Bu yıl, dün çok sevdiğim bir arkadaşımla yaptığımız sohbetin ardından, aklıma takılan bir kelime ile tamamlanıyor…
“Samimiyet”…
Yeni yılda bunu isterdim kendim için dedim… Yeni bir sayfaya adım atıyorsam eğer, artık gerçekten “samimi olmak” istedim…
‘İstekler kendin, dilekler başkası içindir’ demiş yine çok sevdiğim birisi…
Yaşam sorumluluğu üzerimize almamızı istiyor. “Kendin için iste” diyor “çünkü bu, senin hayatın”…
Bir hediye vereceksem sevdiklerime bu sene, herkes için samimiyet dilerim…
Dilek bana ait olsa da istek size ait… ve içinizde biliyorsunuz ki, siz isterseniz olur…
…
Kimin kölesisin?
.
“Bilmiyorum” diye yanıtladı.
“Gerçekten samimi miydim bilmiyorum…”
Konuştuğu kendisinden başkası değildi.
Bu bile bir şans!
Yanıtının evet ya da hayır olması şimdilik ikincil sırada. Çoğumuz bu konuşmayı asla yapmayız. Çoğumuz kendimize asla sormayız: “Gerçekten samimi miyim?”
Zaten ne önemi olabilir ki samimi olmanın? Yapılan yapılmış, söylenen söylenmiştir. Bir strateji dahilinde diyebiliriz, ya da o anda öyle gelmiştir… içten.
İçten gelen… Özde samimi olması gereken…
Samim olan yani iç, asıl, gönül ve öz olan.
…
İnsan ne zaman kendine samimi olur?
İçten gelen her şey samimiyet taşır mı?
Ve eğer samimiyet yoksa insanın yalanı kimedir?
Kendine mi? Yoksa karşısındakine mi?
İnsan kendine yalan söylerken ne düşünür?
Yarattığı hayal âlemine kendisi de inanır mı?
Hayalleri ile oyalanan, kendine yalan söyleyen, artık kendi gerçeğini görmekten bile korkan insan için
Bir kurtuluş var mıdır?
Ya gerçek…
Bu kadar zalim midir?
…
Daha onlarca soru var aklımda.
Oysa,
“Hayatın kokusu ve rengi olan samimiyet sizden uçup gitmişti.”*
Şimdi kendi içime bakıyorum, ayıklamaya çalışıyorum: “Burada samimiydim burada değil, evet burada ama burada değil… Ah, bu çok samimiymiş ama o tek kelime nasıl da çıkmış ağzımdan, doğru mu ki? Peki, neden söyledim?”
İnsan yaratılışı itibari ile kendi iç rehberine sahiptir. Bu rehbere vicdan da diyebiliriz. Vicdanı insana nerede hata yaptığını nerede doğru davrandığını söyler. Böyle bir rehberlik ışığında kolay olmalı yaşam. Yaşam ise sanki oyun oynar gibi her şeyi karmaşıklaştırmaya meraklıdır… “Bir saniye kadar göz ardı edeyim şu iç rehberi. Bir saniyeden bir şey olmaz. Sadece bir düşünce. Tek bir davranış.” Ne de olsa sonucu -bana göre- benim için iyi olacak.
Akıl böyle söylesen daha iyi edersin der, kalp ise sessizce bekler, kendisine sorulmasını. Aklın ukalaca her şeye müdahale etme arzusuna rağmen, kalp alçakgönüllülükle, tüm samimiyetiyle bekler.
Ne çare… Bir kere atladı mı insan kalbin sesini dinlemeyi, haritasını kaybetmiş gezgine döner. Yaşam bir anda kuşatır etrafını uçsuz bucaksız bir orman gibi. Kaybolmak işten bile değil şimdi…
…
Kaybolmuşluğunda insan belki de pişmanlıkla kendi kendine konuşur: “Ah,” der “dinleseydim onca uyarıyı bu koca ormana girmeden önce, güvende olacaktım!”
Güvende olmak için önce güvenmek gerekir.
İnsana bahşedilmiş olan iç rehbere güvenmek.
Her ne kadar öğrenilmiş bilgiler yaşamı ilerletiyor gibi gözükse de, ilerlenen yol doğru mudur? Bu soruyu sormadan yaşanan bir ömür tükendiğinde, insan bir anlık boşluğunda yakalanır, kendi iç sesine, soran: “Gerçekten samimi miydin?”
Kendine samimiyeti yoksa o kişinin kurduğu bütün yaşam sahtedir, seçtiği yol yanlıştır.
Samimiyetsiz bir yaşam içinden çıkılamaz bir hapishaneye dönüştürür hayatı. Samimi olmadan söylenen her söz, yapılan her eylem, birer pranga gibi kendi sahte gerçekliklerine sıkıca bağlar. İnsan yavaş yavaş kendi inşa ettiği “samimiyetsiz dünyanın” kölesi olur… Nasıl itiraf etsin artık?
Özgürleşmek ise içsel bir eylemdir. İnsan önce içinde özgür olmalıdır. Vicdanı hür olmayan kendi kendisinin kölesidir. O vicdan ki kimse bilmese bile bilir, içinden geçirdiğin, samimi olduğun her ne ise bilir. Geri kalanı ise senin kendine vereceğin hesabın içindedir.
O halde, artık “Kimin kölesisin?” diye sormanın bir anlamı yok. İnsan bilmeli ki ancak kendi kendisinin kölesidir, başka hiç kimsenin değil.
Özgürleşmek kişinin kendi kendisine samimiyetindedir. Yaşama duyduğu içten ve kalpten sevgi ve bağlılığındadır. Vereceği bir hesabın kalmadığı, kalbinin hafif, özünün doğru olduğu bir yaşamda, insan özünde özgürlüğe ulaşabilir.
…
Özgür bir yaşam için seçim sizin… Önce kendinize samimi olun, sonra da başkalarına… Yaşam iç’ten olsun, gönül’den olsun, can’dan olsun… 09/12/2013, Kimin Kölesisin?” – Yaşam Gördüğünün Ötesinde
31/12/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
9 sene olmuş doğalı… Ama yaşı bu değil, o ebediyetten gelen ve ebediyete giden biri…
İnsan sahiplenmeyi sever, halbuki senden doğan, sana en yakın olan bile kendi yolunda yürümeli…
Bense sahiplenemedim bazı şeyleri -böylesi daha iyi, ben de böyle büyümedim mi ki-, bu düşünceler, duygular ve yazılar biraz da yalnız kaldılar kendi yolculuklarında, yabancı oldular öz topraklarına…
Her üretim insanın kendi çocuğudur…
Anne ya da baba olmayan hiç kimse yoktur bu hayatta.
Ve tüm anne babalar, yaşamın zıtlıklarını temsil eden bir yaratıcı kisvesi altında ya hayran olur sadece kendi çocuklarından bahsederler ya da kendi haline bırakır nerdeyse unuturlar çocuğun ihtiyaçlarını… Utanç veya çaresizlikle terk edenlerse yaratımını beğenmeyip yok etmek isteyen bir sanatçı gibi öfkelerine, pişmanlıklarına yenik düşmüşlerdir…
Oysa tüm manevi öğretiler demez mi, ‘O seni asla yalnız bırakmaz’…
Evet, sen bıraksan bile kendini, yaşam seni bırakmaz…
Şimdi kendime söylüyorum, ‘Öykücü, senden başka kimse yok burada… Tüm bu öyküler sana yazıldı… Hatırlaman için… Sadece izin vermen yeter…’
Hepimiz… her birimiz kendi yaşamımızın öykücüsüyüz… Sadece hatırlamamız ve izin vermemiz yeter…
*
Bir öykücünün bir zamanlar anlattığı gibi…
“Yolun ortasında duruyorum, burası son mu yoksa başlangıç mı?..
Karanlıkta kalırsa insan, zihin hemen “dur” der, “sakın kıpırdama, görmeden ilerleyemezsin”. Sonra insan bekler, belki gözleri karanlığa alışır biraz, biraz alışsa zaten el yordamıyla bulunamaz mı çıkış yolu? Sağa sola çarpar bedenini, kendini acıtır, acıttıkça öfkelenir. Sonra zaman geçer ve ümidi azalır, ama azalsa bile yok olmaz, belki de şimdi biri gelecek ve ışık getirecektir…
İnsan ne kadar bekleyebilir?..
Sonra içine döner, karanlıkta -yapacak daha iyi bir şey yoktur zaten-. Kendi kendiyle konuşur, soran kimdir, yanıt veren kim, bilemez, ikisi de kendisi olsa gerek, “ben” diye düşünür. Aklında tek bir şey vardır, ışık gelinceye kadar oyalanmak, kendini oyalamak ve sakin kalmak. Oysa içi hiç de sakin değildir.
Zihin ise tuhaftır, kendi kendine kalınca türlü hikâyeler çıkarır ortaya. Unutulmuş anılar, gelecek planları… Zihnin ellerine bıraktığında, insan için beklemek bir kâbus da olabilir bir heves de…
Zihin tuhaftır, kendi kendine kalınca, yalnızlığı kadar gevezeleşir, belki de yanıttan çok soru üretir…
Karanlıkta kaldığım gün beklerken başladım kendi kendimle konuşmaya. İçimde bir özlem vardı. Işığı arzuladım. Ve geri dönmeyi. Döneceğim yer başlangıç mıydı yoksa son mu bilemedim.
Kelimeler çoğaldı, sorular çoğaldı. Hiç mi yanıt yoktu? Belki de sorular yanıttı ve yanıt zannettiklerimiz sadece birer öyküydü.
Karanlıkta onlarca öykü döküldü zihnimden. Güldüm. Kendime “öykücü” dedim, “seni dinleyen başka biri yok burada!”
Sonra, kelimeler özledi ve okunmak istedi, kavuşmak ve bilinmek arzusuyla bu kez onlar beklemeye başladı…
Işığı.
“Görmesem bile biliyorum” dedim, “gelecek orada, o gelecek ki hem başlangıç hem de son, hem var oluş hem de yok oluş.”
