Dönüşüm Sanatı

Biraz hesapsız bir pazar alışverişi sonunda tüketemediğim sebzeleri ne yapacağımı düşünüyorum. Hâlâ tazeler ama sıcak havanın da etkisiyle benim onları adı konmuş yemeğe dönüştüresim yok. Aklımda başka fikirler beliriyor. Hafta başındaki planım değişti…

.

Yapmak istediğim resim sulu boyaya hakim olamayışım nedeniyle tahminimin dışında bir seyir izledi. Aklımdaki ile karşımdaki aynı değil. Ancak hâlâ içindeki güzelliği görebiliyorum ve sanki resim benimle konuşuyor, devam etmek istiyorum. Şimdi resime dair aklımdaki plan değişti…

.

Yaşamım bir on yıl, yirmi yıl, belki otuz yıl önce farklı yollarda ilerliyordu. Bugün burada ve bu halde olacağımı hiç düşünmemiştim. Yoldaki dönemeçleri, ayrımları, çıkmaz sokakları görebiliyorum. Artık takip etmeyi istemeyeceğim hedeflere yöneliyorlar. Şimdi ise ben bambaşka biri gibiyim. Yaşamım, bazen benimle bazen de bana rağmen, değişti…

.

Yeniden hayat vermek yaşamın belki de en büyük mucizelerinden birisi.

Fazla gelen meyve ve sebzeleri hiç düşünmeden çöpe atabilirim. Ancak aklıma gelen fikirler onların yeni bir hayat için dönüşebileceklerini gösteriyor.

Düşündüğüm gibi olmayan resmi kaldırıp bir kenara koyabilirim. Yine de içinde gördüğüm güzellik tahmin bile edemeyeceğim bir oluşumu açığa çıkarıyor.

Ben, birçok yerde kendimi başarısız, kaybolmuş ve mutsuz hissedebilirim. Halbuki yaşam her an beni bambaşka bir şeye dönüştürmek için bekliyor.

.

.

Bugün insanlığın yaşadığı en büyük sıkıntılardan biri geri dönüşüm. Belki de ismi yanlış koyduğumuz için bir türlü istenilen sonuçları alamıyoruz. Tekrar ve tekrar aynı sistemin içine sokmak üzere şekil değiştirmenin yeterli olacağını düşünüyoruz.

Geri dönüşüm yaşamın içinde pek de anladığımız gibi işlemiyor.

Dönüşen her şey ileriye yönelik, daha doğru bir isim sanırım ileri dönüşüm olurdu.

Hayatın içinde bazı kavramlar ya yanlış anlaşıldığı için yanlış isimlendirilmiş ya da bir zamanlar içlerinde barındırdıkları hakikat şimdi unutulduğu için doğru şeyi işaret edemiyorlar.

Yeniden doğum gibi.

Bazı dillerde tekrarı ifade eden bir ön ek ile tanımlanan bu kelime veya buna benzer üretilmiş kelimeler, üzerine düşünmediğinizde, sizi anlatmak istediği şeyden tam tersi bir yöne doğru uzaklaştırabiliyor.

Oysa geri dönüşüm önce dönüşümü, yeniden doğum önce doğumu anlamak gerektiğini fısıldıyor insanın kulağına…

.

Doğum bir yaratım mıdır yoksa bir dönüşüm mü?

.

Maddesel olarak baktığımızda dünya üzerinde tekrar bedenlenen her şeyin moleküler bazda mevcut olanı çözüp tekrar birleştirerek kullandığını söyleyebiliriz. Organik bileşenler çözünerek toprağa, suya, havaya karışır ve tekrar birleşerek yeni bir canlı beden oluşturur. Hayatını sürdüren canlı bir organizma kendisine besin olup can katacak olan diğer organizmaları içine alır ve atık olanı tekrar dışına gönderir. Sonsuz bir devinim içerisinde bu moleküler yapılar kah bitki olur, kah hayvan ya da bir bakmışsınız bunları okuyup yazan bir insan.

O halde, doğum gerçekten nedir?

Tarih boyunca bu soru tabii ki sayısız defa sorulmuştur. Bize gelen yanıtlar doğumun bedenle sınırlanmadığını anlatıyor. Bedenin gelip geçiciliğini fark eden insan bedenin ötesinde olanı anlamaya çalışmış.

Bedensel olarak her doğum madde boyutunda özünde bir dönüşüm ise, yaratımı gerçekleştiren bedenin ötesinde bir şey olmalı. Büyük ihtimalle, bize bir yaratım olduğunu söyleyen de bir yaratıcı olduğunu söyleyen ile aynı kişi…

.

İnsan kendini bu âlemde yaratılmış olarak gördüğünde kendini yaratmış olan yüce gücü arar. Hem kendini hem de içinde var olduğu bütün bu âlemi, kâinatı, canlı cansız tüm varlıkları yaratmış olan, zâtını göremediği ancak gücünü yarattıklarının ihtişamında ve gizeminde görebildiği yaratıcıyı arar.

Dünya üzerinde ise, bu arayış aslında hiçbir zaman aradığını bulamayacak. Dışarıda hiç bir yerde kendi varlığını bizzat gösteren düşündüğümüz anlamda bir yaratıcı yok. Bu varsayılan yaratıcı ancak yaratılmış olanlar üzerinden gözlemlenebiliyor ve biliyoruz ki yaratılanların sonu yok. İnsan, bu dünyada göremediğini öbür dünyada göreceğini düşünmüş, bir zamanlar…

.

Doğum bir yaratım değil de dönüşüm ise, o zaman gördüğümüz nedir?

.

‘Doğmamış ve doğurulmamış olan. Tek, yekpare ve katışıksız olan. Eşsiz ve yegane olan’ın sonsuz ve sayısız yüzü…

İnsanın içinde var olduğu dünya bu tek, yekpare, katışıksız, eşsiz, yegane olandan başka bir şey olabilir mi?

İnsan, kendisini bundan ayırabilir, ayrı görebilir mi?

O ki, doğmamış ve doğurulmamış ise, insanın doğması mümkün müdür?

.

.

Hayat insanı büyülüyor.

Bunu romantik bir bakış açısıyla söylersek dünyanın ve yaşamın güzelliği, şaşırtıcılığı, muhteşemliği insanı gerçekten de kendisine hayran bırakıp gözlerini başka bir şeye çevirmesine engel oluyor diyebiliriz.

Ancak aynı şey yaşamı anlamak açısından da geçerli. İnsan hayatın mevcut oluş şekliyle ve hayata dair söylenenlerle büyülenip bazen gözünün önündeki gerçekleri göremeyebiliyor.

.

Her doğum yaşamın bir dönüşümü. Yeniden bambaşka bir seyrana dalıp yola devam etmesi.

.

Yaşam bazen dönüştürmek için bekler, şimdi var olanın tamamen mevcut potansiyelini gerçekleştirmesini. Bazen o potansiyel bir türlü açığa çıkmaz, o zaman yaşam yine dönüştürür, elindeki hazır tazeyken bambaşka bir potansiyele çevirir. Hiçbir potansiyeli açamayan bile kıymetlidir yaşam için, vakti geldiğinde diğerlerini besleyecek olan temel kaynağa, gıdaya, güce dönüşür.

Yaşam en büyük dönüşüm ustasıdır. İçinde her ne varsa buluşturur, birleştirir ve dönüştürür. Bitmeyen ve sonu gelmeyecek bir döngüde her birini açığa çıkarır, görür ve bilir.

Gören ve bilen fark edendir.

İnsan fark edip anladığında doğmamış ve doğurulmamış olanı, yaşamı, bilir ki gözlerini açtığı her yeni gün yeni bir potansiyeldir. Dün var olan dönüşmüştür çoktan. Bugün yepyeni ve taptaze gerçekleşmeyi beklemektedir.

.

Hiçbir şeyi kalıcı zannetme

Göz açıp kapayıncaya kadar

Değişti her şey

Sen elinde tutmaya çalışırken

Çoktan dönüştü

Eski olan yeniye

Gece gündüze

Yekpare bir âlemde

Birinden diğerine

Birbirinin içinde

.

Bugün ben neye dönüştüm… Bir zamanlar var olan ‘ben’ şimdi nerede?

Yaşam beni kimlerle, nelerle buluşturdu, birleştirdi ve dönüştürdü. Geriye bakarsam her bir bağlantıyı görebilirim ama artık geride bakacak bir şey yok.

Gözlerim şimdi var olanı seyrediyor.

Kendimi tanımak için kendime bakıyorum.

Kendi dönüşümümü, ben’den açığa çıkanları seyrediyorum.

.

.

İnsan için kolay olan yaşama karşı değil yaşamla birlikte hareket etmek olurdu.

Bilgili insan yaşama dair olanları öğrenen ise, bilge insan yaşamı anlayandır. Anlayış, reddetmeyi bir kenara bırakıp kabul etmek ve uyumlanmaktır. Gözlerdeki önyargı perdelerini aralayıp gerçekten ne olduğuna bakmaktır.

Önce yaşam sanatını öğrenir insan. Sonra dönüşüm sanatını.

Bilir ki, doğmamış ve doğurulmamış olan, tek, yekpare ve katışıksız olan, eşsiz ve yegane olan, her an dönüşmektedir yaşam adıyla.

Ne bir yaratıcı ne de yaratılan var bu yaşamda…

Kendini tanımak isteyen senden başka, ben’den başka biri değil…

.

.

Yaşamı Kutlamak

Zamanın varlığını nasıl biliyoruz?

Peki, ya mekânın?

Eğer saatler ve takvimler olmasaydı zaman var olur muydu?

Gözlerinizi kapatıp derin bir karanlığa daldığınızda mekân var olur mu?

Peki ya insan… Yaşamını üzerine inşa ettiği bu iki zemini ortadan kaldırdığında, insan nasıl var olur?

.

.

Bahçede uzanmış gözlerim kapalı dinleniyorum…

Gözlerim kapalı olsa da güneş ışığının değişken aydınlığını hâlâ görebiliyorum. –Tuhaf bir şekilde içerisi dışarıdan daha aydınlık.-

Yaprakların arasından geçip yüzüme ulaşan gölge ve ışık oyunları durmaksızın devam ediyor.

Tenimde hafif esintiyi hissedebiliyorum.

Kuşların sesi, uzaktan gelen şehir sesi, bir anlığına belirip sonra kaybolan bir inşaat makinesi, tekrar kumruların sohbeti…

Sessizlik…

Kulağımda bir arka fon sesi belli belirsiz… Belki bir yerde bir evren yaratılıyor…

Bir kanat çırpışı…

Bedenin dinginliğe teslimiyeti…

.

Ansızın bir düşünce beliriyor, ‘Saat kaç oldu?

Ne kadar bir süredir bu halde olduğumu ölçmem çok zor, emin olmak için saate bakmalıyım. Ama aslında öncesinde de bakmış olmalıydım. Saat olmasa nasıl bilebilirim ki dakikaları, zamanı ve de takvimler olmasa günleri, ayları, yılları.

Dışsal saat yaşamı organize etmeme yardımcı oluyor. Oysa bir de içsel saatim var. Sabah kalkmama yardım eden, akşam dinlenme vaktimin geldiğini bana söyleyen. Bir işe başlama enerjimin hazır olduğunu bildiren ve belki de beklemem gerektiğini uyaran.

Ancak dışsal saate önem vermeye başladığımda içsel olan sanki buna saygı gösterirmişçesine suskunlaşıyor…

.

.

İnsan için zaman kavramı nasıl ortaya çıktı bilmemiz mümkün değil. Kadim uygarlıkların sahip olduğu takvimleri ve saatleri, hatta astronomik yapıları, tapınakları bulduğumuzda toplum içinde birlikte yaşayan insanların zamanı kullandığını öğreniyoruz yine de yaşamlarını nasıl etkilediğini tam olarak öğrenmemiz imkânsız.

Bizim uygarlığımız içinse zaman önemli. Saniyeleri ve saliseleri ölçmeye başladığınızda, her objeye bir saat eklediğinizde, evinizde, odalarınızda, kolunuzda, telefonunuzda birer saat olduğunda, okuduğunuz okulun, çalışma hayatınızın, emekliliğinizin süresini hesapladığınızda, her yıl yeni yaşınızı kutlayıp ortalama ömür ile karşılaştırdığınızda daha bir keskin ve kuvvetli olmaya başlıyor zamanın etkisi.

Bugün her şeyin ucunun ince bir iplikle bağlı olduğu zaman gerçekten var mı sorusu bile akıl dışı geliyor. Olmaması mümkün mü?

.

.

İnsan kendisi için formüle edilmiş bir yaşam programı içerisinde yaşadığında çoğu şeyi kendisine söylendiği gibi ve düşünmeden kabul eder.

Her günün birbirinin aynı olduğu, okul ve iş saatlerinin sabah dokuz akşam beş arasına yerleştirildiği, öğle yemeğinin oniki, yatma saatinin onbir olduğu ideal ve sıradan bir gün düzeninde sabah onda kalkmak bir lüks, öğle yemeğini uzatmak bir tatil, akşam işten erken çıkmak bir ödül, geç çıkmak ise bir ceza, uyumaya direnmek ve geceyi uzatmaya çalışmak bir cins hakimiyet olduğunda zamanın gerçekten var olup olmadığını düşünmeye zaten pek de vakit kalmıyor.

.

İkibin yılının başında, çalıştığım kurumsal şirkette gözlerimin sürekli kol saatimde olduğunu fark ettiğimde, bir gün nedense aniden saat takmama kararı aldım. Güzel saatler koleksiyonumu bir kenara kaldırdım ve kol bileklerimi bu süslü kelepçelerden özgürleştirdim. Ama zihnimin organizasyon ve dakiklik özlemi halen mevcuttu. Bu sefer kendimi ara ara saati sorarken ya da görebildiğim diğer saatlere bakarken buldum. Yine de kararım değişmedi.

Sonra yavaşça içimde ortaya çıkan bir değişiklik hissettim. İçsel saatim devreye girmişti. Her ne kadar buna anlaşılır olması için içsel saat desem de aslında bu bir saat değil. Bu bir cins bedenle ve yaşamla uyumlanma haliydi.

.

Bugün bahçenin dinginliğinde uzanmış yaşamı dinlerken aslında zaman olarak adlandırdığımız şeyin sadece değişim ve dönüşüm olduğunu görüyorum.

Bildiğimiz zaman aslında yok ve hiç var olmadı.

Sadece zihnin kullandığı bir araç gereğinden fazla önem kazanmış bir şekilde hayata hükmetmeye başladı. Bilimin dahi tartışma konusu olan ‘Zaman var mı yoksa bir illüzyon mu?‘ sorusu, elde tutulamayan bu ögenin varlığının gerçekten de henüz ispatlanmamış olduğunu gösteriyor.

Sorunun yanıtını yaşamın içinde bulabilmek içinse soruyu yaşama sormak gerekli.

Yaşam zamana sahip midir?

.

Bilimsel olarak evrenin yaşını hesaplayabilsek bile varoluşun gerçek doğasını ve yapısını tam anlamıyla bilemiyoruz. Her şeyin nasıl başladığı ve nasıl sonlanacağı üzerine teoriler üretilse de yeni bilgiler ışığında mevcut bilgiler ve doğru kabul edilenler değişiyor.

Dinî öğretiler ise ezelî ve ebedî olandan bahsediyor. Sonsuz ve sınırsız olandan. Öncesi ve sonrası olmayan, hep var olan, kendisi doğmamış olmakla birlikte her şeyi doğurandan…

Bu akılalmaz ve devasa sisteme ister bilimsel ister dinsel gözlerle bakalım hep yeni bir şeyler göreceğiz ve gördüğümüz bizi şaşırtmaya devam edecek. Hayret keşiflerin motivasyonu olsa da, haşyet anlayışın zevkidir. İnsan yanıtı dışarıda değil de içeride bulduğunda hayret geride kalır, huşû ve haşyet yerini alır.

.

Her iki gözlüğü de çıkarıp sadece kendi gözleriyle baktığında insan ne görecektir?

.

Zamanın düz çizgisi, çift yönlü bir ok gibi, geçmiş ve geleceği işaret eder. Zaman kendi çizgisinde hem geriye hem de ileriye doğru hareket eder. Zihinde… Şimdi dediğimiz an ise en küçük birimine indiğimizde neredeyse yoktur. Siz yakaladım dediğinizde çoktan geçmiş olmuştur.

Göremediğimiz ve elde tutamadığımız zamana biraz daha dikkatli baktığımızda göreceğimiz salt mevcudiyet ve yalın harekettir. Zaman göstergesi ya da etkileri dediğimiz şeyler mevcudiyet üzerinde bu harekete bağlı değişimler ve dönüşümler silsilesidir.

Zamana insan zihni sahiptir. Yaşamın sahip olduğu ise zaman değil, ritimdir.

Yaşamın ritmi, kalp atışında, nefes alış ve verişte, güneşin doğuşu ve batışında, kuşların kanat çırpışında, dalgaların kıyıya vuruşunda, çiçeklerin açışında, mevsimlerin geçişinde, bedenin değişiminde, eşyanın yıpranışında, güçlü olanın zayıflayıp zayıf olanın güçlenişinde, belirip kaybolan, yükselip alçalan, açılıp kapanan, yayılıp toplanan her şeydedir.

Yaşam, içsel doğuşlarıyla kendi bestesini yapan, hem yöneten hem de icra eden bir orkestra, hem çalan hem de dinleyen bir sistem bütünüdür.

Yaşamın ritmi sadece müzikle ve seslerle değil, görüntülerle, hislerle gerçekleştirir kendini. Kimi yerde söz olur, şiir olur, kimi yerde dans olur, şarkı olur, kimi yerde sayılar, altın oranlar, formüller olur. Canlı cansız her bir varlığı farklı frekanslarda, farklı çeşitler ve kalıplarda, farklı baskınlık ve çekiniklikte ortaya çıkarır.

.

Ritim, düzen ve uyum sahibidir. Kaosun dönüştüğü yaşamın sistemidir.

İnsan yaşamı anlamak ve yaşamla uyumlanmak istediğinde rehberi yaşamın ritmini dinlemektir.

Yaşamın ritmi varoluştur.

İtici bir gücün ortaya çıkardığı sonsuz ve sayısız etki, harekettir. Görünmeyen bir enerjinin tek bir noktadan başlayıp genişlemesi, yayılması, değişmesi, görünür hale geçip varlıklara dönüşmesidir.

Her varlık kendi ritmi ile yaşama doğar. Bazıları benzer ve uyumludur, bazıları ise farklı ve uyumsuz. Bazen yaşam ile uyumlu bazen de uyumsuz, her varlık kendi ritmi ile kendi yaşam öyküsünü yazar.

İnsan, kendini ve yaşamı dinlemeyi bilmediğinde, sebebini anlayamadığı, bir dalgalanıp bir durulan deniz misali değişen olayların içerisinde şikayet ya da memnuniyetle sürdürür yaşamını. Memnuniyet güzeldir güzel olmasına da insan içte bilir yaşamın değişken olduğunu ve hiçbir şeyin kalıcı olmadığını. Yarın dediğinin bir garantisi olmadığını bilir yine de yarına sahip çıkmaya çalışır zihninin zamana dair planlarıyla.

Oysa bildiği zaman yoktur yaşamda.

Yaşam kendisine kulak vermesini ister insanın. Bazı günler yağmurlu olacak der, sığınacak bir dam bul şiddetliyse, bazı günler ise güneşli olacak, çık alabildiğince doldur içine sıcaklığı ve aydınlığı.

Yaşam herkese eşit sunar sahip olduklarını. Herkesin kalıbı ve kabı ise farklıdır almak için. Kimini korkutan yağmur kimine serinlik verir, kimini ısıtan güneş kimini yakıp kavurur.

Öyle ise, her ikisini de öğrenmesi gerekir insanın.

Hem yaşamın ritmini hem de kendi ritmini. Uyum ancak birbirlerini anladıklarında oluşur. İnsan bir yandan dinlerken bir yandan da konuşmayı öğrenmelidir yaşamla. Sözcükler olmadan kendini anlatabilmek için öğrenmelidir yaşamın dilini en başta.

.

.

Gökyüzü ve yeryüzü arasında köprüdür insanın bedeni.

Gökyüzündeki yıldızların hizalanması gibidir yeryüzünde insanın bedeninde yıldızlarının hizalanması.

Uyum aynı ritimle hareket etmektir.

Ne zamanın ne de mekânın gerçek olmadığı bir gerçeklikte var olmaktır birlikte.

İzin vermektir yaşamın kendini gerçekleştirmesine.

İzin vermektir kendi yaşamını gerçekleştirmeye.

.

.

Kadim kültürlerde doğacak çocukların yıldız haritalarına bakılırdı yaşamlarının nasıl olacağını bilebilmek için. Gençlerin evlenmeden önce yıldız haritaları karşılaştırılırdı uzun ve güzel bir beraberlik için. Ülkelerin yıldızlarına bakılırdı savaşta galibiyet için…

Aslında yıldızlar yaşamın ritmini anlatırdı kendi dillerinde. Uyumu ve uyumsuzluğu işaret ederdi henüz yaşamı okumayı bilmeyenlere.

İnsan ya yıldızlara bağlı yaşar, zamanın ve mekânın içinde ya da zamanın ve mekânın ötesinde yaşar, bilir ki hepsi kendi içinde.

Sonunda bütün kitaplar raflarda yerini alır, tek bir kitap kalır geriye kendi kitabını okumayı öğrenene.

Öğrenir insan zamansız, mekânsız var olmayı, boşlukta atılan adımların ritmini, hem birlikte hem yalnız dans etmeyi.

Ve kendisiyle dans edebilen herkes için değişir, neşe ve coşku içinde bir kutlamaya dönüşür yaşam.

.

.

.

“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.”
-Ahmet Hamdi Tanpınar

.

Sistem

Siddhartha bir kralın oğlu olarak dünyaya geldi… Doğumu kral olan babasını çok memnun etmişti. Bir kral kendisinden sonra yerini alacak bir oğul ister, sahip olunanların devamlılığı, ismin yaşaması için bu hem gerekli hem de zorunludur. Bir oğul gurur kaynağıdır. Bu nedenle, oğlu dünyaya geldiğinde kral onu Siddhartha olarak isimlendirdi. İsminin anlamı ‘memnuniyet’ti…

.

Siddhartha’nın kral babası onun geleceğini bilmek istedi… Onun geleceği demek aslında kendi geleceği, krallığının geleceği idi. Bir krallığın geleceği, diğer krallıkların geleceği ve tüm krallıkların geleceği dünyanın geleceği demekti. Bir oğul güven kaynağıdır…

Kahinlere danışıldı ve hepsi aynı görüşteydi, iki parmak kaldırdılar. Bir yol ayrımı ve seçim vardı bu gelecekte. O, ya çok iyi bir kral olacak ya da bu dünyadan vazgeçecekti. Sadece bir kahin tek parmak kaldırdı ve dedi ki, ‘Seçim yok, onun yolu belirli, eminim ki vazgeçecek.’

.

Ama gururdan ve güvenden vazgeçmek kolay değildir… Böylece Siddhartha gerçekleşmesi arzulanmayan bir gelecek ihtimalinden sakınıldı. Diğer yolu hiç bilmemesi için yirmidokuz yıl boyunca sarayın duvarları içerisinde yaşadı. İstediği her şeyin hemen sunulduğu, onun için -bir kral için- mükemmel bir yaşam yaratıldı altın kafesinde. Gül yaprakları bile solmadan toplandı her gece, yeter ki seçim olmasın diye…

.

Halbuki, ikiye bölünen yaşam, sarayın duvarları dışında, ayrılan ve mükemmel olmadığı düşünülen her şeyi ile birlikte devam ediyordu. Gençlik, zenginlik, sağlık, mutluluk ve canlılık içerideyse, yaşlılık, fakirlik, hastalık, hüzün ve ölüm dışarıdaydı.

İki, ayrı gibi gözükse de içerisi ve dışarısı, yaşam için birdi.

.

Yaşam hep farkındadır. Farkında olmayan insandır.

Birbiri içine geçmiş dişli çarkları gibi, yaşam bütünsellik içerisinde gerçekleştirir kendini. İnsan ne kadar bazılarını arzulayıp diğerlerinden kaçmaya çalışsa da yaşamın sistemi bütündür. Sistemin içerisinde her çarkın bir yeri, görevi vardır.

Yaşama doğan sistemin içinde bir yere doğar. Çarklar, tıpkı bir saatin mükemmel işlemesine yardım eden birimler gibi kendi içlerinde de birer sisteme sahip, gruplaşırlar, görevleri paylaşırlar. Hiçbir görev yeri boş kalamaz. Sistem her an her biri ve birbiri ile iletişim içindedir, bozulan ya da artık iş göremeyen bir parçayı bir diğeri ile göz açıp kapayıncaya kadar yeniler.

Sistemin düzeni devam ettiği sürece vardır… Olanlar olmasaydı yaşam olmazdı.

.

İnsan yaşama doğduğunda farkında olmadan bu düzenin içine doğmuş olur. Aile ve toplum sistemleri, ülke ve insanlık sistemleri, onlarca birim, insanı görevinde tutmak için yaşam sisteminin hem işleyen bir parçası hem de kontrolcüsü olurlar. Bu, kendi kendisini gerçekleştiren, kendi bakımını yapabilen otokontrollü mükemmel bir bütünselliktir.

İnsanın kurnaz zihnine göreyse sistemlerin boşlukları, zayıf yönleri olur. Bunu bilirseniz sistem üzerinde etki sahibi olabilirsiniz. Anlamak yerine hükmetmeye çalışan insan zihni işte… Bilmez ki zihin kendini görüp değerlendiremez. O da sistemin içinde bir parçadır, sahip olduğu her düşünce kendi bildiği kadardır.

Sistem ise bilinmeyenden gelir…

.

Günlerden bir gün Siddhartha, kendi dünyasına yaraşır bir şekilde, gençlik festivaline katılmak üzere saraydan çıkar. Yanındaki kişiler tembihlidir, sarayın dışındaki yaşamı uzak tutmaları gereklidir.

Ancak, insan nereye kadar kaçabilir? Sakınılan her ne ise göze en çok görünen de o’dur.

Yaşam Siddhartha’yı izlemektedir.

.

Yolda ilk karşılaşılan hasta bir adam olur, sonra yaşlı bir adam ve sonra da bir cenaze görürler. Siddhartha, şaşkınlık içerisinde yaşamın daha önce hiç görmediği ve bilmediği bu yüzünü tanımaya çalışır, belki de sadece bazıları için geçerlidir diye düşünerek sorar, ‘Şimdi sağlıklı, genç ve canlıyım ama bir gün ben de hastalanabilir, yaşlanabilir ve ölebilir miyim?

Yanıt ‘Evet‘tir. Er ya da geç, her insan yaşamın tamamını deneyimleyecektir.

O zaman, anlamı nedir?

Gençlik yaşlılıkla, sağlık hastalıkla, canlılık ölümle nihayet bulacaksa insan nasıl devam edebilir… yaşamaya?

.

Soru sorulduysa yanıt bulunmalıdır. Kehanet gerçekleşir. İkiliğin dünyasında yol ayrımına gelinmiştir. Seçim yapılmalıdır.

Siddhartha vazgeçer.

Dünyadan.

Karalın sarayının ona sunduklarından.

Ölmeyecak olan her ne ise onu bulmak isterim‘ der.

Her mutluluk acı ile sonlanıyorsa, acıların son bulduğu yeri bulmak isterim…

Yaşamı anlamak isterim ve yaşamın bana henüz anlatılmayan hakikatini bulmak isterim...’

.

Vazgeçiş de aslında bir arzudur. Bu arzu sistemin dışına çıkmak için atılan bir adımdır.

Yaşamın kuralları ise her alanda yürürlüktedir. Kâinat, doğa, topluluk, aile yasaları, işleyiş kuralları yaşamın düzenidir. Kaos düzenlenmiş ve yaşam sistemi olmuştur. Biri diğerini doğururken hangisinin önce geldiğini kendileri bile hatırlamaz olmuşlardır.

İnsan için bu yasaların dışına çıkmak ve sistemin dışına adım atmak bir anlamda mümkün değildir. Çünkü her doğum, kaosun düzene adım atmasıdır, yaşam içindeki her yeni adım bir başka sisteminin içine girmektir.

İnsan büyür ve öğrenir.

.

Doğduğu aile ve çevreyi değiştirebilir ancak bağlar devam eder. Üstelik her yeni çevre yeni bir sistemin yükümlülüklerini getirir. Okuduğu okuldan mezun olur, o okulun öğretmiş oldukları artık onun bağıdır. Aileden ayrılır, anne babasından öğrendiklerinin bağı kalır. Aile, okul, toplum, her yaşanılan, her öğrenilen insanı bu sistemlere bağlı tutan görünmez bağlarıdır.

İnsan sistemin içinde görevlidir.

Görevin ne olduğu bazen aşikâr bazen gizlidir. Ailenin içerisinde kız ya da erkek çocuğu olduğunuzda sizden beklenen farklı, toplumun içinde çalışan ya da çalıştıran olduğunuzda yapacaklarınız farklıdır. Toplum hem kanuna hem de kanunsuza ihtiyaç duyar. Hem hasta edene hem de şifa verene, hem isyan edene hem de yönetene ihtiyaç duyar. Toplum kendi içerisinde herkese bir görev, bir yer verir. Kimi kral olurken kimi dilenci olur.

Ancak yaşam anlayışlıdır. İnsan yaşamda, fark ettiğinde, istemediği bir hâli, bir yeri, bir görevi gönüllü olduğu ile değiştirme imkânına sahiptir. Sadece fark ettiğinde, sadece esnek olabildiğinde. Çünkü bazı şeyler fark edilmeden verilir ya da alınır ve bir kez yerleşip katılaştığında değişmesi zordur.

.

İnsana en yakın olan aile, toplum yaşam sisteminin sadece birer birimidir. Evlendiğinizde eşinizin iyi bir hayat sürme arzusu, sizin çok çalışan ve para kazanan kişi görevini almanızı sağlayabilir veya anne babanızın bir parçasının yerine geçersiniz, fark etmeden.

Bununla birlikte, bütün olan tüm birimleri kapsar, sistem her yönden kuşatır varoluşu. Cesur birinin yeri boşaldığında bir bakmışsınız içinizde cesaret hisleri doğmuştur, merhametli biri ayrıldığında merhamet size verilmiştir bile. Birinin okuyamadığı kitabı bir diğeri okur, birinin yazamadığı mektupları bir diğeri yazar yaşamda.

Ve bir bakmışsınız ki siz, kralın erkek çocuk ve vâris arzusunu yerine getiren Siddhartha olmuşsunuz, isminiz size sorulmadan ‘memnuniyet veren’ olmuştur bile…

.

Çarkın dışına çıkmak mümkün müdür?

Siddhartha’ya ne olmuştur?..

Anlatılan odur ki, kurtulmak arzusuyla birlikte her vazgeçisi yeni bir bağlanma olmuş, maddi dünyadan vazgeçtiğinde manevî anlam arayan birine dönüşmüş, girdiği bir öğretiden vazgeçtiğinde bir diğerinin içine düşmüş…

Öyle bir noktaya kadar ki, en sonunda yemeden içmeden, bedeninden, yaşamından vazgeçmiş…

Ve vazgeçmekten vazgeçebilmek, arayışını sonlandırmak için durmuş…

Eylem dünyasını sona erdirmiş.

Yine de, beden dursa da zihin düşünce üretmeye, soru sorup yanıt vermeye devam eder. Zaten zihin değil midir eylemlerin çarkını çevirmeye en çok yardım eden…

.

Durmaksızın dönen bir çark, her şeyi var eden, var ederken kontrol eden bir sistem varsa eğer nasıl dışına çıkabilirim?

Ben bedenimin, düşüncelerimin, duygularımın, geçmişimin, geleceğimin içinde hapsolmuşken bu yaşamda nasıl kendimi özgür kılabilirim?

Özgürlük nedir?

İnsan ne zaman gerçek kendisini, kendi gerçeğini bulup gerçekten özgürce yaşayabilir?

İnsan doğduğu sistemlerin içerisinde öğrendiyse her şeyi, kendisini var eden bu sistemin dışında asıl benliğinin ne ve kim olduğunu nasıl bilebilir?

Sistemin kurucusu kimdir?

Kimdir ta en başta her şeyi planlayan ve böyle olmasını sağlayan?

Her soru bir yanıt arzuluyordu.

Sonsuz bir çark gibi her bir soru yeni bir hikâye başlatıyordu…

.

.

Anlatılan odur ki, Siddhartha soruların, arayışın ve hepsini başlatan arzuların doğasını anladığında özgürleşir, hem Siddhartha olmaktan hem de sistemin bağlarından.

İsimsiz kaldığında ona artık bir sıfat ile hitap edilir, buddha, aydınlanmış olan. Ancak bu sadece onu anlamak isteyenlerin kullandığı bir işarettir. Buddha, zihnin ötesine geçen demektir.

.

Kimisi için dünyanın sundukları albenilidir. Kimisi içinse dünya bir yüktür.

İnsan hayatı istediği gibi yaşayabilir.

İki parmak sadece bir kişinin kaderini anlatmaz. İki, dünya hayatının düzenidir. Çarkı döndüren kazançlar ve kayıplar, ekilen tohumlar ve biçilen hasattır.

İnsanın mutluluğunun veya acılarının kökeni aynı yerdedir. Kendi zihninin içinde, sahip olduğu düşüncelerde. Öyle ki, tek bir kelime bir an’da insanı dünyanın en mutlu kişisi yapabilirken, tek bir kelime bir an’da en derin acının içine atabilir.

Yaşamsa ‘değişen hiçbir şey olmadı‘ der. Bak etrafına her şey aynı.

İki, hem mutluluğun hem de acının kaynağıdır. Yaşam için hepsi birdir.

Yaşamın birliği kendiliğindenlik hâlindedir.

.

Savaş ve şiddet varsa barış içinde korunacak bir hayat da vardır. Ancak insan hatırlamalıdır ki, savaşı ve barışı yaratan kendi zihnidir.

Sıradanlığı reddedişi, özel ve ayrıcalıklı olma açgözlülüğüdür ayrımları yaratan. Sahip olma çabasıdır insana en büyük acı veren.

İnsanın kenetlenmiş bir elle yaşaması ise zordur.

Yaşam, parmakların arasından akarken avucu serinleten su gibidir insan için. İçinde olabilir, içine alabilir insan ama ne kadar istese de ellerinde kalamaz.

Dünyayı anlamaktır insanın yapabileceği.

Yaşamın lezzeti saf suyun arınmışlığı ve tazeliğidir.

Berrak bir suyun şeffaflığında görebilir insan, içindekini, içindekileri…

.

.

Siddhartha’nın sonlanıp buddha’nın doğduğu o an’da derin bir sessizlik hâkim oldu her şeye.

Sessizliğin içinde bir kuş ötüşü duyuldu uzakta.

Akan suyun sesi duyuldu.

Otların fısıltısı, yaprakların çağrısı duyuldu.

Sessizliğin örtüsü aralandı yavaşça.

Yaşamın konuşması duyuldu.

Buddha dinledi.

Gözleri kapalı, kulakları açık.

Her an bambaşka bir öyküde kendini gerçekleştiren yaşamın sesini,

Varoluşun müziğini dinledi.

Şimdi, hem var hem de yok, yaşamla bir idi..

.

.

.

Bahçe

Cennet neden bir bahçedir?

Ev değil, şehir değil, köy değil, ülke değil de bahçedir?

Âdem ile Havva’nın bir ülkesi, bir şehri yoktur başkaları ile birlikte yaşadıkları. Onlar yalnızdır kendi bahçelerinde.

Bir evleri de yoktur bahçenin ağaçları içerisinde. Onları rahatsız edecek, korku verecek, korunmaları gereken hiçbir şey yoktur. Bir çatıya, duvarlara ihtiyaç yoktur bahçede…

.

Tuhaftır ki bahçeli bir ev çoğu kişinin özlemidir hâlâ. Ev vardır ama bahçe nefes alınan, doğayla buluşulan, güzellik katan alandır eve.

Bahçe, şekilsiz olan, biçim verilmeye uygun olandır. Kimi meyve ağaçları kimi gül fidanları diker, kimi çiçeklerle süsler, kimi ekip biçer.

Bahçe, almaya ve vermeye uygun olandır. Ne alıyor ne de veriyorsanız bahçeniz sadece çorak bir topraktır.

İsteyen bahçeyi kendi ellerine emanet eder, isteyen doğaya. İnsanın kendi elleri zihninin uzantısıdır. İçindeki arzuları hayata geçirecek araçlarıdır. Doğaya emanet edilenin ise neye dönüşeceğini bilemezsiniz. Bir kuşun getirdiği tohum, rüzgarın ektikleri, güneşin ısıtıp yağmurun besledikleri büyür doğanın ellerinde.

Bahçe izin verir, insanın ellerine de doğanın ellerine de. Kimi yerini insan güzelleştirsin ister, kimi yerinde doğanın sürprizlerini bekler…

.

.

Ufak bir işimi halletmek için gittiğim alışveriş merkezine adım atar atmaz bir uğultu kapladı kulaklarımı. Mağazalardan biri indirim günü düzenlemiş, müşteriler hıncahınç içeriye dolunca alarmları sürekli uyarı vermeye başlamış. Ne mağazadaki müşteriler ayrılıyor, ne çalışanlar alarmı kapatıyor ne de alışveriş merkezi müdahale ediyordu. Ben de sakin bir yer bulmak için üst katlara çıktım.

Üst katta bir cafe açık bir oturma alanına sahipti. ‘Ah‘ dedim genç çalışana, ‘burası cennet bahçesi gibi!‘ Sadece bir kedi ve ben oturduk bir süre.

Sonra yavaşça dolmaya başladı içerisi… İki hanım hararetli bir sohbete koyuldular, birkaç genç kız şikayet dolu bir konuyu öfkeyle birbirlerine anlatmaya, genç bir adam elindeki telefonda yüksek sesle müzik dinlemeye başladı. Küçük bir grup diğer boş masalara rağmen benim oturduğum masaya göz atıp yanımdaki masaya yerleştiler. İşten çıkmış aç bir grup geldi telaş içinde. Birisi arkadaşına sevmediği birisini anlattı…

Hemen yanımızdaki ağaçların altına yapılmış olan oyun alanı ise tadilat nedeniyle kapalı. Bahçe sigara içenlerin, sıkıntı içindekilerin kaçış yeri olmuş…

Gözlerimi kapadım.

Dışarıdaki insanları görmediğimde sesler sadece zihnimde varlar.

Bütün duyduklarım zihnimin sıkıntılarının, arayışlarının, şikayetlerinin yansımaları. O kadar ki, bahçede bana yer olmadığını fark edip kalktım. Oturmak için yanıbaşımda hazır bekleyenlerin gözleri parıldadı…

Cennet bahçesini yitirdim…

.

.

İnsana vadedilen cennet neredeydi?

Neredeydi insanın huzur ve saadet içinde yaşayacağı o bahçe?

.

.

Yaşam bedenin içindedir.

Bahçe insanın bedenidir.

Bahçenin sahibi bedene can verendir.

Âdem ile Havva aklı ve gönlüdür bahçenin sahibinin.

Her bahçenin kuralı bahçeyi kurana aittir.

.

Ben, zihnimin karmaşasında yitirmiştim cennetimi. Kendimi camdan bir odaya hapsetmiştim içeriye sadece sıkıntının girebildiği. Dışarıdaki oyun alanı kapalıydı, gönlümün neşesine set çekmiştim. Her şey düzgün ve güzel gözükse de ne bir canlılık ne de bir sevinç vardı bahçenin içinde.

Ben, kendi aynamda kendi hâlimi görmüştüm.

.

.

Her bahçenin kuralı bahçeyi kurana aittir.

Ve bahçe izin verir, insanın ellerine de doğanın ellerine de. Kimi yerini insan güzelleştirsin ister, kimi yerinde doğanın sürprizlerini bekler…

Benim güzel ama sıkıntılı bahçem önce oyun alanını açmamı istemişti.

Şimdi‘ dedi bedenim, ‘benimle ilgilen, sustur zihninin karmaşasını, gönlünün üzerindeki hüzün örtüsünü kaldır kendi ellerinle…

Sen kendi ellerini kullan, ben de doğanın ellerine izin vereceğim, üzerime en güzel çiçeklerin tohumlarını getirmeleri için kuşları ve rüzgarları çağıracağım…

Şimdi‘ dedi bedenim, ‘biraz benimle ilgilen, gör bak biraz ilgi ve biraz sevgi ile nasıl da canlanıp güzelleşeceğim…

.

.

Her bahçenin sahibi bir tanırıdır -ya da bir tanrıça…

Yaşam bedenin içindedir.

Bahçe insanın bedenidir.

Bahçenin sahibi bedene can verendir.

Âdem ile Havva aklı ve gönlüdür bahçenin sahibinin.

Birliktelikleri aklın ve gönlün evliliğidir.

Sevgi ve saygı ile birleşir elleri.

Bahçe cennettir saadetlerinde.

Cennet kaybedilir önce kıymeti bilinsin diye.

Cenneti kazanmak ise insanın kendi ellerindedir…

.

.

.

Alan

Kelime, sene başında kendime aldığım bir hediye ile birlikte geldi. Çok sevdiğim bir arkadaşımın hazırlanmasına katkıda bulunduğu bir defterin kapağında yazılıydı:

.

Bu ufak çalışma defteri, sivil bir çevre hareketinin tanıtıcı parçası olarak düşünülmüş ve konusuna bağlı olarak kuş görselleri ile bezenmiş, kuşların varlıklarını sürdürebilmeleri için ihtiyaçları olan yaşam alanına, doğanın hayatımızın dışında değil içinde yer aldığına ve bizim yaşam yuvamız olduğuna dikkat çekmek, farkındalığımızı pekiştirmek üzere tasarlanmış bir çalışma.

Ön sayfaları bu farkındalığı işaret eden kısa mesajları taşıyor: “Elinizde tuttuğunuz bu defterin düşüncelerinize ve ilhamınıza aracı olmasını, alan açmasını dileriz.

.

Ancak, tanıtım görselinde defterin içini değil de sadece kapağındaki ‘alan‘ kelimesini gördüğümde, arkadaşımın kaligrafi çalışmalarını düşünerek, defterin isme özel hazırlandığını ve görselin de yabancı birisine, ismi ‘Alan’ olan bir kişiye ait örnek olduğunu düşünmüştüm. İşin aslını öğrendiğimde bu düşünceme birlikte güldük.

Yine de, yanlış anlama sebebim belki de, ismi Alan olan bir kişinin ya da alan kelimesinin benim için aynı mesafede ve o anda uzakta olmasıydı.

Düşünce, bizi biz yapan alan” diyordu defter.

.

Oysa, kelime bir o kadar da yakın.

.

İçinde yaşadığımız evren, uzay olarak adlandırılan bir alan.

Evrenin noktasal bir merkezin açılarak genişlemesiyle ortaya çıktığı düşünülüyor ve hâlen de yayılarak kendini gerçekleştirmesi devam ediyor.

Evren kendini gerçekleştirirken, uzay ile birlikte zaman olarak adlandırdığımız bir kavramı daha ortaya çıkardı. Aslında uzay ve zaman birlikte var oldu diyebiliriz.

Dünya yaşantımızda deneyimlediğimize göre, her oluşum bir mekâna ve bir sürece ihtiyaç gösterir. Uzay ya da mekân olarak tanımladığımız, zaman ile ortaya çıkarak varlık âleminde kendini gösteren her şeyin yaşam alanıdır. Evren, güneş sistemimiz ve dünya bizim dışsal yaşam alanımızdır.

Yaşam alanlarını, dışarıdan içeriye ve merkeze doğru gözlemlediğimizde, dünya’dan yakınlaşarak, kıtaları ya da okyanusları, havayı, doğayı, ülkeleri, bölgeleri, mahalleri, çevreyi, toplulukları, evleri, odaları ve en nihayetinde bu organik ve inorganik yapıların merkezinde insanı, bedeni ve bedenin kapsadıklarını buluruz.

Gözlerimizle gözlemlediğimiz dış uzay insan bedeninin içinde iç uzaya bağlanır ve benzer bir kapsayıcılıkta ve devasalıkta açılır. Uzaysal alan hem dışımızda hem de içimizdedir. Uzaya bağlı olan zaman da hem içimizde hem dışımızda mevcudiyetini sürdürür.

.

Benim yanlışlıkla bir insan ismi zannettiğim ‘alan’ gerçekten de bir ve bireyseldir.

Evrende varolan sayısız varlığın hepsinin kendilerine ait yaşam alanları vardır.

Yaşam alanı, tüm canlıların en kıymetlisi” diyordu defter.

Ne kadar birlik halinde içiçe olsalar da görünmez bireysel sınırlar bu yaşam alanlarını birbirinden ayırır. Kullanım alanlarımız aynı olsa bile her birimizin yaşam alanı aynı ortamda bulunduğumuz diğer canlılardan, aynı evde yaşadığımız diğer bireylerden farklıdır. Bunu fark etmediğimizde veya dikkate almadığınızda birbirimizin yaşam alanını çok kolay bir şekilde ihlal eder, doğa ile başlamak üzere, bitkiler, hayvanlar ve insanları da içerecek şekilde yaşamsal zararlar verebiliriz.

Sulak alan, birçok canlının yaşam kaynağı” diyordu defter.

.

Yaşam alanı sınırı ne demektir?

Ormanlarda ve sık ağaçların olduğu alanlarda ‘taç utangaçlığı’ olarak adlandırılan bir fenomen, bazı ağaçların dallarının birbirine değmediğini ve aralarında hava kanalları bıraktıklarını gösterir. Aynı şekilde, hayvanların da kendi görünmez sınırları vardır. Av ve avcı olmanın getirdiği etkiler ya da güç ve tür baskınlıkları herkesi kendi bölgelerinde kalmaya teşvik eder.

Doğanın bir parçası olan insan ise başlangıçta hayvanlar âlemi ile benzerlik göstermiş olsa da kendi gelişimi içerisinde yayılmacı ve hakim olmaya meyilli yapısıyla alansal egemenliği eline almak istemiştir. Bunu tarih boyunca toprakların işgallerinde, bugün dünya üzerinde yer etmiş ülke sınırlarını belirleyen harita yapısında görebiliriz.

Sınır güvenli yaşam alanını işaret eder.

.

Yaşamın çift yönlülüğündeyse sınırların var olması gibi sınırsızlık da vardır.

Kendi sınırlarını çizen, bunlar için savaş veren insan, gökyüzüne baktığında sınırsız olanı görmektedir.

Dışarıda kendini sınırların içerisine yerleştiren insan, içeride hayal gücü ile bu sınırsızlığı arar. Tanrı’dan bahsettiğinde onun sonsuz ve sınırsızlığından dem vurur. Sınırlar için bunca çabadan sonra ironik bir şekilde en büyük arzusu sınırsız olanın içinde yaşamak olur.

.

Sonsuz ve sınırsız olanın kaynağı nedir?

Maddesel evren açığa çıkmadan önce ne vardı?

Bunun kabaca potansiyel bir enerji olduğunu söyleyebiliriz. Bu yaratım enerjisi kendini gerçekleştirmek üzere harekete geçmiş durumda ve hareketi değişimi, dönüşümü, gelişimi ifade ediyor, içeride olanı dışarıya taşıyor, görünmeyeni görünür kılıyor.

Görünür olmak sınırlanmak demek.

Bedenin sınırları var. Bedenin içinde organların, hücrelerin sınırları var. Bedenin yapabileceklerinin sınırları var. Bedenin dışında varolanların sınırları var. Evinizin, adresinizin, mahallenizin, ülkenizin sınırları var. Dünyanın sınırları var, kara parçalarının, denizlerin, nehirlerin, atmosferin sınırları var. Gezegenlerin, galaksilerin sınırları var. Görebildiğimiz uzayın sınırları var.

Göremediğimizin ise sınırı yok.

Bilmediğimiz evrenin sınırı yok. Düşüncelerimizin, duygularımızın sınırları yok. Sevgimizin, öfkemizin, korkularımızın sınırları yok. Hayal gücümüzün, yaratıcılığımızın sınırı yok. Biz koşullandırıp şartlandırmadıkça…

.

Bilinmeyenden korkan insan, sınırsız açılabilen korkuları içerisinde eski sınırlı düşüncelerine sarılır. Geçmişi ve geleceği ile bugününü sınırlandırır, bilmek ister. Potansiyeller hem cazip hem de ürkütücüdür insan için, garanti ister. Sürprizler güzel oldukları sürece hoştur. İnsan, iyi olanı sınırları içine alıp kötü dediklerini dışarıda bırakmak ister.

Yaşam ise kapsayıcıdır. Geçirgendir. Hiçbir şeyin sürekli olmasına izin vermez. Hiçbir şeyin sürekli kalmasına izin vermez. Yaşam alanı her şeyi ve hepsini içerir. Kendi dengesinde değişim ve dönüşüm için hepsini yeri geldiğinde kullanır. Tabağınızdaki lezzetli yemeğin görevi tamamlandığında bedeninizi terk edip tekrar toprağa karışması gibi sınırlar bile bir süreliğinedir uzay-zaman âleminde.

.

Sınır varsa saygı olmalıdır.

Evde uyuyan bir bebek ya da hasta için herkes sessizlik sınırına uyar. Yatak odası, banyo, çocukların odaları özel alan sınırlarını çizer. Evin kapısını kapadığınızda izniniz olmadan kimsenin giremeyeceği sınırınızı mühürlemiş olursunuz. İşyerinizde çalışma masanız ya da odanız size verilen alanın sınırlarını belirler. Ülkelerin sınırları ise daha kesin ve geçilmezdir, askeri güçlerle korunur.

Bununla birlike sahipsiz olduğunda doğanın sınırı yoktur insan için. İstediği gibi işgal edebilir, kirletebilir, ele geçirmek ve değiştirmek için kurnaz planlar yapabilir. Sınır olmadığında saygı sanki kendiliğinden ortadan kalkar.

Doğal alan, bizi zenginleştiren yuvamız” diyordu defter.

İnsan, sınırsız olduğunu düşündüğünde kendi yuvasını yok etmeye başlar.

.

Bu nedenle, birlikte yaşam için görgü kuralları, ahlak kuralları, toplumsal kurallar, dini kurallar konulmuştur. Hepsi insana sınır çizer ve saygı göstermesini bekler.

Evlendiğinizde eviniz artık sadece sizin değil, eşinizin ve çocuklarınızındır. Yeni taşındığınız bina yalnızca sizin değil aynı zamanda komşularınızındır. Ülkeniz, vatan dediğiniz topraklarınız sizin gibi bu topraklarda yaşayanlarındır. Sınırların içinde her görüşe her anlayışa saygı göstermeniz ve birlikte uyumlu yaşamanın yolunu bulmanız gereklidir.

Arzuların açgözlülüğe dönüşmemesi için sınırlandırılması gerekir. Konuşmak ve dinlemek bile bir sınır dahilindedir. Yaşamda zaman da mekân da sınırlıdır.

Yine de yaşam sınırda bitmez, sınırın ötesinde de yaşam vardır.

.

Sınırın olmadığı yerde sevgi vardır.

İnsan sınırsızca sevebilir.

Sevgi insanın sınırlı dünyasına değil, yaşamın sınırsız dünyasına aittir.

Yaşam hem sınırı ve saygıyı hem de sınırsızlığı ve sevgiyi içerir.

Bu dengeyi anlamasını bekler insanın.

Her ikisini de insana verirken fark etmesini ve yerinde kullanmasını ister.

Gündüzün ve gecenin, iyinin ve kötünün ince bir çizgide buluşması gibi saygı ve sevgi ince bir çizgide buluşurlar yaşamda.

İnsan hem sevebilir hem de sayabilir yaşam alanında tüm varolanları.

Çünkü bir olsa da yaşam, birlikteliktir yaşanan.

.

Özgürlük, tüm canlıların hakkı olan alan” diyordu defter.

İnsan için özgürlük, hem sınırları bilmek hem de sınırsızı bulmaktır.

Alanın bireyselliği insanın kendisi olabilmesinin güzelliği, alanın birliği ise insanın kendi içinden varoluşun doğuşunu seyredebilmesidir.

Eğer düşüncelerin alanı ise bizi biz yapan, bizi hapsolduğumuz benliklerimizden kurtaracak olan da düşüncelerin ötesindeki bir alandır…

.

.

.

Uyanış

Sabah pencereden bahçedeki kuşları izliyorum…

Her şeyin sessizlikten yeni uyandığı bu vakit günün sakinliğini yansıtıyor…

Doğanın içerisinde her ne kadar uyanışı güneşin doğuşu ile belirlesek de her varlığın kendine ait bir saati var. Bitkiler, böcekler, kuşlar, kediler, köpekler kendi iç zamanlarını takip ediyorlar. Gün ağarmış da olsa biri uyanıkken diğerini uyur görebilirsiniz.

İnsan doğadan ayrı değil… Herkesin günün aydınlanmasıyla birlikte uyanmasını bekleyemezsiniz.

Üstelik, toplumsal yaşam, iş hayatı, yaşam rutini ile birlikte kalıplaşmış uyku ve uyanıklık saatleri olsa da modern zamanda suni ışığın da yardımıyla insana serbest bir alan tanınmış durumda.

İstediğiniz an yaşamınızı gündüz kadar aydınlatabilir istediğiniz an gece kadar karartabilirsiniz.

.

İnsanın iç âlemi de benzer değil mi?

İçsel aydınlık ve içsel karanlık sanki elimizde bir ışık düğmesi varmış gibi bizim kendi insiyatifimize ya da insafımıza kalmış diyebiliriz.

Işık düğmesini zihnin eline verdiğinizde sizinle bir çocuğun oynadığı gibi oynayabilir. Duyulan iyi bir haberle ışıkları yakıp hemen ardından bir düşünce ile karartabilir. Doğanın dengesi gibi değildir zihin âlemi. Zihinden dengeli olmasını bekleyemezsiniz. Daha çok kontrolü elinde tutmaya çalışan bir lidere benzer. Tüm güç kendi ellerinde olsun ister.

.

Bu sabah kuşlar, günlerdir süren sıcak havanın ardından akşam yağan yağmurun etkisiyle rahatlamış gibiler. Bahçede keyifle geziyor, toprağın serinliğiyle yüzeye çıkan böceklerin peşinden koşuyorlar.

Yaşamın devamlılığını ve öyküsünü sağlayan av ve avcı çarkı her an her yerde…

Onları seyrederken dikkatimi bahçeye gelmiş olan yeni tür bir kuş çekti ve birden diğer her şey arka plana düştü. Fotoğraf çekiyorsanız buna odağı belirlemek diyebilirsiniz. Odağım tek bir kuşa çevrildiğinde bütün çevre alan ikincil bir öneme sahip oldu. Şimdi gözlerim için en net olması ve artık takip edilmesi gereken dikkatimin seçtiği bu kuş.

Ben, oturduğum noktadan, gözlerimin imkân verdiği bir mesafede ya da duyularımın alanı içerisinde var olan şeyleri algılayabiliyorum. Göz için bu görüş alanı demek. Duyularınız sağlıklı işliyorlarsa her birine ait bir kapasite mevcuttur. Bunun dışına ancak araçlar yardımıyla çıkabilirsiniz.

Duyularımın çerçevesinde bir dünya mevcut oluyor benim için. Tıpkı av ve avcı ilişkisindeki gibi, her ne giriyorsa bu dünyanın içerisine benim için var olan sadece o oluyor.

Oysa dünya sonsuz bir zenginliğine sahip. Evrenin tüm kapsamını ise bilemiyoruz. Sonsuz ve sınırsız kavramı yaşadığımız evreni ve varoluş hakkındaki sınırlı bilgimizi yansıtmak için kullandığımız bir terim. Kendimiz dışında bir yaratıcıya, tanrıya ait bir alan.

Benim dünyam ise benim algı alanım ile sınırlı.

.

İnsanın hayal gücü ve düşünceleri fiziksel dünyasının ötesine gidebilse bile yine bir sınıra sahip. Hayal edebilmek için bilinenlere ait bir fikire sahip olmalısınız. Ya da yaratıcı olmak için esinlenebilirsiniz.

Bilinmeyenin ortaya çıkarılmasına ise keşif diyoruz. Bu bilinenden başka bir oluşum. Sanatçıysanız buna ilham diyebilirsiniz. Ya da manevî âlemde en ileri seviyede vahiy denebilir.

Bilinen ve bilinmeyen, gündüz ve gece gibi, birlikte var olmalarına rağmen kendi farklı kurallarına sahipler.

.

.

Belirli bir an içerisinde, insan tek bir şeye odaklandığında dikkati en üst seviyeye çıkar. Odak yayıldığında dikkat de dağılacaktır. Bu yüzden önemli bir iş ile uğraşanlar rahatsız edilmek istemezler. Meditasyon gibi duyuları içe döndürdüğünüz ve dış âlemi kapattığınız bir hâle ilk başlarda sessiz ve dingin bir ortamda daha kolay geçebilirsiniz.

Yaşamın çift yönlü yapısı bir yandan dinginliği sunarken diğer yandan dış dünyanın tehlikelerine karşı canlı varlıkların bir cins gizli alarm halinde olmasını gerektirir. Siz fark etmeseniz bile içinizde bir şey sizi korur. Koruma mekanizması güçlü olanlar için dikkati vermek ya da düşüncelerin getirdiği endişelerden arınıp dinginleşmek daha zorlaşır.

Her insan için ortak olan, uykuya dalarken bu koruma mekanizmasının en düşük seviyesine inmesidir. Duyuların algısı odaların ışıklarını söndürmenize benzer şekilde teker teker kapanır. Zihin ise biraz dirençlidir, devre dışı kalmak istemez. Bu yüzden, bazıları için uykuya dalmak kolay bazıları için zordur.

Uyumak için önce güvenli bir yer arar insan ve en rahat içerisi ve dışarısı karanlıktayken uyur.

Uyku dinlenmektir.

.

Ancak yaşam sadece uykuda geçemez. Uyku gerçekleştiyse uyanış da gerçekleşecektir. Bedeniniz yeterince dinlendiğini bildiğinde zihninizin herhangi bir müdahalesi olmadan otomatikman uyanırsınız. Sizi uyandıran iç saatinizdir.

Hepimizin iç saati farklı bir zamana kurulmuş. Güneş doğmuş ve hâlâ uyanmadıysanız daha çok uykuya ihtiyacınız var demektir. Güvenli ve rahat alanınızda uyku tatlı gelebilir. Ama uyanmak isteyip de uyanamıyorsanız, uyandığınız halde kalkamıyorsanız sisteminizin dengesi bozulmuştur.

Dengesini yitirenin tekrar dengeye kavuşturulması gereklidir.

.

Uyanmak sadece fiziksel olarak güne uyanmak değil de bütünsel olarak yaşama uyanmak olduğunda da kurallar pek fazla değişmiyor.

İnsan, kendisi için vakti geldiğinde uyanabilmek için önce dengeye kavuşmalı. O zaman hiçbir müdahaleye gerek kalmadan, zihni ile çalar saatler kurmadan, birisinden kendisini uyandırmasını istemeden, kendi doğallığı içerisinde ve ihtiyacı olduğu anda uykusunu tamamlayıp uyanacaktır, bütün zindeliğiyle.

Uyanmak, algı kapılarının açılmasıyla birlikte farkındalık âlemine girmektir.

.

.

Gözlerini açıp uyandığında, insan kendi algılarının ve odağının farkındalığında sorabilir;

İçinde var olduğum bu varoluşun odağı nerededir?

İnsan gibi -benim gibi- mi odaklanır yoksa dikkati yaygın mıdır tüm kapsadıklarına?

.

Soruların yanıtını kim verecek?

Bilincin yapısını sadece kendi bilincimiz üzerinden gözlemleyebilir ve anlayabiliriz. Bu nedenle bilgimiz yine ortak olarak aracımız olan insan bedenimize ve bireysel olarak kendimize göre sınırlı olacaktır.

Hem ‘varoluş her şeyi kapsayacak kadar yaygın bir bilinç yansımasıdır‘ diyebilir, hem de ‘her bir varlık onun odak noktasıdır‘ diyebiliriz.

Her varlık, varoluşun tüm dikkatini verdiği ve yaratıma geçtiği bir çıkış noktasıdır. Ve her varlık için o anda –kendi yaşamında– diğer her şey arka plandır.

Arka plan yaşamın zenginliğidir, mevcudiyetin çeşitliliğidir, olasılıkların kaynağıdır. Ancak arka plan, önde olacak olan değildir.

Bilincin farkındalığında olan insan, nasıl ki kendi dikkatini verdiği şeyi öne alıyorsa, hatırlamalıdır ki kendi varoluşu kendisine verilmiş olan bir önceliktir, ön planda olma hâlidir.

Her insanın yaşamı, tek bir odağın izlenmesi gibi izlenebilir.

.

Var oluş bilinci, bütünlüğü içerisinde her bir varlığı aynı anda ortaya çıkarıp odak haline getirirken, her birini yine aynı anda birbirinin arka planı yapar.

Ben, kendi dünyama baktığımda, odağım kuş iken, o anda kuşun odağı böcek, böceğin odağı topraktır göreceli canlılar aleminde ve bilinç toprak ile birlikte göreceli cansızlar âlemine geçer, insanın henüz bilmediği bir biçimde var olmaya devam eder. Arka planın nasıl var olduğu ise bilinmezdir benim için.

Bu nedenle odağını şaşırır insan, bilinmeyeni kendisinden ayırır.

.

Uyanış insan için bilinenin ötesinde bilinmeyene atılan bir adımdır. Genişleyen bir farkındalıktır. Varoluşla birleşebilme potansiyelidir. Sınırları kaldırıp sınırsız olana erişebilme kapısıdır.

Her insan kendi vakti geldiğinde uyanır.

Aslında, var zannettiği, ne bir seslenmeye ne de kendisini uyandıracak birine ihtiyacı yoktur insanın.

Yaşama doğduğu an gibi kendisine aittir zamanı.

İzin verdiğinde

Gözlerini açmaya

Beklediği

Kendisidir

Hem uyanacak

Hem de uyandıracak olan

.

Her an tek bir ân’a uyanır insan.

Yaşam o ân’ın içinde varoluşun odağının bir tek kendisi olduğunu bilmesini ister. Uyandığında gördüğü şeyler yaşamın ve kendisinin gerçeği, işittiği sözler yaşamın ve kendisinin hakikatidir.

Baktığım zaman benimle birlikte gören sensin, işittiğimde benimle birlikte duyan sensin, ne ben senden ayrıyım ne de sen benden ayrısın…’

Her an tek bir ân’a uyanır insan.

Odağını yaşama çevirdiğinde

Yaşam veren de yaşayan da

Var olan da var eden de

Yalnızca kendisi olur.

.

.

.

geçmişi bırakabilir misin

geçmişi bırakabilir misin

.

dün’e ait bir dünyanın sesi

çınlıyor kulaklarında

.

kapatmayı unuttuğun bir yayın gibi

kendini hatırlatıyor

.

üzerine yeniden kayıt yapmanın

mümkün olmadığı

.

geçmişi bırakabilir misin

.

.

bugün için sessiz bir alan aç

.

öyle bir genişlesin ki

tüm âlemler bir tek seni dinlesin

.

seninle birlikte söylesin

kalbinden doğan şarkını

.

sadece bugüne ait

kayıtsız bir an yarat

.

hiçbir ağırlığı olmadan

yükselen bir melodi

.

yaşamın sonsuz ve benzersiz

an’larından biri

.

ve her biri

bil ki bir tek senden doğar

.

.

.

Kendi Değerini Bilmek

Bazı sorular insan var oldukça sorulmuştur. Bazıları ise insan ancak kendisini geliştirdikçe sorulabilmiştir.

İnsan kendini geliştirdikçe hem daha önce sormamış olduğu soruları sorar kendine hem de diğerlerinin verdiği yanıtları değil kendi yanıtlarını bulmayı arzular.

.

Yaşamın içerisinde insan kendi değerini nasıl bulabilir?

İnsan nasıl kendi özgün hayatını yaşayabilir?

Benden doğan bana mı aittir, yaşama mı?

.

Bugün genişleyen bir farkındalıkla, sağlıklı ve dengeli bir yaşam için bireyin kazanması gereken özsaygı, özsevgi, özşefkat, özdeğer gibi kavramlardan bahsediliyor.

Bu kavramların kazanılması ya da ortaya çıkarılması gerekliyse ya hiç yaşanmamış ya da bir zamanlar bir yerlerde kaybedilmiş olmaları gerekir.

Aslında bunun da nedeni anlatılıyor…

Birey, içine doğduğu aile, toplum, vatan gibi kapsayıcı kalıplar ve şekillendirici yapıların içerisinde kendisine yüklenen bilgiler, öğretiler, çizilen yol haritaları, atfedilen yaşam modelleri, beklentiler, verilen sorumluluklar, yalnız kalma korkusu gibi sayılabilecek onlarca sebebe bağlı olarak, kendi varlığını ve özgünlüğünü keşfederek ortaya çıkarmak yerine, koşullandırılıyor. Koşullandırma artık bireyin etki altında olduğunu ve düşüncelerinin, davranışlarının çevresi tarafından şekillendirilip şartlandığını ifade ediyor.

O kadar ki, gerçek olanı sahte olandan ayırt etmek neredeyse imkânsız hale gelebilir. Birey kendi gerçeğini asla bulamayabilir.

Özgün olmaktan, yaratıcı olmaktan bahseden toplumlar bile bunu koşullar altında yapıyorlar. Yaratıcı ve aykırı olanın da bir şekilde topluma uyması isteniyor. Aksi taktirde dışlanıp göz ardı edilmek, eleştirilip beğenilmemek üzere, tarladan ayıklanan yabani otlar gibi bu bireyler de toplumdan ayıklanıp kendi başlarına kalmaya mahkum ediliyor.

.

Hem bütün olmak hem de bir olmak, birey olmak nasıl mümkün olabilir?

.

Gözlemlediğinizde, varoluş sisteminin kendi yapısı içerisinde bütünlüğe sahip olduğunu yine de, ortaya çıkardığı her bir varlığa kendi özgün bireyselliğini verdiğini fark edersiniz. Her varlık kendi âlemi içerisinde birbirine benzerdir, bununla beraber her varlık sınırlı da olsa bireysel farklılıklara sahiptir. Hiçbir taş, hiçbir bitki, hiçbir hayvan bir diğerine tamamen benzemez.

Bireyselliğin sınırsız bahşedildiği âlem ise insana aittir. Yaşama doğan, yaşadığı hayatın öznesi olan her insan tek ve bir olmanın özüne sahip. Ancak insan nasıl ki kendi bedeninin içini göremez, özünde sahip olduklarını da açıklıkla görüp bilemez. Her insanın kendi yaşamına ait en önemli sorumluluğu, doğuş hakkı olarak verilmiş olan bu özü önce keşfetmek, sonra da işlenip açığa çıkarılması gereken gizli bir cevher gibi değerini bulmasını sağlamaktır.

.

İnsanın kendi değerini bulması en başta bir değer sahibi olduğu idrak etmesiyle başlar.

.

Bu idrak bir merak sonucudur.

İnsan, çevresine baktığında gördüğü sayısız insan arasında, kendisinin kim olduğunu merak ettiğinde başlar değişimi. Cennet bahçesinden kovulan Âdem ve Havva misali, kendi değerini bulabilmek için ona söylenenlerin dışına adım atma cesaretini gösterdiğinde, sınırlı da olsa güvenli bir yaşamı geride bırakmayı göze alabildiğinde başlar dönüşümü.

Cennet, insan için yine öğrenilmiş bir kavram. Anlatıldığı kadarıyla, Âdem ile Havva’nın yaşadığı cennet bahçesi onlara safiyeti sunmuştur. Bu safiyet bilgi ve düşüncenin olmadığı bir yaşamdır. İnsan dünyada bu cenneti yaşamının ilk yıllarında deneyimler. Başka bir yaşam olduğunu bilmediğinde, insanın kendisi için hazırlanmış olanı tek yaşam zannetmesi gibi, her yeni doğan kendisi için hazırlanmış yaşamın içine, kendi cennet bahçesinin safiyetine doğar. Konulmuş kurallara itaat ederek yaşayacağı bildiği tek bir yaşam vardır, ta ki, cennetine şeytanı gelene kadar.

Çocukluğu geride bırakıp ergenliğe ulaşan insanın içindeki şeytanı uyanır. Şeytan, insan için ötesindekini işaret edendir. İnsana gördüğünün ötesinde bir yaşamı düşündürtendir. Bu nedenle, yoldan çıkarıcı denilir. Şeytan isyankardır, baş kaldıran, kuralları tanımayandır. Kendini beğenen ve üstün olduğunu söyleyendir. Şeytan hem kötü hem de iyidir insan için.

.

Sadece kötülüğü ile bildiğimiz şeytan, nasıl olur da iyi olabilir insan için?

.

Şeytanın iyiliği uyandırmasındadır insanı. Öğretilmiş kalıpların ve koşulların dışına çıkabileceğini fark ettirmesindedir.

Şeytanın kötülüğü ise açgözlülüğü getirmesindedir. İnsanın sadece arayışta ve sahip olunacak arzuların hayalinde kalıp, hiçbir şeyle tatmin olamayan bir hayatın içine çekmesindedir.

.

.

Aramayan bulamaz.

Yola çıkmayan ulaşamaz.

Kaybetmeyen kavuşamaz.

Yitirmeyen değerini bilemez.

.

İnsanın kendi değerini bilmesi için yitirmesi gereklidir değer taşımayanı.

Kendi gerçeğine kavuşabilmesi için kaybetmesi gereklidir sahte olanı.

Özüne ulaşabilmesi için göze alması gereklidir yola çıkmayı.

Bulabilmek için araması gereklidir kendini.

.

.

Merak olmasaydı insan yaşamda hiçbir şeyi keşfetmek, öğrenmek istemez, gelişemezdi.

Merak şeytana uymaktır. Bilinmeyeni bilmek arzusudur.

Merak değişimdir. Dönüşümdür.

Merak insanı cennetten çıkaran, dünyaya indiren, kendini fark ettiren ilk adımdır.

.

Farkındalık özün ışığıdır dışarı yansıyan.

Öz cevher, işlenip açığa çıktıkça genişleyen bir farkındalıkla, yeni bir yaşam inşa eder insan için.

Yeni bir yaşam, sunulmuş cennetten çıkıp kendi kurallarıyla cennetini kuranlara bahşedilir. Ancak cennet her kurulduğunda şeytan tekrar ve tekrar belirecektir. Yaşamda ne zaman düzen kurulsa düzeni bozmak için bir görevi vardır.

İnsan fark edene kadar…

Çıkması gereken diğerlerinin kurup kendisini içine aldıkları bir cennettir. Bu cennet ki belki de cehennemidir insanın.

İnsan ancak kendi cennetini kurduğunda ve sahip çıktığında gerçek vatanına, sahip olduğundan memnun olduğunda özüne kavuşabilir.

Özsevgi

Özsaygı

Özşefkat

Özdeğer

Kendi yaşamına sahip çıkanın bulacağı en kıymetli hazinedir.

.

.

Ben, sana ait olmayan ama senin dudaklarından dökülen o sözleri duyduğumda nasıl tanıyabilirim seni?

Ben, sana ait olmayan ama senin anlattığın o fikirleri dinlediğimde nasıl saygı duyabilirim sana?

Ben, sana ait olmayan ama senin sahiplendiğin o yaşamı gördüğümde nasıl sevebilirim seni?

Ve sen,

Benim gerçeğimi göremiyorsan eğer

Nasıl bilebilirsin kim olduğumu…

Ki ben,

O gerçeği ortaya çıkaramadıysam eğer

Nasıl bilebilirim kim olduğumu…

Ve yaşam,

Gerçeği sahteden ayırt edebilmesi için

Her insanın kalbine ihtiyacı olan tek şeyi sundu

Bütün ‘benim’ denilenler, bütün fikirler geçici iken

Şimdi sor kendine, senin için kalıcı olan neydi?

.

.

Yaşamın içerisinde kendi değerini bulmak için kendine değer vermesi gereklidir insanın.

Bedenin içinde her bir hücrenin yaşam kıymetinde olması gibi her bir insan yaşam demektir bu âlemde. Ne bir eksik ne bir fazla olması mümkün değildir kusursuz bir dengede.

Başkasına ait söylemleri geride bıraktığında insanın elinde kalan kendine ait sözlerdir. Kulaklarını kendisine kapatmış olan insanın ilk kez kendi içinden doğan sözlerini dinlemesindedir değeri.

Çok uzakta ve imkânsız değil, insanın kuşatıldığı sahte ve yapay olandan sıyrılıp özlemle ulaşmaya çalıştığı gerçeklik, sadece kendisi gerçek olduğunda gerçekleşir.

Değerli olan safi, som olan, gerçek olandır.

.

.

.

Doğru Çaba Doğru Çabasızlık

İnsan ölünce neden hayatını sıkıntıya sokan bütün sorunlar çözülür?

Hayatın akışına engel olan insanın yönlendirme arzusu mudur?

Hiçbir müdahale olmadığında her şey kendine nasıl bir yol bulur?

Yolu açan aradan çekilen bir ‘kendine zihinsel varlık verme’ durumu mudur?

Öyleyse, ölmeden önce nasıl ölünür ki gerçekten yaşanabilsin…

.

.

.

Varoluşun aklı ve bilgisi kendisini varlıklar âlemi üzerinden yansıtır. Bu, bilincin her katmanından doğan bir yaratımdır. Varlıklar bilginin bir nevi suretlenmeleridir.

Tek bir kaynaktan doğmalarına rağmen mevcut her şeyin sureti ve sahip olduğu bilgi birbirinden farklıdır. Taşı oluşturan bilgi bitkiden, bitkininki hayvandan, hayvanınki insandan hem farklıdır hem de temelinde benzerdir. Aynı anne ve babanın farklı çocukları gibi.

İnsanın hamuru varoluştur. Bu hamur kâinatınki ile aynı hamurdur. ‘Yer ve Gök’ün birleşmesinden doğar İnsan‘. Varoluşun bilinçaltı ve bilinçüstü birleşir, insanda bilinç olarak kendini gösterir. İnsan -hepsini kendinde toplayan- isterse kendisi üzerinden kâinata yayılmış olan tüm bilgiyi bulabilir, bilebilir, anlamlandırabilir.

Varoluş benzeri içten dışa kabaran, kabardıkça genişleyen ve göze görünen bir yapıdadır insan. Hem görünen bir yapı hem de görüneni var eden görünmeyen bir enerji, fırının ateşinde pişen ekmek gibi, insana piştikçe yaşam katar, olgunluk katar, lezzet katar.

Bir istekle yola başlasa da ekmeğin macerası, çabanın ve çabasızlığın birlikte uyumlu yürüyüşüdür yolun devamı. İnsan kendi hamurunu yoğurdukça gösterir çabasını, mayalanması ise yaşama emanettir çabasız, fırına verecek olan çabasıdır insanın, pişmesi ise yaşama emanettir çabasız.

İnsan, yaşam yolunda adım adım yaratır kendini, öğrenir hangi vakit araya gireceğini hangi vakit aradan çekileceğini.

.

.

Yaşama doğuşa hazırlanırken anne karnında insanın bedeni aşama aşama şekillenir. İki hücrenin birleşmesinden yeni bir yapı ortaya çıkmıştır, bu canlı yapı kendi içinde bir bilgiye sahiptir ve bu bilgi sayesinde dış müdahale olmaksızın kendini yaratır.

Organlar, uzuvlar sırasıyla teker teker belirir, görünen şekil tamamlanır. Ancak, görünürde olan ve beden adı verilen bu yapı henüz potansiyeldir ve gerçek bir kişi değildir. Bağımsız bireyselliğin gerçekleşmediği ve farkındalığın uyku halinde olduğu bu aşamada bir cins duyarlılık olsa da bu refleks benzeridir.

.

Yaşama doğuşa hazırlanan insan bu görünen fiziksel bedenin yanı sıra görünmeyen bir bedene daha sahip olur. ‘İnsan bedeni yaşam enerji alanı‘ adı verilen bu latif beden, oluşan her yeni fiziksel masif bedenin eşsizliğini yaratan ve bireyselliğini veren özelliklerini getirir, bu özellikler insanın öz’üdür.

Doğum sonrasında insanın canlılığı sürdükçe görünmeyen bu beden görünen beden ile birlikte faaliyet gösterir. Adı üzerinde ‘yaşam enerji alanı‘ ölüm anına kadar fiziksel bedenle birleşiktir ve bu bedeni kontrol eder. Ölüm anı gerçekleştiğinde fiziksel bedenden ayrılır. Biz fiziksel bedene yerleşen ve fiziksel bedenden ayrılan bu enerji alanına ruh adı veririz.

Yaşam enerji alanının bedene yerleşimi merkez kanal adı verilen bir bölge üzerinden gerçekleşir, bedenden ayrılması da. Tek bir noktadan giriş yaparak merkez kanala yerleşip açılır ve nihayetinde ayrılırken yine merkez kanalda toplanır ve tek bir noktadan çıkış yapar. Sürdürülen yaşama bağlı olarak çıkışı aşağı bir seviyeye ya da yukarı bir seviyeye olabilir. Biz bu seviyelere cennet ya da cehennem diyoruz.

Organik bileşenler bütünü olan fiziksel bedenin kişisel özgün ‘ben‘liği ve neden sonuç ilişkilerini içeren ‘yaşam programı‘ bu alan vasıtasıyla etkinleşir. Her bebek doğduğu andan itibaren belirli bir karaktere sahiptir. Yine de, yaşam coşkusu ve neşesinin yüksek olduğu safiyet döneminde bütün çocuklar genel anlamda benzerdir. Her insan doğduğu andan itibaren bir kadere sahiptir. Kimimiz bu kaderin değişemeyeceğine, kimimiz değişebileceğine, kimimiz hiç var olmadığına, kimimiz ise var olup olmadığını bilemeyeceğimize inanır. Yine de, yaşamadan öğrenilemez bu sorunun cevabı.

Doğuştan gelen saflık baskınlığını ergenlik döneminde başlayan hormonal aktivitelerle birlikte yitirir, içsel bekaret bozulur. Öz’e ait yaşam programı tüm kapsamıyla devreye girer, yaşam deneyimleri ve öğrenimleriyle birlikte, insanın gerçek ‘ben’liği üzerine, zihin ‘ben‘ olarak adlandırdığı ikinci bir varlık yaratır, teklik yitirilir ve bu dönemde zihinsel varlık baskınlaşır.

.

İnsanın ‘şimdiki yaşam‘ olarak tanımladığımız mevcut hayata gelişi ve ayrılışı, beden aracılığıyla merkez bir noktadan açılma ve kapanma ile gerçekleşir. Tıpkı büyük patlama ile açılan kâinat gibi insan da kendi büyük patlaması ile açılır, genişler ve zamanı dolduğunda toplanır, kapanır. Bu yaşam, zihinsel varlığın ‘benim hayatım‘ olarak adlandırdığı yaşamdır.

Zaman ve mekân olarak algıladığımız yaşam süresinde ve içinde gerçekleşen bu açılma hayata genişleyerek yayılmadır. Boş olanın dolmaya izin vermesi gibi, yaşam insana imkân sağlar, potansiyel boşluğu içinden çıkardıkları ile doldurmaya başlar insan, doğduktan sonra kendine bir hayat inşa eder. Çevresi, işi, ailesi, arkadaşları, sahip oldukları, yaptıkları ve hayatına ait her şey, gökyüzünde gördüğümüz yıldızları, galaksileri, gezegenleri içeren kâinat benzeri, kendisine yarattığı alandır. Hayat, algıda zaman ve mekânın kademe kademe açılmasıyla yaşanır.

Bedenin içinde yer alan merkez nokta gibi, tüm bunların merkezinde insanın kendisi yer alır. Yaşamın açılması ve kapanması, insan için doğum ve ölüm olarak adlandırılan evrelerdir. Merkez nokta ise insanın âlem değiştirmek için kullandığı bir geçit kapısı gibidir. Yaşama doğarken girdiği, yaşamı bırakırken çıktığı bir kapı.

Kapıdan girip doğmak insan için bir değişim evresidir, bilinmeyen bir âlemden gelerek dünyaya gözlerini açar insan. Kapıdan çıkıp ölmek de bir değişim evresidir, bilinmeyen bir âleme taşır insanı. Kimimiz bunu var oluşun yok oluşu olarak tanımlar, kimimiz ise dünya âleminden ahiret âlemine göçmek olarak. Tanım her ne olursa olsun, doğum ve ölüm değişim demektir.

.

Ancak insan, kontrolü dışında gerçekleşen bu iki büyük değişimin dışında, yaşadığı hayatın içinde de bazen değişimi arzular. –Ya da değişim insanı arzular.– Her gün kıyafetlerini değiştirir, kullandığı eşyalarını, mobilyaların yerini değiştirmek ister, işini, evini, eşini, yaşadığı ülkeyi değiştirmek ister…

Hatta öyle bir noktaya gelir ki dışarıdakileri değil aslında kendisini değiştirmesi gerektiğini fark eder.

Kapının iyi ve güzel olana açılmasını ister.

Kurallar aynıdır, doğuma ve ölüme benzer şekilde gerçekleşir her değişim.

Merkez nokta, dönüşüm noktasıdır.

Dağınık olan değişim zamanında işlevsizdir. Bu ister düşünceler, duygular olsun, isterse hayata açılıp yayılmış olan düzeni olsun. Sahip olunan tüm güç merkeze toplanmalıdır ki büyük patlamayı gerçekleştirebilsin. Mevcut kâinat, mevcut yaşam, mevcut düzen yok olurken bir yenisi doğar.

Yine de, her değişim arzulanan olmayabilir.

Kapının yeri sabit değil değişkendir. Merkez noktanın nerede olduğu kapının açılacağı yeri ve yeni doğan âlemi belirler.

Cennet ya da cehennem benzeridir. Kapı, dünyevî arzuların girdabına da götürebilir insanı içsel huzuruna da…

.

İnsan,

Kapılardan geçerek ilerler yaşam yolunda.

Bedeni besleyip can veren kan damarları gibi,

Bütün yollar kalbe çıkar en sonunda.

Kalp orta noktadır,

Kalbin yolu orta yoldur.

Tüm kapıların anahtarı kalpte saklıdır.

Kalbe ulaşmayı başaran ayrıştırır,

İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, güzeli çirkini.

Hem ayrıştırır hem birleştirir.

Kalp, yaşamın dönüştüren gücüdür.

.

.

Hayatın evreleri, doğum, gelişim, yaşlanma ve ölüm adımları ile ilerlerken, insanın hayatında gerçekleşen her şey, yaşamın bir parçası olarak aynı evrelerden geçer.

Okula başlarsınız, öğrenirsiniz, okulun size verecekleri tamamlanır ve mezun olursunuz. İşe başlarsınız, çalışır yükselirsiniz, göreviniz tamamlanır ve emekli olursunuz. Aile ve arkadaşlar edinirsiniz, birlikte yaşamı paylaşırsınız, vakit dolduğunda vedalaşırsınız. Eviniz, eşyalarınız ne kadar iyi bakarsanız bakın yıpranır, eskir ve bozulur.

Yaşam verdiğini bir süre sonra geri alır.

İnsanın yaşadığı sorunlar ve sıkıntılar da aynı şekilde, ortaya çıkar ve vadeleri dolduğunda kaybolurlar.

Varoluş, nefes alıp vermek gibi açılıp kapanarak dönüşür, devamlılığını, tazeliğini ve canlılığını korur.

.

Bütün bunlar yaşamın gerçekleri iken, yaşamı tanımadığında, insan gereksiz yere müdahale etmeye meyillidir. Safiyet geri çekildikten sonra, gittikçe gelişen ve yerleşen insanın zihinsel varlığı, yaşamı ‘ben ve diğer herkes, her şey‘ olarak görmeye başlar. Baskın bir benlik hissi ile ikilik içerisinde insan kendisini varoluştan ayırır, duygu ve düşüncelerine kapılır, yorumlar yapar, zannettiklerine göre kararlar alır, sınırlı görüş açısı ile hayatı yönlendirir.

Oysa insandan beklenen, birlik halinde, çaba ve çabasızlık arasında bir denge kurmasıdır.

.

Yaşamı anlamak ve uyum içinde yaşamak, tarlasını süren çiftçinin toprağı, suyu ve havayı anlaması gibidir. Bereketli mahsül ancak doğru çaba ve doğru çabasızlıkla elde edilir. Çiftçi kendi duygu ve düşüncelerine göre erken ya da geç ekim yapar, zanlarına kapılıp az ya da çok su verir, sınırlı görüş açısı ile mevsimin her yıl geçirdiği değişimleri görmezden gelir ve belki de en önemlisi bencilce daha fazlasını arzular ve açgözlü davranırsa, elde edeceği şey ancak doğal döngüyü ve dengeyi bozmak, sıkıntılı ve sorunlu bir hasat olacaktır.

İnsan yaşam tarlasına ürünüyle birlikte bilmeden engeller ve problemler eken çiftçiye benzer.

Yaşamın akışında gerçekleşenleri, tarlasında kendi kontrolü dışında büyüyenleri kendisine engel veya problem olarak gösteren insanın kendi zihinsel varlığıdır. Bu varlık yaşamdan kendini ayırmış olması nedeniyle doğal dengeyi nasıl kuracağını bilemez. Bir kısırdöngüde, zihinsel varlık müdahale ettikçe insan için engel ve problemler çoğalır. İnsana sürekli telkinde bulunan bu varlık sessizleşmedikçe yaşamı olduğu gibi görmek zorlaşır.

Zihin ise hiç susmak istemez, bilir ki bir kez susarsa, insanın sadece kendi zihninde yarattıkları hayatta kalamaz. Ölüm tüm dertlerin çözümüdür. Zihinde kurgulanan benlik ve yaratımları öldüğünde insanın hayatını sıkıntıya sokan bütün sorunlar da çözülür.

Çözümü getiren yaşamın bizzat kendi dengesidir.

.

Yaşama teslim olmak, yaşamla bir ve uyumlu olmaktır. Mevcutta gerçekleşeni fark edebilmek, kabul edebilmek ve zihnin yorumları, müdahelesi olmadan doğru ve uygun adımı atmaktır. Yaşamın dengesini gözle görmek ise her zaman mümkün olmaz. Zamana ve mekâna yayılan bu denge ancak insan bütünü algılayabildiğinde kendini fark ettirir.

Açan her çiçek, kiminin besini, kiminin göz zevkidir, tahmin bile edemeyeceğimiz onlarca bağlantıda bir ağ örgüsünün içinde var olur. Bugün kötü ve olumsuz gözüken yarın için bir fırsattır ya da çok arzulanıp elde edilen külfetiyle gelmiştir. Kötüyü düzeltmek isterken belki de bilmeden iyi olana zarar verilir.

Göremediği yerde, insan büyük bir adım atmadan önce, karanlığın aydınlığa dönüşmesini, görmeyi ve anlamayı beklemesini bilmelidir.

Görüşü geniş olan ise, adım adım açacaktır gördüğü ufuğa kadar yaşamını.

.

Sözsüz bir sesleniş der ki;

Ne erken davran ne de çok fazla geç kal

Ne umutsuz ol ne de çok fazla umut eden

Ne sabırsız ol ne de çok fazla sabreden

Yaşamın tadı kararında olmak ister

Vazgeçmeden hayatından

Vazgeçmeni bekler

Zihninde kurduğun boş hayallerden

Zanlarının sımsıkı bağlarından

Özgür olmanı ister

Yaşamın rahminde

Kendini yaratım

Her gün durmaksızın devam eder

.

.

.

Bir ve On Bin Varlık İnsan

Yaşam kararlar ve seçimlerle ilerliyor.

Bir yol ayrımında hangi yönün seçileceği alınan karara bağlı. Nereye gitmek istediğini bilen insan için seçim çok nettir.

Yol ayrımında kararsızlık varsa, yolun nereye götürdüğü bilinmiyorsa, insan önce duracaktır ama sonra bir karar vermelidir… seçim yapabilmek için.

Karar ve seçim yoksa mecburiyet vardır, yaşam yönlendirir.

.

İlerlemenin bir sonu var mıdır?

Gelişimin bir sınırı var mıdır?

.

Durağan olan görecelidir, yaşamda hareket kaçınılmazdır.

Yaşam insanı karar almaya zorlar, ilerlemeye teşvik eder, gelişmeye, kendini keşfetmeye, kendini gerçekleştirmeye yöneltir. İnsan için olabilecek en ileri, en üst nokta, üst insan, farklı kültürlerde farklı isimlerle tanımlanmıştır.

Biz, ‘insan-ı kâmil‘ olarak adlandırıyoruz.

Bu, hem özünde sınırsız ve sonsuz olana işaret eder hem de bedenî mevcudiyette insan olanın sınırını gösterir.

Kâmil insan, insanın en mükemmel hâlidir. Kemâlat, bilgi ve ahlak güzelliğidir, olgun kişiyi tanımlar. İyi huy, edep, erdem gösterendir. Kâmil insan, bütün, eksiksiz, noksansız, yetkin ve tamdır. Bir nevî mükemmel insan.

Yine de, bedensel olarak mutlak mükemmellik mümkün olamayacağı için sınırı vardır. Varlık dünyası, hayal âleminde kurulan mükemmel planların, yaşama farklar, çözülmesi gereken problemler ve eksiklere geçmesi gibi kusur sahibidir. Özde ise tüm bunları ortaya çıkaran mutlak mükemmellik olduğu için, potansiyelde kusursuz ve sınırsızdır.

.

Modern dünyada, filmlerde seyrettiğimiz süper güçlü kahramanlar, bilgeler, bedensel ve ruhsal olarak gelişimin üst noktalarını sergileyen insanların ilham kaynağı bu kavramdan açığa çıkar.

Tarihin çeşitli zamanlarında, tüm uygarlıklarda, tüm toplumlarda, insanın var olduğu her dönem ve mekânda örnekleri olmuş, hikâyeleri anlatılmış, mitler oluşturmuş, insana yol ışığı olmuşlardır.

.

.

.

Bundan iki bin beş yüz yıl kadar önce dünyaya gelmiş bir insan, kendi içsel ve dışsal yolculuğunun bir noktasında bu kâmil insanı temsil edecek hâle ulaşan bir kişi, bir üst insan, üstad, aydınlanmış ve uyanmış olan, buddha.

İsimlendirilmiş bir birey olmanın getirdiklerinden arınıp dünyanın hem mutluluk hem de acı veren döngüsünden kurtulan. İnsanın bilindik varoluşunun ötesinde, özünde, sınırlının içindeki sınırsızı, son bulacak bedensel olanın içindeki sonsuzu yaşamış olan.

.

Bilinen dinlerin ve peygamberlerin, kutsal kişilerin yanında farklı bir yeri var.

Buddha’nın hikâyesinde dışarıda bir tanrı yoktur. Bir insanın arayışını, aradığı ile buluşmasını ve kendini gerçekleştirmesini anlatır.

İmrenilecek bir hayata doğar, yaşamın en güzel yanlarını deneyimler. Korunulan ve sakınılan bir yaşam ise aşırı uçtadır. Varoluş denge kurabilmek için diğer ucu gösterir. Hastalıkları, acıyı ve ölümü.

Yaşamın bu iki yüzüne şahit olmak, mevcut dünyanın alt üst olması, yaşanan büyük sarsıntı, aslında yaşamın insanı teşvik etmesidir. Ötesinde olanı araması için yola çıkmasına yardım edendir.

Karar nettir.

Eğer tüm bu ihtişam, güzellikler, gençlik, zenginlik geçiciyse ve bir gün yok olacaksa, yaşamın hakikati nedir?

.

Yok olmayacak olanı bulmak ve bununla birlikte yaşamak.

Çare belki de insanlığın tarihi boyunca ortaya çıkardığı bilgilerde, öğretilerdedir. Yanıt belki de bilen birindedir. Oysa, aradığı cevap öğretilen bilgilerden ve inançlardan gelmez.

Dışarıdan söylenen sözlerin bir yanıt getirmediğini fark eden içerideki sese yönelir. İçsel ses, kendi hakikatini bulmasında rehberi olur ve hakikatini yaşamda gerçekleştirmesine yardım eder.

Bir insanın, hiçbir kutsallık ve tanrısallık üstlenmeden, sadece bir insan olarak yaşamda ulaşabileceği potansiyelin açığa çıkması.

Bir insan yapabiliyorsa, her insan yapabilir.

.

.

Dünyada yaşayan her insan potansiyelinde bu aydınlığı taşır. Bazılarının yolu önceden belirli, bazılarının ki kolay, bazılarının ki daha zorlu olabilir. Yine de, bu potansiyele ulaşmak isteyen her insana yol açıktır.

.

Yol açıktır ancak, yürünmesi gerekir.

Yürüdükçe ilerlemek mümkündür.

Öncelikle yola çıkmaya karar vermek gerekir.

Yol ayrımlarına gelindiğinde seçmek,

Her seferinde yeniden karar vermek,

Her seferinde hedefi hatırlamak gerekir.

.

Dünya yaşamında zıtlıklar âlemi birlikte var olur, mutluluk mutsuzlukla, güzellik çirkinlikle, sağlık hastalıkla, kazançlar kayıplarla, iyilik kötülükle bitmek bilmeyen bir dönüşüm içinde mevcuttur.

İki zıt yönün tam ortasında dengenin mümkün olabildiği bir nokta vardır. Bu orta nokta, orta yolu anlatır. İnsanın, yaşamda kendi dengesini bulabileceği yegâne nokta, yegâne hâl.

İnsanın orta noktada kalamayıp zıtlıklara savrulmasının sebebi ise arzuları, beklentileridir. İsteklerin açgözlü hırslara dönüşmesi çok kolaydır. Bir anlamda yaşamın devamlılığını sağlayan bu istekler, insanı kolayca kontrol ettiğini sandıklarının elinde kontrol edilene dönüştürür. Kendi kuyruğunu ısırmış ve bir türlü kurtulamayan bir yılan misali insan kendi yarattığı dünyasının içine hapsolur.

Güzel ve kolay bir yaşam uykuda tatlı bir rüya görmek gibidir. Kötü bir yaşam ise kabus benzeridir. Fark etmek uyanmaktır. Ancak uyanmak yetmez, ayağa kalkmak gerekir. Aydınlanma hem uyanış hem de kıyam etmektir. Dünyanın hakikatini sadece görmek ve bilmek yeterli değildir, ayağa kalkıp çarkın dışına adım atabilmek gereklidir.

.

.

Bununla birlikte diğer bir yol ayrımına gelir insan…

Anlatılır ki, aydınlandıktan sonra Buddha yedi gün boyunca susmuştur… Aslında, hiç konuşmayacaktır.

Kelimeler anlatmaya yeterli olamayacak‘ der. ‘Söylediklerim her hâlükârda yanlış anlaşılacak.’

Yine de, onu anlama potansiyeline sahip bir insan vardır… Göksel varlıklar yeryüzüne inerek onu ikna ederler. Bütün konuşma o insan içindir…

.

Varlığın birliği içerisinde, aydınlanmış kişi, bütün konuşmasını kendinden kendine, kendisi için yapar. Beden beldesinin her bir noktasına aydınlığını ulaştırabilmek için. Işığın ulaştığı her yerde yaşam ortaya çıkar, yeryüzü yeşerir, cennet misali canlanır ve güzelleşir.

O, öyle bir aydınlıktır ki, karanlık bir noktadan doğar. Kalbin içindeki en karanlık noktadan. Tıpkı, gecenin rahminden gündüzün doğması gibi, nur’u doğurandır bu nokta. Tıpkı, insanın gözbebeği gibi imgeleri yaratandır. Tıpkı, evrenin kara delikleri gibi her şeyi içine alan, bilinmez bir âlemde kaybeden ve yeniden ortaya çıkarandır.

.

Aydınlık karanlıktan doğar. Karanlık aydınlıktan doğar.

Her insan kendi karar verir. Yola çıkmaya, devam etmeye.

Her insan kendini doğurur. Seçimleriyle, gelişimiyle.

Her insan özgürdür. Sessiz kalmaya ya da konuşmaya.

.

.

Sessiz kalmak isteyenler, aydınlığa kavuşup yaşam döngüsünün ve çarkın dışına çıkmış olanlar, ulaşılan bu noktadan memnun daha fazla ilerlemeyi arzulamayanlar. Onlar için arzu ve benlik kalmamıştır. Her şey huzurda ve dingindir. Buddha’nın âleminde, onlara Arhat’lar denilir. Buddha’nın konuşma arzusu olmayan hâli gibidirler.

Ancak yaşam ilerlemek ister. Konuşmak isteyenler yolun daha ileri noktasını görmüşlerdir, onlara Boddhisattva’lar denilir. Buddha’yı konuşmaya teşvik eden göksel varlıklar gibidirler. Bir insan yapabildiyse, her insan yapabilir. Bu nedenle bilinenin anlatılması gereklidir. Tüm insanlara kurtuluş yolu gösterilmelidir.

.

İnsan kendini kurtarmışken neden diğerlerini düşünür?

Neden kendi cennetini kurmuşken tekrar dünyanın zorluklarına geri dönmek ister?

Diğerleri kendi hallerine bırakılsalar ne olurdu?

.

Yaşam, doğası geri bozulmaya meyillidir.

Bir çiçek baharla birlikte topraktan uyanır, güneşe doğru yapraklarını uzatır, doruk noktasında çiçeğini açar, bütün potansiyelini ve güzelliğini sergiler, sonra bu zirveden yavaşça aşağı iner, bedeni eğilir, çiçeği solar ve nihayetinde toprağa geri döner.

Tüm insanlar, çocukluk ve gençliğin enerjisini, güzelliğini, özgürlüğünü tadar, sonra yaşlılığın ellerine teslim olurlar.

Yaşamda her şey bir döngü içerisinde var olur.

En büyük kazanımlara sahip olsanız bile hepsini yavaşça bırakmak zorunda kalırsınız, ya tutmaya gücünüz yetmez ya da sizden geri alınır.

Bu yüzden, insanın kendini kurtarmış olması yeterli değildir. Bedenen burada olduğu sürece yola devam etmelidir aksi takdirde çark onu geri almak isteyecektir. Kendisini kurtarmış olan için yol diğerlerine yardım etmeye yönelir. Varlığın birliğinde, diğerleri de özde kendisinin bir parçasıdır. İçsel olarak gerçekleştirilen dışsal olarak yaşama geçirilir.

.

İnsanı dışarıya yönelten uyanmış olan içsel değerlerdir. İyiliksever kalp, sevecenlik, şefkat gibi değerlerin canlanmasıdır.

Tarihte Arhat’lar için bencil tabiri kullanılmıştır. Bu, insanın kurtuluş yolunda gerekli bir bencilliktir. Kendini kurtaramayan bir insanın diğerlerine yardım etmesi mümkün değildir.

İnsan önce kendisine ışık olmalıdır. Yeterince parlak olduğundaysa diğerlerini de aydınlatabilir.

Yayılan bu aydınlığın kaynağı, iyiliksever kalp ve şefkat, bir duygu değildir. Eğer sadece bir duygu olsalardı, bu insanı sevgi açgözlülüğüne götürürdü.

İnsan, iyiliği ve yardımı karşı taraftan bir beklenti üzerine, sevgi alışverişinde yaparsa kendini yine çarkın içine sokacaktır. Aydınlıkla birlikte yayılan, güneşin ışığı gibi beklentisiz ve kendiliğindendir.

.

.

Buddha, aydınlanmış kişi, sağ ve sol yanında iki Boddhisattva ile resmedilir. Biri elinde kılıç taşır, diğeri ise yaşamın neşesidir. Bu iki varlık, insanın kendi içinde birleştireceği iki yönüdür.

Akıl ve gönül tam anlamıyla birleştiğinde, insan en kâmil hâline ulaşır. Kalpteki putlar kırılır, iç âlem bu birliktelikle temizlenir ve insan beden evini arındırır.

Akıl kılıcın sahibidir, yol açıcı ve koruyucu, gönül ise coşkuya ve neşeye sahiptir, cenneti vaat eden.

.

Bütün insanlar bir tek insandır.

Işıkla aydınlanıp açan her çiçek gibi hepsi birbirinden farklıdır.

Bütün varoluş muazzam bir ağ örgüsü içinde birbirine bağlı tek bir varoluştur.

On bin varlık sembolik olarak sonsuz ve sınırsız farklılığı ve bütünlüğü temsil eder.

Her insan aynı anda hem bir hem de on bin varlıktır.

.

.

.