İp cambazını düşünün, yere inip yürümesi mümkün değil, hatta gözlerini ipten ayırması bile mümkün değil. Ancak, aşağıyı görebilen birisi onu fark edip seslenebilir. Tabii, ip cambazının onun yanına çıkması yine mümkün olmayacaktır…
Boyutlar arasındaki etkileşimde, farklı boyutlarda hareket ettiğinizde bulunduğunuz mevcut boyutun altındaki bildiğiniz tüm boyutları görebilirsiniz ancak alttaki boyutta olanlar bilmedikleri üst boyutları göremezler… Aynı şekilde iç içe geçen boyutları düşündüğünüzde, bir boyutta izole olan, hemen yanında bile olsa diğerlerini göremeyebilir… Mikroskopla hücresel yapıları incelediğinizi düşünün, bir araç yardımıyla onların var olduklarını bilebilir ve siz onları görebilirken onlar sizi bulundukları boyutta göremezler…
Bu nokta önemli… O halde, bildiğimizi düşündüğümüz bir kavramı yeniden gözden geçirelim…
GÖRMEK NE DEMEK?
Çoğumuz görmenin sadece gözlerle bağlantılı olduğunu düşünürüz. Halbuki, görmek çok etkenli bir algıdır… Gözleri görmeyen birisi ‘görmek’ için farklı duyularını kullanacaktır. Aynı şeklide, gözleriniz sağlıklı olsa bile, gözlerinizin önünde duran bir şeyi görmeyebilirsiniz…
Ya da gözleriniz farklı bir yapıda ise gördüğünüz de farklılaşır…
Hayvanlar âleminde olduğu gibi…
Yıllar önce bir arkadaşım kıta yerlilerine dair bir öykü anlatmıştı; sözde keşife gelen işgalci gemiler kıyının açığında demir atmıştır ve yerli halk gözleriyle gemileri görebilmektedir ancak daha önce hiç görmedikleri bu devasa yapının ne olduğunu bir anlamda göremezler. Ta ki, gemiden inen filikalar kıyıya ve yakına gelinceye kadar… Göremedikleri diğer bir şey de işgalcilerin niyetidir, bu nedenle yerli halk tanımadıkları bu insanlara karşı koymaz… Gemileri ve gelen bu yeni insanları ilk gören farklı bir algı boyutundaki şamanları olur…
Burada, görme işlevinin bilmek ve anlamlandırmayla bağlantısını fark ediyoruz…
Diğer bir açıdan, görememenin bir başka sebebi de gerçekten ilgiyle bakmıyor olmamızdır…
Sürekli kendisiyle meşgul bir arkadaşınızı düşünün, beraber bir grup yemeğine katılıyorsunuz ve hep birlikte güzel vakit geçiriyorsunuz… Bir zaman sonra yine bir arkadaş grubunda yemekten bahsedilirken, bu arkadaşınız “Sen de orda mıydın?” diye soruyor… Tabii ki, şaşkınlığınızı tahmin edebiliyoruz… Aslında arkadaşınız sizi gözleriyle gördü ancak ilgi odağı kendisi olduğu için sizi kayıda almadı, yani gerçekten de o akşam sizinle ilgili hiçbir şeyi göremedi… Bu o kadar ileri seviyeye gidebilir ki, aynı evde yaşadığınız ya da aynı işyerinde çalıştığınız kişiler sizi gözlerinin önünde olmanıza rağmen göremezler. Diğer yandan, göremeyen kişi siz de olabilirsiniz…
Konumuza geri dönersek… Farklı boyutların birbirini görememesine bir örnek daha verelim…
Bu, çok katlı bir apartmanın tek yönlü bir ayna sisteminden yapılması ile de tanımlanabilir…
Alttan bakınca üst gözükmemekle birlikte üstten bakınca alt görülebilmekte…
Ya da aynı katta olup farklı odalarda bile bulunsanız, yine ayna sebebiyle sadece tek yönlü görüş mümkün olabilmekte… Araştırma şirketlerinin tek yönlü ayna odalarını ya da sorgulama odalarını düşünün…
Bu durumda, bir kişiyle aynı binada bile olsanız, siz üst katlara çıktıkça veya yan odaya geçtiğinizde artık o sizi göremeyecektir, sadece siz onun katına inmek istediğinizde ve yakınına geldiğinizde sizi görecek, tekrar bir araya geldiğinizi düşünecektir…
Aslında hep aynı yerdeydiniz yalnızca sizi fiziksel olarak algılayamıyordu…
Şimdi mekânsal anlatıma ara verip, buraya kadar aktarılanlara, maddeye yaşam veren, enerji boyutu üzerinden bakalım…
ENERJİ BOYUTLARI
0. boyut olan nokta, bir başlangıç, doğum ân’ıdır. Modern bilim, bildiğimiz evrenin büyük bir patlama (big bang) ile doğduğunu söyler…
Bu, açılma noktasıdır…
1. boyutta ve 2. boyutta bu açılım, enerjinin merkez noktadan yayılması ile bir genişleme olarak tanımlanır…
Doğrusal çizgiler parabol eğrilerine dönüşüp düzlemler ve yüzeysel alanlar oluşturur…
Enerjinin gücüne bağlı olarak her bir parabol eğrisi farklı mesafeye doğru yol alır…
Ulaştıkları yerde sergiledikleri yüzeysel alanlar da farklı nitelikte oluşur…
Bu açılım aynı zamanda yoğunlaşmayı da içerir. Merkez noktadan yayılma, enerjinin yoğunlaşarak maddeleşmesini sağlar…
Patlama olarak tanımladığımız başlangıçta, ışıma olarak göreceğimiz maddeleşme, 3. boyutta hacimler ve nesneler olarak şekillenir… Ancak, ışınlar farklı formda nesnelere dönüşmeden önce nesneleri oluşturan temel parçacıkların ortaya çıkması gerekir…
Gözlemleyebildiğimiz bulutumsu galaksiler gibi veya bunu, buhar, su ve buz dönüşümüne benzer de düşünebiliriz…
0. boyuttan itibaren doğru olarak tanımladığımız çizgileri enerji boyutunda ışın olarak adlandırırsak, her bir doğru, yayılan bir ışındır ve her bir ışın kendisine yüklenmiş olan belirli bir enerji gücüne sahiptir diyebiliriz…
Her ışın gücü yettiğince uzay boşluğunda seyahat eder, seyahat ederken yoğunlaşır, temel parçacıkları ortaya çıkarır… Temel parçacıklarda benzerine yakınlık özelliği vardır. Hacimli temel parçacıklar manyetik bir etki ile benzerlerini çeker ve farklı olanları iterler… Bugün atom dünyasında birleşmeleri, molekülleri ve maddelerin iç yapısını gözlemleyebiliyoruz… Aynı atomdan oluşmalarına rağmen kömür ve elmasın birbirinden farkını, kömürün kolayca çözülüp başka enerji tipine dönüşebildiğini ancak elmasın bütünlüğünün çok dirençli olduğunu biliyoruz…
Oluşumun her aşaması belirli kurallar çerçevesinde gerçekleşir, kaosun içinde bir düzen vardır diyebiliriz… Maddeleşme bir cins direnç oluşturur, bir araya gelen parçacıklar bir arada kalmaya dirençlidir –ya da isteklidir diyelim-… Aynı şekilde, kendilerine benzemeyen temel parçacıkları da aralarına almamaya dirençlidirler. Bu nedenle bugün dünyamızı ve nesneleri bu kadar katı ve sabit görebiliyoruz. Yine de değişime her zaman bir pay var, bunu orta yolda olan maddelerle göreceğiz, kendini geliştirebilen bu maddeler farklı parçacık yapılarıyla etkileşime girebilirler, insan da bu kapsamda orta yoldadır…
Maddeleşme başladığı anda farklı tipte bir hareket de devreye girer, düz çizgi olarak yayılan ışınlardan sonra hacim kazanıp maddeleşen parçacıklar birbirleriyle etkileşime girerler, teğet geçip birbirlerini itebilirler ya da çarpışabilirler… Bu etkileşimlere bağlı olarak sayısız madde tipi ortaya çıkar… Atomsal boyutta çekirdekler, yörüngeler, birbirini iten ya da çeken güçler, evrensel boyutta gezegenler ve galaksiler gözlemlenebilir…
Yayılım ve yoğunlaşma ilk oluşum patlamasının enerjisi tükeninceye kadar devam edecektir… Maddeler belirli bir var olma süresine sahiptir. Bu süre bittiği zaman artık maddeyi oluşturan temel parçacık birim bir arada tutunamaz ve dağılır. Enerjinin iş görme halinin tükendiği bu dönem aynı enerjinin farklı bir hale geçmesi olarak tanımlanabilir, tıpkı yediğiniz bir yemeğin sindirilip size güç ve canlılık vermesi gibi, maddesel temel parçacık birim dağılsa bile özdeki enerji devam edecektir… Bu aşamada, 4. boyutta torus’un içe dönüşü tekrar açılmaz, big bang’te açılışını gördüğümüz enerji içe çekilir, merkezde noktasal olarak toplanır ve kapanır, bunu da, tohum benzeri, potansiyelin saklanması olarak adlandırılabiliriz…
Var olan her şey, evren de dahil olmak üzere açılır ve kapanır…
MANYETİK ALANLAR
4. boyutta artık katı gözüken maddelerden bahsetsek bile ışınlar maddelerin içinde, dışında ve etrafında hep oradadır…
Bu boyutta katı maddeleri oluşturan ışınlar, hacimlere sahip olan bu maddelerin, biraz önce bahsettiğimiz, çekim ve itim gücünü de veren manyetik alanlarını da oluşturur.
Her varlık için, dışa yansıyan manyetik alanın oluşması demek doğum işleminin tamamlanmış olması demektir. Manyetik alanlar, oluşan varlığa, fiziksel bedenle birleşen ve bir miktar dışına taşan yaşam enerji alanı olarak hizmet eder ve birçok fonksiyonla beraber bütünlüğünü ve canlılığını korurlar.
İnsan ve dünya dahil, bize göre canlı veya cansız, her varlığın enerji alanı vardır…
Bu enerji alanının hareketi bir katmanda içten dışa, dıştan içe doğrudur…
Diğer bir katmanda spiral döngüdür…
Ve diğer bir katmanda açılma ve kapanmayı da içerir…
Enerji akışı, tıpkı noktadan açılan parabol eğrileri gibi, ayna simetrisinde genişler ve tekrar başlangıç noktasına geri döner… Kısaca, torus benzeri bu hareket gözle görülemeyen bir devinim sağlar ve maddesel bütünlüğü bir arada tutar… Ancak torus tek hareket yapmaz, çok katmanlı bu torusun içinde spiral döngü ve açılma kapanma hareketleri de mevcuttur…
İnsan bedeni özelinde bakarsak, maddesel bedenin ötesinde bir enerji beden tanımlayabiliriz, maddesel beden enerjinin görünürde en katı halidir…
Bugün insan bedeninde tanımlanan aura fenomeni bu ışımayı gösterir…
Enerji beden farklı katmanlarla kendini sergiler, her bir katman farklı işlevde ve sürekli harekettedir…
Öykü boyutu olarak adlandırdığım 4. boyutta, var olan her şey bu yaşam enerji alanı ile sergilediği hareketlerle kendi yaşam öyküsünü yaratır…
İnsan kendi öyküsünü yazarken, gerçekleştirdiği her fiilin yani her işlevin yapılım enerjisi tükendiğinde, süreçteki duygu ve düşüncelerinden geriye saklanma halinde depolanan bir bakiye bilgi kalır, bu bilgi aktarılarak yeni fiillerde insanın duygu ve düşüncelerini etkilemeye, kendi çekim gücüyle bir anlamda devam eder, bizler buna kader ya da karma diyoruz…
Manyetik alan fiziksel boyutta sınırları çizerken, aynı zamanda sürekli dış enerji ile bağlantıdadır, enerji alır ve verir, farklı enerji alanlarını iter ya da çeker. Bugün bilim, aslında katı gözüken maddenin bile neredeyse büyük bir boşluktan oluştuğunu aktarıyor. Sınır gibi gözüken şey sadece görüntüdedir…
Yine insan özelinde, yaşam enerji alanı, insana canlılık veren etkendir ve insanın var olduğu evren ile bağlantısını sağlar. Her insan doğumu itibariyle bir enerji kapasitesine sahiptir, bu enerji hem var oluşunu hem devamlılığını sağlar ve farklı yöntemlerle harcanır ve yenilenir…
Enerji sadece canlılık için kullanılmaz, insan enerjisini aynı zamanda gelişimi için de kullanabilir. Yaşamı içerisinde insan için canlılığını ve enerjisini artırıcı ya da tüketici etkenler söz konusudur…
Yeri gelmişken, enerji boyutunun fonksiyonlarını tam olarak anlamak için enerji nedir sorusunun yanıtına bakalım…
ENERJİ NEDİR?
Farklı tiplerde gözlemlenebildiği için enerjinin dar bir tanımını yapmak zor. Yine de en basit tanımıyla enerjiye, bir sistemin iş yapma kapasitesi denilebilir…
Doğada ve evrende meydana gelen tüm fiziksel ve kimyasal olay ve tepkimelerde mekanik, sıcaklık, ışık, elektrik ve manyetik gibi tiplerde kullanılan ve dönüştürülen tüm formların genel adıdır…
Enerji, hareket yaratır…
Bildiğimiz evrende, kendi içinde, korunması da dahil pek çok yasaya sahiptir…
Bütün bunları içeren enerjinin bir cins aklı olduğunu ve farklı durumlarda farklı etkiler sergilediğini söyleyebiliriz… Bu nedenle, enerjiye bir başka tanımda, var oluşu ortaya çıkaran bir bilgidir denilebilir…
Aslında bizim burada modern lisanla enerji değimiz şey, ışınlar ya da varlığın özü olarak adlandıracağımız etmen, var edici bilgidir… Noktadan açıldığında her bir doğru ya da parabol ne kadar uzak mesafeye gideceğini bilir, her bir ışın kiminle birleşip kiminle ayrılacağını bilir… Bu bilgi, bir seviyeye kadar kendi kendini oluşturan ve kendi yasalarıyla şekillenen bir âlemi yaratacak bilgidir…
Çift yarık deneyini hatırlayacaksınız, fotoelektrik etkisi ışığın dalga özelliğinin yanı sıra parçacık özelliği de sergilediğini gösterir. Daha da ötesi, kuantum fiziği ‘gözlemci etkisi’nden bahseder. Bir parçacık ya da sistem, bir gözlemci tarafından gözlemlendiğinde davranışlarını değiştirebilir veya netleştirebilir. Gözlemcinin niyetine bağlı bir değişim ve netleşme…
Biz buna bugün, en geniş anlamıyla kozmik bilinç diyoruz… Var olan her şey bu bilincin ürünüdür…
KOZMİK BİLİNCİN DÜNYASI
Bu noktada tekrar matematiksel boyutlara geri dönelim…
4. boyutu tanımlamak için kullanılan hiperküp, iç içe geçmiş küplerden oluşuyordu… Bunlar ardışık dizilmiş küpler gibidir ancak bu boyutta hacimsel yapı içinde oldukları için artık dizilim değil iç içe geçme söz konusu…
Bunu, keskin köşeli küp yerine eğrinin bükülmesi ile oluşan torus ile tanımlamıştık, torusun hareketinin devamlılığında sürekli bir devir halinde içi dışa dışı içe yansıttığını izlemiştik…
Hareketle birlikte zaman olarak tanımladığımız etkiye bir anlamda hareketin öyküsünün yazılmasıdır dedik, yani bizler öncesi ve sonrası olarak tanımladığımız şeyleri anlatıyoruz. Neden ve sonuç ilişkisi doğmuş oluyor… Bunu da, 4. boyutta kader ya da karma olarak tanımladık…
Zaman, 0 hariç tüm boyutlarda devrede olduğu için, aslında düz bir çizgide ilerlemiyor, bu yeni bakış açımızda her şey bir anlamda aynı anda oluyor, sadece 0 noktasından hareketle içe ve dışa dönerek geçmiş ve geleceği yaşıyoruz…
Uzayın boşluğunda kuşbakışı Dünya’yı seyreden insanımız, içine dönüp bir zamanlar düz bir alanda yürüdüğünü zannettiğini hatırlayarak kendisine gülüyor, ardından dışına dönerek bundan sonra nasıl bir yaşamı olacağını merak ediyor…
-Fark ettiyseniz uzay boşluğunda özel bir giysisi var çünkü, burası onun asıl yaşam âlemi değil…-
Ama şimdi karnı acıktı, yakın gelecekte ilk yapmak istediği şey yeryüzüne inip güzel bir yemek yemek… İstek içeriden geldi, yemeği yiyeceği yer ise dışarısı…
Torus’un devinimini göremediğimiz için, buradaki içten dışa ve dıştan içe hareketin 3. boyutta bizler tarafından gözlemlenmesi sadece 3. boyuta düşen izdüşümü ya da “gölgesi” ile olabiliyor…
Holografik bu izdüşüm ya da gölge tanımı bir cins yansımayı anlatıyor, içeride olan dışarıya yansıyor, dışarıda olan içeriye yansıyor…
Yemek isteği gözle görülemezken dışarıda kurulu bir sofra üzerinde bir cins gerçeklik kazanıyor… Gözlemci etkisi, içerdeki bir arzu ya da niyeti dışarıda bu arzuya göre şekillenmiş bir yemeğe dönüştürüyor ya da olasılığı netleştiriyor. Arzu ne kadar güçlü ve net ise gerçeklik de ona o kadar yakın olacaktır…
İlk baştaki oluşum sıralamasını hatırlarsak, nokta, çizgi, düzlem ve hacim ile 0, 1, 2 ve 3. boyutları izlemiştik. 4. boyut kendini çoğaltan bir hacimdi ve iç içe geçtiğinde hiperküp ya da torus benzeri bir form sergiliyordu…
Biz yaşadığımız dünyada doğanın içinde bu parabolik hareketin oluşumlarını görebiliriz… Hem geometrik yapılarda hem de doğal oluşumlarda…
Bugünün imkanlarıyla atom boyutuna indiğimizdeyse torus’un oluşturduğu çok hacimli yapıyı izleyebiliriz…
Buna yaşam çiçeği deniliyor, bizim için en basitinde fraktal, atomsal bir form…
Artık kozmik bilincin –göremediğimiz– 5. boyutuna bir göz atabiliriz…
5. boyutta, iç içe (ardışık) dizilen torus’larının yan yana gelerek düzlem oluşturması gerekiyor…
Ancak, bir üst boyutta artık lineer dizilimin hacimsel dizilime geçtiğini bildiğimizden bunu hayal etmemiz biraz zorlaşıyor, sayısız iç içe geçmiş torus’un yan yana gelmiş hali olarak düşünebiliriz…
Sayısız hücre… Sayısız galaksi… Ya da sayısız evren…
Her birinde farklı zamansal öyküler oluşuyor… Bir anlamda, farklı zamanlar bir arada var oluyor…
Buna bugün paralel hayatlar deniliyor, her zaman katmanında olabilecek farklı olasılıkları içeriyorlar ve her katmanın yaşam öyküsü de farklı…
4. boyutta yukarıdan dünyayı seyrederken, geçmişini ve geleceğini düşünerek kendine bir yaşam öyküsü yazan insanımız düşünce ve duygularında bazı şeyleri değiştirebilmeyi istiyor, bu boyutta kararları ve seçimleri ile yaratacağı alternatif hayatları görebildiği için belirli bir isteğine ulaşmak üzere girmesi gereken yolu daha net görebiliyor…
Yine de 5. boyutta tam anlamıyla derinliğe inemediği ve henüz yatayda genişlediği için her bir seçimin yaratacağı farklı hayata mutlak olarak hâkim değil… Seçimlerin zaman içinde, uzun vadede, pişmanlık getirmesi de mümkün…
6. boyut yine hacimsel, 5. boyutun yan yana var olan torus’larının zaman katmanlarını derinliği ile bütün olarak görebilme imkânı veriyor, bir cins çok yönlü şeffaflaşma, burada zamanlar arasında gidip gelmeye gerek yok, hepsi devasa bir torus içinde birleşti…
Şimdi, bu bütünlük içerisinde, insanımız tüm bildiklerini yaşama geçirebilirse ne olur?
YENİ BİR YAŞAM
Enerji, bilincin yoğunlaştığı alanlara doğru aktarılır. Dışarıya ya da içeriye yönlendirilebilir. Yoğunlaştığı yerde maddeleşmeye başlar… İnsanın düşünceleri ve duyguları enerjiyi yönlendirerek geniş anlamda evrenin maddeleşmesine katkıda bulunur… Dar anlamda ise, bireysel bazda, insan kendi hayatını maddeleştirerek gerçekleştirir…
Ân’da kalarak zamanın göreceliliğini devreye sokup zaman algısını ve işleyişini değiştirebilir…
Boyutlar arasında ilerledikçe, içi dışa yansıtan yapıyı net olarak görebilir… Uzayı seyrederken aynı boyutun atomaltı yapısına baktığını fark eder… Kendi içsel hâlinin, düşünce ve duygusal yapısının dış dünyasına nasıl yansıdığını ve neleri yarattığını bilir…
Tüm varlıkların –bir arada olsalar bile– yaşama dair kendi algıları olduğunu ve her birinin kendi âleminde yaşadığının farkındadır…
Kimi zaman yükselerek boyutlar âlemini seyreder, kimi zaman inerek bu âleme karışır… Her inişinde -ya da geçişinde-, o âlemin mevcudiyeti ve kuralları ile muhatap olması gerektiğine ve yaşama, kurallarına göre katılması gerekliliğine dikkat eder…
Aslında, bir geçmiş ya da gelecek veya iniş ya da çıkışın olmadığının da farkındadır, yolculuk başladığı yerde biter, ev’den hiç ayrılmamıştır, her şey aynı nokta’da ve ân’da mevcuttur, sadece bir zamanlar algılayamamış ve bilememiştir…
Bir zamanlar, kendisine şah damarından bile yakın olanı görememiştir…
Tüm öykü, gözünü kırptığı bir ân içinde başlamış ve bitmiş, bütün âlem açılmış ve kapanmıştır… Tıpkı yeşermeyi bekleyen tohumlar gibi, içinde sonsuz potansiyelin mevcudiyetine sahiptir…
6. boyutun devasa bütünlüğünde, bilincin tekliğinde, insanımızın yaşamında belirsizlik yok, evren ile birlik hâlinde, hem kendine hem de bu evrenin yasalarına ve bilgilerine hâkim, enerjisini yönetebiliyor, kendinden emin… Hedefine ulaştıracak kararları ve seçimleri dolayısıyla en kısa yolu, seçimlerinin getirilerini ve yaratacakları yeni öyküleri net olarak görebiliyor… Bu boyutta arayışı zaten sonuç ile buluşmuş durumda…
Kozmik bilinçte 7. boyut, mevcut evrenin (big bang ile açığa çıkan içinde bulunduğumuz evren) sınırı, maksimum torus, bu evrene dair her şeyi içeren oluş, kendi oluşu ve kuralları içinde sonsuz sınırsız, yine de sınırlı, bütün hareketleri içeren yine de hareketsiz, sükûnet…
Bu boyuta gelen insanımızın ne yapmak isteyeceği ile ilgili bir fikrim yok… Belki de tüm sonuçları ve olacakları bildiği için artık bir şey yapmak istemeyecektir…
Yine de mevcut evrende olanlar olacaksa, halen bir istek var demektir…
KENDİNDEN KENDİNE
Bilimsel teorileri bir yana koyup, dinî inançlara bakarsak, ilk isteğin bilinmek arzusu olduğunu öğreniriz.
Yaratıcı bilinç kendini bilmek istemektedir. Ancak, 7. boyuta geldiğimizde bile kendini dışarıdan göremeyen bu bilinç, sükûnetinde “Ben seni hakkıyla bilemedim” demekte ve bir üst boyuta ihtiyaç duymakta… Kendini daha yukarıdan –içeriden– seyredebileceği yeni bir boyut…
Evren modelini baz alırsak bu bir kapanma ve yeniden açılma demek olabilir… Bileceği her şeyi bildiği bu evrenin ötesinde kendine yeni bir evren yaratma arzusu olabilir…
Tıpkı, sırasıyla farklı okullardan mezun olmak gibi, kozmik bilinç sonsuz ve sınırsız bir şekilde kendini keşfetmeye ve öğrenmeye, hakkıyla bilmeye devem edecektir… Bir önceki okulun öğretmeni, bir sonraki okulun öğrencisi olarak kendini açığa çıkaracaktır…
Her bir boyutta, bazen henüz alttakilere “Sen beni asla göremezsin” diyecek, bazen de miraca çıkıp yükselerek hepsini bir’den seyredecektir…
Bir yaşamın öyküsünde, bir gün gelecektir ki, neden bazı şeylerin bir türlü değişmediğini bazı şeylerinse mucize gibi değiştiğini, olanların neden oldukları gibi gerçekleştiğini, neden bazı insanların hayatına girip bazılarının çıktığını fark edecektir…
Tüm âleme sevgiyle bakıp, “Senin yaşamın sana, benim yaşamım bana” ve
Kendine sevgiyle bakıp, “Sen olmasaydın, bu âlemleri yaratmazdım” diyecektir…
Yaşamın bilinmeyen âleminden bir ân doğar ki insan, torus’un içinde gizlenmiş olan hiperküpleri görebilir… Bir ân’da gözlerinin önünde mükemmel altın oranlar, gizlenmiş formlar açılır…
Aslında hep ordaydılar, sadece biz öykümüzü farklı anlatmıştık…
Yaşam ağacı, yaşam çiçeğinin içinde gizlenir…
Kozmik bilinç insanın içinde gizlenir…
Sonsuz potansiyelinde olasılıkları var eder…
Kendi tek’liğinde var olur…
Bilimin ak ve kara delikleri gibi…
Sonsuz yaratımda devinen bir vakum gücü…
Belki de 8. boyut, yeni bir evrendir,
9. boyut olası tüm diğer yeni evrenlerdir…
Her evren yeni kurallar yeni yasalara sahip…
Evrenlerin ötesinde ise öyle bir yer var ki, henüz hiçbir şeyin oluşmadığı
Var olanın yok, yok olanın da var olduğu, safî bir potansiyel
Bilinmeyi arzuluyan…
.
Her şeyin mümkün olduğu bu öyküde,
Belki de bütün bunlar, sadece benim gözlemlediğim bir âlemdir…
“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve kabiliyeti bundan sonraki inkişafı ile atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur:
Beni hatırlayınız!”
.
.
Sana hitap ediyor, senden ve bütün medeni beşeriyetten bir dileği var…
Bana hitap ediyor, benden bir dileği var…
.
“Beni hatırlayınız!..”
.
.
İnsan yolunu aklı ve duyguları ile belirler.
Orta yol, her ikisinin de el birliği içinde olduğu, birinin diğerine hakimiyet kurmaya çalışmadığı, yerine göre birbirlerine izin verdikleri yoldur.
Vatan, akıl ve gönül birliği içinde kurtarılır.
Vatan, cesaretle kurtarılır.
Yaşam, akıl ve gönül birliği içinde kurulur.
Yaşam, cesaretle kurulur.
.
Şüphesi olmayan emin olandır.
.
O’nun zaferi, kendini güneş gibi doğurmak idi.
Kendi gözleriyle, berrak bir gökyüzünde parladığını gördü.
Emanet gençliğe verildi.
Gençlik yaşamı yeniden yaratacak olanlardır.
.
Şimdi,
Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve kabiliyeti ile,
Çocuğa bakmak, evi temizlemek ya da bir şirketteki görevini yerine getirmek,
Belki de bir el uğraşı, hobi ile üretmek…
.
İnsan hırsa kapıldığını nasıl anlar?
.
Tabii ki yaşam –ne yaparsa yapsın insan– bir problem, aşılması gereken bir engel sunacaktır…
Evin sürekli dağınık olması, çocuğun okulda beklenen başarıyı göstermemesi, şirkette eleştirilmek ve beğenilmemek, o zevk için başladığı hobinin bir türlü istediği sonucu vermemesi…
İşini iyi yapmak ile hırs arasındaki sınır ne zaman geçilir?
Kendini tanımamak mı yoksa beklentinin yüksek olması mıdır sınırı gözden kaçırtan?
Yaşam ne zaman zorlaşmaya başlar?
Zihin neden her şeyi kontrol edebileceğini düşünür?
Akıntıya karşı yüzdüğünü hiç fark etmez mi insan?..
.
.
Uzak doğu felsefeleri dinginlikten bahseder, yeryüzünde telaşsız yürümek, aynı anda hem içersinin hem dışarısının farkında olmak…
Hareket öyle bir seviyeye gelir ki hareket etmeden hareket edilir. Akışı takip etmek, direnç göstermemek, hem yumuşaklık hem zarafet içerisinde görünmeyen bir güç sunar.
Batı her ne kadar bunu dövüş sanatları üzerinden tanımış olsa da, bu aslında derin bir yaşam felsefesinin göstergesidir.
Var olmadan var olmak.
Bütünle bir olmak.
Benliğe, egoya ait her ne varsa arınmak.
Yaşam ile harmanlanmak.
Olana izin vermek.
Olanın parçası olmak.
Her ne oluyorsa o olmak.
Var olurken var etmek.
Var ederken var olmak.
.
.
Tek bir fırça darbesiyle kusursuz bir daire çizmek.
.
Belki de en basit olan en zor olandır kontrolcü bir zihin için.
Kendisiyle iddialaşan, yaşamla iddialaşan bir zihin.
O iddia ki, o kadar sağlamdır temelleri, böyle daha iyi olacak hissi.