“Ve biliyorum ki ‘yaşam’ gördüğümün ötesinde… 20/11/2011, İstanbul”
*
16/12/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
Deniz resmi çizmişim, denizden çok dalgaları resmetmişim…
Resim kütüphanede kitapların yanında yerini almış, –gururlu bir ressamın hâne halkına, ki en çok kendisine açtığı sergi alanı…
Resmin içine dalmış, dalgalarının arasında gezdirirken gözlerimi, aniden dalgaların canlandığını, suyun ışıltılı hareketini fark ediyorum…
Hayranlık ve şaşkınlık içinde uyanıyorum rüya âlemimden…
*
Bir resim hatırlıyorum…
Poseidon’un Atları…
Mavi deniz dalgaları, beyaz köpükler içinde kıyıya vururken, her bir dalga kendi haşmeti içinde güçlü ve güzel beyaz bir ata dönüşmüş,
Atların dizginleri denizlerin tanrısı Poseidon’un bir elinde, diğer elinde ise azametle taşıdığı mızrağı sanki yolu açıp denizin tüm gücünü karaya iletiyor…
Evin salonunda sergilediğim bu resim kayboldu nedense –nasıl, ne zaman kaybolduğunu hatırlamıyorum- anısı ise hiç kaybolmadı dünya âlemimden…
*
Öyküleri severim…
Her bir öykü, yepyeni bir pencere açar insanın iç dünyasında, yaşama bakışını değiştirir, bazen kendini anlamasına yardım eder, bazen de diğerlerini anlatır…
Nasıl ortaya çıkar bir öykü?
Nerededir bu sayısız sonsuz öykünün kaynağı?
İnsanın içinde nasıl bir yer vardır ki, tıpkı bir kuyu gibi, su çektikçe bereketi artar…
*
Her bir düşünce bir dalga gibi…
Engin bir okyanustan gelip tüm denizleri ve nehirleri dolduran sonsuz bir kaynak…
Her bir düşünce bir dalga gibi…
Kaynağın kıyıya yansıması, bazen şiddetli, bazense latif bir dokunuş…
*
Öykülerde bir arayış vardır, –aradığı ister gerçek bir hazine isterse görünmez bir arzu olsun- kahramanın yadsıyamayacağı bir çağrının peşine düştüğü arayış…
Bazı öyküler mutlu sonla biter, aranan bulunur, arzulanana kavuşulur…
Bazı öykülerse sanki yaşamın hırçın yüzünü sert bir rüzgar gibi hissettirir içimizde, ne arayana ne de aranana çare yoktur…
*
Bir sesleniş: “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim…”
*
Kurgusu farklı bile olsa her kültürün paylaştığı bir öykü, anlatılır ki: Kahraman bir hazine sandığının peşinde, sonu bilinmeyen bir yolculuğa çıkar…
Tıpkı, yaşama doğan her birimiz gibi, bilinmedik bir yolculuk başlar…
Her birimiz aslında o hazine sandığını ararız yaşamda…
Kimimiz maddiyat isteriz, iyi bir iş, çok para, güzel bir ev, eşyalar…
Kimimiz güç isteriz, kontrol etmek, hükmetmek, zirvede olmak…
Kimimiz itibar isteriz, adımız bilinsin, başarılı olalım, tanınalım…
Hazine sandığının içinde ne olduğunu bilmeyenlere bilenler anlatır; kıymetli taşlar, paha biçilmez mücevherler, sayılamayacak kadar çok altın, gümüş ve daha neler neler…
Hazine sandığının içinde ne olduğunu bilmeyenler anlatılanlara inanır; kendi hayallerinde bir sandık yaratır, yarattıkları hayalin peşine düşerler…
*
Her bir düşünce bir dalga gibi, denizin bir parçasını taşır getirir, kıyıya vurduğunda insanın zihninde bir yansıma yaratır, o yansıma bir fikir, bir arzu olur yaşamda…
Dışa baktığında tüm düşünceler tıpkı kütüphanedeki kitaplar gibi sıralanır…
Yaşamı ve kâinatı tanımlayan, anlamlandıran her bir düşünce hazine sandığının görünen yüzüdür…
Her bir düşünce sandığın içindeki kıymetli bir parçayı ortaya çıkarır…
O kadar ki, insan kendini sadece düşünceleri ve arzuları sanır…
*
Oysa, bir kelime değişse, her şey değişir…
Ben, “gizli bir hazine idim, bilinmek istedim” değil de “sevilmek istedim” dendiğinde, yaşama bakış değişir…
Ancak belki o zaman arayan gözler dışa değil içe döner, gerçek hazine sandığı dışarıda değil içeridedir…
Bir kelime değişirse, yaşama tüm bakış değişir…
*
Hepimiz kendi gizli hazine sandığımızla doğarız bu hayata…
Başkalarının öykülerini dinlersek eğer, bulunacak tüm hazineler dışarıda bir yerlerdedir, gözlerimizi uzaklara çeviren ve bizi yollara düşüren…
Bilgi en büyük hazinedir denir, tüm kapıları açan, yaşamı geliştiren, ileriye götüren…
“Kendini bil” sözleri ile içimizde öğrenme arzusunu kamçılayan…
Oysa bir kelime değişse, her şey değişir…
Bir kelime değiştiğinde, insan değişir…
“Kendini bil” değil de “Kendini bul” dersek, dışarıdaki arayışı sonlandırsak ve bir dursak ne olurdu?
Dursak ve gözlerimizi içeri çevirsek, içimizdeki gizli hazine sandığını görsek…
Her birimiz onlarca kıymetli hazine parçasıyla geliriz bu yaşama….
O kadar gizlidir ki bu hazine, zordur bulmak…
Zordur insan için kendine bakmak…
Zordur bakmanın ötesinde kendini görmek…
Zordur görmenin ötesinde kabullenmek…
Zordur kabullenmenin ötesinde değer vermek…
Zordur insan için kendini sevmek…
*
Belki de yaşamın başlangıç noktası burasıdır…
Her bir insanın şimdi kendi durduğu noktadır…
İnsan noktası: “Ben”
*
Hazine sandığını bulmak için, önce tüm zorluklardan geçmelidir…
Kendini bilmeli,
Kendini görmeli,
Kendini kabullenmeli,
Kendine değer vermelidir insan…
-Bir kelime değişirse, yaşama tüm bakış değişir…-
“Kendini sev”melidir insan…
Şimdi “ben”i “ben”e kör eden her ne ise, tek tek tüm perdeleri kaldırmalıyım gözlerimden...
Sevgi bir kez yeşerdi mi insanın içinde, kendinden kendine –kendimden kendime–
İnsanın içsel âlemine bakması bir evin içinde dolaşmaya benziyor…
Ev bazen tanıdık, bazense ilk defa adım atılıyormuşçasına yabancı…
Kimi odaların kapıları ardına kadar açık, kimilerininse sımsıkı kapanmış, kilitlenmiş, hiçbir zaman bulunmasın diye anahtarları dipsiz denizlere atılmış…
Bazı odaların içinden sımsıcak bir ışık, kahkaha sesleri yayılırken, bazı odalar hüzünlü, kederli, öfkeli ya da sessiz…
O sessizlik ki anlamlandırması en zor olanı, girip girmemekte sizi tereddütte bırakan bir uzaklıkta…
Kimi odanın kapısı artık kapanmış da olsa, içeriden sızan yumuşak ışık yüreği ısıtırken, kimi odanın kapısı ardına kadar açık olsa bile adım atmaya cesaret edemeyeceğin… bir ev…
Aslında insanın kendi yaşamı…
Tüm odalar bir anı, bir dönem, bir olay, bir insan…
.
İnsan yaşadıkça inşa edilen bir ev gibi kendi tarihini oluşturuyor. Ne tuhaf ki, o ev bazen tanıdık bazense yabancı…
.
Tarih de böyle yazılmıyor mu?
İçinde yaşadığımız halde tarihi yazan bizler farklı farklı hikâyeler anlatmıyor muyuz?
Algı süzgecimizden geçtiğinde ‘gerçek’ dediğimiz her şey bizim yorumumuz değil mi?
Hatırlamakta zorlandığımız ya da çok emin olduğumuz o gerçek ‘gerçek’ mi?…
Gerçek olmasına imkân var mı?
Hangimizin algı kapıları yargılardan, yorumlardan arınmış? Hangimiz artık inanç sistemini aşmış?
.
Hepimiz yolda olduğumuz kadarız… En iyisi, bunun farkında olmak ve ille de gezmek gerekiyorsa o evi, yargılamadan hüküm vermeden gezmek…
.
.
“Edmund Burke dünya tarihiyle ilgili bir kitap yazıyordu. Kitabının yarısını tamamlamıştı; yani yaklaşık bin beş yüz sayfayı. Daha önce böyle detaylandırılmış bir dünya tarihi yazmak için harekete geçen kimse yoktu. Burke kitabını yazmak için hayatının otuz yılı boyunca geceli gündüzlü çalışıp didindi.
Burke bir gün yazarken, dışarıdan aniden kargaşa sesleri geldi. Bazı komşularının evden dışarı fırladıklarını görünce o da dışarı çıktı ve sordu: “Ne oldu?”
Komşular cevap verdiler: “Evinizin arka tarafında bir cinayet işlendi.” Burke onlarla birlikte olayın olduğu yere koştu.
Ceset oradaydı, katil yakalanmıştı ve büyük bir kalabalık toplanmıştı. Bir adama ne olduğunu soruldu, adam bir cevap verdi. Başka bir adama yine aynı soru soruldu; adam başka bir şey söyledi. Üçüncü bir kişiye yine aynı soru yöneltilince, o daha başka bir hikâyeyle cevap verdi. Fakat hepsi de görgü tanığıydılar.
Burke şöyle dedi: “Bu tam da gözünüzün önünde oldu. Nasıl olur da aynı şeyi söyleyen iki cevap yok? Olay benim evimin arkasında olmuş, ceset hâlâ orada -kan hâlâ akıyor- katil yakalandı ve tüm bu kalabalık burada. Yine de olan bitenle ilgili hemfikir olan iki kişi bile yok. Herkes kendi başına bir hikâye anlatıyor.”
Burke evine girip yazmakta olduğu kitabı yaktı; otuz yılın emeğini ateşe atarken şöyle diyordu: “Ben iki bin yıl öncesinde neler olduğunu araştırıp saptamaya çalışırken, evimin arkasında yeni olmuş bir olayda iki insan aynı fikirde buluşamıyor. Bu tümden faydasız. Tarihin bir kıymeti yok…”
.
.
Kendi tarihimi de kendi algı süzgecimden geçirip hikâye ettiysem, ne kadar gerçek bir geçmiş olabilir hatırladığım…
Ve eğer bugün değiştiysem, geçmişe bakışım ne kadar benzer olabilir…
Tüm anlatılanlar ve dinlenenler bir hikâyeyse eğer, senin perspektifin, benim perspektifim… hakikât nerde bulunur?
Zamanın düz akışında döngüler önemlidir insan için, bir an durup değerlendirme fırsatı sunarlar…
Şanslıysa insan sorar kendince…
Belki der ki:
Yürüdüğüm bu yolda nerdeyim?
Dün ve bugün arasında neler oldu?
Geçmişteki ben ve gelecekteki ben arasında şimdide duran bu ben, ben kimim?…
Her sorunun bir yanıtı vardır.
Bazen yanıtsız kalmış gibi gözükse de, yanıt ya verilmiştir ya da verilecektir.
Dikkat ederse insan yanıt kendini aşikar edecektir.
…
Bugün ben de düşünüyorum, onlarca soru geçiyor aklımdan.
Yağmurun baskınlaştırdığı bahar çiçeklerinin, toprağın, çam ağaçlarının kokuları, biz hep burdaydık diyor, yağmur sadece bizi sana aşikar etti.
…
Aşikar olmaksa tek yönlü olmuyor hayatta. Kendini gösteren kadar bir de gösterileni gören olmalı.
Çocukluğumu hatırlıyorum, annemin sihirli bir eli vardı sanki. Diktiği her çiçek kolayca toprağını benimser, büyür ve gelişirdi. Benim için bir çiçeğin ‘tutmaması’ diye bir şey yoktu, çok sonraları tanıştım ‘tutmayan’ çiçeklerle…
Sihirli el nasıl oluyordu da her dokunduğunu yaşatıyordu? Belki de hikmet elde değildi, ele can veren kalpteydi. Kalpteki sevgi ve eldeki itina birleştiğinde ortaya çıkan her ne ise, yaşam da sanki bize tüm bu karmaşanın içinde birleştirmemiz gerekenleri hatırlatıyor. Ne o, ne de bu… Hikmet her ikisi birleştiğinde ortaya çıkan, ortada olan, orta yolda bulunanda.
…
Öyküde anlatılır ki:
“Bir tüccar Mutluluğun Gizi’ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret sebebini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi’ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
‘Ama, sizden bir ricada bulunacağım,’ diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş. ‘Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.’
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.
‘Güzel,’ demiş bilge ‘peki, yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvan Başı’nın yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?’
Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
‘Öyleyse git, evimin harikalarını tanı,’ demiş ona bilge. ‘Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.’
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarda asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
‘Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?’ diye sormuş bilge.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
‘Peki,’ demiş bunun üzerine bilgelerin bilgesi, ‘sana verebileceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.’…
…
Mutluluğun Gizi’ni yaşama geçirebilmemiz dileğiyle…
03/06/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
belki de en kolayı ama en zoru insan ruhunun güzelliğini görebilmek,
‘Kendine ışık ol’ diyebilmek…
Her gün, her an sevgiyle
“Buda ölüm döşeğindeyken en yakın öğrencisi Ananda ağlamaya başladı. Orada binlerce öğrenci vardı, en az on bin kişi. Hepsi gözyaşlarına boğulmaya hazırdı ama bir şekilde kendilerine hâkim oluyorlardı çünkü Buda bundan hoşlanmazdı: “En azından bizden öteye giderken onun öğrencilerinin mesajına kulak verdiğini hissederek gitmesine izin verelim.”
Ama Ananda kendini tutamadı. Bu herkes için zordu ama Ananda için daha zordu, çünkü en az altmış yıldır o bir gölge gibi Buda’nın yanındaydı. Karşılık beklemeden mümkün olan her şekilde ona hizmet etmişti. Ona hizmet etmek ve o başkalarıyla konuşup soruları yanıtlarken sessizce oturmak büyük bir zevkti. Ananda asla araya girmezdi. Böyler adanmış bir insan bulmak çok zordu…
Bu adam kendine hâkim olamadı: Altmış sene uzun bir süreydi. O bir gölge gibi olmuştu ve şimdi tek başına kalıyordu. Gözleri yaşardı. Buda bakmak , öğrencilerine son bir kez bakmak için gözlerini açtı. Ananda’nın gözlerindeki yaşları görünce, “Ananda, kendine ışık ol,” dedi. “Ben senin ışığın değildim. Ben senin kurtarıcın değildim. Benim ölümüm hiçbir şeyi değiştirmez. Hatta şimdi sana altmış yıldır söylediğim şeyi anlayacaksın: Sırf bana hizmet ediyorsun ve kendini bana adıyorsun diye herhangi bir illüzyona kapılma. Böyle bağlılık bulmak çok zordur ama yine de seni bu bağlılık kurtarmaz.”
Bir dönüşümden geçmek zorundasın ve bunu yalnızca sen yapabilirsin. Bu öyle içsel bir çalışmadır ki bir usta bile oraya ulaşamaz. Sen hariç, oraya kimse ulaşamaz. Ve insan ruhunun güzelliği budur, senin dışında kimsenin erişememesidir. Merkezin varoluşla öyle korunur ki ona kimse el süremez.
Birini kurtarmak söz konusu değildir. Evet, merhametli insan sana yolu, onu nasıl tecrübe ettiğini açıklmak için elinden geleni yapar. Ama bu sadece hikâye paylaşmaktır. Belki de o hikâyeden kendin için bazı ipuçları yakalayabilirsin ama bu sana kalmıştır…”
Öykü alıntı: Osho, İnsan Ruhunun Güzelliği
09/05/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
Dünya’da yaşamın var olabilmesi Güneş’ten gelen elektromanyetik radyasyona bağlıdır; güneş ışığı atmosferde süzülerek yaşamı var edecek şekilde yararlı gün ışığına dönüşür, aydınlık ve sıcak, karanlık ve soğuk sayesinde Dünya üzerinde yaşam var olur…
Ancak ışık her zaman aynı miktarda gelmez; zamanın parçalarını, gün içinde saatleri ve yıl içinde mevsimleri oluşturacak şekilde farklı miktarlarda ve yoğunlukta gelen ışık, bizim için gündüz ve geceyi oluşturur…
Sonsuz bir dans içinde ışık, bazen baskınlaşır bazense geri çekilir. Gündüz ve gecenin kendine özgü doğası ile yaşamın sürdürülebilirliğini sağlar.
Sanki bitmek bilmeyen bir hakimiyet mücadelesi, bu iki dövüş sanatçısının dansında gücü birinden diğerine taşır durur… Kadim bilgiler bunu “zirveye ulaşan dönüşmek zorundadır” diyerek anlatır, her ikisi de birbirlerinden bir parça taşırlar, tıpkı bir tohum gibi ve aslında her zaferde biri diğerini doğurmaktadır…
Sadece bir an vardır, sanki bir karar anı gibi, gündüzü geceye eşitleyen, ışığı karanlığa eşitleyen.
Mücadele durur.
Bir anlığına her şey eşitlenir yaşamda…
Bu bir fırsat anıdır.
Tıpkı yaşamda geldiğiniz bir yol ayrımı gibi…
Seçim öğretilerle ve dışsal etkilerle gerçekleşirse, bilgiye muhtaçtır, doğru bilgi doğru kararı getirecek diye düşünülür…
Bir de emin olunan bir karar vardır, o zaman artık seçim yoktur, insanın güneşi doğmuş, gün ışımış, aydınlanmıştır her yer ve her şey… Emin olunan yolda yürünür, dosdoğru bir yoldur bu, yaşamı bambaşka bir âleme taşıyacak olan doğru yol…
*
Aequus Nox – Eşit Gece…
24 mevsim takvimine göre 21 mart – 4 nisan tarihleri bahar ekinoksunun zamanıdır. Bu sene ekinoks bir gün erken, 20 mart’ta başlıyor.
Batı astrolojisindeki tanımıyla, Güneş’in Koç burcuna geçişi baharın gelişini müjdeler.
Dünya’nın devinimine bağlı olarak, kendi ekseni etrafındaki dönüşü ve Güneş etrafındaki yörüngesindeki seyahati esnasında bir yarısı güneş ışıklarıyla aydınlanırken, diğer yarısı karanlıkta kalır. Dünya’nın dönüşü ve ilerleyişi nedeniyle, Dünya’nın karanlık yarısı ile aydınlık yarısını birbirinden ayıran çember şeklindeki hat yani aydınlanma çemberi de sürekli ilerler, gece ile gündüz arasındaki sınırı oluşturur.
Yılın diğer günlerinin yükseliş ve alçalışından farklı olarak, ekinoks gündüz ve geceyi eşitleyerek mükemmel bir denge sunar.
Bu eşitlenmeyi, güneş ışınlarının ekvatora dik vurması sonucunda aydınlanma çemberinin kutuplardan geçişi sağlar. Yılda sadece iki kez gerçekleşen bu geçiş ilkbahar ve sonbahar dönüm noktalarını işaretler…
*
“Gök ve insan birdir” der yine kadim öğretiler. İnsan doğanın parçasıdır. Dünya ile birlikte yaşayan bizler de aynı devinimleri yaşarız. Yılın bu zamanı kışa ait olan uykunun sona ermesini, baharın gelişini ve yeni bir döneme uyanmayı bekleriz…
Güneş, bugün bizi tekrar uyanmaya hazırlıyor.
Karanlık ve aydınlık arasında yaptığımız yolculukta bir an için dengeye kavuşturuyor.
Ancak salt dengeye kavuştuğunda yürüyebilir insan doğru yolda, ancak denge daim olduğunda geçebilir sırât köprüsünden…
Vadedilen Cennet dengenin sırrında gizlidir…
21/03/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
‘Sanki pamuklar içinde yumuşacık geliyorlar dünyaya’ diyordu doktor…
Anlattığı sezeryan doğumların kolaylığıydı, hem annenin korkularını ve acılarını ortadan kaldırıyor hem de bebeğin yumuşacık kolay doğmasını sağlıyordu…
Peki, neden doğal doğum dedikleri sancılıydı? Neden anne doğum sancısı başlamadan, su kesesi boşalmadan anlayamazdı bebeğin vaktinin geldiğini? Nedendi bunca telaş bunca zamandır?
Doğal doğum buysa, doğanın bir kastı mı vardı tüm o annelere tüm o bebeklere?
Hikâyeye bakarsanız, kadına bir kastı vardı elbet… Cennetten kovulan kadının doğumu sancılı olacaktı ve bu dünyaya gelen her bebeğin doğabilmek için ta en baştan bir emek vermesi gerekti. Annenin koruyucu rahminden başlayan yolculuk çabasız çıkış sağlamıyordu hiçbir bebeğe, çıkarken de başaşağı düşmek vardı dünyaya…
*
‘Nasıl bulduysan öyle bırak!’
‘Bu da nerden çıktı şimdi?’ diyorsunuz belki de… Bu cümle bu konuya ait değil. Memleketin tuvaletlerinde görürüz sıklıkla çünkü. Çoğu kişi de görmezden gelir, görmek istemez, umursamaz bu uyarıyı. Hiç üstüne alınmaz, kendisine söylenmiyordur, ya bir öncekine ya da bir sonrakinedir tüm ikaz…
‘Bırakmazsam ne olur?’ Benim işim bittiğinde, arkamı dönüp gittiğimde -umurumda da değilse- bırakmazsam ne olur…
*
Çocuk büyütenler bilir, küçük yaşlarda başlayıp, ‘ağaç yaşken eğilir’ misali öğretmek gerekir her şeyi. Siz küçük fidanlarınızı nasıl büyütürseniz, büyüdüklerinde seyredeceğiniz bahçeniz öyle olacaktır.
Hangimiz hatırlamayız annelerin kulaklarda çınlayan sözlerini, ‘Yavrum tabağını kaldır sofradan’, ‘Yatağını topla kalınca’ ya da ‘Böyle dağınık bir odada nasıl buluyorsun aradığını’, gereksiz gelir çoğu gence.
Halbuki, sofradan tabağını kaldırmayan nasıl tamamlıyordur başladığı işleri, sabah yatağını toplamayan zihnini nasıl topluyordur gün boyu, dağınık odamda her şeyi bulurum istediğimde diyen yaşamının dağınıklığında aradığına nasıl ulaşıyordur?..
Siz nasıl yaşarsanız yaşamınız öyle olur…
*
Japonları seviyorum, ruhuma iyi geliyorlar. Sadelikleri, çalışkanlıkları, düzenleri, özenleri, yaşamı güzelleştirmeleri, geliştirmeleri iyi geliyor. Onların da zayıf yönleri yok mu? Elbette var. Yaşam denge ister. İki yanlışın bir doğruyu götürmediği bu dengede ne zaman eksik, zayıf yönünüzü görseniz onu düzeltip orta yolu bulmanızı bekler.
Her sabah yeni güne uyandığınızda, günün yeni olduğunu fark edip coşkuyla karşıladığınızda,
Yediğiniz her yemekte, sunulan sofra için teşekkür edip saygıyla kurulanı topladığınızda,
Kullandığınız eşyalara size sundukları rahatlık ve konfora karşılık özen gösterdiğinizde,
Bu ufacık şeyleri, kolayca gözden kaçan detayları görüp değiştirdiğinizde,
Belki siz de değişir, yaşamınızı değiştirir, güzelleştirirsiniz.
*
İnsan seçebilir. Hoyratça yaşamayı ya da zarafetle yaşamayı seçebilir…
Geçen gün seyrettiğim bir belgeselde, bir tür maymunun hayatı gösteriliyordu. İnsana benzerlikleri her zaman bizi şaşırtan maymunlar becerikli ve akıllılar, alet kullanabiliyor, öğrenebiliyor ve yaşam kalitelerini artırabiliyorlar.
Bu tür çoğunlukla böcek, ufak hayvanlar ve kabuklu yemiş ile besleniyordu. Ellerindeki küçük taşlarla yemişleri bir kayanın üstünde kırıp kolayca yiyebiliyorlardı. Taşı sertçe vurduklarında yemişi kırmak kolaydı…
‘Başka bir tür daha vardı, onlar taşı zarifçe vurup yemişi kırıyorlardı’ dedi.
Ne tuhaf, bir tür diğerine göre daha kaba ve hoyrat. Oysa bize göre hepsi hayvanlar âleminin bir parçası, yine de hepsi birbirinden farklı.
Tıpkı bizim gibi.
Bizler de onca farklılığımıza karşın aynı türün altındayız; bize ‘insan’ diyorlar. Tek bir tür. Halbuki hepimiz okulda okuduk, insanın evriminde şimdiki insanın kategorisi homo sapiens ‘akıllı, bilen insan’a kadar farklı farklı türler yaşadı. Homo erectus ile başlayan kıyam, türün gelişiminin sonu değil başlangıcıydı.
Elli bin yıl kadar önce, dik duruşu, gelişmiş beyni, soyut konuşma yeteneği, lisan kullanma kabiliyeti ile donanmış bu tür bizlerin atası olarak kabul edilir. Tüm bu becerileri ile ihtiyacı olan araçları üretebilen, kendi farkındalığı olan, rasyonelliği ve zekasıyla yüksek seviyede düşünmeyi başarabilen bu tür, insanı ‘insan’ yapan özelliklere sahip olarak tanımlanır.
Biyolojik evrim teorisi halen tartışıla dursun, yaşamda bir evrim olduğu aşikâr. Olmasa hiçbirimiz kendimizi geliştirmek için uğraşmaz, çocuklarımız bizden daha iyi yaşasınlar diye çaba göstermezdik.
Kısacık insanlık tarihinde bile gördüğümüz gelişim yaşamın ve bizlerin sürekli değiştiğini gösteriyor.
Bazılarımız artık homo sapiens olmayabilir. Bazılarımız da belki hiç homo sapiens olmadılar…
*
Mağara adamından bu yana çok yol kat ettik.
Bugün teknolojimizle övünebiliriz. Yine de bir düşünsek, birkaç yüzyıl önce hayal bile edilemeyen şeylerin şimdi gerçekleştiği bir dünyada aslında daha kat edeceğimiz çok yol var…
‘Siz hâlâ atalarınızın dini üzerinde misiniz?’ sorusunun yanıtı bulmak için bir kez daha düşünmek gerekli.
*
‘Nasıl bulduysan öyle bırak’ demiş bizden öncekiler.
Şimdi ben artık, ‘Bulduğundan daha iyi halde bırak’ diyorum.
İşiniz bittiğinde arkanıza bile dönüp bakmadan çıktığınız tuvaleti, Yemeğiniz bittiğinde darmadağın kirli tabaklarla dolu kalktığınız sofranızı, Kapınızı kapadığınızda içerde savaş çıkmış gibi dağılmış eşyalarınızı, Konakladığınız mekânda temizlikçilere terk ettiğiniz süfliyetinizi, Belki de en önemlisi, karşılaştığınız tüm insanların duygularını, düşüncelerini, Bir değişiklik yapın ve yarın bulduğunuzdan daha iyi halde bırakın.
Önce kendinizi, bugün evinizi, yarın yaşamınızı, giderken dünyanızı bulduğunuzdan daha iyi hale getirip öyle bırakın. Misafiri olduğunuz bu dünya sizi ağırlamış olmaktan zevk duysun, memnun olsun…
Kendisi kutsal saydığı bir mekâna girerken kapıda ayakkabılarını atarcasına çıkarıp öylesine bırakan, nasıl düşünebilir ki kutsaldan daha değerli olan yaşamına saygı ve sevgi göstermeyi?
Yaşamda kutsal hiçbir şey yok. Sadece insanın kutsallaştırdıkları var. Din ‘yol, hüküm’ demektir. Din yaşamdır.
Yaşam bütünüyle kutsal ötesinde değerli.
Yaşam, boşalan su kabını doldurup bırakmakta gizli, Yaşam, yanından geçtiğin çiçeğe gülümseyen bir bakış sunmakta gizli, Yaşam, yanındakilere söylediğin tatlı sözlerde, uzaktakilere gönderdiğin sevgi dileklerinde gizli.
Yaşam, kutsal olanın ötesinde, gözlerinin önünde gizli.
Yaşam, artık değerine sahip çıkmanızı ve onurlandırmanızı bekliyor.
Onu yüceltecek olan sizsiniz.
*
Güzellik herkes için göreceli ancak, herkesin bir güzellik anlayışı var.
İnsanın içsel pusulasında kuzey yıldızı iyiye ve güzele çevrilmiştir. Yine de bu pusulanın kullanımının öğrenilmesi gerekir. Ve siz güneydeyseniz göremezsiniz kuzey yıldızını. Bazen büyük bir dönüş gerekir.
Çocuk büyütenler sadece büyümelerini sağlar ama çocukların kendilerini keşfedip yetiştirmelerine doğru destek olmazlarsa, bahçe olgunluğa eriştiğinde sefasını süreceklerine cefasını çekmeye başlarlar.
Sizi büyüten anne baba artık görevini tamamlamış olabilir, o zaman siz kendinizi yetiştirmeye devam edeceksiniz.
Bahçenin tüm ayrık otlarını toplayıp yerine envai çeşit çiçek ekmek artık sizin işiniz. Kendi bahçeniz güzelleştiğinde inanın sizi gören herkes özenip sırrınızı öğrenmek isteyecektir.
Tıpkı bir zen bahçesindeki gibi, yaşamda attığınız her adım suya düşen damlanın yarattığı halkalara benzer ancak kalıcı izler bırakır kendi yolunuzda.
İnsanı ‘insan’ yapan şey kendi farkındalığı, yüksek seviye düşünme yeteneği ise bunu sadece dışsal gelişim, araç gereç ve şimdinin teknolojisi için kullanmak yeterli midir?
İnsan yerçekiminin kanununa karşı kıyam etmiş ve başaşağı geldiği bu dünyada ayağa kalkmıştır. Dik duruşu yaşamdaki tutumunu işaret eder. Kendisini aşağı çeken her şeye karşı kıyam edeceğini söyler.
Soyut konuşma yeteneği ve lisan kullanımı sadece düşüncelerini ifade etmek için midir? İnsanı tüm canlılardan ayıran duyguları unuttuğunda kullandığı lisan yarım kalmış gelişmemiştir…
*
Tüm manevî öğretiler hizmet et der.
Her güzellik emek ister.
Yaşam sahip olabileceğimiz en güzel şey.
En büyük emeğiniz kendinize, kendi yaşamınıza olsun…
11/09/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar