Üç Soru

Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi:

“Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gerek en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım.”

Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığının dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafât vereceğini ilan etti.

Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı.

İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. “Ancak böylece” dediler, “her şey tam zamanında yapılabilir.” Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar dikkat ederse etsin, tek bir kişinin hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.

Fakat bu defa da başka bilgeler: “Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılamayacağına ancak tek kişi anında karar verebilir.” dediler. “Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnız sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyenler sihirbazlara danışmalıdır.”

İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.

Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dinî ibadet dediler.

Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi. Ama hâlâ doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.

Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sadece halktan başkasını kabul etmezdi. bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola yürüyerek devam etti.

Kral yaklaşırken, münzevi kovuğun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parça toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu.

Kral yanına gelip şöyle dedi:

“Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim: Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimlerdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vermem gereken işler nelerdir?”

Münzevi, kralı dinledi ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti.

“Yoruldunuz” dedi kral, “küreği bana verin de biraz dinlenin.”

Münzevi, “Sağ olun.” diyerek küreği krala verip yere oturdu.

Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi:

“Biraz dinlenin, bir parça da ben çalışayım.”

Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi:

“Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen söyle de evime gideyim.”

Münzevi, “Buraya koşarak birisi geliyor” dedi. “Bakalım kim?”

Kral arkasını döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı; mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu. Adam kendisine gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş, hava soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işten öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti. Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözleriyle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı.

Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam:

“Beni affedin.” dedi, zayıf bir sesle.

Kral, “Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki.” dedi.

“Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum.”dedi adam.

“Ben, kardeşini astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama, akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusuya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz benim hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam, şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni!”

Kral, düşmanıyla bu kadar kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.

Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kere daha rica etmek istiyordu. Münzevi, dışarıda, bir gün önce kazmış olduğu tarhlara çiçek tohumları ekiyordu.

Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi:

“Sorularıma cevap vermeniz için size son bir kez yalvarıyorum!”

Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve “Cevabınızı aldınız.” dedi.

“Nasıl aldım? Ne söylemek istiyorsunuz?” diye sordu.

“Anlamıyorsunuz.” diye cevapladı münzevi. “Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani, en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim; ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam koşarak yanınıza geldiği zaman en önemli zaman onunla ilgilendiğiniz zamandı, çünkü eğer onun yarasını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı.

Bundan sonra şu gerçeği unutmayın; tek önemli vakit vardır; içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşemeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur.”

Öykü: Lev Nikolayeviç Tolstoy, İnsan Ne ile Yaşar?

.

.

.

Öyküyü okuduğunda insan düşünmeden edemiyor…

Aslında kime sadıktır insan?

Gerçekte kime yapılmaktadır bütün iyilikler?

Hakikatte ayrı mıdır sorular yanıtlardan?..

.

.

Bir noktadan açıldıysa zaman

Bir noktadan açıldıysa insan

Bir başkasının daha olması

Mümkün müdür varolan

.

Bütün zamanlar an’da

Bütün insanlar ben’de

Varlık bulduğunda

Bütünlenir yaşam

.

.

.

Baktığınızda Ne Görüyorsunuz?

.

Gözlerimin önünde ne varsa onu görüyorum.’

.

İnsan, kendisini varolan bir dünyanın içine yerleştirilmiş olarak algılar. Dünyanın içine doğduğu andan itibaren hazır bir yaşam alanına gelmiştir. Her şey mevcuttur.

Mevcut olanı sağa sola çekip yerini değiştirebilir, kendi yerinizi değiştirebilir, ortadan kaldırıp başka bir yere koyabilir, bir daha hiç bulmamak üzere atabilirsiniz.

Ancak, mevcut olan mevcuttur.

Dünya, bildiğiniz haliyle gözlerinizin önündedir.

Aynaya baktığınızda bildiğiniz kendinizi görürsünüz.

.

.

Yakın döneme ait bilimsel çalışmalar maddeyi oluşturan atomaltı parçacıklara ulaşmayı başardı. Ulaşılan bu seviyenin yapısı incelendiğinde algıladığımız gerçekliğe dair ummadığımız bilgilerle karşılaştık.

Bugün, atomların yapılarında çekirdek etrafında yer alan elektronların sabit bir yörüngede değil hacimsel bir bölgede bulundukları biliniyor. Bulunma olasılıklarının en yüksek olduğu bulutumsu bir bölgeden bahsedilebilir ancak, her ne kadar bulundukları bu bölge bilinse de tam olarak nerede oldukları söylenemez.

Buna benzer edinilen yeni bilgiler bazı şeyleri açığa çıkarsa da diğer şeyler gizemlerini korumaya devam ediyor.

Modern bilimsel kuramların en çarpıcılardan biri, çift yarık deneyi olarak adlandırılan bir çalışma. Bu deneyle fotonların gözlemlendiklerinde gözlemcinin niyetine göre davranarak yani, baktığınızda veya bakmadığınızda farklı özellik sergiledikleri keşfedildi.

Gözlemcinin dikkati üzerlerindeyken fotonlar beklenen davranışı sergiliyor, örneğin, kullanılan yarığın şeklini yansıtıyor ancak, gözlemci dikkatini üzerlerinden çektiğinde farklı bir davranış modeline geçiyorlar.

Gözlemcinin dikkati ne demektir?

Bu, belirli bir zihin niyeti içerir. Enerji dikkatin odaklandığı yere doğru akar. Fotonları etkileyen gözlemlemenin ötesinde gözlem yaparken sahip olunan zihin niyetidir. Onlardan bir beklentiniz var ve bunu bildiklerinde beklentinize uygun davranıyorlar. Anne ve babalarının evde olduğunu bilen çocuklara benzer belirlenen kurallara uyuyorlar. Siz bakmadığınızdaysa evde yalnız bırakılan çocuklar gibi bambaşka bir hale geçiyorlar.

Fotonlar nasıl oluyor da gözlemlendiklerini biliyor?

Şimdilik, bilinçli olduklarını söylemekle yetinebiliriz.

.

Dış dünya sadece mevcut değil de tümüyle bilinçli bir mevcudiyetse, ne değişir?

Bunun üzerine düşünebilirsiniz…

.

Bütün varolanlar gerçekten bilinçli ise, kendi yaptıklarının sorumluluğunu aldıkları ve buna uygun istediklerini yapabilecekleri özgür yaşamları olmalı. Bu kulağa hoş gelse de kaotik bir dünya düzenine benziyor. Hem taş, toprak gibi yapıların hatta bitkilerin bile kendi iradeleri ile hayatlarını sürdürdüklerini düşünmek bize tuhaf gelir.

Bizim yaşadığımız dünya birbiriyle bağlantılı ve belirlenmiş varoluş kurallarına sahip, gerçekleşenler neden sonuç ilişkileri içerisinde oluyor, bu nedenle tarlaya ne ekersek onu biçeceğimizi biliyor, bilimsel araştırmalar yapabiliyor, sonuçları kararlara bağlayabiliyoruz. Bildiğimiz yaşam öğrendiklerimizi tekrarlayarak bizi doğruluyor. Güneşin hangi dakikada doğacağını hangi dakikada batacağını biliyoruz, mevsimlere göre gerçekleşecek değişimi hesaplayabiliyoruz. Suyun kaynama derecesi değişmiyor. Bitkilerin, hayvanların yaşamlarını öğrenebiliyoruz. Kendimize bildiklerimizle bir yaşam inşa ediyoruz.

Yine de, beklenmeyen gerçekleşebilir. O zaman buna, mucize ya da keşif diyoruz. Belki de sadece bir kez olacak ama olma ihtimali var. Yaşamda bunun da yeri hazır.

Her şey bu kadar kusursuz işliyorsa, varolanların değil de varoluşun bilincinden bahsetmek daha doğru olacaktır. Bölünmüşlüğün içerisinde birleşik tek bir bilinç.

.

.

Benim yaşamım bildiklerim ile düzenlendi.

Fotonlar her an onları gözlemlediğimde beklentim üzerine şekillenip bana yanıt veriyorlar. Bilincim yerinde oldukça devamlılık bozulmuyor.

Devamlılığın bozulması için iki şeye ihtiyaç var. İlki, bilinçli zihin niyetimi değiştirmem. İkincisiyse, zihnimin kontrolü dışında, bilincimin altına düşmem ya da üstüne çıkmam.

.

Zihin niyetini değiştirmek, genel anlamda bir dilekte bulunmaya benzer. Olmasını istediğiniz şey için farklı düşünmeye başlarsınız. Bunun için kullanılan çeşitli teknikler var, dua etmek, bir yaratıcıdan dilemek, imgelemek, kendini motive etmek, kendine telkinde bulunmak, irade kullanmak, formatlamak… Ancak, zihin diğer yöne de sahip, olumsuz düşünceye. Korktuğunuz, endişelendiğiniz ya da aşırı düşündüğünüz şeylerle karşılaşma olasılığınız da bir dilek gibi iş görür.

Zihin niyeti değiştiğinde gözlemlenen fotonlar yeni arzuya yanıt vermek üzere gözlemciye uyum sağlayacaktır. Olumlu değişimlerde başarısı sevinç ile karşılanan bir durum.

Bilinçaltı ya da bilinçüstü ise biraz daha gizemli hareket eder. Burada bilinçli zihin ve bir zihin niyeti devrede değil. Bilinçaltında mevcut bir bilgi deposu işlevde. İnsanların kolay öfkelendiklerine dair bir kavrama sahip olan bir kişi için yaşamda kolay öfkelenen insanlarla karşılaşmak hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Kendi kendini doğrulayan bu fenomen, her gerçekleştiğinde sahip olunan kavramı daha da güçlendirecek, içinden çıkılmaz bir duvar örerek bu kişiyi içine hapsedecektir. Yaşamsa iyi kötü seçmeden sedece bildiğiniz, alıştığınız, tanıdığınız dünyayı sizin için mevcut kılmakta.

Depolanan bilgiler kişi farkında olmasa ya da farkına varsa bile değişmedikçe kendilerini gerçekleştirmeye devam ederler.

Peki, çıkış yolu nerede?

Farkına varmanın avantajı değişim arzusunu devreye alabilmektir. İnsan yaşamını niyetlerle, motivasyonla ve irade ile değiştirebilir. Adım adım ilerlenecek ve sonuç alınabilecek bir yol. Ancak bilinçaltında siz bir şeyi değiştirirken ürettiği diğer şeyler halen devrede olacaktır. Bu nedenle, insanın düştüğü girdabın içinden çıkması gereklidir. Problemlerin veya sıkıntıların kaynağı girdabın derinliklerinde insanı aşağı çeken bir vakum yaratır, çıkış ancak yukarıya ulaşıp nefes almakla sağlanabilir.

.

İnsanın henüz bilmediği, bilmediği için hiçbir zihin niyetine ya da dileğine yerleştiremeyeceği şeylerin kaynağı nerededir?

Günlük yaşamda hiç beklemediğimiz bir şeyle karşılaşmak ya da mucize benzeri bir keşif yapmak bizi şaşırtır, alışageldiğimiz kalıbın dışına çıkarır. Bugün daha çok sanatçılarda gördüğümüz dünya ötesi âlemlerin yansıtılması, geleceği gösterdiğini düşündüğümüz filmlerin yapılması aralıklardan giren ışık gibidir. Farklı bir foton gerçekliği.

Oysa sanatçılarda hayranlıkla seyrettiğimiz şeyi, bir çocuk yaptığında ve gökyüzünü pembe, ağaç yapraklarını mor resmettiğinde bunun hatalı olduğunu düşünürüz. Çocuğa doğrusu itina ile öğretilir. Gökyüzü mavi, yapraklar yeşildir. İnsana itina ile yaşam öğretilir, bildiği gerçeklik yaratılır.

Bilmediğini ise anlatmanın mümkünatı yok. Çağlar boyunca, bilinmeyene ulaşabilenler sadece işaret edebilmiş, sembollerle anlatmış ve yolu tanımlamaya çalışmışlar. Onlar, yükselmekten, aydınlanmaktan bahsettiler. Kirlerden arınıp, mevcut inançların bağlarından kurtulmaktan. Hayata önyargısız bakıp özgür olmaktan.

Bu gerçekleştiğinde sizin ne göreceğinizi kimse bilemez. Herkesin yaşamı kendine özeldir. Bu nedenle ne bir diğerini ikna etmeye çalışmanız ne de kendi doğrunuzu savunmanız gerekli değildir.

Yaşamın güzelliği de buradadır.

Baktığınızda gördüğünüz sadece sizin için orda vardır.

Tek bilinç sizin bilincinizdir.

Yaşam sadece size aittir.

Mevcut olan sizin için mevcuttur.

Dünya görmek istediğiniz dünyadır.

Görmek istediğiniz kendiniz karşınızdadır.

.

.

.

Benim dünyamda gökyüzünün sınırı yok. Benim dünyamda yükselmeyi engelleyecek hiçbir şey yok. Tek sınırım katı inançlarımda, endişelerimde, korkularımda, kontrol arzumda.

Belki de bu, dünyalarımızın ortak noktasıdır.

Benim dünyamda mucizeler mümkün. Bakımsız bir bahçede açan bir çiçeği, aniden kanat çırpan yabani bir kuşu, yağmur sonrası gökkuşağını, hayatımı değiştiren bir kitabı, bir insanı mümkün kılıyor.

Belki de bu, dünyalarımızın ortak noktasıdır.

Benim dünyam hiç bilmediğim bir dille benimle konuşmaya devam ediyor.

Bu dünya keşife açık, gözlemcinin yorumsuz yargısız bakacak gözlerini bekliyor.

Belki de bu, dünyalarımızın ortak noktasıdır…

.

.

.

Dinginliğin Büyük Yolu

Enerji’nin tanımı çok kapsamlıdır ancak kısaca, bir sistemin iş yapma kapasitesidir denilebilir. Enerji, evrende ve doğada meydana gelen tüm fiziksel ve kimyasal olay ve tepkimelerde, mekanik, termal, ışık, elektrik ve manyetik tiplerde kullanılan veya dönüştürülen tüm formların genel adıdır.

Aslında enerjinin görünür maddesel bir varlığı yoktur yine de, enerji canlı varlıklarda ve nesnelerde gözlemlenebilir, depolanabilir ve ölçülebilir. Canlı varlıklarda enerji sadece fiziksel olarak iş görmez, kütlesiz olan can, ruh, düşünce veya duygu da birer enerji kullanım ve üretim/dönüştürme sistemidir.

Potansiyel enerji bir cismin durumuna veya konumuna bağlı olarak sahip olduğu enerjidir. Öte yandan, kinetik enerji hareket halindeki bir cismin enerjisine verilen isimdir. Bu enerji cismin hızına ve kütlesine bağlıdır.

Termodinamik yasalarında enerjinin korunumu açıklanır. Enerji asla tamamen yok olmaz, bir formdan diğerine dönüşür ve dönüşme sürecinde iş yapabilme imkânı verir. Bu nedenle evren, açılmış olan kendi uzaysal alanı içinde, kapalı bir sistem olarak tanımlanabilir, yani, evrenin mevcut halindeki toplam enerji artmaz ve azalmaz.

Yanı sıra, kutupsal ya da zıt değerleri içeren bir yapıda olan evrenin enerjisi hem pozitif hem de negatiftir ve sıfıra yakın mutlak bir denge halindedir.

Bu enerji, içinde varolan her şeyi oluşturmuş ve kendini oluşturduklarının içinde depolamıştır. Bu bakış açısıyla, enerji olarak adlandırdığımız şeyin “yaşamın ve maddenin özü” olduğunu söyleyebiliriz. Maddenin özü, zamana ve mekâna bağlı değildir, başlangıcı ve sonu yoktur, her şeyi doğurabilir, yorulmadan değişebilir, farklı ögelere dağılabilir yine de tek bir şeyde birleşebilir.

Varolan şeyler, içerdikleri farklı enerji tiplerine göre farklı maddesel yapılar sergiliyor ve ayrı birimler gibi gözüküyor olsalar da, birbirleri ile evrensel ortamda bağlantılıdır. Varlıklar, kendilerine ait hem kapalı hem de açık sistemleri sayesinde, mevcut enerjiyi paylaşarak kullanabilirler.

.

Enerji, evrende bulunan doğal şeylerdeki tüm olay ve değişikliklerin ana kaynağıdır. İş gören enerji hareket halindedir. Bilincin, istek/arzu/zihin niyeti olarak tanımlayabileceğimiz etkeni enerjiyi harekete dönüştürür. Akış, zihin niyeti-enerji- hareket sıralamasındadır. Her enerji kendi doğasına göre farklı bir hareket sergiler.

Yanan ateş, yukarı doğru yükselir ve tepede sivrileşir. Ateş kolayca yayılır, bu nedenle ateş yakıldığında gözetimsiz bırakılmaz. Yanan ne olursa olsun, isterse bir mum, ister kamp ateşi, ister ocaktaki alevler, her zaman gerçek doğası ve hareket şekli aynı olacaktır.

Su, aşağı doğru hareket eder. Akarken önünde ne varsa içine alıp toplar. Su ile temizlik yapmak kolaydır. Akan ister bir nehir isterse yağmur damlaları olsun gerçek doğası ve hareket şekli hep aynıdır.

Ağaçlar, bitkiler ve çiçekler yukarı doğru büyürler, yükselme ve dışa açılma eğilimi gösterirler. Kökleri sağlam durmalarını sağlamak için aşağı inse de kökler de dışa açılır ve yukarı yükselmeye yardım ederler.

Esnek hava ve rüzgar genişleyerek her yöne hareket edebilirken, katı madenler yoğun, sabit ve kısıtlayıcıdır.

Toprak gevşek ve işlenebilirdir, uyumludur, hem açılabilir hem de kapanabilir.

.

Doğada gördüğümüz bu hareket şekilleri, bahsi geçen enerjilerin gerçek doğasıdır ve yalın hallerine aittir. Karşılaştıkları ya da birleştikleri zaman hareket şekilleri değişir.

Su toprak ile birleştiğinde akamaz ağırlaşır, ateş su ile birleştiğinde yükselemez söner, metal ateş ile birleştiğinde katılığını koruyamaz erir, ağaç metal ile birleştiğinde açılamaz kısıtlanır ve toprak ağaç ile birleştiğinde gevşekliğini yitirir sabitlenir. Hareketin gerçek doğayı değiştiren bu şekline, birbirini kısıtlama ve kontrol denilir.

Bazı birleşmeler ise gerçek doğayı besler ve mevcut hareketi güçlendirir. Ateşi ağaç ile beslersiniz, ağacı su ile, metal toprağın içinde oluşur, toprak ateşin küllerinden doğar ve su metalin esnekleşmiş hafiflemiş halidir.

Bütün bu hareket dinamikleri doğanın içerisinde sürekli devinim halindedir. Biz fark etmesek bile her şey bir diğerini ya besler ya da kısıtlar. Böylece doğanın içinde dengeyi sağlayan hem doğurgan hem de aşırılığa gitmeyi kontrol eden bir döngü var olur.

.

Bildiğimiz evren kapsadığı her şey ile birlikte hareket halinde. Doğduğu andan itibaren yayılmaya ve genişlemeye devam ediyor. Evrenin ömrünün son bulması açılmasının zıttı olan bir kapanma ile gerçekleşecek. Varolan her şey doğar ve açılır, ömrünü tamamlar ve kapanır. Kapanma bir cins toplanmadır, kaynağa geri dönüş.

Hareket halindeki her şey, genişleyen evrenin mevcudiyetinde olduğu gibi, doğdukları kaynaktan uzaklaşırlar. Hareketin içerisinde bir yönlendirme vardır. Bu, yükselme ya da alçalma, açılma ya da kapanma, genişleme ya da daralma olabilir. Dikkatlice gözlemlediğinizde varlıkların gerçek hareket doğalarını fark edebilirsiniz.

Öfkelenen bir insanın hareketi üst bedende gözlemlenir, elleri ve kolları dışa açılma eğilimi gösterir, çok öfkeli insanlar gözlerinden öfke saçarlar ve bunu ifade etmek için ‘kan beynime sıçradı’ derler. Tepeye ulaşan öfke kısıtlanıp kontrol altına alınmadıysa dışa açılmak isteyecektir, o zaman kişi yakınındaki eşyaları kırıp dökmeye başlayabilir, bu hareketin gerçek doğasını gerçekleştirme arzusudur.

Hayvanlar âlemini izlediğinizde, kızgınlık içerisinde birbirleri ile dalaşan iki hayvanın, kavgalarının sonunda yükselen tüm enerjiyi boşalttıklarını ve bir anda sakin hallerine döndüklerini görürsünüz. Bakiye varsa silkinerek üzerlerinden atar ve umarsızca kendi yollarına giderler. Geriye birikmiş bir şey kalmaz, birbirlerine kin duymazlar.

.

İnsanın dünyası ise farklıdır.

İnsan bilincin gelişmiş bir haline sahiptir, yaratıcı gücü vardır. Doğal olanı istekleri, arzuları ve zihni niyeti ile kontrol ederek değiştirebilir. Evrenin değişim ve yaratım yasaları, mümkün olduğu taktirde, bu yönledirmeye yanıt verir.

Doğum ile birlikte sahip olduğunuz beden özelliklerini, saç, göz, ten renginizi, boyunuzu değiştiremeseniz bile, bedeninizi geliştirerek becerilerinde ve gücünde fark yaratabilirsiniz. Hayalini kurduğunuz bir şeyi yapabilir, yaşamınızı değiştirebilirsiniz. Beden gücünüzü ve becerilerinizi yönetebildiğiniz gibi sahip olduğunuz huyları ince bir ayarda dengeleyebilirsiniz.

İnsan, bu yönünü bilse bile bilemediği şey, bir şeyi değiştirirken aslında binlerce şeye dokunuyor olduğudur.

Evrenin özünün farklı şeylere dağılabilme özelliği onu insanın gözüne onbinlerce ayrı varlık olarak gösterir. Yine de evrenin özü tek bir şeyde birleşebilir, onbinlerce varlık aslında birbirinden hiç ayrılmamıştır.

.

‘Benden doğan benden uzaklaşır’, tıpkı genişleyen evren gibi.

İnsan, kendisinden doğan ve uzaklaşması gerekeni bırakmaz, içinde tutmaya devam ederse dışa açılamayan hareket içe yönelecektir. Doğamayan bir bebeğin anneye zarar vermesine benzer, içeride kalan zarar vermeye başlayacaktır.

Sağlıklı olan, doğan bütün düşüncelerin ve duyguların kendilerini gerçekleştirip serbest kalmalarına izin vermektir.

Serbest bırakmak bazen onları hayata geçirmek demektir, bazen de vazgeçmektir. İnsan ancak serbest bıraktığı kadar özgürdür.

Serbest bırakılamayan ve dönüşemeyen her düşünce, her duygu birikir, biriktikçe baskınlaşır, baskınlaştıkça sıkıştığı yeri olumsuz etkiler, insanı kölesi haline getirir. Bu nedenle, en ideali hiç birikmemesini sağlamaktır.

Fark edilmeden içeride kalanlar ise bir süre sonra kendilerini fark ettirmeye başlar, yaşamdaki engeller, sıkıntılar, hastalıklar olarak hareket doğalarını gerçekleştirirler. Şifalanmak, özgürleşmek, dengeye izin vermektir.

.

Varoluşun neden var olduğunu bilemiyoruz. Ancak, onu tanıyabilir ve anlayabiliriz.

Yaşamı öğrenmek insanın kendisini bilmesidir.

Her şeyin bir denge üzerine kurulduğu bütün bu âlem, insanın hem dışında hem içindedir.

Göreceli bu denge hali, sürekli bir itina ile gözetilmek ister. Bu nedenle, insan gözetmediği anda denge bozulduğunda, evrensel yasalar dengeyi getirmek için devreye girecektir.

Doğa insan için daimi bir okul gibidir. Bir sınıfı tamamladığınızda bir diğeri sizi bekler, bir bölümden mezun olduğunuzda bir diğeri sıradadır.

Yaşamı kolaylaştırmak öğrenmeyi sevmekle başlar.

İnsan, bildiğinin en iyisini yaparken hiç bir şeyi bilmiyormuş gibi açık olduğunda evrenle uyumlanır. Bu uyumlanma dengenin orta noktasıdır.

Birlik hali, büyük bir anlayışı, büyük bir anlayış büyük bir huzuru getirir.

Dinginliğin büyük yolu, insan için etki tepki çarkının dışına çıkmaktır.

İnsanın gerçekten kendini bildiği, kendini bulduğu bir sükûnet tüm yaratımın, yaşamın başlangıcıdır.

.

.

.

Her Güne Bir Masal

Bir varmış, bir yokmuş…

Çok uzun zaman önce, uzak bir diyarda, cennet gibi mutlu güzel bir ülkede bir çocuk yaşarmış…

Bu tatlı çocuk her gece uykuya dalmadan önce, anne ve babasından kendisine bir masal anlatmalarını istermiş.

Dermiş ki, ‘Masalı dinlerken sanki ordaymışım, bütün olanları ben yaşıyormuşum gibi geliyor… Ne kolay bırakıyorum o zaman kendimi uykunun kollarına, bir rüya âleminden diğer bir rüya âlemine…

Anne ve babası memnuniyetle karşılamışlar bu isteğini.

Bildikleri tüm masalları bir bir anlatmaya başlamışlar ardı sıra ama, kaç masal bilebilir ki bir insan? Günler geçtikçe ezberledikleri öyküler, öğrendikleri masallar tükenmiş, geriye dönüp tekrarlamaya başlamışlar taa en başta anlatılmış, öğretilmiş olan masalları.

Çocuksa, ‘Olmaz demiş, ben bu masalları dinledim… Bana yenilerini anlatın yoksa hiçbir anlamı yok her gün aynı masalı dinlemenin!

Çaresizlikle düşünmüş anne ve babası, her güne bir masal… Nasıl olacak bu? Dünyada kaç masal vardır ki hepsini bilseler bile mümkün müdür her güne yeni bir masal anlatmak?

Birden bir fikir gelmiş akıllarına, ‘Evet çözüm işte bu!‘ demişler sevinçle. ‘O gün ne olduysa, ne yaşadıysak dönüştürelim bir masala, sabahtan akşama olanları anlatalım bir masalın içinde gerçeği anlaşılmaz şekilde!

.

.

Peki, sıradan bir gün nasıl bir masala dönüşür? Ne vardır masalın içinde onu masal yapan?..

İyiler ve kötüler olmalı mutlaka, iyi bir kahraman ve ona kötülük yapanlar…

Farklı olsa da yaşadıkları yerler, bir ülke vardır mutlaka, bir kralı ve kraliçesi olan…

Elbet vardır ülkenin hemen yanında bir orman, ormanın içinde envai çeşit ağaçlar, çiçekler, türlü türlü hayvanlar, gizemli karanlık kuytular, serin suların aktığı pınarlar…

Hepsi vardır ama öykü nasıl çıkar ortaya?

Kahramanın bir macerası olmalıdır…

Hem kaybedip hem kaybolması, yeniden bulup bulunması, önce kendini sonra diğerlerini kurtarması gerekir.

Her masalın kahramanı cesur ve akıllı olmalıdır mutlaka…

Öyle bir cesaret ki, en karanlık gecenin sabahı olacağını, öyle bir akıl ki, uykuya dalan çocuğun uyandığında yeni bir insan olacağını ispatlayan.

Her masalın kahramanı sevebilmelidir…

Yaşamı, yaşayanları, kendinde olanları, kendisine sunulanları.

Bu yüzden masalların sonu mutludur…

Bütün sıkıntılar bir bir yok olur, herkesin kalbi huzurla dolar, tüm isteklere kavuşulur, bütün ayrılanlar birbirine kavuşur.

Masal bu, iyilik her zaman kötülüğe üstün gelir…

Her masal, küçük çocuğa karanlık gecenin korkulacak bir şey olmadığını, her sabahın yeni günün aydınlığını getireceğini müjdeler.

.

.

Böylece çocuğun anne ve babası kurgulamışlar ilk masallarını…

Yaşamda masal çemberinin sınırını çizmiş, hem kendilerini hem de küçük çocuğu almışlar içine…

O gün pazar yerine gidip tavukların yumurtalarını satan babası anlatmış olanları masal diyarının içinde.

Masalda pazar yeri kocaman bir ülke olmuş. Baba kendini ülkenin kralı yapmış, anneyi de kraliçesi. Öyle bir ülkeymiş ki burası, her bir evinde başka diyarlardan gelen insanlar yaşarmış. Hepsinin kendi mahareti, kendine özel bir becerisi varmış. Çocuk –bu masalın kahramanı olmuş– kendine yeni bir ev arayan uzak bir ülkeden gelen bir yabancıymış…

Anlatırken masalını, bu yabancıyı sevecenlikle karşılayan iyi insanları, aralarına almak istemeyen katı insanları, işini bozarak kötülük yapmaya çalışan kıskanç insanları yerleştirmiş içine. Ve yumurtalar, ne de çabuk kırılıyormuş bir dikkatsizlik anında.

Kısacık bir gün o kadar renklenmiş ve hareketlenmiş ki, kendisi bile hayret içinde kalmış sıradan olanın bir masala dönüşmesine. Bugün yabancı olan, yarın da kral oluverirmiş bir başka masalda.

Unutmuş asıl olanı, masal daha güzel gözükmüş gözüne.

Şimdi,’ demiş güvenle eşine, ‘Artık işimiz kolay… Kolayca anlatabiliriz her güne bir masal…

.

.

.

Çocuk masallarla büyür…

Yaşam bir masal gibi anlatılır çocuğa.

Kimse söylemez her masalın ardında aslında bir gerçeğin olduğunu.

Kimse masalların sırrını vemez.

Kimse çocuğa yaşamı nasıl okuyacağını öğretmez.

.

.

.

İnsanın hayatı öğrenmesi, yaşamı tanıması vakit alır. Hepimizin öğrendiği hayat ve bildiği yaşam birbirinden farklıdır. Yine de, yaşamın kuralları aynıdır.

Herkese anlayacağı dilden konuşmalısınız.

Tüm yaratılış kendi dili ile konuşur. Evrenin kendi dili vardır. Üzerinde yaşadığımız dünyanın kendi dili. Bu dünyadaki canlıların kendilerine özel dilleri. İnsanın kendi dili vardır.

Her ne kadar dünyadaki insanlar onlarca farklı dili konuşuyor gibi gözükse de, bütün bu diller aynı şeyleri anlatır. Birbirlerine çevrilebilir, isterlerse insanlar birbirlerini dinleyip anlayabilir.

Dünya yaşamında insanın aklını karıştıran şey diğer dilleri bilmemektir.

İnsan, evrenin dilini bilmez. Bitkilerin, hayvanların dilini bilmez. Dinlemezse diğer insanların dilini öğrenemez. Anlamak için bütünü anlaması gereklidir. Hepsinin kendinden olduğunu bilmesi gereklidir. Her bir parçanın birbiri ile bağlantısı olduğunu, her birinin yaşamın bir yüzü olduğunu, özünde tek bir dili konuştuğunu fark etmesi gereklidir.

.

Yaşam var ettiklerini örter.

Varlıkların özü katman katman örtü altındadır. Dışarıdan içerisini görmeye imkân vermez.

İçini bilebilmek, gizleneni bulabilmek için bakış açınızı değiştirmeniz gerekir.

Her doğan doğduğu kaynaktan uzaklaşır. Hiçbir el tutamaz kendi yarattığını.

Yaşam içten dışa var olur. Yaşam bir çocuğa masal anlatır gibi konuşur insanla.

Yaşamı anlayabilmek için tersten okumak gerekir.

Tıpkı, masallara dönüşen sıradan günleri bulabilmek için masalı tersten okumak gerektiği gibi.

Yaşamın dilini öğrenmek için uzaklaşanı yakına getirmek, öyküyü gerçeğe dönüştürmek gerekir.

.

.

.

İnsan…

Karanlık günlerini aydınlığa çıkarmaya çabalayan.

Işığı arayan.

Yaşamın çocuğu…

Her gece bir masalla uykuya yatırıp yeni güne yeni bir insan olarak uyanmasını beklediği.

.

.

.

İnsan büyümedikçe etrafında çizilen çemberi fark etmesi, bu bilmecenin içinden çıkması zor.

Masallar çocuklara anlatılır, istenir ki adım adım keşfedip öğrensinler, korkmadan yetişsinler.

Vakti gelinceye kadar gerçekler sırlanır, toprağın aldında boy veren tohumlar gibi.

Ancak vakti gelip güçlendiğinde, filiz toprağın üzerine çıkmayı başarır.

Zihnin ağır toprağını delip açığa çıkan hakikat gibi.

.

İnsan…

Vakti geldiğinde öğrenir

Her güne aslında kimin anlattığını bir masalı

İnsan…

Anlatır içindeki çocuğa

Büyüdüğünü fark ettiği güne kadar

İnsan…

Yaratır kendini

Sonunda, çıkar çemberin dışına…

.

.

.

Başkasının Mektubunu Okuma

Çocukluğumuzda öğretilen önemli görgü kurallarından biri, başkalarına ait özel eşyalara izinsiz dokunulmamasıdır.

Birisine ait odaya kapıyı çalmadan giremezsiniz.

Size ait olmayan bir eşyayı alıp kullanamazsınız. İzin alıp kullansanız bile aldığınız gibi iade etmeniz gerekir.

Diğer bir kişinin defterlerini, kitaplarını, özel notlarını karıştıramazsınız.

Duymanız istenmeyen bir sohbet, özel görüşülen bir konu varsa, kapalı kapılara kulaklarınızı yaslayıp duymaya çalışamazsınız.

Başkasına gelen bir mektubu, kapalı bir zarfı açıp okuyamazsınız.

.

.

İlk bakışta bunun, kişilerin özel hayatlarına olan saygıdan dolayı uyulması gereken ahlakî bir kural olduğunu düşünebiliriz.

Ancak bu, gerçekte, dışarıya yönelik bir konu değildir. Aslında, içeriye yönelik bir konudur.

Yaşam öğrenildikçe, insanı korumak için konulmuş bir kural olduğunu fark etmek gereklidir.

Senin hayatın sana, benim hayatım bana‘ aittir.

Ve ben, kendi hayatımı yaşayabilmek için, bana ait olmayan her şeyi dışarıda tutmakla yükümlüyüm.

.

.

İnsan, evine sadece sevdiği kişileri davet etmek ister. Yaşayacağı mekânı sevdiği, kendi elleriyle seçtiği eşyalarla süslemek ister. Giyeceği kıyafetleri, yiyeceği yemekleri, okuyacağı kitapları, arkadaşlarını, mesleğini, eşini, işini kendisi seçmek ister.

Bütün bunların kendi seçimi olmasını ister, yine de, başkalarının düşüncelerini alır kendi hayatına uygular, başkalarının arzularını beğenir kendisi için özenir, başkalarının duyguları ile heyecanlanır, öfkelenir, üzülür.

İnsan, iç âleminin kapısını açar, kendisine ait olmayan şeyleri tek tek içeri alır, kendi hayatıymış gibi yaşamaya çalışır.

Bugün o kadar kanıksadık ki bu durumu, sadece başkalarının hayatlarını seyretmek, nereye gittilerse biz de gidelim, ne yedilerse biz de yiyelim, ne giyiyorlarsa biz de giyelim istiyoruz.

‘Popüler’ denilen her şeyin bizim için olduğunu zannediyor, popüler olabilmek için bunların peşine düşüyoruz.

Oysa insan, biricik olan, tek başına özgün olan, eşsiz ve benzersiz yaratılan… idi.

İnsan bu hayatta her ne yaşayacak ve yapacaksa, kendisinde olan ve kendisinden doğan ile başlamak zorunda.

.

.

Size ait olmayan bir zarfı açtığınızı düşünün…

İçinde bir kitap var. Sizin sipariş etmediğiniz bir kitap… Belki varlığını bile bilmediğiniz, okumayı hiç düşünmediğiniz bir kitap.

Zarfı açtınız, kitabı aldınız, masanıza yerleştirdiniz. O artık sizin kitabınız gibi… Belki de birkaç gün sonra merak edip açacak, okumaya başlayacaksınız.

Ama o kitap size ait değil.

.

.

‘Her insana kendi kitabı verilmiştir.’

Kitabını açıp okuyacak olan kitabın sahibidir.

‘Her insan kapalı gönderilmiş bir mektuptur.’

Mektubu açıp okuması gereken sadece gönderildiği kişidir.

.

Bizler, masumane bir merakla ya da kendimizi keşfedememiş olmanın sıkıntısıyla, gözlerimizi bir başkasının hayatına çevirip kopya çekmeye başladığımız anda doğru yoldan çıkmış oluruz.

Çocukken özendiğiniz meslek belki de sizin işiniz değil.

Özenerek aldığınız bir eşya belki sadece birkaç kez kullanılacak.

Arkadaşınıza heves edip başladığınız bir hobi belki zevkten çok sıkıntı verecek.

Herkesin iştahla yediği yemek belki de sizi hasta edecek.

Bizler, yaşayabilmek için, nedense en zor olan o kolay yolu seçer, diğerlerine çeviririz gözlerimizi.

İçeride kaynayan pınarlarımızı keşfedip kendi suyumuzu içmektense, işlenip paketlenmiş albenili suları ararız.

Kendi hayatımıza paralel bir hayat sürdürür, yarın için beklentilerle, bugünü yaşamadan geçeriz.

Kendimizle dolamadığımızda içimizdeki sahte boşluk gittikçe büyür ele geçirir hayatımızı, boşa geçer günler, tüm yapılanlar boşunadır. Her şey boş gelir.

.

Halbuki gerçek boşluk var edendir.

Varoluş boş bir tuval üzerine yazar ve çizer tüm var olanı.

Varoluş kendini gerçekleştirir her bir kelimesiyle, yazdığı her bir satır, çizdiği her bir resimle.

Varoluş kendini keşfeder, kendini öğrenir, kendini hayata geçirir, yarattığı her bir varlıkla.

.

İnsan kapalı ve mühürlü zarfla yaşama gönderilmiş bir mektup gibidir.

Zarfın içindekini önce merak etmesi, açıp okumaya niyet etmesi gereklidir.

Ne tuhaftır ki, mektubu merak edip açan herkesin karşılaşacağı aynı şeydir.

Beyaz boş bir sayfa.

Varoluşun var eden gerçek boşluğunu sunan bir sayfa.

İnsanın kendi mektubunu kendisine yazması gereklidir.

Kalem elinde, her bir kelimesini seçerek, yaşamının kitabını sayfa sayfa tamamlaması beklenir.

Öyle bir dikkatle eğilmelidir ki önündeki boş sayfaya, kendisine ait olmayan hiçbir şeyi merak bile etmemelidir, kolayca yoldan çıkaracak olan.

İnsan için tek bir doğru yol vardır.

Kendi yolu.

.

Çocukluğunuzda size öğretilen her şeyi koyun bir kenara.

İdrak ettiğinizde, ‘başkasının mektubunu okuma’ diyen o tembihe de artık gerek yok.

Okunacak bir mektup yok dışarıda.

Özenilecek, imrenilecek bir yol yok dışarıda.

Bugün, şimdi, artık bu yaşam bir tek size ait.

Alın kalemi elinize, yaşamı anlatın kendinize.

.

.

İnsanın tek bir evi olur kendi evi,

Tek bir adresi olur kendi adresi,

Tek bir kimliği olur kendi kimliği.

.

Bilirim ki, bütün yazdıklarım bir tek kendim içindir.

Hepsi kendime gönderdiğim birer mektuptur.

Yazmaktan ve okumaktan zevk aldığım,

Kendimden kendime bir muhabbette, yaşam...

.

.

.

Çaba

İnsanın değişebileceğine inanmasaydık hiçbir çabamız olmazdı.

Bırakırdık her şeyi kendi akışına, ‘nasılsa öyledir’ derdik.

Ne çocuklarımızın yeni ve daha güzel günlere sahip olacağını düşünürdük, ne de kendimizin.

İnsanın değişebileceğine inanmasaydık…

.

İnsan, ahsen-i takvîm, en güzel şekilde yaratılan olmasına rağmen, üzerindeki örtüyü kaldırmadan bu güzelliğini göremez.

Örtü bazen kolayca sıyrılır, bazen de kırılması gereken bir kabuk gibi uğraşı gerektirir.

İnsanın kimi güzel yönü açıktadır, kimi güzel yönü ise kabuğun altında gizlenmiştir.

Gizlenen, ilk önce insanın kendisini bilmesini ister, bilsin ki değerini, çabasının sonucunu en baştan görebilsin.

Rahman’ın rahim’e kavuşma çabası, istekleri gerçekleştirme çabası gibidir tüm yapılacaklar.

Sonuç en baştan bellidir.

Bütün yollar bir çabadır görünüşte ama, en doğru yol sonuca ulaştırandır.

‘Doğru yoldan ayrılma’ denir, bu nedenle.

.

İşlenen elmas, örtüsünden sıyrıldıkça aydınlanır, üzerindeki pus, toz toprak katman katman arınır.

İşlendikçe dışarıdan gelen ışığı içine alır ve en parlak haliyle yansıtır zannedilir.

Oysa elmas varoluşa aittir, içinde gizlenen, kendi ışığıdır asıl ortaya çıkan.

Dünyanın en büyüleyici bu muhabbetinde, elmasın merkezinden, kalbinden doğan ışık, dışarıdan gelenle buluşur, her bir yöne sonsuz bir pırıltı içinde yayılır.

Kendini gerçekleştirmenin güzelliğidir yayılan.

.

İnsan, değişebileceğine inanır…

İnandığı için de döner kendine, kendini işlemeye.

Kendine özgü her bir yönü muhteşem bir şekilde ortaya çıkarmaya.

Sadece bir kuyumcunun gözleri fark edebilir değerini elmasın.

Bunu öğrendiğinde, önce kendine bakışını değiştirir.

İşledikçe her bir yüzünü, sonra adını değiştirir.

Pırlanta olur, cevherini ortaya çıkarmış olan.

.

.

Işıktır hammeddesi cevherin.

Elmasın içinde sahip olduğu tek şey ışıktır.

İnsanın içinde sahip olduğu tek şey ışıktır.

Her insanın kaderi kendi çabasına bağlanmıştır.

Ezel’den ebed’e, yaşam, kendi ışığını bulma yolculuğudur.

.

.

.

İnsan, en güzel şekilde yaratılan…

Dünyanın en büyüleyici muhabbetinde, insanın merkezinden, kalbinden doğan ışık, dışarıdan gelenle buluşur, her bir yöne sonsuz bir ışıltı içinde yayılır.

Kendini gerçekleştirmenin güzelliğidir yayılan.

.

.

.

Mağara Dostları – Yedi Uyurlar

Anlatılanlara göre, kendi inançları yaşadıkları dünya ile çelişen bir grup genç, hayatlarından endişe eder ve korunmak için şehirden ayrılıp bir dağa yönelir, dağda bir mağaraya saklanırlar.

Mağaranın içinde dua ederek kendi inandıklarından merhamet dilerler.

Dış dünyadaki zulümün temsilcisi, gençlerin saklandıkları mağaranın girişine bir duvar ördürür, ister ki madem kendileri gibi olmuyorlar o zaman bir daha hiçbir şekilde dışarı çıkamasınlar.

Mağarada kapalı kalan gençler bir süre sonra derin bir uykuya dalar, kapıda onları korumak için Kıtmir adındaki köpekleri bekler…

Öyle derin bir uyku ki, ayırır gençleri zamanda dışarıdaki yaşamdan. Yüzyıllar geçer… Yaşam değişir.

Gençler derin uykularından uyanır. Tuhaf bir uyku olmuştur bu, zamanı bilemezler. Sorsanız, kimi bir gün uyuduk der, kimi daha az. Kapıda Kıtmir nöbettedir. ‘Ne kadarsa o kadar, ama belli ki kısa bir an uyuduk köpek işte orada, kapıda bize bekçilik etmiş‘ diye düşünürler sonunda.

Karınları acıkmıştır. İçlerinden biri şehire gidip ekmek almaya karar verir. ‘Kılık değiştir ki seni kimse tanımasın‘ der arkadaşları.

Oysa şehire vardığında tanıyamayan o olur. Burası daha biraz önce ayrıldıkları yere benzememektedir. Fark eder ki, ne bir tehlike kalmıştır kendileri için ne de inançları ile çatışan birileri. Denk düşmüştür artık dışarısı içeriye. Cebindeki parası ise geçersizdir bu yeni dünyada, eskiye ait ne varsa yenilenmiş değişmiştir.

Heyecanla mağaraya geri döner, gördüklerini ve şaşkınlığını arkadaşlarına anlatmak için sabırsızca. Anlarlar ki sır daldıkları derin uykudadır. O uyku sağlamıştır yeni bir yaşama uyanışlarını. Öyle derinlere götürmüştür ki korumuştur onları zamanın zulmünden an’ın içinde…

.

.

Öyküyü değişik kaynaklarda, benzer bir içerikte ancak anlatım farklılıklarıyla bulmak mümkün. Manevî olarak, halk arasında yedi uyurlar olarak bilinen gençler, mağara dostlarıdır.

Peki, nerededir bu mağara?

Kimdir bu gençler, yüzyıllarca uyumuş ancak hayatta kalmışlardır, nasıl bir mucizedir yaşadıkları?

Öyküleri herkes için farklı bir anlam içerebilir. İnsanlar mağarayı ve gençleri dışarıda arayıp bulabilirler.

Ya da insan, mağarayı ve gençleri içeride arayıp bulur.

İçeriye bakmayı tercih eden fark eder ki, gençlerin dünyanın zulmünden kaçmak için yöneldikleri dağ bedendir. Yedi genç bu bedenin içinde farklı isimlerde yer alan yedi can merkezidir. Mağara, bedenin hakimiyetinde, giriş kapılarına sahip olan yerdir. Bu kapılar ki onlara algı kapıları da diyebiliriz, gözler, kulaklar gibi bedeni baş üzerinden dış dünya ile bağlayan geçitlerdir. Kapıda bekçilik yapan köpek, ince bir zar var demektir. Kıtmir, tüm varoluş içeriye çekildiğinde dışarıyı kapatan ve gözle görülemeyen bir zarla ayıran etkidir…

.

.

İnsan, kendini bulma yolculuğunda, yaşamında öyle bir zaman içine girer ki, yaşadığı dünya ile bağları kopar.

Dışındaki dünya ile iletişimi kesilir, ne söylese yanlış anlaşılır ya da anlaşılmaz, ne yapsa yanlış yorumlanır. Aslında ortada yanlış olan bir şey yoktur, sadece farklıdır kendisinin ve diğerlerinin yaşama dair sahip oldukları düşünceler ve inançları.

Bu sanki bir karar anıdır insan için, ya onlar gibi olmak üzere kendinden vazgeçecek ya da yaşamını korumak, kendini bulmak için yine vazgeçecektir ama bu sefer de dünyadan.

Vazgeçmek kaçınılmaz olandır. İnsan hayatta kalmak ister. Hayat ise farklı gösterir yüzünü her seçimle birlikte.

Kendinden vazgeçen dünyaya geri döner, hayatta kalmak için katılır aralarına ve onlara benzer. Dünyadan vazgeçen ise döner kendisine, hayatta kalmak için güvenebileceği tek yere, girer mağarasına ve ayırır içerisi ile dışarısını görünmeyen ince bir zar ile.

Kendine yönelmek, kendi içine saklanmak, dua etmek inandığına, kendi özüyle konuşmak, derin bir uykuya dalmak, uyumak ama en içte, en derinde uyanık olmak…

Meditasyon, inziva, çile, halvet, erbain, riyazat, tefekkür, sohbet, muhabbet, hizmet… Farklı isimlerde, farklı yöntemlerde, aynı amaca yönelik kullanılan yollar. İnsanın kendini terbiye etmesi, dünyasını zulüm eder hale çeviren nefsiyle yüzleşmesi, kendini saflaştırması, özündeki cevhere ulaşmayı sağlamak için geçtiği tüm aşamalar.

Dış dünya, insanın nefsine yönelik arzularına, hırslarına ve açgözlülüklerine sahiptir. Bu arzular öyle bir taşkınlığa gelir ki, insanın varlığını oluşturan maddî ve manevî ögeler birbiri ile çatışmaya girer. Beden ve ruh ayrılır. Kaçınılmaz bir noktada, insan ya bedene, dışına yönelir ve dünya yaşamı içerisinde kaybolur ya da ruhuna, içine yönelir kendi derinliklerinde kaybolur.

Kaybolmak bazen gerçekten de kaybolmaktır.

Dünya yaşamında bir daha o noktayı hiç bulamayabilir insan, öylece yaşar gider farkına varmadan. İçeride kaybolmak ise aslında kendini bulmak içindir, ancak geri dönemeden kaybolan meczup olur kimsenin anlayamadığı bir âleme hapsolur.

Marifet, hem kendini bulmak hem de yaşama geri dönebilmekte.

Bu nedenle gençler, uyanırlar vakti geldiğinde.

Uyanış kendi gerçeğinedir, dünyanın rüyasının farkında olarak yaşama dönmektir. Zaman ve an değişir. İçeride bir an’da olan, dışarıda belki yüzyıllara bedeldir. Varlık özünde öyle bir değişim, öyle bir yükseliş yaşar ki, gözlerini kapadığı ve açtığı o aralıkta yaşam yeniden kurulur, içini dışına denk getirecek şekilde bir dengede.

Eski paralar gibi değerini yitirir eski inançlar, düşünceler. Beden yine bedendir, acıkır susar ancak artık bu bedeni besleyecek olan eskiye ait olan değildir. Yeni değerleri sunmak gereklidir bu yeni yaşama…

.

Öykü bize der ki,

.

Yaşamı dönüştürmenin sırrı

İfşa edildi arayana

Göz açıp kapayıncaya

Yeniden yaratıldı

Zulmetten hakkaniyete

Dönüştü insan

Kendinden kendine

.

‘İşte bunlar için, altlarından ırmaklar akan adn cennetleri vardır’

Yaşamlarında.

.

.

.

Yaratıcının Bedeni

Yükseklerde gök henüz isimlendirilmemişken,
Ve aşağıda dünya henüz çağrılmamışken;
Boş ama, başlangıçta mevcut olan Absu, vücuda getiren onları,
Mummu ve Tiamat’ı hepsini vücuda doğuran o;
Birbirine karışmıştı suları.
Saz bitmemişti, bataklıklar ortaya çıkmamıştı.
Tanrıların hiçbiri vücuda gelmemişti,
Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti…

.

Enuma Eliş (Yükseklerdeyken) bugün daha bilinen adıyla Sümer “Yaradılış Destanı” kâinatın oluşumunu anlatırken başlangıçta mevcut olandan bahseder… Öncel olan. Hepsini vücuda getiren ancak henüz, kendisi boş olan…

Yaratım kaos ile başlar. Suları birbirine karışmış durumdadır. Ayrışımlar, farklılıklar gerçekleşmemiştir. Vücut kazanmayanın adı yoktur, kaderi de… Öncel olan yaratıcı bedenlenmeye başladığında, ilk ortaya çıkan ‘gök’ olur. Gökte oturanlara tanrılar denilir, isimlerini alırlar ve kaderleri belirlenir. Kader bir tablette yazılıdır, gerçekleşecek olan söylenmiştir. Yazılanlar değişmez ama, kader tabletleri verildikleri gibi geri de alınabilirler.

Kader tabletleriyle bir düzen sağlanmış olsa da, kaos düzenin içinde var olmaya devam eder. Gök halen değişimdedir. Kaos ile birlikte yaratım da devam eder… Göksel tanrılar kendi içlerinde anlaşmazlıklara düşerler. Güç ve otorite çarpışmaları yaşanır. Gençler ve yaşlılar karşı karşıya gelir. Düzenin sabit kalamayacağı anlaşılır. Değerler ve dengeler değişir. Yeni düzende, artık ‘yer’ yaratılmıştır. Tanrıların yerleri belirlenmiştir. Zafer sahibi olanlar yukarıdakiler, isyan edenler aşağıdakiler olarak adlandırılır.

Değer kaybedip tutsak olan tanrılar kazananlara bakmakla görevlendirilir. Ancak, işlerinin zorluğundan ve ağırlığından şikayet etmeleri üzerine, yeni bir yaratım daha gerçekleştirilir. İnsan’ın yaratımı… İnsan, seçilen tanrının kanına sahiptir ancak, tanrıların arasında yer almaz. Aşağıların da aşağısındadır yeri… İnsan görevlidir, tanrıların hizmetini üzerine alsın diye yaratılmıştır.

.

.

İnsan hizmet için yaratılmıştır” der destan.

Hizmet ama kime?

Bugün gökyüzünde gördüklerimizi farklı anlamlandırıyoruz. Kâinatı da öyle.

Bilimsel çalışmalar, yıldızları, gezegenleri, bütün maddesel âlemin ortaya çıkışını açıklayan teoriler üretiyor. Ancak kim bilebilir ki, binlerce yıl sonra belki bunlar da bizden öncekilerin destanları gibi olacak. Belki de bizden kalan bilgi parçalarıyla gerçekte kimler olduğumuzu ve nasıl yaşadığımızı anlamaya çalışacaklar.

Bugün her ne biliyorsa ve bildiği o kadar doğru geliyor olsa da insana, kaos ve yaratım halen devam ediyor. Düzenler değişime uğruyor. Açığa çıkanla birlikte, bilgi ve anlayış da değişiyor…

.

Çok tanrılı bir dönemde tanrıların kanından yaratılan insan, tek tanrılı dönemde Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır. İnsan halifedir. Vekildir. Yaratıcının bazı kudretleri ve yetkileri insana verilmiştir. Kudret ve yetkilerin sınırlı olması insan bedeninin sınırlılığındandır.

Öncesinde ne olduğunu bilmediğimiz, vücudu olmayan, kendi suretinde bir canlıya vücut vermiştir ve ‘bilinmek istedim‘ demiştir. Bilmek ise, hem keşfetmek hem de öğrenmekle gerçekleşir.

Sınırsız olan sınırlı bir kabın içerisine dolabildiği kadar dolmakta, kabın kapasitesi kadar açığa çıkmakta. İnsan, hayal edebildiği kadar var etmekte. Hayallerindekini, yaratıcı gibi yaratabilir insan. Fakat, hayalleri ve yaratımı da bedeni gibi sınırlıdır. Sınırsız olanın sorumluluğu yoktur yaratırken, insan içinse sorumluluk diğer bir sınırdır. Bu nedenle, yaratımından sorumludur, yaptıklarının hesabını verir insan.

Verir ama kime?

.

Dünya yaşamında bedene ihtiyaç var.

Beden, sadece ‘var olan’a, yapabilme yetisi kazandırır. Beden insan için inanılmaz kıymettedir… Unuttuğu ya da hiç fark etmediği bir kıymette...

Yapabilmek bir cins üstünlüktür. Ancak üstünlük iyi tanımlanmalıdır. Bu nedenle, tanrılar ya da Tanrı, her dönemde, insanın kendisini hatırlamasını istemiş, kendi başına buyruk yaşamasına izin vermemiştir.

Nihayetinde insan, ikiye bölünmüştür bütünlüğünde. Bir yarısı beden, diğer yarısı bedene can veren.

.

İkiye bölünmüş olanı birleştirmenin yolu orta noktayı bulabilmekte… Ortadan ayrılmış olanı tekrar biraraya getirebilmekte… Birleşip de bütün olan artık aramaz… Ne dışarıda ne de içeride...

.

Tanrı’yı aramayı bırakabildiğinde insanın bulacağı tek varlık kendisidir.

Bu âlemde en kıymetli olan kendidir. Yaşamı, bir tek insanın kendisine aittir. Yapacak ya da yıkacak olan kendisidir. Hakikatte kendisinden başka kimse yoktur, yaşamında.

Ve yapabilmeye muktedir olduğu tek zaman, şimdiki an, hayatının en kıymetli anıdır. Ne geçmiş ne de gelecek elde tutulabilirken, beden yalnızca şimdiki anın içinde var olur. İnsanın değişimi gerçekleştirebileceği tek nokta, şimdi olduğu noktadır. Zaman, bu noktaların birbiri ardına dizilmesiyle oluşan sonsuz bir çizgi gibi arkasında ve önünde akar insanın. Geçmiş ve geleceğin düz çizgisinde ilerleyen imkân bulamaz, yükselmeye.

Nokta hem sonsuzdur hem de sonsuzluktur.

.

Şimdi, o noktada var olan ve yapan insan, tekrar sorabilir kendine,

Hizmetim kime?

Ve tekrar sorabilir kendine,

Vereceğim hesap kime?

.

İster çok tanrılı isterse tek tanrılı olsun, insan korkularının içinden çıkmadıkça asla gerçekten sorgulayamaz kendisinin kim olduğunu. Halbuki, korktukları zaten kendisini işaret etmektedir. En büyük korku, sorumluluk almaktır. En büyük cesaret, “Eğer bir tek ben varsam, yaşamımdan ben sorumluyum” diyebilmektir.

Çocuk büyüyüp kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar gözetim devam eder. Gözetim otoritedir. Hem zor hem kolaydır sorumluluğu dışarıya vermek. Dışarıdaki otorite öyle bir nüfuz eder ki insana, içeriye yerleşir. Suçlanacak ya da tapınılacak biri veya bir şeyler kaçışıdır insanın. Bu yüzden kıyamet kopmadıkça, insan kıyam edip ayağa kalkmadıkça, rüştünü ispat etmedikçe, yaşamı asla kendisine ait olamaz.

Kendi yaşamını kuracak olanın, hizmeti de vereceği hesap da kendinedir.

.

Düşündüklerinden, hissettiklerinden, söylediklerinden, yaptıklarından sorumludur insan. Sorumluluğu kendinedir. Kendini bilen doğruyu da bilir. Diğerleri için bir şeyler yapıyorsa yine kendisi için yapıyordur aslında. Seçeceği arkadaşlardan eşine, yapacağı işten yaşayacağı semte, giydiği kıyafetten evine aldığı eşyaya kadar, aklına gelebilecek her şeyle birlikte yaşam insana aittir…

İsterse ve kendine izin verirse.

Beden ruha, ruh bedene hizmet eder. Yaptıklarının hesabını kendi aralarında keserler. Ruhu göz ardı eden beden hastalanır, güçsüzleşir. Bedeni göz ardı eden ruh ise yabancılaşır, uzaklaşır, yalnızlaşır… Yaşamın neşesi ve coşkusu, ikisinin birlikteliğindedir.

.

Aşağıların da aşağısından çıkmak ancak kendini bildiğinde mümkün.

Bir başkasına hizmetten çıkmak ancak kendini bildiğinde mümkün.

Ayırmadan yaşamı bütün olarak görebilmek ancak kendini bildiğinde mümkün.

.

Kendini ve yerini bildiğinde

Yükseklerde

Mümkün ancak kendine yaşam bahşeden olmak.

.

İnsan,

İsterse her gün kendini biraz daha fazla keşfedebilir,

İsterse bilmediklerini danışabilir, fikir alabilir,

İsterse öğrenmeye devam edebilir,

İsterse sadece yaşamın akışını seyredebilir,

Kendisi olarak yaşamaya izin verebilir.

İsterse hayallerini gerçekleştirebilir,

İsterse yaptığından vazgeçip yeniden başlayabilir,

İsterse hatalarını kabullenebilir,

Hata yapmak hiç yaşamamaktan iyidir,

İsterse kendini olduğu gibi sevebilir

İnsan.

.

.

.

Zamana Düşmek

zamansızlık… çocukluğun tasasız neşesi…

acıktığın anda yemek,

uykun geldiğinde uyumak,

evden çağırılıncaya kadar

oyunun içinde kaybolmak,

dertsiz, düşüncesiz

sadece duygu olmak,

bir anda ağlayabilmek,

bir anda gülebilmek,

hepsini bir anda

geride bırakabilmek,

büyümek

günleri saymadan,

mumları üflediğinde

yeni bir yaşın

okul başladığında öğrenmenin

heyecanını duymak,

imrenmek olsa da

beklentisiz yaşamak,

sadece yaşamak,

görmek, işitmek,

tatmak, koklamak,

dokunmak,

pürdikkat

var olmak.

zamansızlık… çocukluğun tasasız neşesi…

.

.

düşünen zihine

düşüp

düş görmeye

başladığında

.

insan

düşer cennetten

dünya’ya

zamanın kollarına

.

tekrar hatırlayıp

fark edinceye kadar

cennette

zamanın olmadığını

.

ne geçmişin

ne de geleceğin

sonsuz bir an’da

hiç var olmadığını

.

.

.

Tanrı’nın krallığında en benzersiz şey ne olacak?” diye sorana,

Zaman olmayacak” olur yanıtı.

Ve ardından ekler, “Küçük çocuklar gibi olmadıkça Tanrı’nın krallığına giremezsiniz.

.

.

.

Aequus Lux – Eşit Işık

Evrendeki tüm galaksiler, yıldızlar, gezegenler ve milyarlarca gök cismi kendi yörüngelerinde dönerler. Hem kendi etraflarında hem de birbirlerinin.

Bu dönüş, çıplak gözün bakış açısından neredeyse sabit gibi algılansa da, inanılmaz bir hızda gerçekleşir.

Dünya kendi ekseni etrafında saatte 1670 km hızla döner, güneş’in etrafında ise saatte 108.000 km, merminin hızından 60 kat daha fazla. Güneş kendi ekseni etrafında saatte 70.000 km hızla dönerken, güneş sistemi galaksi merkezi’nin etrafında saatte 720.000 km hızla döner.  Samanyolu galaksisi’nin uzaydaki hızı ise saatte 950.000 km…

İnsana göre inanılmaz olan bu hız ile birlikte, dünya ve güneş sistemi her sene bir önceki sene bulundukları yerden 500 milyon kilometre uzağa gitmiş olur.

.

Bizler ise, dünya üzerinde muhteşem bir koruma kalkanının içerisinde, sabahın yumuşak esintisi ile gözlerimizi güne açıp ağaçların dingin yapraklarını seyredebilme ve kuşların şarkısını dinleme lüksüne sahibiz.

.

Evrenin devinim hızı dünya üzerinde indirgenir ve insana yaşam sunabilecek bir ölçüye getirilir. Yine de, hareket kaçınılmazdır.

Dünya’nın, devinimine bağlı olarak kendi ekseni etrafındaki dönüşü ve güneş etrafındaki yörüngesindeki seyahati esnasında, bir yarısı güneş ışıklarıyla aydınlanırken diğer yarısı karanlıkta kalır.

Aydınlık gündüz, karanlık gece olarak adlandırılır.

Dünya’nın dönüşü ve ilerleyişi nedeniyle, aydınlık yarısı ile karanlık yarısını birbirinden ayıran çember şeklindeki hat, yani aydınlanma çemberi de sürekli ilerler, gündüz ile gece arasındaki sınırı oluşturur.

Bu hareket döngüsüne bağlı olarak, aynı nokta için gündüzün ve gecenin payı her gün değişiktir.

.

Evrenin hızının indirgenmesi gibi, evrenin zamanından farklı olarak dünya üzerinde zamanı gün olarak tanımladığımız bu birime göre ölçeriz.

Zaman da dingindir dünya’da, dakikaları, saniyeleri, saliseleri sayabiliriz.

Mevsimler ve yıllar sanki zevkini sürebilelim diye fark ettirirler geçişlerini, değişimlerini… Bu da diğer bir lüksümüz.

.

Sistemin içerisinde insan’ın yaşamı hem gündüz hem de geceye sahiptir.

Evrenin her noktasında durmaksızın gerçekleşen ilerleyişe karşılık insan durup dinlenebilir. İnsan için bir lüks daha…

.

.

Halbuki insan, bütün bu lükslerini görmezden gelir umarsızca.

Yaşamın dinginliğinden sıkılır, hız verecek teknolojileri ve araçları geliştirir.

Zamanın yavaş akışından bunalır, içinde kaybolacağı koşturmacalı bir hayat kurar.

Gecenin huzur dolu kucağından kaçar, gündüz gibi aydınlık veren ışıklar, uyanık kalmasını sağlayacak onlarca uğraş icat eder kendisine.

Dingin, yavaş, sakin olan, sadece var olan kıymet görmez.

Öncelik hep bir şeyler yapmaktadır nedense.

Ancak yenilenmek ve tazelenmek için, mecburidir dinlenmek.

Fark edebilmek için, mecburidir yavaşlamak.

.

Güneş, dünya üzerinde yaşamın var olmasına yardım eden bir öge.

Dünya’da yaşamın var olabilmesi güneş’ten gelen elektromanyetik radyasyona bağlı. Güneş ışığı atmosferde süzülerek yaşamı var edecek şekilde yararlı gün ışığına dönüşür, aydınlık ve sıcak, karanlık ve soğuk yardımıyla dünya üzerinde yaşam var olur.

Ancak yaşam, sadece mekanik bir oluşumlar silsilesi değil.

Evrenin açığa çıkması ile yayılan başlangıç ışını, bütün varoluşu meydana getirecek bilgiye sahip ve halen mevcudiyetini ve yaratımını sürdürmekte. Evrenin kendi içsel yolculuğunun hızı ve içeriği ise insan aklının ötesinde.

Güneş benzeri yıldızlar, bu ilk ışını içlerine alıp muhafaza etmiş ışık kaynakları gibi uzayın karanlık boşluğunu aydınlatıyorlar. Sadece aydınlatmakla kalmıyorlar, birer kitap gibi sahip oldukları bilgiyi yayıyorlar.

Tarih içerisinde insanın güneş’i bir tanrı gibi görmesi belki de bu yüzdendi.

Hayat veren, yaşam kaynağı, korkulan ve tapınılan bir güç… Yaşam bilgisini taşıyan kitap.

Bugünün insanı içinse varlığı kanıksanmış bir gök cismi.

Oysa insan, koşturmacalı hayatından başını kaldırıp bakabilirse, belki de güneş’in –unutmuş olduğu– değerini gerçekten anlama şansına hâlâ sahip olabilir.

.

Aequus Nox – Eşit Gece…

Yılda iki kere gerçekleşen ilkbahar ve sonbahar ekinoksları, bir tür eşitlenmeyi ifade eder. Kelime latince kökenli, eşit gece demek. Gece, gündüze eşitlenir…

Bugün artık ince ölçümler ile bu eşitliğin göreceli olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, dönüşümü ve dengeyi simgeleyen bu bir dizi güne artık başka bir isim veriliyor;

Aequus Lux – Eşit Işık.

.

Aslında ışık her gün eşittir. Dünya yüzünde güneş herkes ve her şey için eşit parlar.

Işık karşısında farklı davranan bizler oluruz.

Kimimiz gözlerimizi karartılmış gözlük camları ardına gizler, kimimiz evimizin perdelerini kapatır, kimimizse doya doya kucaklarız güneşin ışıklarını.

Her gün güneş, sıcaklığı ile yaşam sevinci verir ve hayatın devamlılığını sağlar.

Yine de, herkes ancak kapasitesi nisbetince yararlanır.

.

Işık kelimesi, çoğu dilde latince lux kelimesinden türemiştir. Lüks, aydınlatan, parlayan ışığı ifade eder.

İnsanın gelişen yaşamı içerisinde ise ikinci bir anlama daha sahip olmuş.

Lüks, modern yaşamda gösterişli olan şeyler için kullanılan bir tanım. Temel ihtiyaç gereksinimlerinden daha yüksek bir fayda sunan, ek olarak kolaylık, güzellik, rahatlık sağlayan şeyler.

Lüks olan, ışık gibi göz kamaştırıcı olandır.

.

Her ne kadar ‘zorlu’ denilen dünya yaşamı içersinde lüks belirli bir grup insanın elde ettiği bir şey gibi gözükse de,

Ezberini bozabilirse insan,

Bir an durup fark edebilirse,

Her günün içinde gizlenen lüksü, yaşamın ahenkli parıltısını kolayca görebilir etrafında.

.

.

Baharın gelişi, tüm tabiatın uyanışı demektir.

Kış boyunca dinlenen yaşamın coşkuyla yeniden canlanması, çiçek açması, çoğalmasıdır.

Her bahar, tazelik ve güzellik getirir dünya’ya.

Her bahar, hatırlatır insana, dünya yaşamının sıradan lüksünü.

Hafif bir esintinin yumuşaklığı, çimenlerin üstünde yağmur damlalarının ışıltısı, akan suyun sesi, kuşların melodisi, güneş ışıklarının sıcaklığı, gecenin huzuru…

Hepsi kolaylık, güzellik ve rahatlık sağlar insana, yaşamın lüksünü sunar cömertçe.

.

Dünya, göz ardı edilemeyecek kadar güzeldir.

Değer verip kıymet bilen her göz için, ışık hep eşittir.

.

.

.