Bir ziyaret daha vardı, onu diğerleriyle birlikte yazmadım…
Toprağa değil, suya yapılmıştı bu ziyaret…
.
Yaşamın kaynağı’na
.
4. Ziyaret:
Görevli hafifçe gözlerini kısarak baktı bana,
“Siz” dedi, “Daha önce gelmiştiniz, değil mi?”
“Evet” dedim, “Hatırladınız…”
“O gün, burada çok öfkeli bir kadın vardı, öfkesi dinmemişti bir türlü” diye devam ettim,
“Ben bile bir kaç söz söylemek zorunda hissettim ama nafile…
Aklımda kaldı burası, bugün de gönlüme düştü yine gelmek istedim.”
Görevli kendiliğinden başlayan sohbetin içtenliğiyle o günün bütün detaylarını anlatmaya başladı,
“Bir sakinleşip bir öfkelendi… Şikâyeti bitmedi bir türlü…
Aslında zaman değişti, insanlar daha saygılıydı eskiden…
Şimdi resim çekmek için yapmadıkları kalmıyor,
Kimi kapıdan çıkar gibi yürüyor, benim görmediğimi zannedip kenardan telefonu uzatıyor,
Kimi hemen öfkeyle itiraz ediyor, ‘kim bana karışabilir ki’ diyerek dikleniyor,
Kimi bir fırsatını bulup olmadık pozlarla arkadaşının elindeki telefona gülümsüyor,
Yok değil tabii saygılısı da var, bir iki kişi de anlayışla kabul ediyor uyarıyı,
Birinin ‘bir bildiği vardır’ diyerek saygı gösteriyor…”
Söz dönüp dolaşıp, o günkü öfkeli kadına geri geldi; bir türlü anlatılanı anlamayana, rica, uyarı dinlemeyene…
Gayriihtiyari bir yanıt dile geldi benden:
“Ah, dedim, dileğimi değiştirdiniz” elimde üç tane mum vardı yakmak için,
“Dersimizi kolay yoldan öğrenelim” diye devam ettim,
İlk dileğim bu oldu…
.
Buraya, şifa bulmak için gelen insanlar var.
Halkın anlattığına göre, suda yüzen balıkları görmek şans getirirmiş…
Görevli balıklara bakıyor, ‘dört tane var’ dedi, sabah yem verdiğinde hemen geliyorlar,
Biz konuşurken bir tanesi kendini gösterdi,
“Bakın” dedi görevli, “Orda kenarda duruyor.”
Beraber balığa baktık…
Balık kendi âleminde suyun içinde…
Bizler kendi âlemimizde…
.
Musa ile Yuşa’nın hikâyesini hatırladım…
Bir gün Musa’ya ‘insanların en bilgilisi kimdir’ diye sorulur, içinden gelen yanıt ‘benim’ demek ister ama, doğru yanıtı bulabilmesi için bir yolculuk yapması gerekmektedir. Kimi ve nereyi aradığını bilmeden yola çıkar, tek bir ipucu vardır elinde, aradığı yanıt iki denizin birleştiği, balığın canlandığı yerdedir.
Yuşa ile birlikte yola koyulurlar. Yanlarında bir sepette balık vardır, acıkınca yemek için. Yol uzundur, yorulduklarını hissettiklerinde dururlar. İki denizin birleştiği yerde, bir kayanın yanına geldiklerinde başlarını koyup uyurlar. Onlar uyurken sepetteki balık atlayıp denize karışır. Uyanınca Yuşa balığın kaybolduğunu fark eder, fark eder ama Musa’ya haber vermeyi unutur. Yola devam ederler. Ne zaman ki Musa acıkır ve Yuşa’ya ‘artık acıktık balığı getir’ der, Yuşa balığın canlanıp suya karıştığını söyler. Musa aradıkları yeri fark etmeden geçtiklerini anlayınca hemen geri dönerler, yorulup da uyudukları, balığın suya karıştığı yerde bulurlar ‘kullarından bir kul’u… İki denizin birleştiği, balığın canlandığı yerde aradığını bulmuştur Musa. ‘İnsanların en bilgilisi’ne soracak ne çok soru vardır. Ancak, ne tuhaftır ki, onunla başka bir yolculuğa çıkar bu sefer Musa, ‘kullarından bir kul’un ‘sen bana sabredemezsin’ dediği, soru sormadan sadece eşlik edip izleyeceği bir yolculuğa…
.
Ben de geri dönmüştüm, aklımda kalan gönlümün istediği, iki denizimin birleştiği noktada, işte balık canlanmıştı benimle konuşuyordu yaşam…
.
Sohbet inançlara, dileklere, niyetlere, emin olmaya doğru aktı.
İki ayrı dünyanın insanı, bir suyun kenarında, balığın yanında buluşmuş,
Ama belli ki biraz sıkıntılıydı bir türlü laf anlatamamaktan ziyaretçilere…
‘Çekilecek derdim var’ diye düşündüğünde insan, biraz konuşursa ne kadar da rahatlar, ferahlık gelir kalbine…
Kalplerimiz ferahlamış, gülümsedik,
“Sizin” dedim, “Bu insanları görmeniz gerekiyormuş herhalde”.
O an’da düşünülüp de verilmiş bir cevap değildi…
.
Şimdi düşünüyorum…
Hepimizin birbirimizi görmemiz gerekiyor.
Yukarıda bahçede sessizce uyuyanlar vardı bir tek, artık suskun âlemlerinde ne öfke kalmıştı ne de itiraz…
Aşağısı ‘yaşam veren su’yun kaynağına açılıyordu, insanın bin’bir yüzünü canlandıran yaşama…
Kimi yüz öfkeli, kimi yüz sevecen…
Hepsi aynı kaynaktan besleniyor ama hepsi farklı yüzlere bürünüyor, öyle farklı ki karşısındakine baktığında kendini hiç bir şekilde tanıyamıyor…
Bu âlemde, herkes kendi âlemini yaşıyor…
.
Yukarıdan aşağıya, letafetten kesafete, dünya sahnesinde, çekilecek derdi varmış gibi yaşar çoğu insan…
Oysa yolculuk, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, bir ağırlaşıp bir hafifleyerek devam ediyor…
Bahçıvan gibi, vakti geldiğinde aşağıda insanlarla bir’likte görevli, vakti geldiğinde yukarıda sükûnetle bir’likte bahçede…
Bu âlemde, insan isterse, zanlarının yarattığı büyük beklentilerinin peşinde, balığı görmek için çırpınıp, belgeleyeceği o an’ın resmi için öfke krizlerine tutulabilir…
Bu âlemde, insan isterse, balık bahane diyebilir, çünkü geriye akılda kalan gönülden yapılan bir sohbetin güzelliğidir…
.
Su, insana yaşam verendir bu dünyada,
Su, kaynaktır insan için,
Aradığı, bilgi ise bilginin,
Aradığı sevgi ise sevginin.
.
Yaşam dopdoludur,
Boş bir nokta bulamazsın,
Her istediğin her ihtiyacın,
Yaşamın içinde bir yerlerde.
.
Şaşırma su’yun getirdiğine,
Yaşamın sundukları,
Kaynağı bulmasını bekler,
İnsanın kendi içinde.
.
25/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
Bu dünyada insana kalan bir avuç toprak olduğunda, bir başka kıymete biner o nokta misali toprak parçası…
Bazen gelir kapısı olur bereketin doğuş noktası, bazen de veda kapısı olur bu âlemle öbür âlemin geçiş noktası…
.
1. Ziyaret:
Araları açıldıkça zamanın, insan bazen şaşırıyor, değişimin olmadığı hiç bir yer yok şu dünyada…
“Bunlar önceden vardı” dedim zambakları işaret ederek.
“Bunlar da benim ektiklerim” çiçek açmış bir iki sümbül soğanı, yaprak vermiş yonca köklerini gösterdim. -Kalıcı olsun diye soğanı, kökü olan bitkilerden seçmiştim.-
“Bunlar görevlinin ektikleri” dedim, iki tane gül dalı, zor da olsa tutunmuştu toprağa.
Sonra durdum, ne diyeceğimi bilemedim, kelimeler döküldü dudaklarımdan,
“Bunlar da, Allah’ın ektikleri” dedim, toprağın geri kalanını kaplamış tüm yaban otlarına baktık beraber…
Bana bile tuhaf geldi söylediklerim, en çok da onlardan kurtulmaya çalışıyorduk kendimizce düzenleme yaparken.
“Böyle yemyeşil güzel olmuş” dedim, “Otlar kalsın, bir daha ki ziyaretimde bakarız.”
Kuru yaprakları temizledik, suladık, bir anda canlandı toprak sevinçle….
.
2. Ziyaret:
Yol kenarında tabela gözüme çarpınca, iç sesime kulak verdim, “Yeşil Efendi”nin kitaplarını biliyordum ama şimdi sanki bir tanışma çağrısına uyar gibi tabelayı takip ettim.
Tek bir tabela yetmez bazen, yol çatallanır, hangi ayrımdan gideceğini bilemez insan. Ama tek bir tabela vardır takip edecek.
O zaman, sormaya başlar, yolu gösterecek “bir bilen” ne kıymetlidir kaybolunan yollar üzerinde…
Taşları yontan adama sordum, hangi yoldan gideceğimi nereden döneceğimi tarif etti,
“Ben” dedim “Yürüyeceğim, kestirme burdan düz gitsem olmaz mı?”
“Olur, tabii!” yol tarifi birden değişti niyetle birlikte, bu sefer bambaşka bir rota açıldı gözler önüne.
Bir zamanlar belki de benim gibi yol arayanların yanından usulca geçerek buldum “Yeşil Efendi”yi… Sımsıkı kapatılmış bir bina içinde, adına benzer hiçbir yeşil yok etrafta…
Mekanik bir akciğer gibi nefes alan bir şey vardı binada, hava boruları bu akciğeri dışarıya bağlıyor, derinden bir ses veriyordu. -Sanki, bir cins yaşam ünitesi ile hayata bağlanmış bir bina.-
Dışarıda nedense pek de hoş olmayan bir koku vardı, yine de binaya yaklaştığınızda pencerenin o sımsıkı kapanmış kanatlarının aralıklarından bir gül kokusu karışıyordu havaya.
Yakına, ancak çok yakına gelenlerin duyabileceği kadar naif…
.
3. Ziyaret:
Bu sefer az da olsa bildiğim bir yere gidiyordum, kendimden emin, bir kez gitmenin verdiği rahatlıkla bulurum diyordum.
Yine de, değişimin olmadığı hiç bir yer yok şu dünyada…
Kapı tanıdık gelmekle beraber, aradığımı bulamacağımı fark ettiğimde en iyisi yine “bir bilene sormak” dedim.
Görünürde görevli yoktu, görevliyi bulmak için misafirlere sordum. Misafirler başka bir görevliye, o görevli başka bir noktaya işaret etti.
Aradığım bu değildi, ama, Merkez’e gelmiştim, “Merkez Efendi”nin yanı başına.
Belki de, insan kendi merkez’ine gelmeden bulamıyordu gerçekten aradığını. -Yıllar öncesinden bir arkadaşımın sözleri çınladı kulaklarımda, “Merkeze gelin, merkezinize” diye seslenen.-
Merkez’den açılan diğer yollar, arayışı kolaylaştırdı, zaten çok yakınından geçip de fark etmemiş olduğumu bulmamı sağladı…
Öyle derin bir sükûnet vardı ki, minik su kabında çırpınan üç küçük böceğin çağrısını duymamak imkânsız gibiydi.
Usulca sudan çıkarttım üçünü… Hepimiz bu kurtuluşun şaşkınlığını yaşarken, görevli elinde su kabı ve fırçalarla beliriverdi…
Temizlik zamanı gelince, tek bir hedefe kilitlenmişti bütün duyular, artık ne böcekler, ne de çiçekler duyuramazdı sesini. Zaten tuhaf bir şekilde görevli de konuşamıyordu bildiğimiz kelimelerle…
Hızlıca, toz kir savruldu, suyun ferahlığı ile canlandı solgun olan…
Fırtınanın ardından durulmuş gibi, güneş parladı su damlacıklarının üzerinde, çiçekler memnuniyetle kaldırdılar başlarını, zevkle uçuşan arılar misafirleri oldu…
.
.
Bu dünyada insana kalan bir avuç toprak olduğunda, bir başka kıymete biner o nokta misali toprak parçası…
İster bereket kapısı, ister veda kapısı olsun, toprak hep ıslah edilir, bir şekilde…
.
Topraktan gelip toprağa giden insan da, toprak misali ıslah edilmek, işlenmek, gelişmek, tüm cevherini ortaya çıkarmak ve sunmak ister…
.
İnsan ancak toprağa yakın olduğunda işitiyor söylediklerini.
İnsan ancak yakına geldikçe tanıyabiliyor kendini.
Kuruduysa su vermeni, sıkıştıysa alan açıp havalandırmanı, zamanıysa tohum ekmeni, zamanıysa meyvesini toplamanı anlatıyor toprak… Dilinden anlayana…
Anadolu insanı derler, toprağın dilinden anlayan…
Öz’de hepimiz Anadolu insanıyız, sanki ana dilini unutmuş, gurbette yaşayan…
.
Toprağı ıslah etmek, onunla aynı dili konuşup, iyileştirmek, güzelleştirmek demek.
Toprağı ıslah etmek, ilk adımda, toprakla barışmak demek.
Topraktan gelip, toprağa giderken, sevgiyle kendini kucaklamak demek…
İncecik çatlaklardan, havaya karışan gül kokusunu, ancak yakına geldiğinde koklayabilir insan…
“Onca dolambaçlı yollardan geldin,” diyor yaşam,
“Şimdi, merkeze gel, bul kendini,”
“Şimdi, yakına gel, bil kendini,”
Bak sesleniyor, “Bana bir adım yakınlaşıp gelene, ben on adım misliyle yaklaşırım…”
Artık bekleme, adımını iyilik, güzellik ve sevgiye doğru at…
Bir adım at ki, şifalansın, yeniden doğsun yaşam…
.
23/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
‘Hayat bir tek benim bildiklerimden mi ibarettir?…’
.
İnsan kendini ne kadar geliştirse de ara ara kendine sorması gereken bir soru,
Hayat bir tek benim bildiklerimden mi ibarettir?
.
Hayatta sadece benim görüşüm mü doğrudur?…
Hayatın ne kadarını anlayabiliyorum?…
Hayatın ne kadarını anlamlandırabiliyorum?…
.
Yunus’un kitabında anlatıldığına göre, Yunus’a kendisinden olmayan bir halkı başlarına gelecek bir felakete karşı uyarma görevi verilir. Ancak tüm çabasına rağmen, halk kendisini dinlemeyince, Yunus verilen uyarıcılık görevini kızgınlıkla bırakır ve bir gemi ile denize açılır.
Yolda gemi büyük bir fırtınaya yakalanır. Gemiciler bu felakete sebep olan kişiyi kur’a ile belirlemeye karar verirler. Kur’a Yunus’u işaret ettiğinde, gemicilere –belki de hâlâ geçmeyen kızgınlığı ve üzüntüsüyle– kendisini denize atabileceklerini söyler.
Denize düşen Yunus’u büyük bir balık yutar, gövdesi pullarla kaplı büyük bir balık… Balığın karnında üç gün üç gece kalan Yunus kalbinde pişmanlığı hisseder.
Balık, pişman olan Yunus’u karaya bırakır… Ama kara, çorak, ağaçsız bir arazidir… Çıplak, aç, susuz bu sefer de başka bir çaresizliğin içine düşer Yunus.
Kararları ve yaptıkları buraya getirdiyse, bundan sonra başına ne geleceğini sadece izlemeye karar verir… Oturduğu yerde, Yunus’un yanı başında yeşil bir filiz belirir. Büyüyen filizin geniş yaprakları Yunus’a gölge olur, bir nebze olsun rahatlatır…
Ama, uyardığı halk ve onların gönülsüzlüğü gelir aklına, üstüne üstlük uyardığı felaket de gerçekleşmemiştir… Hem halkın gözünde yalancı hem de göreve karşı itaatsiz duruma düşmüştür… Kızgınlığı yine hisseder, bu sefer de ona gölge olan bitkinin yaprakları kurur…
Kuruyan bitki için üzülen ve yine eski çaresizliğine düşen Yunus’a, uyardığı halkın o gittikten sonra af dilediği için felaketin onlardan uzaklaştırıldığı söylenir…
Kendi yetiştirmediği halde kuruyan bitki için üzüntü duymuştur, kendi uyarısıyla olmasa bile ve kendi halkı olmasa bile felaketten kurtulan halk için sevinmelidir…
.
Yaşamda her birimiz zamanı gelir Yunus oluruz…
.
Bir an gelir Yunus olurum, sahip olduğum bilgi ve ilim belki de başkalarına yardım edecek, hayatta yön gösterecek diye düşünürüm…
Yine de, kalbim bir tuhaf bencilliğe düşer, seçmek ister kime yardım edip kime etmeyeceğimi, benden olan benimledir derim. Biraz gönülsüzümdür ellerimi ‘eller’e uzatmaya…
Sonra bir bakarım, aslında, ben ne kadar vermek istemiyorsam onlar da o kadar almak istemez, kulakları tıkanmıştır beni duymaya. Anlarım, herkes kendi yaşamından sorumludur, söylesem de sözlerimi işiten kulakların gerçekten duymasını sağlayamam…
İşitilmemek ve kaale alınmamak öfke verir kalbime, öyle büyük bir öfke ki çekerim tüm yardımımı geriye, terk ederim zaten kıymet bilmeyeni…
Küskün çıktığım yolculuk, kendi görüşüme olan inancımla kendi âlemimdedir. Yoldaşlarımsa benimle aynı kaynaktan beslenen, aynı görüşü paylaşan denizcilerdir…
Yine de her nasılsa, içime düşen şüphe çalkalandırır denizi, bu sefer şüphe fırtınasına tutulur denizcilerle birlikte bindiğimiz gemimiz, tüm bildiklerimiz…
Onlar ki, kendilerinden emin, bir günahkâr ararlar, bilgimin kurbanı olur, ilmin derinliklerinde bulurum kendimi…
Su hem hayat verir hem de hayat alırken, deniz öyle engindir ki, bilmediğimi bilen biri yetişir yardımıma, kurtarır kendi içimde boğulmaktan… Kurtuluşum çilehanemdir. Kabullenir, bu sefer dalarım gönüllü iç âlemimin derinliklerine…
Üç günlük dünya hayatının, biri aş, biri iş, biri de ev aile imiş bir bakarım. Bedenim ilgi ister yine de bedenimle bitmez ihtiyacım anlarım…
Bir mektup gibi kapalı gelmişim bu dünyaya. İçim açılıp okunmak ister, okuduğunu anlatmak ister…
Dünya öğretmenim ben öğrenci olurum… Heybetinden korksam bile, kaçacak yerim yoktur, bırakırım kendimi kollarına, olur dediği yollarına…
El elden üstündür, öyle bir çıkarır ki doğru bildiklerimin içinden, ana rahminden doğan bebek gibi yeniden doğarım pullu balığın karnından…
Çırılçıplak…
Bugüne kadar bana ait ne varsa artık yoktur, yine de bir bakarım ‘ben varım’, öz’üme yeniden doğanım…
Nedensiz yerden biten filiz gibiyim, büyürüm, suyum, ışığım dünyadan…
Bir noktadan açılırım, yaprağa, çiçeğe, meyveye, meyveden tohuma dolanırım…
Ben ve benim düşüncelerim rahatlatır beni, bitkinin gölge veren büyük yaprakları gibi…
Oysa, hayata geçmeyen her düşünce, kuruyan bir yaprak gibidir, üzüntü verir insana…
Tek bir düşüncenin kaybına bile bu kadar üzülebiliyorsa insan, şimdi sevinmelidir, kendi gayretiyle kaderini değiştirip hayatta kalana…
Tıpkı nefes gibi her aldığın zaten verilmek üzeredir… Bana düşen her nefesin kokusunu güzelleştirmektir.
.
Anlarım, hayat bir tek benim bildiklerimden ibaret değildir.
Her mektup iletir mesajını zamanı geldiğinde.
El elden üstündür arşa kadar.
Kimi zaman ihtiyacı olana uzanır elim, kimi zaman ihtiyacım olduğunda tutarım uzanan eli.
Tıpkı, bir zincirin halkaları gibi, kenetlendiğinde güçlenir her bir halka.
Bir’den bir’likteliğe, el ele…
Hayatın içinde yaşarım…
.
12/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar