Leviathan

İnsan için yaşamda masumiyetin bittiği bir an gelir…

Çocuksu safiyet anlamında değil de… daha çok suçsuzluk anlamında…

Yeryüzüne gönderilen Âdem ile Havva’nın çocukları Habil ve Kabil, masumiyetin bittiği böyle bir an’ı sembolize ederler.

.

İnsan yeryüzüne, içinde binbir tohumla gelir…

Tohumların bazıları güzel çiçekleri, bereketli ekinleri, dayanıklı ağaçları saklarken, bazıları da dikenli çalıları, zehirli mantarları, ısırgan otlarını saklar…

İnsan toprağına hangisini ekip hangisini sularsa onun mahsulünü toplar…

İnsan yeryüzünde, ektiğini biçmekle sınanır…

.

Bireyden topluma, toplumdan devlete, insanlık tarihi olası onlarca senaryoyu hayata geçirdi. Dışsal ve içsel gelişiminde deneme yanılma yoluyla en idealini bulmaya çalıştı, hatalar yaptı, bazen ders aldı bazense ısrarla yoluna devam etti… Ne pahasına olursa olsun…

Burada paha, ‘etme bulma dünyası’nda, sadece edene etki etseydi, belki de daha kolay olurdu birçok şey…

Ama ‘ne pahasına olursa olsun’ dediğimizde, attığımız her adımın bir şekilde diğerlerini etkilemesinden kaçamayız… Yolda verdiğiniz selama karşılık bir tatlı çift söz ederken kim bilir belki de bir kazadan korunur birileri ya da kızgınlıkla tartıştığınız bir başkası içinde yükselen öfkeyle kendine bir musibeti davet eder…

Tohum bizim içimizde olsa da, toprağını isteyerek ya da istemeyerek sulayan çok olur… Siz de başkalarının topraklarını sularsınız aynı şekilde…

.

1600’lerde Thomas Hobbes, ‘Leviathan, Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Gücü’ isminde bir eser yazar. İngiliz İç Savaşı sırasında yazılmış olan bu eser, sosyal bir sözleşme ve mutlak bir egemen tarafından yönetilmeyi tartışır. Toplumsal sözleşme teorisinin en eski ve en etkili örneklerinden biri olarak görülür. Bugünün demoktratik devletlerinde yaşayanlar olarak katılsak da katılmasak da hatırlamakta fayda var anlattıklarını…

Elbette, dünya yaşamında insanın tek başına hayatta kalması mümkün değil. İnsan tarihi boyunca, korunmak, barınmak, beslenmek gibi temel fiziksel ihtiyaçlarının yanı sıra paylaşmak, sevmek, güvenmek gibi duygusal ihtiyaçlarını karşılayan gruplar içerisinde var olmuş. Zamanla gruplar büyümüş, toplulukları, topluluklar büyümüş toplumları, toplumlar ülkeleri ve devletleri ortaya çıkarmış. Her birinin içinde aile ve arkadaş grubu, bütün oluşumun hücresel çekirdeği olarak yer almış.

Hayvanlar âleminde nasıl ki güçlü olan hayatta kalır ve grubu yönetirse, hayvana yakın insan âleminde de küçük topluluklar kendilerine güvenecekleri güçlü liderler seçmiş, liderin takipçisi halinde kendilerini bir anlamda onun ellerine teslim etmişler. Ancak teslimiyet öyle noktalara ulaşabilir ki, güven içinde olmak için teslim olduğunuz lider size rağmen sizin hayatınızı elinizden alacak kişiye dönüşebilir.

Toplumsal ya da sosyal sözleşme dediğimiz kavram bireylerin bazı ortak kurallara uyarak kendilerini şiddet, sahtekarlık ya da olası tehlikelerden korumak için birleştiklerini ifade eder. Birey, bu sözleşme karşılığında devlete ya da otoriteye, ‘hukukun üstünlüğü’ kapsamında, bir bölümünden vazgeçerek bağımsızlığını sunar ve yöneten tarafından yönetilmeyi kabul eder. Tabii ki hâlâ, yaşadığı toplumun içinde bağımsız var olmaktadır ancak hukuk devreye girdiğinde ortaya koyacağı tüm şartları kabul ettiğini beyan eder… Bizler, bugün, bu kavram ile bir araya gelmiş toplumlar içinde ve devlet düzenlerinde yaşıyoruz. O kadar bunun içine doğuyoruz ki, çoğunlukla sorgulamıyoruz bile. Demokratik bir ortamda oy vererek seçtiğimizi düşünerek yönetenin bizi temsil ettiğini farz ediyor, belki de çok düşünülmeden verilen sadece bir anlık kararın sorgusuz sualsiz bir teslimiyete dönüşmesine izin veriyoruz…

.

Egemen bir gücün yönetmesi büyük bir grubun, farklı düşünce, farklı eğitim ve bilgi düzeyine sahip bireylerin, farklı ahlakî değerler ile yaşayanların bir araya gelerek kendilerini yönetmesinden daha kolay. Aile içinde bile çocukların henüz olgunlaşmadığı dönemde baba ya da anne otorite figürüdür. Her ne kadar bugünkü yönetim şeklinde demoktratik seçilmiş gibi gözükse de, yöneten bir şekilde ‘doğası gereği’ egemen olmak için kendisine kapılar aramaya başlar.

Burada, ‘doğası gereği’ demek, insanların dışsal gelişimlerini görmenin daha kolay olduğu, içsel gelişimlerini ise her zaman bu kadar net göremeyiz demektir. İnsanın asıl doğasını bir bakışta hatta bazen uzun süre geçse bile tam olarak bilemezsiniz. Her insan kendi gelişim merdiveninde bir basamakta durmaktadır ama hangi basamakta, o, kendisine bile her zaman aşikâr değildir.

Egemene teslim olmak aslında bireyler için de avantajlı gözükür, kararları sizin yerinize biri alır, eylemleri organize eder hayata geçirir, siz bu eylemler iyiyse o birinin sırtını sıvazlar, kötüyse parmağınızı doğrultup suçluyu gösterirsiniz…

Egemen, bireyi kendi yaşamının sorumluluğunu almaktan kurtarır. Ama kendi yaşamının sorumluluğunu almamak demek, tıpkı bedensel olarak büyüdüğü halde evden ayrılmayan bir çocuk gibi asla gerçekten büyümemek, kendine ait özgün bir yaşamının olmayacağını kabul etmek demektir…

.

Leviathan, ya da Livyatan, aslında bir deniz canavarıdır. Mitolojide ve kutsal kitaplarda bahsi geçen bir yaratık… Eyüp kitabında anlatıldığına göre, sabır örneği olarak gösterilen Eyüp peygamberin her şeyini kaybettiği zaman “Rab verdi, Rab aldı, Rabbin adına övgüler olsun” şeklindeki nidası sınanmasını sonlandırmaz, öyle bir noktaya gelir ki vücudunda çıkan çıbanlara musallat olan kurtçukları düştükleri zaman yerden elleriyle alıp tekrar vücuduna koyarak çilesini tam teslimiyetle kabul eder. Ne tuhaf ki, bu teslimiyete rağmen çile nihayetinde Tanrı’nın kendisiyle konuşması ve uyarması sonucunda sonlanır. Tanrı ona bilmediği bir çok şey olduğunu ve kendisinin Livyatan’ı bir olta ile çekecek kadar güçlü olduğunu söylemiştir. Livyatan kötülüğü simgeler, şeytanın bir görüntüsü gibidir… Ayağını yere vuran Eyüp, tüm kurtçukları üzerinde silkeler ve hem bedenini hem yaşamını iyileştirir…

Thomas Hobbes kitabının kapağında, Egemen’i denizden çıkan güçlü bir dev gibi göstermiştir. Livyatan’ın bedenine sahip bir insan, balık benzeri bedenindeki her bir pul, bir insan başıdır, tek bir yöne, Egemen’in yüzüne bakan, yüzlerce insan… Bu figürün bir elinde savaşçı liderin gücünü simgeleyen bir kılıç, diğer elinde dinî hakimiyetini simgeleyen bir asa ve başında her şeyden üstün olduğunu gösteren bir taç vardır…

Her ne kadar Egemen yüceltilse de, bir anlamda biliriz ki burada egemen merhamet ve sevgi gibi insanî değerlerden yoksundur…

.

Kral balığı’nı duymuştur belki bazılarımız…

“Pasifik Okyanusu’ndaki Blatter Adası’nı çevreleyen sularda özel bir balık türü yaşar. ‘Kral balığı’ denen bu türün inanılmaz bir kabiliyeti vardır. Kral balığı doğuştan sihirbazdır. Pulları olup olmayacağına kendisi karar verebilir. Yaşamını pulsuz sürdüren kral balıklarının daha iyi, kolay ve sakin bir hayatları olur. Çünkü doğanın tasarladığı gibi bir yaşam sürerler.

Pullu kral balıkları, küçük balıkların kendilerine yapışmaları için sihirlerini kullanırlar. Bu küçük balıklar kendilerini kral balığının gövdesine yapıştırırlar. Başlangıçta kral balığı bu yapışan balıklara bazı yararlar sağlar. Küçük balıkların kullandıkları özel bir beden sıvısı salgılarlar. Ancak zaman geçtikçe bu sıvı küçük balıkları içine alır ve sonunda kral balığının üzerindeki pullar gibi olurlar. Bu pullar gerçek pul olmazlar tabii ki, sadece yapışan balıklardan oluşan bağlantılardır.

Bu pullara sahip kral balığı, normal bir kral balığından dört kat daha büyüktür. Gençken, pullu olanlar pulsuz olanlardan daha muhteşem görünür.

Peki yaşlandıklarında ne olduğunu biliyor musunuz?

Kral balığı zamanla, bedenlerine yapışık küçük hayvanları tutma yeteneklerini kaybeder. Çok uğraşırlar ama insanlarda da olduğu gibi yaşlandıkça beden işlevleri zayıflar. Bu yapışık bağlantıları tutmaya ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hepsi teker teker dökülür. Ta ki kral balığı gerçek boyutuna dönene kadar.

Bir zamanlar heybetli olan kral balığının bu durumu kabullenmesinin ne kadar zor olduğunu siz tahmin edin… Uzun süredir tuttuğu pulları kaybettikten sonra, onlarsız nasıl düzgün yüzeceğini bilemez. Ayrıca çıplak gövdesiyle çevresine nasıl uyum sağlayacağını da kestiremez. Depresyona girer, kendini küçümser ve diğer balıkların önünde itibarını kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşar.

Sonunda kendini öldürmeye karar verir. Kafasını kayalara vurur ve diğer balıklara bilerek çarpar. Kayalara vurmak ve başka balıklar tarafından ısırılmak canını yakar. Birkaç günlük uğraşı ve acının sonunda, kral balığı ölür…”*

Kral balığı bize insanın güç açgözlülüğünü anlatır.

.

Yaşamda bazı yollar aslında daha zorlu olmalarına rağmen insana kolay gözükürler…

Düşünmeden inanmak, bilinçsizce teslim olmak kolaydır…

Karar vermek, emin olmak, hayatının sorumluluğunu almak zordur insan için.

Kimi hata yapmaktan korkar, kimi kendini eğitmeye, geliştirmeye üşenir, kimi tembel, kimiyse çok inatçıdır değişmek için…

İnsan gücünü dışarıya bir kez verdiğinde, geri alması asıl zor olandır.

Zordur ama imkânsız değildir…

Eyüp gibi ayağını yere vurup büyük bir sarsıntıyla üzerindeki kurtçukları silkelediğinde kendine gelir insan ve iyileşmeye başlar.

Kurtçuklar diğer bir açıdan kral balığının pulları gibidir. Bu ilişkide her iki taraf için de denge yoktur…

Aklıyla beraber kalbini de geliştiren insan için yaşamda dengeyi bulmak, aşırılıkları törpüleyip açgözlülükten arınmak, orta yola ulaşmak kolaydır…

Aklın ışığı, ilimin ve bilimin gösterdikleri, kalbin ışığı, sevgi, anlayış ve hoşgörünün getirdikleri ile tamamlanır.

Akıl ve kalp birlikteliği yoksa insanlar arasındaki birliktelik de yok olur.

O zaman tıpkı Habil ve Kabil gibi, kardeş bile kardeşi göremezken, bir diğerinin sizi görmesini bekleyemezsiniz…

.

Hayatta hatasız insan yoktur.

Yeter ki hatalarımızdan ders alıp büyüyelim.

Büyürken kendimizi sevelim, kendimize değer verelim.

Ancak bu büyüklükte tekrar kavuşuruz… masumiyete…

Masumiyetin safiyetine…

Safî’yetin kudretine…

.

10/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

*Kral Balığı’nın öyküsü için alıntı: Şifa Sanatları, Emei Qigong 13. Soy Sahibi Büyük Usta Fu Wei Zhong

Kintsugi… Kırılanı Onarmak…

İnsanın içinde yaşamı geliştirmeye, iyileştirmeye, güzelleştirmeye yönelik bir pusula vardır.

İhtiyaç temelli istek ve arzular hayatta kalmasını sağlar insanın. Ancak yaşam, hayatta kalmaktan ibaret değil. Yaşam gelişim, değişim ve dönüşüm çarkında hareket eder. Tıpkı bir arabayı ileriye taşıyan ahşap tekerleklerdeki gibi, çubuklar sabittir, temel ihtiyaçlar hiç değişmez. Aradaki boşluklar ise arzularla doldurulur, boşaltılır. Siz, yaşam yolunda ilerlerken almayı ve bırakmayı öğrenirsiniz… Denge kurmayı öğrenirsiniz…

Diğer taraftan, yaşam çok yönlüdür, istekler ve arzular çoğaldıkça, tek bir hedefte kilitlendikçe dengesizlik ve açgözlülük baş gösterir. Teker bir kere yalpalamaya başladı mı kolay değildir tekrar dengeyi kurmak. Hele bir de yoldaysanız…

En iyisi bir durmak, problemi tanımlamak ve çözüm getirmek…

*

Bütün bunlar olurken, insan elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır. En iyisi bazen mükemmel arzusunu doğurur. En ideal olan…

Her şey mükemmel olsa, yaşamın daha da güzelleşeceğine, mutlu olacağına inanır insan. Oysa yaşamın da kendi dengesi vardır. Mükemmel olabileceğini gösterir yine de hep bir kusur ekler.

Yaşam, ideal ve kusur ile dengeye kavuşur. O zaman ne ideal diyebilirsiniz ne de kusur bulabilirsiniz var olana, olana… Her ikisi birlikte olmadan yaşam olmuyordur, öğrenirsiniz…

Güzellik varsa çirkinlik vardır, sağlık varsa hastalık vardır, zenginlik varsa yoksulluk vardır, bereket varsa kıtlık vardır, mutluluk varsa acı vardır…

İki tarafı da kabullenmeden bir olmaz yaşam.

*

Kabullenmek anlayıştır. Anlayış olmadan kabul gerçekleşmez. Kendini ve yaşamı anlamadan, hayatta başına gelenleri kabullenmesi zordur insan için. Anlayış olmadan gösterilen kabul olsa olsa çaresizlikle baş eğmektir.

Anlayış ise dışarıdan insana verilebilecek bir olgu değil. Anlayış içten doğar. Bu tıpkı kaynama noktasına gelen suyun hal değiştirip, buharlaşmaya başlaması gibidir, insanın gelişim noktaları vardır, o noktaya ulaşınca birden hal değiştirir ve farklı olur. O kadar farklı olur ki, ne kendisi ne de başkaları tanıyamaz insanı…

Yükselen bir doğada bu iyidir, yine de suyun buz halini unutmamak gerekir. Hal değişimi ve fark iki yönde de olabilir insan için… ya yükseklerdedir ya da alçaklarda…

Bir kez yükselip anlayış kazanmaya başladığında yaşama bakış da değişmiştir. Gören göz aynıdır. Ancak görüntüsündeki bulanıklığın ya da bozukluğun dış gözünden değil de kalp gözünden olduğunu anlar insan.

Yükselmek demek arınmak demek, tek tek fazlalıklardan arınmak, tek tek kalp gözünün berraklığını kapatan kirden, tozdan arınmak…

*

Bir istek ile başlamıştık, tek bir arzu… Yaşamak.

Yaşamak, ama nasıl?

İçinde güvenli olduğu bir evi, karnını doyuracak yemeği, ihtiyaçlarını karşılayacak bir işi, yanında bir ailesi, arkadaşları varsa insan halinden memnun durabilir ama ancak bir anlığına. İstek doğuran yapı insanın içindedir, var oluşunun bir parçası. Memnun olduğu anda diğer bir istek doğacaktır. Önemli olan dengeyi koruyabilmek…

Mükemmel yaşam arzusu, açgözlülüğün kapısına giden kısa yol. Mükemmel yaşamınızda güce ve paraya sahip olacağınızı, tanınıp sevileceğinizi düşünebilirsiniz. Oysa her hayalle birlikte yaşamda hayal kırıklığı da vardır…

Hayal kurmaya başladığında insan için sınır yoktur. İyi ki de yoktur yoksa tüm gelişim dururdu kıt kanaat geçinme düşüncesinde olan bir zihinle birlikte. İnsan yaşamı hayalleriyle var eder bir anlamda. Yine de, diğer ucu çok kolay unutur insan. Hayal kırıklığı…

Sınırsız hayal âleminde sınırsız hayal kırıklığı da beklemektedir. Bazen tohumu siz ekersiniz meyvesi nesiller sonra yenir. Bazen en büyük arzunuz tıkanır, elinizden alınır, sizin yeni bir hayal kurmanız beklenir. Bazen de hayalinizle kurup yarattığınız tüm âlem sizden sonra başkalarının elinde hırpalanır, dağılır…

Yaşam, hem hayale hem de hayal kırıklığına ev sahipliği yapar. İnsan içinse hayal iyi, hayal kırıklığı kötüdür. Kırılan hayalleriyle öyle bir kırılır ki insan, ne kendini ne de yaşamını onaracak, tamir edecek, yeniden doğuracak gücü kalmaz, küser hayata…

Yine de bir yerde küskünlük varsa yanında mutlaka barışmak vardır. Hem de hemen yanı başında. Sadece kendimizi nasıl onaracağımızı, yaşamı nasıl onaracağımızı bilirsek, hemen yanı başımızda…

*

Zen, doğuda, Hindistan’da doğdu, Çin’de tohumu Tao ile güçlendi, nihai çiçeğini Japonya’da açtı denir. Gerçekten de aynı felsefenin farklı yönlerini bu ülkelerde gözlemleyebilirsiniz. Her birinin kendi özel ve özgün yanı kıymetli. Yine de çiçeğin latifliğini köklerde bulmak mümkün değil, köklerin besleyiciliği olmadan gövdeyi büyütmek mümkün değil, gövdenin gücü olmadan çiçek açtırmak mümkün değil, birbirleri olmadan gelişmeleri ve var olmaları mümkün değil.

İnsan, tohumu, kökleri, gövdeyi ve çiçeği ayırt ettiğinde bütünlüğü görebiliyor. Karşılaştırmadan her birini yerli yerine koyduğunda anlayabiliyor.

Tohum olmadan başlangıç olmaz, gövde olmadan güç olmaz, çiçek olmadan güzellik olmaz. Çiçeğin içindeyse tohum gizlidir. Yenilenmek için.

*

Kintsugi, Japonya’ya özgü bir teknik, kısaca ‘kırılanı onarmak’ diye tanımlanabilir. Kırık bir çömlek, ‘altın ile bir araya getir’ilir. Kayıbın kazanca, talihsizliğin talihe, kusurun güzelliğe dönüşmesi…

Kırık çömlek, hayatın zorluklarından geçmiştir, dayanma eşiğine ulaşmış, belki de bir kazaya uğramıştır. Kırıldığı anda artık işe yaramaz görülür. Ancak, kırılmadan çömleği tam anlamıyla tanımak, anlamak da mümkün olmaz. Tıpkı insan gibi…

Biz her ne kadar başarılarımızla kendimizi tanıdığımızı düşünsek de bu ancak bir yarımızdır, diğer yarımızı hatalarımızla, kırıldığımız zamanlarda tanırız. Yaşam kırgınlıklarla ilerler…

Siz hem kendinizdeki kırıkları hem de diğerlerinde yarattığınız kırgınlıkları onarmayı öğrenmeden ne kendinizi ne de yaşamı tanımış olmazsınız.

Yaşam size ölümü gösterdiğinde doğmuş olmanın kıymetini, hastalık gösterdiğinde sağlığın kıymetini, nefret gösterdiğinde sevginin kıymetini anlarsınız…

*

Şimdi, kırık tüm parçaları bir araya toplayın.
Dikkatlice ve itinayla yerlerini bulun.
Bir zamanlar bütün olan ve şimdi dağılmış durana bakın.
Bakın ama, kalp gözünüzle bakın.
Tekrar bütünü görün.
Onarmak için son adımınız altın tozu kullanmak.
Bu, hem kırığı hem kırılanı onarırken onurlandırmak için.

*

Her hayal kırıklığı, her kalp kırıklığı onarılabilir.
Yeter ki biz yaşamı anlayabilelim.
Kırıklara, kırgınlıklara tutunmamıza gerek yok.
Doğru onarıldığında, eskisinden daha güzel, eskisinden daha özgün, biricik olacağını bilin.

Binlerce çömlek var olacak hayatta, yine de bu güzelliğe sahip olan sadece bir tane…

*

06/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

gerçekten gören göz nerededir

yaşamdan büyük olan

kendini yansıtırken

.

.

gözbebeğinin

billur camı

ayn’a olur

.

.

her bir teli ışığın

kırılır cama vurunca

yakın uzak ayrışır

.

.

toz tanesi bile

duramaz

ayn’anın üzerinde

.

.

mükemmel bir düzende

yanısıtır

ayn’a ayn’ı

.

.

.

sor o zaman

fark nerden gelir?

.

.

gerçekten gören göz nerdedir?

.

.

.

öyle bir devinim ki

öyle bir devinimde ki

zaman yok durup bakmaya

benden doğana

öyle bir devinimde ki

zaman yok dönüp bakmaya

zihnin kıskacıyla

öyleyse

bırak

kendini doğursun

gerçek kalpten

doğan

gerçektir

ne kutsal kitaplar kaldı

ne kutsal kitaplar kaldı

ne ulvi sözler

ne peygamberler

ne de alimler

.

bir ben kaldım

kendi kendime

bir de yaşam

.

işte sabah!

gözlerimi açtığımda

başlıyor gün

.

çay içmek istiyorum

kendim demliyorum

demlerken

özenle yetiştirene

her adımda emeği geçene

teşekkür ediyorum

.

kahvaltımı hazırlıyorum

hazırlarken

istediğim tüm lezzetleri

benim için bakıp büyüten

toprağa, güneşe

bulutlara, yağmura

teşekkür ediyorum

.

teşekkür ediyorum

ellerime

bedenime

tüm becerilerime

aklıma ve gönlüme

isteyip de yerine getirebilene

.

geziniyor gözlerim

evin duvarlarında

eşyaların arasında

her birinin bir görevi

bir anlamı var

benim için

olmak istediğim yerdeyim

yaşam sevinciyle

.

dışarı bakıyorum

pencereden yakına ve uzağa

gözümün görebildiği bir şehir

istersem çıkıp

sokaklarında dolaşabileceğim

istersem deniz kıyısında

temiz havayı içime çekebileceğim

yol kenarında ağaçları

ve dallarda kuşları seyredebileceğim

bir şehir

istersem bir adım uzağımda

koca bir tarih

istersem bir adım yakınımda

işlek bir çarşı

.

yollarda asılı bir reklam panosu

‘İstanbul Senin’ diyor

bana söylüyor

evet ‘benim’

istersem her bir köşesini

keşfedebileceğim

.

ve istersem yol daha da uzağa

bir başka şehire

belki de bir başka ülkeye uzanır

.

istersem yol hiç bitmeden

bir diyardan öbürüne

uzanır

.

‘bugün burası iyi’ diyorum

memnunum

bugün sıcak bir çay istiyor

can’ım

çay elimin altında

can’ımın istediği gibi

demliyorum

tadı benim damak tadımda

can’ımdan canan’ıma

yudumluyorum

hayatı

.

aynaya bakıyorum

gözümün kenarında ince bir çizgi

dün var mıydı

bunu istemiş miydim

ah, gözyaşlarımın nehir yatağı

şimdi tanıdım

acısıyla tatlısıyla geçen

bütün günlerimi istemiştim

kim bilir daha hangileri

bekliyor beni

istersem

daha çok gülümseyebileceğim

dudaklarımın kenarına

çizgiler işleyebileceğim

.

ne kutsal kitaplar kaldı

ne de ulvi sözler

ne peygamberler

ne de alimler

.

benim için

bir ben kaldım

hemen yanı başımda

kendimle baş başa

düşünüyorum

bana gönderilen bir kitap var mıydı

her günüme bir sayfa yazsaydım

koca bir kitap çıkmaz mıydı

benden

.

bu kadar söz dinledim

bu kadar fikir, öneri

bu kadar göz’dağı

.

sonunda

bulmuş muydum aradığım cevapları

benim içtiğim çayın tadını

benden daha iyi bilen biri

olmuş muydu

.

birinin hazırladığı yol haritasıyla mı

çıkacaktım yola

yoksa kendim mi bulacaktım

kendi yolumu

artık yeterince büyümüş müydüm

kimse elimi tutmasa da

karşıdan karşıya

geçebilecek kadar

.

yolun bu yakasında çocukluk

yolun diğer yakasında olgunluk

.

ben her günüme

sahip çıkabilir miydim

şikayet etmeden

çözebilir miydim dertlerimi

sıkıntılarımı giderebilir miydim

.

günün getirdiklerini görebilir

isteklerimi şekillendirebilir miydim

açgözlü olmadan

belki bir doz daha az

belki bir’az daha çok

dengeleyebilir miydim

.

ben

bir tek ben

yaşayabilir miydim hayatı

sevebilir miydim

yazı, kışı, baharı aynı

sevebilir miydim

yaşamın her an’ını

sevebilir miydim

bana sunulanları

.

ne kutsal kitaplar kaldı

ne ulvi sözler

ne peygamberler

ne alimler

.

bir ben kaldım

elimde sabah demlediğim

sıcak çay

bahçeyi seyrediyorum

bin’bir yaşamın uyanışını

iç’içe bir’likte ben’imle

her an yeni bir istekle

her an özgürce

doğuyor yaşam

.

bugün bana hediye

yaşam en güzel hediye

ne istersem, nasıl istersem

öyleyse gün aydın olsun

hepimize

her gün

bu gün’dür

gerçekten

yaşamayı bilene

.

.

.

gaybın âlemi

ne kadar bilse de

asla bilemeyeceği bir sınır var

insanın

.

ince çizilmiş bir çizgi

saklar yarını bugünden

.

ince çizilmiş bir çizgi

saklar içindekini dışındakinden

.

ince çizilmiş bir çizgi

saklar gizleneni aşikârdan

.

ince bir çizginin ardındadır

gaybın âlemi

.

.

asla bilemezsin

gerçekten

ne olduğunu

ne olacağını

.

.

her gününün rızkı

sana gözükendir

.

almanın ve vermenin

dengesinde

.

teşekkürle karşıla

sabah öten kuşları

.

teşekkürle karşıla

günü aydınlatan güneşi

.

teşekkürle karşıla

o günün payına düşeni

.

.

derin bir kuyudan

sunulan su’dur yaşam

.

kuyunun çıkrığı senin elinde

içtiğin kap senin gönlünde

.

ne çıkrığı bırak

ne kabını kirlet

.

yaşam veren su’yun kaynağı

derinde

el değmeyen hem safi hem şafi

bir yerde

.

.

.

nükleus

nükleus, nükleolus

mitokondri

ribozomlar, lizozomlar

golgi cisimciği

endoplazmik retikulum

hücre zarı

ve ismini hatırlayamadıklarım

.

hücrelerin yapısını okulda öğretip

bir ömür boyu unutturan bir eğitim

parçaları tek tek aktarıp

bütüne götürmeyen bir anlayış

ile büyüdük

.

öyle bir dağıldık ki

bir türlü toplanamadık

gözümüz dışarılarda yaşarken

kendimizi ve gerçek doğamızı

belki de hiç göremedik

.

oysa ben varım

okuduklarım bir bilgi değil

benim kendi varlığım

.

bedenim trilyonlarca hücreden var oluyor

her gün milyarlarcası ölüp yenileri doğuyor

rakamlarla bakarsak

insan bedeni yaklaşık 37 trilyon hücreden oluşuyor

her gün yaklaşık 330 milyar hücre ölüyor

bedenimiz saniyede 3.8 milyon yeni hücre üretiyor

sürdürülebilirlik dedikleri yaşamın devamlılığı

bir teori ya da proje değil de yaşamın kendi gerçeği

yaşam var olmak üzere programlanmıştır

.

insan bedeni inanılmaz ve muhteşem

kendi enerjisini üretebiliyor

temizliğini bakımını yapabiliyor

kendisine neyin iyi gelip gelmediğini biliyor

ihtiyacı olduğunda dinleniyor

ihtiyacı olduğunda tüm gücünü ortaya koyabiliyor

.

yine de beden insan için bir araç misali

insan arzuları, zevkleri ve aklıyla

bedeni bir yana koyup yaşayabilir

.

bir yere kadar

.

.

.

bedeni unuttuğunuzda

sistemin dengesi bozulduğunda

stoklarla, elinden gelen içsel dengeleme çabalarıyla

bir yere kadar yaşam istediğiniz gibi devam eder

.

hastalık ister fizyolojik, ister psikolojik olsun

dengenin aşırı bozulmasında bir çağrıdır insana

beden ‘benimle ilgilen’ der

ruh ‘benimle ilgilen’ der

öyle bir noktaya gelir ki

bazen ikisi birden ‘bu sen değilsin’ derler

.

gerçekten de ‘sen’ değilsin artık var olan

hasta halini tanıyamaz insan

düşüncelerinin, duygularının peşinde

arzularının, isteklerinin çemberinde

merkezini, gerçek ben’liğini kaybettiğinde

var olan zihnin ürünü bir başka kimlik dedikleri

insanı kendinden perdeleyen bir varlık

.

.

.

yeniden doğabilir mi insan?

.

yaşama uyum sağladığında

yeniden doğmamak mümkün müdür?

.

her bir hücre benzeri yenilenen tazelenen insan

aslında

inat etmese her geceden sabaha yeniden doğmaktadır

.

.

.

Âdem ile Havva gibi

ruh ve beden birbirinin eş’idir bu hayatta

.

hücrelerimiz yaşam enerjimizi verirken

yaşam sevincimiz ruhumuzdan gelir

.

denge orta yol’dur insan için

.

düşüncelerin, duyguların, arzuların, ihtiyaçların

dengeli karşılanması, bazen de yönetilmesi gerekir

.

tıpkı küçük bir çocuğu yaşama hazırlar gibi

hazırlamalıdır insan kendini her gün yaşama

.

günün getirdikleriyse unutturur kolayca

öyleyse tekrar tekrar hatırlayalım

.

muhteşem bir var oluşun içerisinde

akıl almaz bir yapının bütünlüğünde

var olur insan

.

ihtiyacı olan yaşam enerjisi içinde

yaşam sevinci ise kendi çabasındadır

.

bütün var oluş

akıl ötesi bir dengede ve bütünlükte

insana yaşam vermek için

var olur

.

.

.