İnsan kendini bilmez…
Bilmez şimdi hangi âlemdedir?..
Kimdir?..
Nerdedir?..
Gözleri hep diğer bir âlemde; bazen merak duyar, büyülenir onun gizleriyle, bazen de anlamaz, ürperir tuhaf bir korku içinde…
Oysa yaşam herkese, kendine ait bir âlem sunar, “Önce kendi âlemini tanı, kendine sevgi ve saygı ver, ancak o zaman diğerlerine sevgi ve saygı verebilirsin” der.
Sonra yaşam, vakti geldiğinde tanıştırır insanı, yolculuğunda uğrayacağı diğer âlemlerle.
…
Önce kendi âlemini tanı… Ne zaman ki âşina olur, anlarsın bu âlemi, o zaman vakti gelir bir sonrakinin. Israr edersen gözlerini ve kalbini kapatıp görmemeye tanımamaya, bil ki sana çıkış yoktur bu âlemin labirentinden, döner durursun kaybolmuş aynı yollarda, kaybolmuş aynı zamanlarda.
Kalbini açmazsa eğer, insan için mümkünatı yoktur gözünün önündekini görmenin.
Doğum öncesinde insan, ‘bilmediği bir âlem’dedir. Yaşam içinde insan, ‘yaşam âlemi’ni bilmelidir. Yaşam sonunda ise, ‘ölüm âlemi’ yine onu ‘bilinmeyen bir âlem’e taşıyacaktır.
Dünyanın içinde insan, ‘dünya âlemi’ni tanımalıdır, bu âlemin içindeki birbirine karışmış tüm âlemleri fark etmelidir. Aşağı baksa; hayvanlar, bitkiler, böcekler, madenler… Yukarı baksa; güneş, ay, gezegenler, yıldızlar… Varoluşun içinde tüm elementler; ağaç, ateş, toprak, metal, su… Doğanın içinde tüm unsurlar; hava, okyanuslar, yeryüzü ve daha niceleri… Hepsi özgün hepsi bütün birer âlemdir kendi içinde.
Mikro âlemler makro âlemler iç içe ‘evrenin âlemi’ni yaratır…
İnsanın yaşamında ‘kendi âlemi’ olur; sosyal âlemi, aile, eş, arkadaş, dost, iş âlemleri var olur. Kendi ‘iç âlemi’ vardır; bazen açılır bu âlem paylaşılır dışarısıyla, bazense bir ömür hem kendine hem dışarıya kapalı kalır.
İnsanın ‘gizemli âlem’leri vardır; ruhlar âlemi, rüya âlemi, hayal âlemi, arzularının, isteklerinin âlemi. Bedenin kendi âlemi vardır; her organın, her hücrenin bir âlemi. Duyguların kendi âlemi vardır; öfkenin, sevincin, hüznün, neşenin, korkunun, güvenin, derin düşünmenin… Hepsinin birer âlemi vardır.
İnsanın âlemlerinin yanında, âlemlerinin de kendi âlemleri vardır; ailesinin, arkadaşlarının, toplumun, ülkesinin, atalarının. Karşılaştığı her insanın, her canlının, hatta -bize göre- her cansızın bile bir âlemi vardır.
Geçtiğiniz yolun, girdiğiniz binanın, oturduğunuz koltuğun bir âlemi vardır. İnsan bir dursa, seyreylese bir sokak neler anlatır ya da bir mahalle, bir binanın dilinden ne hikâyeler dökülür yaşamı renklendiren. İnsan biraz vakit ayırsa ve dursa, bir ağacın yanında, kim bilir hangi kuşlar sohbet eder dallarında, hangi mevsimler geçer, hangi zamanlar akar sessizce, kimilerini getirir, kimilerini götürür.
…
“Ben hep bulutların âlemini severdim, kuşların âlemini ise bilmezdim, öğrendim.
İnsan öğrenince bir diğer âlemi, onun tüm zenginliği kendi âlemine akar, bir o kadar zenginleştirir insanı…
Sen bilmezken ‘benim âlemim’i, ne kadar kolaydır öfkelenmek, yargılamak ve ben bilmezken ‘senin âlemin’i…
Oysa yaşam iki âlemi boşuboşuna buluşturmaz, ister ki tanışsınlar, birbirlerinden öğrensinler.
Bazen bir an yanyana kalırlar, bazen bir gün, bazense yıllar boyunca.
Yine de her karşılaşma bir fırsattır sunulan, yepyeni bir âlemi tanımaya, yepyeni bir âlemi kucaklamaya…”
…
Aslında saymaya çalışsak, belki de sonu yoktur tüm bu âlemlerin.
İnsan ise ancak kendi bildiği kadarını var sanır…
Bir âlem daha vardır ki, el-âlem deriz, insan için ‘yabancılar âlemi’dir… Düşünmez ki insan, her birimiz birbirimize el-âlem’iz, birbirimizin yabancısıyız.
Kendi âlemini tanıyıp bilene ise ne yaban vardır ne de yabancı. O bilir ki biz hepimiz, birbirine benzer yine de kendine özel âlemlerde yaşarız; aynı havayı solur, aynı toprağa ayak basar, aynı suyu içer, aynı dünyayı paylaşırız.
Tüm âlemler sadece ‘Yaradan’ın âlemi’dir. Tektir. Bir’dir.
Âlem içre âlem, var olur birlikte…
Sırası geldiğinde, yolcunun yolu geçer her bir âlemden.
Şimdi yolculuktaki insan için kalbini açma vaktidir,
Her birini tanıyıp sevgi ve saygı gösterme zamanıdır.