Sen Hep Burdasın, Hep Var Olansın

Dersin ki: “Neşeyle dönüyorum ‘atlıkarınca’da”,

-Zannedersin neşeyle-

Döndüğünse bir kısırdöngü

Zamanın etrafında,

Yaşamın etrafında.

Bilsen ki, en neşelisi

Özgürlüktür dolaşıp dönmekten,

Zamanı durdurmak,

Yaşamı yaşamaktır.

O zaman sadece deriz ki:

“Şimdi, tadını çıkar bu yolculuğun!”

*

Zaman ve mekân…

İnsanın sonsuzluk içinde yaşamı anlamlandırmak için kullandığı en önemli araçlar; geçmiş ve geleceğin yapı taşları, arzuların ve isteklerin koşulları, varsayımları…

İnsan tüm var olma çabası içerisinde sınırsıza sınır çizer, kendince anlamlar yükler.

Zamanı ve mekânı gerçekten anlamak içinse kavramların ötesine, yaşamın içindeki doğal var oluş hallerine bakmak gerek.

Oysa, el yapımı mekanik saatlere ve sunî binalara bakıp doğal olana ulaşmak ne kadar da zor…

İnsan kendi rızasıyla kendi özgürlüğünü, kendi yarattığı bir zamana ve mekâna teslim ederken, geçmiş ve geleceğin bu kavramsal yapı taşları sessizce insanın kendisi için –kendi elleriyle– inşa ettiği hapishanenin duvarlarını örer…

*

“Zaman nerdedir?

Güneş ve Ay’ın birbirini takip eden döngüsünde mi?

Mevsimlerin geçişinde, açan çiçeklerde, dökülen yapraklarda mı?

Doğumda ve ölümde, büyüyüp gelişen bedenlerde, yaşlanan yüzlerde mi?

Zaman nerdedir?

*

Mekân neresidir?

Doğduğun, büyüdüğün ev midir?

Diktiğin ağacın, çocuklarının yetiştiği, çalışıp çabaladığın yer midir?

Ölüp de gömüldüğün toprak mıdır?

Mekân neresidir?

*

Her şey değişip dönüşürken, tüm bunlardan hangisi elinde kalandır?

*

Bildiğin bilmediğin gökkubbenin altında, sonsuzlukta varolan gökcisimlerinin senin Dünya’ndaki bir yansımasıdır sana göre zaman.

Gecen ve gündüzün, tüm mevsimlerin Güneş’tir, gel-gitlerin Ay’dır, duygusal ve yaşamsal değişimlerin gezegenlerdir dönüp duran…

Senin zamanınsa saatin rakamlarında, takvimlerin sayfalarında… Onlarca takvimin oldu bugüne kadar, hangisi anlattı yaşamı sana?

Arka arkaya sıralanan günler, bayramlar, kutlamalar, bulabildin mi içlerinde güzelliğini yaşamın?

Nihayetinde anlayabildin mi, değişen bir tek olaylardır… Döngü hep aynıdır, bu sahne hep aynı sahnedir… Geçip giden zaman aslında, zamansızlıktır…

*

Tekrarlayan zaman içindeki kısır döngüler gizli tuzaklar gibidir insan için. Her sahnede ayrı bir dekor, türlü türlü tipte oyuncu, deriz ki:

“İşte bu sefer yeni bir sefer.”

Oysa, seyr-ü sefer’de içerik hep aynıdır.

Yok mudur döngüyü durduracak bir düzen? Yok mudur tüm bu kısırlığı berekete dönüştüren?

Bilsen ki dünya, insanı insan yapmak için insanla var olur, zaman ve mekân ise sadece birer araçtır. Anlarsın, aracın içine hapsolduğunda, yolda olmanın da bir yere varmanın da anlamı yoktur.

Özgürlüğü elde etmenin tek yolu yaşamının sorumluluğunu eline almaktır.

Bir kez bunu kavradığında artık zamansızlığa ulaşır insan, çünkü şimdi yaşam ile doğrudan konuşur, ihtiyacı olan tüm cevaplar yaşamın içerisinde kendisine sunulur.

Evrenin sonsuzluğunda insanın bildiği zaman yoktur. Zaman sadece insanın zihnindedir. İnsanın tek özgürlüğü zihninin hapishanesinden çıkmaktadır…

*

“Doğdum!”

“Hoşgeldin” dediler “dünyaya… bizlerin Dünya’yasına…”

Sordum “Geldiğim sadece bir yer midir? Bu yer nedir, neresidir?”

Dünüv’dür Dünya’nın kökü, yakın olmak demektir. Ednâ, en yakın demektir.

Dünya bizim yerküremizdir, gezegenlerden bir gezegen deriz ama yakına gelmişiz, canlanmışızdır.

“Dünya hâli işte…” deriz, arz-ı endâm ederiz, burada doğumdan sonra ölümden önce onlarca hâl yaşar, yaşatırız.

Yer ve yeryüzü arz’dır, yaşadığımız hayat ise dünya hayatı, yakın hayat, önce gelen hayat’tır.

Her ne kadar yaşanılan hayat yeryüzünde geçse de, yeryüzü ve dünya aynı değildir. Yeryüzü bir coğrafî mekân, dünya ise manevi ve ahlâkî bir anlamın ifadesidir.

Yeryüzünün üzerinde ikamet eden insanın dünya hayatının nasıl olacağı yaşama karşı tutumuna, maddi olanın ötesindeki öğretiyi görmesine bağlıdır…

*

Doğum için fiziksel bağlamda bir anne ve bir baba gereklidir. Gebe kalmak gereklidir.

Doğum için duygusal bağlamda besleyip korumak, sabırla emek vererek beklemek gereklidir.

Doğum için düşünsel bağlamda istek ve inanç gereklidir.

Doğum için aşk ve sevgi gereklidir.

Her doğum güzel olanı arar…

Doğum öncesinden gelen varlık düşer, önce ana rahmine. Bedeni yoktur, bedenlenir. Rahimin kapalı dünyası tek varoluştur. Yaşama teslimdir, müdahale yoktur, süreç kendini gerçekleştirir.

Doğum ise çaba ister, zorlayıcıdır –hem doğuran hem de doğan için. Doğumu reddedemez, doğumu durduramazsın.

Sonra varlık yine düşer, ana rahminden yaşam rahmine. İnsan dünyaya, yakın hayata doğar. Zanneder ki bir kez doğdu, bir kez yaşayacak, bir kez ölecek.

Oysa zannın aksine, yaşam rahmi bir kez doğurmaz insanı, sürekli yeni doğumlar içindedir. Yaşamsal sistem her an yeniden doğması için varlığı sürekli zorlar.

Ne’çare, insan sevmez zorlanmayı…

Yaşam tek bir şey bekler varlıktan; ana rahimindeyken nasıl onu koruyup besleyen, seven anneye güveniyorsa, yaşam rahiminde büyürken de yaşama güvenmelidir…

*

Gebedir sürekli yaşam, yeni doğuşlara, yenilenen yaşamlara.

Ve gebelik varsa doğum kaçınılmazdır.

Her gebelik farkı bir doğum getirir –hem doğana hem de doğurana-, bazı doğumlar sancılı bazılarıysa bir nefeste kolaycadır, yaşamda herkesin kısmeti ihtiyaca göre farklıdır.

Bu, yaşamın çeşitliliğidir.

Doğum ile başlar öğreti. Yaşam –öğrensin diye– sürekli yeniden doğmasını gerektirir insanın. Yeni doğum yoksa büyüme, gelişme de yoktur.

Hep aynı olan, her yeni güne yeniden doğmayan, her an kendine yeniden doğmayan artık yenilenmiyordur.

Yenilenmeyen yavaşça ölür.

Yaşamak için doğum kaçınılmazdır.

Yaşamın rahminde insan, korunup gözetileceğine güvenmelidir, –aslında başka çaresi de yoktur.-

Nasıl ki, kendi âleminde, kendi gerçekliği içinde ‘anne’ yaşam demekse bir bebek için ve reddedilemez bir süreçse oluşumu, insan için de kendi gerçekliğinde dünya yaşamı aynısıdır; reddedilemez bir oluşum süreci.

Yaşam her ne getiriyorsa insanın büyüyüp gelişmesi için gereklidir.

İnsanın yapması gerekense yaşamın sürecine güvenerek teslim olmaktır…

*

Doğumdan sonraki yaşam diyorlar…

Ölümden sonraki yaşam diyorlar…

Doğum da ölüm de senin zihninde,

Sen ne doğdun ne de öldün,

Sen hep burdasın, hep var olansın…

… Sonsuzluğun aynası, annem ve babam için, sevgiyle…

08/09/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Âlem içinde Âlem

İnsan kendini bilmez…

Bilmez şimdi hangi âlemdedir?..

Kimdir?..

Nerededir?..

Gözleri hep diğer âlemlerde…

Bazen merak duyar

büyülenir onların gizemiyle,

bazen de anlayamaz

reddeder öfkeyle

ya da ürperir tuhaf bir korku içinde…

Oysa yaşam herkese

kendine ait bir âlem sunar ve der ki:

“Önce kendi âlemini tanı,

kendine sevgi ve saygı ver,

ancak o zaman diğerlerini tanıyabilir,

sevebilir ve sayabilirsin.”

Kendini bilen insanı,

hazır olduğunda tanıştırır yaşam,

yolculuğunda buluşacağı diğer âlemlerin gerçeğiyle…

Önce kendi âlemini tanı…

Ne zaman ki âşina olur anlarsın şimdi içinde bulunduğun bu âlemi, o zaman vakti gelir bir sonrakinin.

Israr edersen gözlerini ve kalbini kapatıp görmemeye tanımamaya, bil ki sana çıkış yoktur bu âlemin labirentinden.

Döner durursun kaybolmuş aynı yollarda, kaybolmuş aynı zamanlarda.

Kalbini açmazsa eğer, insan için mümkünatı yoktur gözünün önündekini görmenin.

Yaşam öncesinde insan, ‘bilmediği bir âlem’dedir.

Yaşam içinde insan, ‘yaşam âlemi’ni bilmelidir.

Yaşam sonunda ise, yine ‘bilinmeyen bir âlem’e gidecektir.

Tüm yolculuk bilinmeyen ile bilinen arasında gidip gelmektedir…

Dünyanın içinde insan, ‘dünya âlemi’ni tanımalıdır.

Aşağı baksa; hayvanlar, bitkiler, böcekler, madenler…

Yukarı baksa; güneş, ay, gezegenler, yıldızlar…

Varoluşun içinde tüm bilgi, enerjiler ve elementler…

Doğanın içinde tüm unsurlar; hava, okyanuslar, yeryüzü ve daha niceleri…

Hepsi özgün, hepsi bütün birer âlemdir kendi içinde.

Mikro âlemler ve makro âlemler iç içe ‘evrenin âlemi’ni yaratır.

İnsanın yaşamında ‘dış âlemi’ olur; sosyal âlemi, aile, eş, arkadaş, dost ve iş âlemleri…

Kendi ‘iç âlemi’ olur; bazen açılır paylaşılır dışarısıyla, bazense bir ömür hem kendine hem dışarıya kapalı örtülü kalır.

İnsanın ‘gizemli âlem’leri vardır; ruhlar âlemi, rüya âlemi, hayal âlemi, arzularının, isteklerinin âlemi.

Bedenin kendi âlemi vardır; her organın, her hücrenin bir âlemi.

Duyguların kendi âlemi vardır; öfkenin, sevincin, hüznün, neşenin, korkunun ve güvenin.

Düşüncelerin âlemi, hepsinin birer kendi âlemi vardır…

İnsanın âlemlerinin yanında, âlemlerinin de kendi ayrı âlemleri vardır; eşinin, çocuğunun, ailesinin, arkadaşlarının, toplumunun, ülkesinin ve atalarının.

Karşılaştığı her insanın, her canlının, hatta -bize göre- her cansızın bile bir âlemi vardır.

Geçtiğiniz yolun, girdiğiniz binanın, oturduğunuz koltuğun bir âlemi vardır.

İnsan bir dursa,

seyreylese bir sokak neler anlatır

ya da bir mahalle,

bir binanın dilinden ne hikâyeler dökülür

yaşamı renklendiren.

İnsan biraz vakit ayırsa ve dursa,

bir ağacın yanında,

kim bilir hangi kuşlar sohbet eder dallarında,

hangi mevsimler geçer,

hangi zamanlar akar,

kimilerini getirir,

kimilerini götürür sessizce.

“Ben hep bulutların âlemini severdim, kuşların âlemini ise bilmezdim, öğrendim.

İnsan öğrenince bir diğer âlemi, onun tüm zenginliği kendi âlemine akar, bir o kadar zenginleştirir insanı…

Sen bilmezken ‘benim âlemim’i, ne kadar kolaydır öfkelenmek, yargılamak ve ben bilmezken ‘senin âlemin’i…

Oysa yaşam iki âlemi boşuboşuna buluşturmaz, ister ki tanışsınlar, birbirlerinden öğrensinler.

Bazen bir an yanyana kalırlar, bazen bir gün, bazense yıllar boyunca.

Her karşılaşma bir fırsattır sunulan, yepyeni bir âlemi tanımaya, yepyeni bir âlemi kucaklamaya…”

Aslında saymaya çalışsak, sonu yoktur tüm bu âlemlerin.

İnsan ise ancak kendi bildiğini tanır, bildiği kadarını var sanır.

Bir âlem daha vardır ki, el-âlem deriz, insan için ‘yabancılar âlemi’dir…

Düşünmez ki insan, her birimiz birbirimize el-âlem’iz, birbirimizin yabancısıyız.

Kendi âlemini tanıyıp bilene ise ne yaban vardır ne de yabancı.

O bilir ki biz hepimiz, birbirine benzer yine de kendine özel âlemlerde yaşarız;

Aynı havayı solur, aynı toprağa ayak basar, aynı suyu içer, aynı dünyayı paylaşırız.

Açıldığında tüm âlemler gerçeğiyle, hepsi ‘yaratanın tek bir âlemi’dir.

Âlem içre âlem, var olur birlikte.

Sırası geldiğinde, yolcunun yolu geçer her bir âlemden.

Şimdi yolculuktaki insan için kalbini açma vaktidir,

Tüm âlemlere sevgi ve saygı gösterme zamanıdır.

Hepsi kendi âleminde var olurken,

İnsan için en güzeli kendi âlemini yaratmaktır,

Her sabah gözünü açmak için heyecan duyacağı

Yeryüzündeki kendi cennet âlemini.

İnsanın en büyük sorumluluğu önce kendinedir…

01/09/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Gerçek Kalp

Çocukluğumdan beri psikolojiye meraklıydım… Ortaokuldaydım sanırım, evdeki psikiyatri kitabından farklı tip hastalıklara ait vakaları okuduğumu hatırlıyorum -babam mühendisti ama tıbba meraklıydı, kitap bu nedenle evde olmuş olmalı-, Prof. Dr. Ayhan Songar’ın “Psikiyatri, Modern Psikobiyoloji ve Ruh Hastalıkları” üzerine hazırlamış olduğu kitap hâlâ kütüphanemde…

Bugün bölüm başlarındaki alıntılar beni şaşırtıyor, girişte Yunus Emre karşılıyor okuyanı:

“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır

Yunus Emre der hoca gerekse var bin hacca

Hepsinden iyice bir gönüle girmektir”

Aslında giriş ve tarihçe yazısı sadece kitaba dair değil, daha geniş bir perspektifte Türk psikiyatrisinden bahseder; Kur’an’dan başlayarak, Anadolu’da Selçuklular döneminde yer aldığı bilinen ve hastahane-köy olarak adlandırılan tekkeler ile bunlar arasında özel bir yer teşkil eden şeyh Karacaahmed’i, Osmanlı döneminde Bimarhane’leri, Cumhuriyet dönemi hastanelerini ve ünü tüm memlekete yayılmış olan Mazhar Osman hocalarının çalışmalarını anlatır. Bugün kaç kişi hatırlıyordur, Türk edebiyatında 19. yüzyıl şairlerinden Yenişehirli Avni Bey’in Mirat’ı Cünun (Deliler Aynası) adlı eserini?…

Batı’da “Psikiyatri tıp sanatlarının en eskisi, tıp bilimlerinin en yenisidir” denmiş. Kökünü eski Yunanca ‘psyche’ (nefes, hayat, ruh) kelimesinden alan bu sanat ya da bugün bizim için bilim, Ayhan Songar’ın sözleriyle: “Mitolojide Psyche evvelâ ölümlü bir insan olarak doğar, fakat sonradan kendisine ölümsüzlük bağışlanır ve Eros ile evlenir. Eros aşk tanrısıdır. Bu hikâye, ‘ruh’ ve ‘aşk’ arasındaki bağlılığı da ifade etmesi bakımından çok ilgi çekicidir.”

Gerçekten de ilgi çekicidir, aslında ölümlü insan olarak doğanın kimlik değiştirmiş ruh olması ve ölümsüzlüğün sonradan kazanılması. Bugün manevi öğretiler de bize anlatmaz mı, insanın kendi ruhunu emekle kazanması gerektiğini ve ancak ruhu keşfettiğinde ölümsüz olduğunu anlayacağını…

Ayhan bey “Şuur” bölümünün başına yine Yunus Emre’nin sözleriyle başlar:

“Beni bende demen bende değilem

Bir ben vardır bende benden içeri

Senin aşkın beni benden alıptır

Ne şirin dert bu dermandan içeri…”

Batı için bilim olduğunda, ruh hastalıkları akıl hastalıkları olarak tanımlanmış. Artık bu bilim, -belki de kendisine yabancı olan- ruh ögesinden uzaklaşarak hastalıkların nedenlerini insanların akıllarında aramaya başlamış. Her nasıl adlandırsanız adlandırın, bu hastalıklardan mustarip kişiler en yakınları da dahil olmak üzere toplumu korkutmuş, çağlar boyunca inanılmaz tedavilerle -ve bazen işkencelerle- düzeltilmeye çalışılmış.

Bozuk bir makine gibi tamir etmeye çalıştığınızda hangi parça diye bakabilirsiniz ancak, insanı bir makineye indirgemek ve bozuk parçayı bulmaya çalışmak nafile bir bakış açısıdır. Her türde bütünlüğü içinde insan anlaşılmadan, rahatsızlığın ortadan kalkması ve köken sebebin çözümlenmesi zor gözükmekte…

Modern tıp ve modern psikiyatrinin kazandırdıkları yadsınamaz. Yine de ruhun dünyası dışlandığında gelişim bir yerden sonra farklı bir yola geçmiş oluyor…

*

Yirmi sene önceydi, annemle telefonda konuşurken kelimeleri hatırlamada zorluk çektiğini fark ettim, bu dinleyen kişi için sıkıntılı bir süreçti; eksik kelimeyi yerine koyup konuşmayı devam ettirmeniz gerekiyordu, bu nedenle, bir yandan da hafifçe kızıp neler olduğuna kolayca söylenebilirdiniz. Oysa annem, sanki bu kızgınlıkları bilirmişçesine, isimler ve sıfatlar âlemine geçmişti, kelimeler eksildikçe onların yerine sohbeti en sevdiği isim ve sıfatlarla süsler, aklınıza hayalinize gelmeyecek güzel çiçek demetleri sunardı size; ben onun papatyasıydım…

Modern psikiyatride bunun bir adı varmış, sonradan öğrendik -alzheimer-. Bugün hâlâ çok geniş bir yelpazede tanımlanan, demans ile sınırlarını ayırt etmekte zorlanılan, halk arasında sadece unutkanlık hastalığı diye bilinen ancak ilerledikçe tüm beden fonksiyonlarına etki eden dejeneratif bir rahatsızlık. Ayhan Songar kitabında tedavisi yok demiş, bugün hâlâ bilinen kesin bir tedavisi yok.

Şimdi düşünüyorum da, belki bu hastalığı Batı bulup adlandırdığı, batılı usullerle tedavi etmeye çalıştığı için tedavisi yok. Oysa Doğu’da, ruhun dünyasında, bize anlatmak istediği başka şeyler olabilir…

Her ne kadar doktorlar bir hastalık teşhisi koymuş olsalar da “annem aklını kaçırdı” diye düşündüğüm zamanlar oldu. Öyle haller yaşıyordu ki bizim için anlaşılması zordu. Bizim için zordu ama kendisi çoğunlukla derin bir mutluluk içindeydi, neşesi ve uçarılığı zirvede, anın zevkinde… “Gezelim” dediğinde, “Gezelim ama sen sonra hatırlamıyorsun gittiğimizi” yanıtıma, “Olsun, gezerken güzel” sözleri çoğumuzun bir türlü içinde olamadığımız o ‘an’ın güzelliğini hatırlatıyordu…

Annem kaçmıştı, aklından, tüm sorumluluklarından, yaşamın zorluklarından, çektiği sıkıntılardan ve üzüntülerden… Her şeyden gönüllü olarak kaçmıştı. Ne zaman bir sıkıntı olsa, “Sakın üzülme, unut” diyen düşüncesi bir hayat mottosu haline gelmişti yavaşça. Üzülmemek için unut. Önce isteyerek unut. Unutmak her şeyin basit bir çözümü gibi. Sanki bir doz ilaç alıp kendini iyi hissediyorsun, bir nevi semptom tedavisi.

Halbuki semptom tedavisi asla gerçek tedavi olmaz. Hastalığın kökeni derinde yerleştiği yerde durur. Semptom tedavisi kişiyi ancak iyi hissettirir. Her ilaç gibi beden alıştıkça dozu artırmak gerekir bu tedavide. O zaman daha çok şeyi unut, hemen unut… Siz sisteme istediğinizin bu olduğunu kesin bir şekilde belirttiğinizde, sistem bir süre sonra otomatik olarak görevi yerine getirmeye başlar.

Ayhan Songar’ın kitabında beni etkileyen vakalardan birisi, ‘mevcut olana bağlılık’ olarak tanımlayabileceğim bir durumdu; hasta genç bir kadın, klinikte yemek saatinde odasına yemeği getirildiğinde pencerede bir kedi duruyormuş, bunu bir resim olarak düşünün; yemek saati ve penceredeki kedi. Bu genç kadın sonraki tüm yemek saatlerinde eğer pencerede kedi yoksa yemek yemeyi reddetmiş. Bağlantıyı önce göremedikleri için yemeyi reddetme sebebini anlayamamışlar, bağlantıyı bulduğunuzdaysa yemek yemeyi sağlayabilirsiniz, yine de köken sebep hâlâ çözülmüş değildir.

Bizler -hepimiz- yaşamda bu resimlere sahibiz. Bu kadar aşikâr olmasa bile, bebeklikten geldiğimiz bu yaşa kadar hepimizin kendine ait bir filmi var, resim karelerinden oluşan bir film. Bu filme, o karelere o kadar alışkın oluyoruz ki, bilinçaltında yer etmiş olan bu kareler bizim gelecek yaşantımızda istesek de istemesek de yaşadığımız şeyler haline geliyorlar.

Geçen gün seyrettiğim bir belgeselde Norveçli sanatçı Lene Marie Fossen’in hayat hikâyesi aktarılıyordu: 10 yaşında kendi içinde ‘büyümek istemiyorum’ diyerek bir karar alıp yaşamının geri kalanında ise anoreksiye karşı mücadele vermiş genç bir kadın… ‘Büyümek istemiyorum’ bir anlamda zamanı durdurma arzusudur, çocukluğun sunduğu bütün güzellikleri sonsuza kadar koruma çabası. “Yemek yersen çabucak büyürsün” sözü ise karara karşı çalışan bir yöntem. Büyümemek için çözüm yemek yemeyi kesmek gibi gözükür. Ancak yaşam kendi kurallarına karşı olan bu arzuya acımasız bir ceza verir… Lene Marie muhteşem bir fotoğraf sanatçısı, çok çarpıcı olan kendi portrelerinde ve diğer çalışmalarında kurban temasını işlemiş çoğunlukla… Belgeselin bir bölümünde, evinde yapılan bir çekimde etraftaki yoğun dinî temaları görüyorsunuz; çarmıhtaki İsa, hüzünlü Meryem ve acı temasıyla yoğurulmuş dinî ögeler. Lene Marie’nin nasıl bir ortamda yetiştiğini bilmiyorum ancak kurban temasının benzerliği şaşırtıcı. Belki de onun çocuk kalmasını isteyen kendisi değil de bir başkasıydı, tıpkı İsa’nın kendini diğerlerini kurtarmak için kurban ettiğinin söylenmesi gibi, o da kendini bilmeden ama gönüllü olarak kurban ediyordu. Yemek yemeyi artık istediğinde bile yiyemez hale gelmişti…

Budistlerin biz sözü vardır, “Düşüncelerine dikkat et; düşünceler davranışları, davranışlar alışkanlıkları, alışkanlıklar karakteri, karakter ise kaderi oluşturur.” Yaşam boyunca karşılaştığımız her şey, her insan ve her olay ile bir ilişki içinde oluruz. İlişkinin tipini hislerimiz, düşüncelerimiz ve zihin niyetimiz belirler. Bunun yansıması bir kavramdır; en basiti, seviyorum sevmiyorum, istiyorum istemiyorum… Bu kavrama bağlı olarak bir davranış sergileriz; seviyorsam beraber olmak iyidir. Benim için iyi olan bir şeyin alışkanlık olması hayatımda sürekli yer alması için gereklidir. Kendime göre yaşamımı ‘bana göre iyi’ şeylerle donatmak için bazen artık aktif olarak düşünmeme bile gerek kalmadan bu alışkanlıklarla yönetebilirim. İyi bir yaşam hedeflemişimdir ve alışkanlık bunu kolaylaştırır. Yerleşik alışkanlıklarım karakterim haline gelir, sadece ben değil yakın çevrem bile bilirler, neyi istediğimi neyi istemediğimi. İsteyip istemediklerim, seçtiklerim ise benim kaderimi belirler. Üzüntülerimi unutarak çözmeyi seçtiysem, artık unutmak benim kaderimde yer alır.

*

Hafızası, hatıraları, tanıdıkları, yaşamını oluşturan çoğu şeyi artık hatırlamamasına, bambaşka bir âlemde yaşıyor olmasına rağmen bir gün annem tüm bilincinin berraklığıyla “Hiç böyle olacağını düşünmemiştim” dedi… Bu sözler bir anlamda sadece ona ait değil, hiçbirimiz düşünmeyiz aslında, yürüdüğümüz yolun bizi nereye götürdüğünü pek de düşünmeyiz…

Oysa insan değişir, insan değişmeli ve gelişmelidir. Yaşamın kuralı büyümemizi söyler. Ufak bir çocukken aldığınız bir karar halen yürürlükte desem çoğunuz bana inanmazsınız. Size göre siz fizikî olarak büyümüş, akıllanmış ve olgunlaşmışsınızdır…

Tarihte altına imza atılan tüm anlaşmaları biliriz, imzayı atanlar artık hayatta olmasa bile imza iptal edilene kadar geçerlidir. Yüz yıl geçse bile geçerlidir… Bizler de kendi kişisel tarihimizde onlarca anlaşmaya imza attık, kendimizden kendimize. Bazıları işe yaradı, bizi ileriye götürmek için cesaret ve güven verdi. Bazılarıysa sadece günü kurtardı. Günü kurtaran her anlaşma, yemek saatinde pencerede kediyi görmek isteyen hastanın yaşadığı durumu yaşamamıza sebep oluyor. ‘Mevcut duruma bağlılık’ anlaşması gelişiminizi ve ilerlemenizi durduran bir ant. Yaşamda her an değişkendir, eskiye ve mevcut duruma olan bağlılık ise değişkenliği reddedip sadece aynı günü tekrar tekrar yaşamak gibi.

“Saçma, nasıl aynı günü yaşayabiliriz?” dediğinizi duyuyorum. Tabii ki fark etmeden… Oda değişti, pencere değişti, kedi değişti, yemek değişti, ancak resim aynı. Bu resimde bilemediğimiz hastanın neden yemek yemek için pencerede kediye ihtiyaç duyduğuydu. Belki kendine yemekte eşlik edecek birini arzuluyordu, belki kedi ona evinin sıcaklığını hatırlatıyordu, belki de kedi o yemek yerken odada bitirmesini bekleyen ama onunla aynı sofraya oturmayan annesiydi… Tıpkı televizyon ile kandırarak yemek yedirdiğiniz ufak bebekler gibi; gelecekte dikkatini yaptıkları hariç her şeye veren büyükler onlar.

*

Halbuki yaşam tekrar tekrar oynatılan bir film değil sürekli yenilenen bir akış. Yaşamı gerçekten yaşayabilmek için sizin tüm dikkatinizle bu an’da burada olmanız gerekiyor. O zaman diyebilirsiniz ki: “Seni görüyorum.” Ve siz bir kez gerçekten gördüğünüzde tüm yaşam açılır, kendisini -kendinizi- keşfetmeniz için…

Kalp kelimesi Arapça KLB kökünden gelir; bu kökten gelen fiiller genellikle değişim, durum ve şekil değiştirme, dönüşüm gibi mânâları ifade etmede kullanılır. Kalp, bir şeyin içini dışına çıkarmak, altını üstüne getirmek, ters çevirmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek değiştirmek demektir. Bu nedenle fiziksel bedende kan dolaşımını sağlayan organın adı da kalptir ve bu organda kirli ve temiz kanın birbirine karışmamasını sağlayan hassas bir denge vardır. Manevî olarak ise bu fiziksel kalpten ayrı olarak kalp denildiğinde, “Rabbânî latife” ya da “ilâhî cevher” kast edilir. Ruhun merkezidir. Akletmek, düşünmek fiili, kalbe nispet edilir. İnsanın anlama, kavrama, düşünme ve şeylerin hakikatini bilme yönünü, başka bir ifadeyle insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran temel niteliğini dile getirir. İnsanın idrak eden, bilen ve kavrayan tarafı olduğu için kalp ilâhî hitaba muhataptır, yükümlü ve sorumludur denir. Ve kalp değişkendir.

Anadolu’yu da geçip Doğu’da biraz daha uzağa gittiğinizde, bilimsel ortama biraz yaklaşıyor ve psikolojiyi bambaşka bir çerçevede anlama imkânı buluyorsunuz. Yaşamın özünden ve tüm evreni oluşturan enerjiden bahseden bu bilgiler otomatik bir kayıt sisteminden bahsediyor; buna gerçek kalp diyorlar, gözle görülemeyen bir mikro birim, henüz Batı’nın keşfedemediği bu birim, insanın tüm yaşamını içerir, ruhla ve tüm yaratılışla bağlantılıdır. Doğduğunuz anda size ait olan karakterin temelini ve yaşamınız süresinde şekillendirdiğiniz karakteri de içerir.

Yunus Emre’nin dediği gibi,

“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır

Yunus Emre der hoca gerekse var bin hacca

Hepsinden iyice bir gönüle girmektir”

Kaderi değiştirmek isteyen insan kalbi temizlemelidir. Tüm manevi öğretilerin arınma olarak adlandırdıkları bu temizlik gerçekleştiğinde, insan saf doğası ile karşılaşma ve kendini keşfetme imkânını bulabilir. Girilecek ilk gönül, insanın kendi gönlüdür…

29/08/2022, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Kul Geçidi

Eskiye duyulan özlem… Nostalji diyoruz romantik bir iç çekişle… Sanki bir daha hiç geri gelmeyecek olan çocukluğa, neşeye ama belki de en çok umarsızlığa duyulan özlem…

Hayat ne veriyor bize?

Neden eskiye bir özlem var?

Onca zenginliği içinde hayatın bize verdiği sadece bir ağırlık mı?

Geçmiş güzel ve hafifti, bugün ise zor ve ağır mı?

Yaşanan onlarca yıl -nedense- tıpkı içinde yaşadıkça değişmeyen eşyalarla ve istiflenen anılarla ağırlaşan evler gibi, bugün çoğunlukla bir ağırlık olur insana…

Sorumlulukların, duyguların, düşüncelerin, kalıpların, emrivakilerin, birikenlerin, taşınan yüklerin ağırlığı altında ezilip yok olmaya mahkûm olduğunu düşündüğünde, insan için aslında bu, geçmişe değil yaşamaya duyulan özlemdir…

“Bu hayatı hakkıyla yaşa…”

Neydi hakkıyla yaşamak?

Yaşamın bir noktasında idrak anı geldiğinde geride kalan her şey ‘boş’ gelir. Atmadan istiflediği her şeyin içi boştur aslında. O zaman ölüm bile kurtuluş olur.

Oysa hakkıyla yaşanan bir yaşamda, bir uyurgezer gibi değil de capcanlı uyanık ‘tam farkındalıkla’ ne olduğunu bilerek yaşanan yaşamda, insan giderken elleri boş gidecektir ama her şey ne kadar da ‘dolu’dur. Dolu dolu yaşanmıştır o yaşam…

Doluluğun bulunacağı tek yer ise aslında yine o boşluğun içindedir…

Bazıları kendinden korkar; tuhaftır ki korktukları kendi içlerindeki cevherdir, yapabileceklerinin, olabileceği insanın potansiyeli. Kalıplar kolaydır böyleleri için, söylenenleri takip etmek, diğerlerinin ardından gitmek kolaydır. Bu da bir kaçıştır, hastalık ve ölümün bazen bir kaçış olduğu gibi. Bu sefer kaçtığı kendisidir insanın, uğraşmaktansa, çaba ve emek vermektense baş eğer kendisinden güçlü gördüğü her şeye. Baş eğdiği zaman da ezilmeye mahkûm olur. Sonra “Hayat…” der, “Hayat gittikçe ağırlaşıyor.”

Bazıları kendini anlatır sürekli; sanki bozuk bir plak gibi, yeni bir şey duymanız mümkün değildir. Takıldığı o şarkı; geçmiş yaşam öyküsü, dertleri, sıkıntıları dilindedir hep. Yeni bir şey ne kadar da zordur, öyle ya yaşamda yenilik olmayınca nasıl konuşabilirsin yeniyi? Sadece konuşurlar, dinleyemezler, çünkü dinlemek belki de değişimi getirir, bir kez dinlemeye başladığında belki de anlarsın senin plağının takıldığını ya da eskidiğini, artık dinlemeye değmez ya da kulakları tırmalayıp rahatsız eden eski bir melodiyi çaldığını…

Oysa yaşam yeniliktir, her doğan gün ‘yeni’dir.

Korkuların ve alışkanlıkların oluşturduğu kalıplar ve kaçışlar labirentinde çıkış kapısını bulmak ise neredeyse imkânsızdır. Önüne baktığında tüm yollar birbirinin aynı gözüküyorsa, zamanı gelmiştir insan için, eğdiği başını kaldırmanın, yukarıya bakmanın, dik durmanın. Kıyam et dedikleri budur belki de, eski yaşamın son bulmasıdır kıyamet. Ancak, kaybolduğu labirentin içinde bir kez doğrulup da başını yukarı kaldırdığında doğru yolu bulabilir insan, gökyüzünde yıldızlar, doğan güneş ve batan ay bambaşka bir yol gösterirler insana…

Yol… Değişim ve gelişimin anahtarı…

Gerçekten yola çıktığında -geride bıraktığında her şeyi- bir gün geri dönecek olsan bile, tüm sıkıntılar, endişeler uzaklaşır. Düşünceler ve duygular yavaşça sakinleşir. Şimdi merak uyanmıştır, alışkanlık kalıpları içinde uzun süredir uyumakta olan, ileride bekleyen her şey keşfetmek için merak uyandırır. Her an bir yenilik, bilinmeyen yolun verdiği tazelik ve canlanma, yolda kolayca ‘Ben yaşıyorum’ der insan. Yaşam, şimdi, keşfetmek için yola çıkana kendini açmaya başlar.

Yola bir kez çıktığında, yolculuk dışarıda değil aynı anda içeride de başlar…

Çünkü, tek başına kalıp içe döndüğünde bir nevi görünmez olur insan, varlık âleminden yokluk âlemine geçer. Belki de bu yüzden korkar, görünmek ve bilinmek arzusu sanki kaybolmayı engeller. Oysa kaybolduğunda, bir kez ‘gayb’ olduğunda bilmez ki aradığı aradığı tüm hazineleri bulacağını. Tıpkı denizin dibinden çıkan cevherler gibi, tıpkı karanlık madenlerden çıkarılan mücevherler gibi, tüm yaratımlar bilinmeyenden gelmez mi?..

Arabadaydım…

Bir süredir aklımdan geçenleri düşünmüştüm…

Geçtiğim sokakta biraz yavaşladım, sol tarafımda bir tabela takıldı gözüme: “KUL GEÇİDİ” diyordu. Bir an boş bulunup, “Doğru” dedim “hepimiz için bir geçiş bu dünya”, âlemler arasında bir geçit. Birçoğu bunu sadece öte dünyaya geçiş olarak düşünse de insan her an geçiştedir bir âlemden öteki âleme… Sonra farkındalıkla, “Ah!” dedim, “OKUL GEÇİDİ”. Tabelanın dibinde durduğu ağacın yapraklarının O harfini örttüğünü fark etmiştim…

Fark etmiştim ki, ‘O’nu kaybettiğinde geriye kalan sadece bir ‘kul geçidi’ idi. Bir tek ‘O’nu bulduğunda başlıyordu tüm öğrenim ve gelişim. Aslında fark ettiğinde her kul, bir okulda olduğunu… O fark anı değil miydi, labirentte başını kaldırıp kıyam ettiği…

Trafikte durmadan devam etmiştim, arabayla yolda biraz daha ilerlemiştim… Şimdi manzaram değişti. Bu sefer, önümdeki aracın üzerinde bir yazı çekti dikkatimi: “Anlat İçinden Geçenleri” diyordu…

“Doğru” dedim, “vakti geldi…”

Artık içimden geçenleri anlatmanın vakti geldi…

28/08/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Matruşka

Senaryoda bir problem olmalı” diye düşündü…

Eğer bu bir film olsaydı, senaryoda bir problem olmalıydı…
Yoksa neden bir başkasını rolü ona verilmiş olsundu ki?
Karşısındaki kişi onu görmüyor olabilir miydi?
Gözlerinin önündeydi, ona bakıyordu ama, sanki gerçekten de görmüyordu…

“Bu, senin zannettiğin ‘ben’ değilim ben!” dedi.

*

Reklamcılık sektöründe çalıştığım dönemde televizyon seyrederdim; reklam kuşaklarını seyretmek iş için iyi bir şeydi, yorgun eve geldiğim akşamlarda da birkaç diziye bakmak rahatlatıyordu. Şimdiki yabancı Netflix dizileri değil, yerli yapımı dizi furyasının olduğu dönemler…

Tek seferlik filmlerin çabucak son’lanan hikayelerinin aksine, diziler haftanın her gecesinde başka bir âlemin pencerelerini açıp seyirciye farklı anlayış ve ihtiyaçların arzuladığı yaşamları sergileyebiliyor. İnsan aradığı şeyi kendi yaşamında bulamadığında ya da çıkmak istediği halde çıkamadığında yaşamın cenderesinden, dizilerde ve filmlerde başka yaşamları seyretmek bir nevi çözüm oluyor belki de, bir nevi kaçış. Evden kaçamıyorsan, yaşamdan kaçamıyorsan, en azından birkaç saatliğine bir filmin içine kaçabilirsin. Sonrasındaysa sanki sizinmiş gibi bu hayatları izlemek alışkanlık haline geliveriyor…

Tarihsel bir dizi de benim ilgimi çekmişti. Ta ki, başrol oyuncularından birinin isyan ederek diziyi bırakmasına kadar sanırım ben de bu alışkanlıkla devam etmiştim… Sonra ne mi oldu? Gerçek hayatın aksine, kurmaca bir hayat sergileyen dizi, ticari kaygılarla bir anda kaçan oyuncusunun yerine başka bir oyuncu ile anlaştı. Biz de bir hafta önce izlediğimiz kişiyi bir sonraki hafta aynı karakterde ancak bambaşka bir görüntüde buluverdik…

Bambaşka bir görüntüde ama aynı… Dizi için bu çok kolaydı, zaten karakteri yazan senarist ekipte oldukça sanki hiçbir şey değişmemiş gibi, duygular, düşünceler, diyaloglar devam edebiliyordu. Hoş, senarist bile değişse yapımcılar için “Aynı çizgiyi devam ettir” demek kolaydı.

*

“Aynı çizgiyi devam ettir…”

İnsan kendi yaşamına döndüğünde, yaşamın olanca gerçekliği içinde olmasına rağmen, bazen aynı çizgiyi devam ettirdiğini fark ediyor. Sanki, kendi yaşamını değil de kendi görüntüsü içinde bir başkasının rolünü yaşıyormuş gibi.

Fark ettiğinde ise belki de benim gibi ironik bir mizah duygusuyla “Senaryoda bir problem olmalı?!” diye düşünüyordur.

Oysa senaryoda bir problem yok, yaşamın devamlılığın gizemli bir yanı bu: Senaryoyu siz yazmazsanız, mevcut senaryodan çıkmanız asla mümkün olmaz.

*

Doğduğu anda insan yaşama yeni bir başlangıç yapan özgün bir birey olma potansiyeli ile gelir, parmak izi kadar özgün ve tek. Halbuki, yeni başlangıç yaptığı bu yaşamda devam eden bir senaryonun tam da ortasına düşmüş olur. O an itibariyle, bir anne babanın ‘çocuğu’ rolü, belki bir büyükanne büyükbabanın ‘torunu’, birilerinin ‘kuzeni, yeğeni’, evdeki diğer ‘çocuklar’ın ‘kardeşi’ oluverir. Daha ilk anda kendisi için biçilmiş bir rol vardır. Her ne kadar bütün meraklı ve heyecanlı gözler her bebeğin ‘kendi rızkı’ ile yaşama geldiğini düşünse de, bildikleri aile ortamında bu rızık daha ilk andan itibaren belirlenmiş bir çerçeveye sahiptir. Öyle ya, sadece bildiklerimi bilirken, bilmediklerimi nasıl bilebilirim? Herkesin bildiği ‘elinin altında’ olandır…

Doğum öncesinde bebek için hazırlanan boş alanı bebeğin doğduktan sonra doldurması beklenir. Boş alan, fiziksel olarak bebeğin önceden seçilmiş kıyafetleri, beşiği, odası ve oyuncakları ile, enerjisel olarak anne babanın düşünce ve duygularıyla doldurulmuş olsa da yine de boş kabul edilir. Bebeğin gelip tüm varlığı ile o alanı süslemesi, zenginleştirmesi beklenir. Bir yandan merak etmeden duramaz herkes, “Kime benzeyecektir?” acaba… Öte yandan, tüm varlığıyla yaşama geldiğindeyse, yine aynı ironiyle, ismi bile hazırlanmıştır her bebeğin. -İsmin kaderindir derler ya-, sanki kader çizilmiştir, senaryo yazılmıştır önceden, kim gelirse gelsin oynayacağı rol belirlenmiştir gizli anlaşmalarla.

Anne ve baba tüm içtenlikleriyle utkulara sahiptir bebek için; büyüyünce ne olacağı için fikirler vardır, hangi okula gideceği konuşulur, eğer onların bildiği ‘ellerinin altında’ değilse, çevreye bakılır, beğenilen ailelerin ‘ellerinin altında’ hangi bilgiler vardır. Bugünse artık sadece çevreye değil dünyaya da bakılabilir, buna göre seçimler yapılır, beklentiler sıralanır… İdealize bir yaşamın paket programı hazırdır.

Bir de ailenin paketi vardır; kimi arzulanan, kimi korkulan. Aile kendi içindeki başarıları, başarılıları sıralarken, diğerlerini kolayca unutur, onlar ‘kaybedenler’dir; kimi parayı kaybetmiştir, kimi evini ya da eşini, kimi onurunu kaybetmiştir, kimi sevgiyi ya da güvenmeyi, kimi daha ileri gitmiştir kaybetmede biri aklını kaybederken bir diğeri usulca hayatını kaybetmiştir…

*

Yaşama gözlerini açan varlık, tüm potansiyelini göremeden, gösteremeden, sessizce senaryonun bir parçası oluverir…

Mutlaka duymuşsunuzdur, o da “Dedesi gibi mühendis olacak”tır inşallah, ya da “Babasının dükkanını işletecek”tir, “Annesi gibi maharetli” veya “Anneannesi gibi güzel olacak”tır … Kimse kaybedenleri hatırlamak, kaybeden olmak istemez, bazen öyle ileri gider ki durum, aile bir çocuk kaybettiyse, yeni doğana onun adı verilir, sanki kendi yaşam hakkı hiç yoktur da birisinin yerine yaşayacaktır o yaşamı… Aileler saygıdan, sevgiden, türlü sebeplerle geçmişin yaşamlarının ismini verirler çocuklara, ismi aldığınızda cismi de onunla birlikte sizinle beraber yürüyecektir yaşamda…

Bu kadar mı zordur yeni bir yaşama yeni bir isim vermek.? Ya da bu kadar mı zordur ismini bilmek için onun büyümesini, gelişmesini beklemek? Bir avuç tohum bulsaydınız, toprağa ekip beklemez miydiniz ne olduklarını görmek için?

Kim beklemek ister ki! Kimse istemez… mi? O biricik varlığın kendi ismini almasını, düşe kalka kendi yaşam çizgisini bulmasını, belki ellerini sobada yakmasını ama öğrenmesini, yaşamı ve kendini keşfetmesini…

Beklemek zordur insan için; o yüzden bitkiler için gübreler bulmuştur onları kolayca ve arsızca büyütecek. Hayvanlar için çiftlikler kurmuştur onları çabucak dize getirecek. Doğanın başı buyrukluğu için de çözümleri vardır; betonarme şehirler içinde suni göletler, taşıma ağaçlar, istediği ortamı, manzarayı bir anda sunuverir. Gittikçe daha sabırsızlaşır insan, ne tenceredeki yemeğin pişmesini beklemek ister, ne kuyrukta sıranın kendisine gelmesini, ne okulun bitmesini, ne işini öğrenmeyi ne de büyüyüp olgunlaşmayı…

Beklemek zordur insan için… Beklemenin içinde emek vardır, sevgi vardır, bilinmeyene saygı vardır.

Bilinmeyen ise, beklemenin zorluğunun ötesinde, istenmeyendir. Bilim her şeyi bilmek ister. İnsan her şeyi görmek ister. O yüzden insan için kolaydır, aynı çizgide senaryoyu devam ettiren hayatlar. İnsan o kadar alışır ki, bir başka rolü yaşamaya, şansı yaver gitmiş de kimse önemli bir rol vermemişse, kendisi koşarak kendine bir rol kapmaya çalışır mevcut senaryodan…

Adam kadınla evlenir, kadın adamla evlenir ama gördüğü ‘bildiği’dir, baktığı o yeni insan değil, kendi senaryosundaki sevgilidir… İş değişir ama nedense o patron hep aynı gibidir… Yaş ilerler, on yıllar geçer, sanki problemler, sorunlar, sıkıntılar, engeller bile aynıdır hayatta… Sonra şikâyet eder insan, “Neden?!”… Yaşamı anlamadığında şikâyet şikâyet olarak kalır, o bile hep aynıdır.

Oysa şikâyet çözümün ilk farkındalığı olmalıdır…. Ne var ki, kimse yaşamında bilinmeyeni ve beklemeyi istemez… Bilselerdi, değişimin bilinmeyende olduğunu, fark etselerdi gizli potansiyelin beklendiğinde emekle ortaya çıktığının belki de başka bir gözle bakmayı başarabilirlerdi yaşama.

*

Her varlık birey olma hakkına sahip olmalı.

Doğum zordur derler ya, anneden doğmak o kadar da zor değildir aslında, asıl zor olan bu yaşamda kendine doğmaktır.

Kucağınıza aldığınız o minik bebek bir birey olmak için gözlerini açtı dünyaya… Varlığın özgünlüğünü sadece parmak izinde kısıtlı bırakır da potansiyelinden korkarsan bir kalıba oturtman elbette ki daha kolay ve emniyetlidir. Anne baba olmak güzeldir, güzeldir ama zorludur bir yandan, tüm potansiyelin özgürce ve özgünce yeşermesine yardım etmek kolay değildir çoğu zaman. Hele bir de insan zaten kendi de bilmiyorsa yaşamı, yaşamayı…

*

Dünya sürekli öğrencisi olduğumuz bir okul gibi, hem öğrencisi hem öğretmeni olduğumuz bir okul. Bu okulda en büyük toplu öğrenim dersi yaşam sanatıdır. Yaşamı öğretmek için tarih boyunca farklı isimlerde dinler gelmiştir insanlara, tıpkı matruşka bebekleri gibi, görebilen için birbirlerinin içinden çıkıp öze doğru inmişlerdir. Özde ise boşluk karşılar insanı, son bebek de açıldığında içi boştur. Gerçek boşluk… Bu yaşama yeni doğan bir bebek için hazırlanan, aslında en baştan arzularla, beklentilerle, korkularla doldurulmuş sahte boşluğa benzemez…

Gerçek boşluk bilinmeyendir, karanlığın içindeki aydınlıktır… Tüm potansiyeldir, sınırsız ve sonsuzdur… Doğum bu potansiyelden gelir, ölüm bu potansiyele döner…

Devri âlem keşfetmek içindir; potansiyeli. İnsan içinse keşfin tek yolu, aynı çizgiyi devam ettirmekten çıkıp, gerçeği görme cesaretinde olmakla başlar. Göstereceği ilk cesur adım, kim olduğunu keşfetmekle başlayacaktır. İnsan kendini keşfederken yaşamın sırrını keşfeder. Ancak o zaman anlar ki, gerçek yaşamın senaryosu kendi kalemiyle yazılmaktadır…

*

“Bu, senin zannettiğin ‘ben’ değilim ben!” dedi.

“Ama sorun değil, yaşam her an yeni başlangıçlara hazırdır, yaşam yeniyi, yenilenmeyi sever.
Şimdi, tanışabiliriz yeniden.

Eski bildiklerini geride bırakmaya hazırsan eğer, bilinmeyeni merak eden gözlerle bakabileceksen hayata, beklenmedik olan korkutmayacaksa seni, beni tanımak o kadar da zor değil…”

Tüm keşifler kontrol alanı dışında gerçekleşir.
Sen ‘ben’i keşfederken aslında kendini keşfedersin.
Ve insan kendini keşfettikçe özünde yaşamı keşfeder.”

*

Bu dünyaya gözlerini açtıysan eğer, bil ki tüm yaşamın neşesi bir keşif ve keşfin getirdikleridir…

22/08/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Mutlu musun?

Durmak… Dinlenmek… Sürekli hareket halinde olmaya teşvik edilen insan için ne zordur bazen kısa bir mola vermek.

Alelacele… Yaşamda o kadar çok şeyi telaş içinde yaparız ki otomatik pilota bağlanan araçlar gibi yaşarız. Yol bittiğinde bazen fark etmezsiniz hangi ara nerelerden geçip geldiniz bu noktaya…

Fark etmek… Başka bir dünyaya açılan kapının anahtarı ne diye sorsalar bazıları para, bazıları güç, bazıları yetenek veya şöhret diyecektir… Oysa bu kapının altın anahtarı ‘fark etmek’tir. Ancak fark ettiğimizde başlar değişim. Değişim olmadan dönüşüm mümkün olmaz. İnsan istediği kadar niyet etsin, eğer fark edemiyorsa hâl’ini, durduğu yeri, sahip olduklarını, içinde gizlenenleri, yaşamı ve güzelliği, ‘başka bir dünya’ tatlı bir şarkı gibi sadece sözlerde, hayallerde kalır…

İnsan, düşünen varlık… Düşünmesiyle gururlu, düşünmesiyle ayrıcalıklı, düşünmesiyle tanımlı… İnsan kendini düşünceleriyle ayırır, kendine göre en yakın gördüğü hayvanlar âleminden. Ayrım bir kez başladı mı bir tek hayvanlarla kalmaz, insan kendini düşüncesiyle ayırır, diğer insanlardan, doğadan, dünyadan, yaşamdan, var oluştan… Öyle bir ayrımdır ki bu, insan var ettiği benliğinin tüm gururu ve ayrıcalıkları içinde fark etmez etrafında ördüğü duvarları, kendine yarattığı küçük tecrit odasını…

Yaşamsa birlik, beraberlik ister… Siz hiç görmemiş olsanız da yaşamın bir kanun kitabı vardır. Bu kitabı bulup okumak ancak yaşamakla mümkün olur. Sayfaları sizi çevreleyip kuşatan her yerde, her şeydedir. Ancak, gözlemleyip fark ettiğinizde bulursunuz kitabı ve okuyup anlarsınız size öğreteceklerini…

Durmadan görmek, susmadan dinlemek, dinlemeden anlamak mümkün olmaz ki… İnsan önce kendine bir ‘dur’ demeli. Durdurmalı tüm hareketi, tüm çalkalanmaları, dışsal ve içsel âlemlerinde… Nasıl ki durgun su yansıtır net görüntüyü, ancak durduğunda netleşir insan için her şey, tüm görüntüler…

Durgunluğun içindedir tüm gizler… İnsan durduğunda saklananlar bir bir ortaya çıkmaya başlar. Bazen kaçtıkları, bazense peşinden koştukları… Anlamlandıramadıkları, merak ettikleri, bulmayı arzuladıkları sadece durgunluğun içinde gizlenirler…

Bir kez durdurmaya başladığında, kolay gelir önceleri, istemediklerine ‘hayır’ demeye başlamak, hareketi yavaşlatmak, bedeni durdurmak… Gittikçe ustalaşır insan. Öyle bir noktaya gelir ki, artık sürekli konuşan zihine de bir dur demek gerekir… Zihinse dirençlidir, tıpkı bir komuta merkezi gibi, ipleri elinden bırakmak istemez. Her şey durur, durur ama zihin bir türlü durmak istemez, öyle ya aslında diğerlerini durduran da zihindi! Suskunluk ölüm gibi gelir zihine, sanki konuşmadığında var olmuyordur, sürekli üretir; iyi günündeyse fikirler, heyecenlar, hedefler, kötü günündeyse üzüntüler, endişeler, korkular üretir…

İyi günler hoşumuza gider ama kim ister kötü bir günü?.. Halbu ki, iyi ya da kötü gün fark etmez, insan bir kere ipleri zihnin eline verdi mi, arabacının kırbaçladığı atlar gibi çılgınca koşmaktan başka çaresi yoktur…

Yine de derler ya her zehirin bir panzehiri vardır, döngüyü kırmak insanın kendi ellerindedir… Hisler zihnin düşünce âleminin panzehiri gibidir. Ancak hissetmek durdurur önce zamanı, sonra koşturmacayı, sonra düşünceleri… Düşüncenin durduğu zamandadır ‘an’ ve ancak ‘an’dadır yaşam…

Şimdi, bir bakın bakalım…

Ne duyuyorsunuz?

Ne görüyorsunuz?

Ne tadı alıyorsunuz?

Ne kokluyorsunuz?

Neye dokunuyorsunuz?

Sadece hissettiklerinize bakın… İsterseniz kapatın gözlerinizi usulca, bazen dışa kapandığında içte kolayca açılır gözler. İnsan başka bir dünyayı ancak başka gözlerle görebilir…

Ama dikkat edin, birden kendinizi yorumlar ve açıklamalarla başbaşa bulduysanız, zihin konuşmaya başlamış demektir. Kurnazdır zihin, koyun postu altındaki kurt gibi şekil değiştirmeye kandırmaya yatkındır…

Yine de kızmamak lazım zihine, uzun yılların alışkanlığı birden değişmiyor. Kovmayın düşünceleri, bırakın gelsinler, içerisi o kadar kalabalık ki çıkış kapısını arıyorlar sadece, kapıyı nazikçe gösteren siz olun, her bir düşünceyi yakaladığınızda bilinçli olarak hislere yönelin. Önce yığınla sonra tek tek gelecekler, önce sürekli bastıracak sonra seyrekleşecekler…

Bir düşünceden sonra diğerinin ne zaman ortaya çıktığına bakın… Arada bir boşluk var… İlk başta o kadar küçük ki fark etmesi imkanız gibi… Gözlemlerken ortaya çıkan bu boşluk bir kez rahatlayıp genişlemeye başladığında belki de ilk kez tanışmış olacaksınız zamanın durması ve ‘an’ın ortaya çıkmasıyla…

‘An’da kalmak, ‘şimdi’de olmak, aktif bir zihinle olmuyor, hislere dönmek gerekli. Hisler kuvvetlendiğinde ve yer edindiğinde zihnin kontrol dışı emirlerini kolayca geri çevirirler. Zihin sustuğunda belki de ilk defa duyarız yaşamın sesini, bize seslenişini… Dengede, sevgi dolu, huzurlu ve sağlıklı olmak için kendimizde bir yer açarız…

Geçmişi değerlendiren ve geleceği planlayan zihnimizle eşsiziz. Ama aynı zihnimiz en büyük ıstıraplarımızın da sebebi; geçmiş ve gelecek arasında şimdi’yi fark etmeden yaşamamıza neden. Herhangi bir negatif düşüncenin esirindeki zihinden ise sağlıklı bir karar beklemek imkansız…

Hislerime kapı açtığımda beni götürdükleri başka bir dünyada bulduğum ‘ben’ hep ‘mutlu ve meraklı’ oldu. Sevdiğiniz bir şey yaptığınızda sonuç mutlaka size keyif verecektir. Eğer yapmıyorsanız da bunu fark edip değiştirmek sizin elinizde. Unutmayın, yaşam ‘an’lardan oluşuyor, zaman bir tek zihninizde…

Çok uzun yıllar önce, bir akşam üzeri, mezuniyetimden beri hiç görmediğim bir öğretmenime rastladım. Merhabalaştıktan sonraki ilk sorusu “Mutlu musun?” oldu… O kadar tuhaf gelmişti ki bu soru, konuşmanın devamını hiç hatırlamama rağmen bu soruyu hiç unutmadım… Şimdi, siz kendinize sorun, mutlu musunuz?..

04/06/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Kar Beyaz

Her çocuk masallarla uyur, gerçeklere uyanır…

Tüm masallar çocuklara, içimizdeki çocuğa, yaşamı anlatır…

Bilsek de bilmesek de, fark etsek de etmesek de, tüm masallar aslında gerçektir…

Dün çocukluğuma geri götüren bir masal izledim, evet bugün masalları artık izliyoruz, sinema sektörü bugünün bakış açısı ve yorumuyla tekrar hatırlatıyor bize eski masalları. Hikâye örgüleri süslenerek zenginleştirilmiş, biraz değiştirilmiş olsa da, öz korunarak, hayal gücünü kısıtlayan ama görsel zevki artıran bir şekilde anlatılıyor eski masallar ve bugünün masalları oluyorlar…

Hep eski masallar diyoruz, bugüne ait yeni masallar yok mu?

Elbette var ama, artık onları ateş başında toplanmış bir grup insanın ‘öykücü’nün ağzından çıkacak kelimeleri beklediği gibi dinleyemiyoruz, onları yaşamın içinde duyup dinlemeniz gerekiyor… Bugünün masalları da bir o kadar gerçek.

Belki de bu yüzden kafası biraz karıştı günümüz insanının, belki de bu yüzden gerçekler masal gibi geliyor bize…

Çocukluğumun hoş bir masalı… Neden Pamuk Prenses demişler bilemiyorum, aslında Kar Beyaz’dır küçük bebeğin adı, kalbi kar kadar saf ve temiz, kendisi kış günü açan gül kadar sıradışı, dayanıklı ve güzeldir…

Bir de kötü cadı vardır masalda, her gün aynasına bu dünyada kimin ‘en güzel’ olduğunu sorar. Ayna bildiğimiz bir ayna değildir, gerçekleri söyler sahibine… Soru da bildiğimiz güzellik sorusu değildir, soru bir tek kelimede binbir anlamı sorgular; bilmek ister kimdir en adil ve dürüst olan, kimdir bereketli ve uğurlu olan, kimdir müsait ve engelsiz olan, kimdir açık ve pürüzsüz olan, kimdir saf, lekesiz ve zarif olan, kimdir hoş, bütün ve hayırlı olan, kimdir doğru ve hakkaniyetli olan, kimdir açık seçik okunaklı olan, kimdir en ‘güzel’ olan?.. Ayna sırlı bir aynadır, sahibine yalan söylemez, her gün içinde ne varsa dışından yansıtır bakana. İçindeki iyilik bir toz tanesi kadar küçük bile olsa gösterir, gizlenmiş bile olsa derinlerde aynanın sırrından kaçış yoktur.

Masalda anlatıldığı kadarıyla kıskançlık verecek kadar ender olan Kar Beyaz’ın güzelliği, kötü cadının içinde ona sahip olma arzusu uyandırır, kendi sınırlarıyla sınırlayıp kapatmak ister güzelliği. “Sadece ben olmalıyım” der içindeki kötülük, sadece ‘ben’ bu dünyada her şey olan…

Güzel bebek kral ve kraliçenin koruması altındayken hilesiz gerçekleşemez bu arzu… Masal bu ya, her şey birbirinin içinde gizlenmiş, iyilik kötülüğü saklamış, kötülük iyiliğin kurtuluş kapısı olmuştur bu öyküde…

Tabii, masalın ‘masal’ olması için bir macera gerekir. Kahramanlarının kaybedip bulması, tehlikelerden geçmesi, öğrenmesi, değişmesi gerekir…

Yaşamın ‘yaşam’ olması gibi…

Kahraman sen olduğunda yaşam senin macerandır, önce kaybolup sonra kendini bulacağın, tehlikelerden geçip güvene ulaşacağın, öğrenip değişeceğin bir macera…

Masalı dinlemek istemezsen eğer, yaşam ‘yaşam’ olmadan kalır, sadece boş kelimeler, bir kitap sayfasındaki cümleler kadar ölü… Yaşam ancak anlatıldığında canlanır, yaşamın anlatılacak bir öykü olması ise senin ne kadar yaşadığınla bağlantılıdır…

Kar Beyaz -ben bu ismi tercih ediyorum- anne ve babasını kaybeder, kötü cadı tarafından uzun yıllar bir kuleye hapsedilir, öyle koparılmıştır ki yaşamdan tüm dış dünya onun öldüğüne inanır. Ama saf kalbinin içinde umut ve sevgi hep canlıdır, taş duvarlar arkasında kalbinin sesini ise özgürlüğün sembolü kuşlar duyar sadece. O kuşlar ki kurtuluşun kapısını aralarlar bilgece…

Macera ise bu kapıdan geçince başlar… Artık hapis hayatı sona ermiş, içinde kurtuluş aleviyle dış dünyaya adım atan saf kalp türlü zorluklardan geçecektir…

Dış dünyaya ilk adım, gizemli ormanın içinedir, burada tüm korkular ve endişeler korkunç yok edici yaratıklar olarak gerçeğe dönüşür. İçine giren kolayca kaybolur, fark etmez hepsinin kaynağı kendindedir. İlk ders cesur olmaktır, zihnin yarattığı tüm endişe ve korkuları, duyguların sahipsiz çalkalanmasını akıl ile dizginleyip, saf kalbi cesaret ateşi ile beslemek gerekir…

Yolculuk, yol arkadaşsız olmaz, gizemli ormanda yolu gösterecek bir avcıdır, Kar Beyaz’ın ilk yol arkadaşı. Ona cesur olmayı öğretir. Aslında bilmeden kendi de öğrenmektedir, çünkü tek başına cesaret yetmez bu macerada, kalp kapalı olduğunda tüm yaşam amaçsız bir sürüklenmedir, tıpkı akıntıya kapılmış güçlü bir ağaç gövdesi gibi, dayanıklıdır ancak köklerinden koparılmış, dalları kırılmış ve artık çiçek açması imkânsız bir yolcudur…

Cesaret ateşini yakan kendini keşfetmek için hazırdır. Yolda onu yedi cüceler bekler, her biri farklı bir karakterde, insanın farklı hallerini anlatırlar. İnsan bedenindeki yedi kapı gibi her birinin içinden geçip öğretisini almak gerekir. Yedi cüceler koruyup kollamak isterler Kar Beyaz’ı, saf kalbi, birlikte olduklarında güçlüdürler, bilirler ki tüm kapılardan geçilmeden yaşamda dimdik ayakta durmak zordur…

Kar Beyaz, avcı ve yedi cücelerin hep beraber girdikleri ikinci orman sihirlidir sanki, aklın hayal edebileceği tüm güzellikler canlanmıştır, “Burası, perilerin diyarı” der cüceler, burada her şey mümkündür. Bir tek burada kendinden kendine dokunabilir saf kalp ve kendini aşikâr eder, açılır, gözle görülür, elle tutulur olur, o an’da yaşam ‘yaşam’a dokunur, her dokunuş hayatın kendisi olur…

Ve yaşam der ki, her şey zıddıyla var olacaktır. Güzelliğin zirvesi çirkinliğin başlangıcıdır. Mutlulukla atılan kahkahaların gözyaşlarına dönmesi gibi, kötü cadının kıskanç arzusu kolayca bulur onları bu zirve anında… Şimdi kararlılık gerekmektedir, öyle ya insan gördüğü her engelde yürümekten vazgeçse, ne yol ne yolculuk ne de yolcu kalırdı geriye…

Tüm zıtlıklar dengenin bulunması içindir. Denge ise görecelidir. Yaşam o kadar güçlüdür ki, galip olan olmak ister, doğum kuvvetlidir, yaşamın dünyaya gözlerini açması için büyük bir arzuya ve cesarete ihtiyacı vardır. Başka bir dünyanın varlığından emin, bebek ilk ve en zor yolculuğunu yapar anne rahminden yaşamın kollarına…

Kötü cadı ise bir başka kararlılıktadır, Kar Beyaz’ın saf kalbini ister, sonsuz gençlik ve güzellik için, ardında ise açgözlülük gizlidir, hükmetmek kolaydır hileyle ve kandırarak, en kolayı da sevginin ardına gizlenerek. Sahte sevgiyle sunulan elmanın içindeki zehirdir tüm bu açgözlülük ve bencillik. O zehir ki saf bir kalbi bile öldürebilir kolayca, tek bir ısırık elmadan, yaşamı elinden alır yaşamın, aldatılmanın hüsranıyla…

Son ders ölümdür… Ancak yaşamda tüm kötülüklerden ölen doğabilir iyiliğin dünyasına, son kapıdan geçiş için saf sevgidir anahtar. Ölümün diyarından geri gelmek mümkün değil derler, bu yüzden ölü kalır çoğu kişi tekrar nasıl doğacağını bilemeden… Bazıları aşkın ölümü aşacağını söyler. Aşk bile çaresizdir aslında, gözü öyle kördür ki, içindeki bencilliği ve çıkış kapısını görmesi imkânsızdır… Bir tek saf sevgidir, hiçbir beklentisi olmayan sadece sevginin kendisidir ölümü yenebilen…

Tekrar doğuş, gerçek yaşam ancak saf sevgi ortaya çıktığında başlar…

Kalpten kalbe aktarılan bir tek ‘sevginin yaşamı’dır… Bu yüzdendir kötü cadı asla en ‘güzel’ olamaz, sevgi sınırsız ve sonsuzdur, kısıtlanıp kapatılamaz, sevgi yaşamdır…

Merakla dinleyenler “Peki sevginin yaşamı nedir?” diye sorarlar öykücüye.

Ama bu masal şimdilik burada bitmiştir, Kar Beyaz sevgi dolu bir öpücükle yaşama geri döner… Tüm masallar gibi bu masal da ‘mutlu bir son’a sahiptir…

Öykücünün anlatısı bittiğinde, masal diyarından uyandığında herkes gerçeğe geri döner, eskiden olsa ateşin etrafında toplanmış, şimdi belki televizyon başında bizler, gerçeğe geri döneriz… Masal bitmiştir, bizleri bekleyen gerçek hayattır…

Öyle midir gerçekten?

Belki bu masal gerçekti, belki de senin yaşamın bir masal?…

Şimdi bul bakalım hayatındaki kötü cadıyı, yolculukta seni bekleyen yol arkadaşlarınla ilk adımın dış dünyaya gizemli ormana, yeterince cesur olman gerek bu karanlık labirentten çıkmak için, ödülüyse seni bekleyen perili ormanda, yaşamı gerçekten ilk defa görmen için sana zarifçe sunulan doğada…

Ve belki de senin masalında öykücü, gördüğü zaman nasıl can kulağıyla dinlediğini, anlatır diğer masalı ‘sevginin yaşamı’nı…

14/04/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Arkadaş

Yanınızda en çok kimin olmasını isterdiniz?…

Sizi yargılamadan seven, dinleyen, anlayan, değiştirmeye çalışmadan kabul eden, sohbet edebileceğiniz, beraber gülüp rahatlayabileceğiniz, içinizi ısıtan, korkularınızı ortadan kaldırıp güven veren…

Kimin olmasını isterdiniz?…

Buddha ölümünden sonra tekrar geri geleceğini söyledi, yirmi beş yüzyıl sonra tekrar geri geleceğini… Geri geldiğinde adı Maitreya olacak…

Bugün çoğu kişi onun gerçekten geri geleceğini düşünüyor… Tıpkı İsa’nın geri geleceğini düşünenler gibi…

Maitreya kelime anlamı olarak arkadaş demek, dost.

Aslında Buddha kendisinin geri geleceğinden bahsetmiyordu, açtığı yolun yirmi beş yüzyıl sonra ulaşacağı bir zamandan bahsediyordu… Artık mürid mürşit ilişkisinin sona erdiği, öğretmen ve öğrencinin döneminin kapandığı bir zamandan bahsediyordu…

Arkadaş…

Yanımızda olmasını en çok istediğimiz kişi…

İster annemiz ister babamız olsun, ister eşimiz ister çocuğumuz, isterse yollarımızın kesiştiği insanlar olsun, eğer arkadaş olduysak yanımızda olmasını istediğimiz onlardır…

Hatırlarım, ben çocukken kan kardeşler vardı, geçek kan bağıyla bağlanmadığınız ama kalben kardeşiniz olan insanlar. Ahiretlikler vardı, bu dünyada ömür bittiğinde diğer dünyada birlikte olmak istediğiniz insanlar… Hatta arkadaş kelimesi yetmezdi bize, dost derdik onlara, arkadaş ötesi, tüm sırların paylaşılabildiği belki de bize bizden yakın olanlar…

Çıkarsız, beklentisiz, korkmadan, üstünlük taslamadan, kızmadan sadece kalpten kalbe samimiyet ve sevgiyle kurulan bir ilişki… Gönül bağı…

Bahçenizdeki tüm çiçeklerin, bitkilerin, ağaçların farklı bir dili vardır. Evinizde yetiştirdiğiniz her bitki farklı bir ihtiyaçtadır. Ustalık ister çiçeklerle konuşmak, hangisinin güneşi ne kadar sevdiğini, hangisinin ne kadar su istediğini bilmek. Hiç biri birbirinin aynı değildir…

İnsan bilir, bilir bilmesine de bitkilerin bile bu kadar farklı olduğunu kabul ettiği bir dünyada herkesin birbirinin aynı olmasını ister, herkesin kendisine benzemesini bekler…
Sevdiğiniz yemeği herkes sevsin, ‘ne güzel’ dediğiniz bir manzaraya herkes hayran olsun, tuttuğunuz takımı herkes desteklesin istersiniz… Bir de diğerleri vardır, sizin gibi düşünmeyen, sizin gibi hissetmeyenler…

Oysa herkesin hamuru farklı. Tıpkı çiçekler gibi… Kimimiz güneşi daha çok sever, kimimiz hafif bir rüzgarda hastalanırız, kimimiz su kıyısından, kimimiz sarp yamaçlardan hoşlanırız, kimimiz mevsimlik çiçekler gibi çok kök salmayız, kimimizse ulu çınarlar gibi asırlık sağlam köklere sahip oluruz… Dünyanın dört bir köşesinde yaşayan milyonlarca insan farklı şeylere meyleder, farklı şeylere ihtiyaç duyar, farklı şeylerden zevk alırlar…

Bana iyi gelen bir şey belki de sana iyi gelmez. O halde neden ısrar ederiz?…

İhtiyacım olan belki de senin bana vermek istediğin değil. Neden anlamak istemeyiz?..

Neden ısrar eder ve anlamayız… Her birimiz farklıyız.

Bu yüzden biraraya geldiğimizde bazen birbirimize çekilir bazen de birbirimizden uzaklara itiliriz.

Çekim varsa -ya da günümüzün tabiriyle frekansımız uyuyorsa- o zaman birlikte olmak yaşanan en güzel keyife dönüşür.

Arkadaşla yapılan her şey sevgi, kahkaha ve neşe getirir…

Buddha geri geldiğinde adının Maitreya olacağını söyledi…

Bu, artık ‘arkadaş’ın zamanı olacak. Yargılamadan seven, kabul eden, hoş gören, affeden, şefkat ve anlayış gösteren, neşe ve huzur veren, güzellik getiren, yaşamı yaşanır kılan arkadaşın zamanı…

Her şey tutku ve aşkla başlar. Dönüştüğünde ise tüm tutkular ve aşklar sevgi olurlar.

Aşk, ateşi yakan kıvılcım gibidir, görevi ve ömrü kısadır. Yanan ateşin sıcaklığıdır dönüşümü sağlayan, soğuk ve karanlığı değiştiren, sıcak ve aydınlığı getiren…

Ne kıvılcım ne de ateş kalıcı değildir, kıvılcım ateşe, ateş sıcaklığa, aşk sevgiye dönüşür, kalıcı olan sevgidir…

İnsan yaşamındaki her tutku her aşk, ister bir hedefe ister bir kişiye duyulsun, sonunda sevgiye dönüşebiliyorsa kalıcıdır…

Tıpkı arkadaşlık gibi, sadece sevgi üzerine inşa edilen tek ilişki…

İnsan için sevdiğini bulmak hem zor hem de kolay.

Gerçek bir arkadaş, gerçek dostluk insanın en saf, en çıplak halini gerektirir… Cennette yaşayan Adem ve Havva gibi, çıplak olup çıplaklığın bir utanç olmadığı halini…

Tüm isimlerden, tüm sıfatlardan soyunmadan ulaşamaz insan en saf haline.

Arkadaş, en çıplak halinde ona utanmamasını, güzelliğini gösteren kişi olur, yargılamadan seven ve kabullenen kişi…

Yirmi beş yüzyıl geçti…

Şimdi, geri gelen arkadaş…

İnsan artık arkadaş ile öğrenecek yaşamı, yaşamayı…

O seni dinleyebiliyor, seni anlayabiliyor. Sen de onun arkadaşı olmak için onu dinlemeyi ve anlamayı öğrenebilirsin.

Hepimiz birbirimizi dinlemeyi ve anlamayı öğrenebiliriz…

Farklılık ve çeşitliliğimiz değişmeyecek, ne demişler “bu dünyanın düzeni böyle”.

Ancak, en büyük farkı hep birlikte yaratabiliriz.

Birbirimizin arkadaşı olmak hem zor hem de kolay.

Kalbini açtığında ve kalbimi açtığımda,

kalpten kalbe konuşmaya başladığımızda,

tek bir frekans olduğumuzda,

saf sevgi,

arada hiçbir mesafe kalmadığında,

sen ve ben bir olduğumuzda,

yeni bir dünya var olur,

hepimiz için yaşanacak yeni bir dünya…

08/04/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Yaşam Ustası

Bana ispat et!” diyordu.

Kanıta ihtiyacı vardı.

“Başka türlü nasıl emin olabilirim ki?”

Haklı, nasıl emin olabilirdik ki başka türlü…

İnsan sağlam adımlarla yürümek ister. Gittiği yolun onu hedefine götürmesini bekler.

Binlerce yıldır var olan insanoğlunun birikmiş tecrübesi insan için güvenilir yoldur.

Bildik rotalarda ilerlemek için önceden çizilmiş bir haritadan daha iyisi yoktur…

Yoktur, yok olmasına da, bildik rotada bilmedik rüzgarlarla karşılaştığınızda, elinizde bir harita olsa bile yalnız kalmışsınız demektir.

Kararları verecek olan sizsiniz…

Oysa şimdi karar vermek ne kadar zor?

Bilgi çağında bilgide boğulan insanoğlu neye güveneceğini, kime inanacağını bilemez durumda…

Herkesin her şeyi bildiği bir yerde belki de hiç kimse hiçbir şey bilmiyordur…

Bildiğini sandığı bilmediği şeyi, kulaktan kulağa oynuyormuşçasına yaydığında, insanın yarattığı, arzuladığı sağlam, güvenilir toprakların ötesinde sadece hurafelerle kurgulanmış kaygan bir zemindir.

Hiçbir şey bilmiyorsak eğer, belki de bizim için en iyisi susmak, başa geri dönmek ve bilmediğimizi kabul etmektir…

Yaşam değişkendir.

Binlerce yılın tecrübesi insan için her ne kadar bir yol oluştursa da, ileriye doğru yürüdüğünde bu yolda önüne her zaman bilinmedik şartlar, bilinmedik durumlar çıkacaktır.

İnsan, geliştikçe ve keşfettikçe yolculuk bilinmeyen âlemlerin kapılarını açacaktır.

“Bana ispat et. Nasıl emin olacağım?!”

Bu, aslında kendisine sorduğu bir sorudur insanın…

Her ne kadar yanıtı dışarıdan beklesek de biliriz ki, insan ancak kendi içinde emin olur.

Kendi deneyimi ve tecrübesi olmadan, dıştan gelen bilgiler olsa olsa güven verebilir insana…

Bozulan bir şey için usta bir tamirci aranır, sağlıklı meyve sebze tahıl için iyi bir çiftçi, çocukların geleceğini emanet etmek için deneyimli bir öğretmen, anlaşmazlığa düştüğünüzde sıkıntıyı gidermek için objektif bir arabulucu aranır… Yaşamınız için doğru mesleği seçmek, doğru eş, doğru ev, doğru bir semt seçmek, doğru avukat, doğru banka seçmek önemlidir…

Hastalandığınızda da doğru doktoru istersiniz, size aradığınız çareyi verecek, şifa bulmanızı sağlayacak doktoru… Doktora güvenmek istersiniz, sizin için doğru tedaviyi uygulayacağından emin olmak istersiniz.

Peki, nasıl emin oluruz? Seçimlerimizin ve kararlarımızın doğruluğundan nasıl emin oluruz?…

Bizler, bildik bilgilerimizle ve denenmiş yöntemlerimizle yaşamı inşa ederken aslında geçmişi sabitleriz.

Yaşam değiştikçe ihtiyaçlar değişir, insan keşfettikçe öğrenir ve gelişir.

Bugün bilime baktığınızda yüz yıl önceki keşifler ve icatlar bazen çocuksu gelir. Uygulanan çözümler, tedaviler, kullanılan cihazlar zaman içerisinde değişmiştir. Teknolojide akıl almaz hızla güncellenen bu değişim çoğu kişi için sorgulanmadan kabul görür, her yeni adımın daha iyi olduğu inancı, bir öncekini çabucak demode ilan eder. Tıpkı moda gibi, popüler imgeler, objeler gibi…

Bugün çoğunluğun onayladığı ve kabul ettiği ya da bir otoritenin söylediği ‘doğru’ olur…

Değişim ise kendi içinde farklı dinamiklere sahip. Bazen en eski en güvenilirdir, bazen de yeni eskiyi silip ortadan kaldırmaya gelmiştir…

İnsan, nasıl emin olur?

Her kabul gören doğru mudur?

Emin olmak ancak kalpteki tüm şüpheler ortadan kalktığında gerçekleşir… Tüm kuşkular gökyüzündeki bulutlar gibi açılıp dağıldığında, berrak mavilikte parlayan güneşi ortaya çıkardığında, emin olmanın hazzını duyar insan, korkunun ve endişenin donduran soğuğunun karşısında yaşam gücü veren güneşin sıcaklığına benzer…

İnsan için kendi deneyimi olmadığında emin olmak mümkün değil…

Emin olabilmesi için kişinin bizzat tecrübe etmiş olması, yaşayıp görmüş olması, kalben tatmin olmuş olması gerekir. Herkes sadece kendi adına emin olabilir…

Yine de her tecrübede aldatıcılık payı vardır, insanı bazen duyguları bazen de düşünceleri aldatabilir… Kendini samimiyetle tanımadığında, çok kolaydır zanların tuzağına düşmek…

O kadar çok şey var ki yaşamın içinde insana sunulan, tüm dünyada sonu gelmeyen bir akışta her an yeni bir deneyimin içinde yaşar insan.

Bilmeye imkan var mı?

Tüm bu deneyimlerin içinde sağlam adımı atmayı sağlayacak, rotayı belirleyecek, yol haritasını çizecek her şeyi bilmeye imkan var mı?

Binlerce yılın yaşamını yaşasa da imkan yoktur…

Yaşamın sonsuzluğu öyle bir çeşitliliğe ve değişkenliğe sahiptir ki insanın bir yaşam içerisinde her şeyi bilmesine imkan yoktur.

İnsan için çıkış noktası güvenmektir…

Önce yaşama güvenmek. Tüm bu yolculuk, insanın kaybolması için değil, kendini bulması içindir.

Sonra kendine güvenmek. Yolculukta her insanın sahip olduğu bir içsel rehber vardır, rehberi ile bir kez tanışınca insan en güveneceği yanıtın kendi içinden geleceğini bilecektir.

Dış dünya ise güven duymak için bir bilenin bulunmasını gerektirir. Karşılaşılan engellerin aşılması, sorunların çözülmesi, ihtiyaçların giderilmesi için işin “usta”sı bulunmalıdır. Fikirler alınıp, görüşler sunulduktan sonra karar yine insanın kendine ait olacaktır.

Yaşam, insanın kendi sorumluluğunu almasını ister… Belki de benim doğrum senin için yanlıştır…

Yaşama, kendine ve içsel rehberine güvenen alacağı kararlardan emindir. İhtiyacı olan, zamanın ve mekanın sunduğu en iyi “usta” yanında olacaktır.

Aklın süzgecinden geçmiş, kalbi memnun eden karar insanın yaşamda sağlam adımlarla yürümesini sağlar. Her deneyim bir öncekinden daha tecrübeli yapar insanı. Nerede duracağını, nerede danışacağını, hangi bilgiyi alacağını, yalanı, doğruyu birbirinden ayırabilir bir “usta”lığa bu sefer kendi ulaşacaktır…

Hepimizin yolu birbirinden farklı. İnsan için artık bildik yolu değil, keşfedeceği kendi yolunu yürüme zamanı. İnsan, bir kere “yaşam ustası” olduğunda soruyu yanıtlamaksa çok kolay, artık ispat sadece kendinden kendinedir…

01/04/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Pandora’nın Kutusu

Öyküyü bazılarınız bilir… Dünyaya tüm kötülükler Pandora’nın Kutusu’ndan saçılmıştır…

Yunan mitolojisinde yer alan bu öykü Tanrılar tarafından insanın cezalandırılışını anlatır, ateşi elde eden insanın -ki bu da bir başka öyküdür- kendisiyle eşitlenmesini istemeyen baş Tanrı Zeus, hem ateşi insanlara veren Tanrıyı hem de insanı ayrı ayrı cezalandırır…

Bir ödül ve bir ceza… Yapılan hiçbir şey karşılıksız kalmaz…

İnsan için verilen ceza ilginçtir, o güne kadar dünya üzerinde var olan sadece erkeklerdir, insana ceza yine bir ödül içerisinde sunulur, kadın ile… Cezanın kendi içerisinde bir hilesi vardır; kadın, erkek için dünya yaşamında yalnızlığının sonudur, artık yaşamı paylaşabileceği, gelişip büyüyebileceği kadın ile birlikte olacaktır, kadın ise -tıpkı bir çeyiz sandığı gibi- kendi getirileriyle gelmiştir, kapalı bir kutuyla…

Tüm Tanrıların farklı bir özellik verdiği kadın, bir Tanrıçanın yüzüne ve güzelliğine sahiptir. Ancak dışta görülen içte kadının sahip olduklarını yansıtmaz, kadın her Tanrı ona ne katmak istediyse onunla bezenmiştir özünde… Yanında getirdiği ise kendisinin bile bilmediğidir…

Öykü birkaç versiyona sahip, derler ki, Zeus, kadını dünyaya gönderirken yanına verdiği kutuyu açmamasını tembihler. Ama belki kendi bile farkında değildir, bir diğer Tanrının vermiş olduğu merak duygusunun… Dünyaya geldiğinde kadın, yanında getirdiği kutuda ne olduğunu merak eder.

Ve kutuyu açar…

Öyküye göre, Pandora’nın Kutusu, içinde yaşamın tüm kötülük ve iyiliklerini saklarmış… Kutu açıldığında hepsi serbest kalır, iyilikler tekrar Tanrıların diyarına döner, kötülükler ise dünyada insanla kalır… Yaptığının farkına varan Pandora, aceleyle kapatmaya çalışır kutuyu ama geç kalmıştır. Kapak kapandığında içindeki her şey açığa çıkmıştır bile, bir tek umut, evet umut kalmıştır kutunun içinde…

Umut hâlâ hep insanın yanındadır ve insanın içeride kapalı, gizli tutabildiği tek şeydir…

Peki, umut, iyilik midir yoksa kötülük mü? Öyle ya, kutuda hem iyilikler hem de kötülükler vardı, umudun tüm iyilikler gibi Tanrılar diyarına mı gideceğini yoksa tüm kötülükler gibi dünyada mı kalacağını asla öğrenemez insan. Ta ki, kutunun kapağını tekrar açıp umudu serbest bırakana kadar…

Bu öykü ise yazılmamıştır… Bizler asıl hikayeyi umut Pandora’nın Kutusu’nda kapalı iken bırakırız…

Bugün yeni bir öykü yazılıyor…

İnsan dünyaya gelirken kendisine verilmiş olan kutuyu açtı ve alelacele kapatmaya çalıştığında yine çok geç kalmıştı…

Kutudan, hastalık çıktı, korku ve endişe ile beraber… Ölüm korkusu, kaybetme korkusu çıktı… Kaos çıktı kutudan, bilinmezlik ve değişim korkusu… Güvensizlik çıktı, şüphecilik ile birlikte… Atalet, saklanma, üzüntü, gözyaşı çıktı… Düşünceler çıktı, kimi komplo teorileri yazdırdı kimi yok oluş senaryoları… Duygular çıktı, öyle kavga halindeydiler ki savaş çıktı… İsyan çıktı…

Ah, öyküye göre kutudan iyilikler de çıkmış olmalıydı, ne kadar da çabuk döndüler Tanrıların diyarına, insan bir an olsun bile göremedi geldiklerini…

Ya, umut, yetişebildik mi umudu kutuya kapatmaya, belki de öğrendi insan umut aslında iyilik miydi insana yaşam gücü veren yoksa kötülük müydü hep olmayacak olanı bekleten?

Bugün her birimiz öğrendik, yanımızda getirdiklerimizi, içimizde sakladıklarımızı…

Tüm öyküler insana insanı anlatır…

Öyküyü anlatan da dinleyen de insanın kendisidir…

Kaynak insanın içindedir…

Gökyüzündeki Tanrı, ödüller cezalar, yaşamın öyküsüdür…

İnsan, içindeki sonsuz kaynakta bazen bir Tanrı bulur, tüm dünyayı yaratan, sevgiyle ödül ve öfkeyle ceza veren… Bazen aşktan kendini kaybetmiş bir erkek bulur, sadece birleşeceği kadın için heyecan duyan… Bazen de çaresiz bir kadın bulur, merakına yenilen…

İnsan, içindeki sonsuz kaynakta yaşamı bulur, öyküyü yazanın da yazdıranın da kendisi olduğunu bilmeden…

Pandora’nın Kutusu yaşamın anlamını anlatır insana…

Yaşamda her şeyin zıddıyla var olduğunu gösterir…

Kutuda hem iyilikler hem de kötülükler vardır. Açıldığında Tanrılar diyarına giden iyilikler cenneti anımsatır, dünyada kalan kötülükler ise cehennemi.

Öykü bize der ki, “Sen eğer iyiliğin yolunu takip edersen Tanrılar gibi olabilir, cennete gidebilirsin ve sen, evet yine sen, kötülüğün yolunu seçersen, seçtiğin dünyada azap dolu bir yaşamdır, seçtiğin cehennemindir.”

Yine öykü bize der ki, ekilen her tohumun hasadı olacaktır, atılan her adım yolu belirleyecektir…

Bugün seçim bizim…

Her birimiz Tanrısal özelliklerle, Tanrısal bir surette geldik bu dünyaya… Sonsuz farkta ve çeşitlilikte olsak bile ortak bir yanımız var, merak… İçinde ne olduğunu keşfetmek için bizlere verilen kutuyu açacağımız ise kesin…

Kutudan ilk çıkan korku ve endişe, telaşla geri adım atmaya yöneltir bizleri. Biran önce kapatmak sanki tek çözümdür. Halbuki, kutudan cesaret de çıkmıştır, cesaret Tanrıların diyarına giden yolda hepimize rehberlik edecektir…

Aslında sonrası belki de zannettiğimizden kolay, insan bir kere yüzleştiğinde gerçekten kim olduğuyla, artık geriye atılacak bir adım kalmaz. Yol ileriye doğrudur…

Her adımda değişerek, her adımda dönüşerek, insanın tüm yolculuğu kendinden kendine bir keşifte, gerçekten kim olduğunu bulma yolundadır…

Kutuda kalan son şey, umut, yolculukta hep yanında olan… İyilik midir yoksa kötülük mü? Şimdi, ona da siz karar verebilirsiniz artık. Ne de olsa her yolculuk sadece yolcusuna özeldir…

31/03/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar