Yaşam Gördüğünün Ötesinde

Bir adın yoksa seni nasıl çağıracağım?” diye sordu. İsimsiz olmak… Bu bizi ürkütüyor mu?

Varlık doğduğunda isimsizdir. Bizler tanımak için isimler veririz. Oysa isimlerde varlığı kaybederiz.
Bu dünyada isimlerle var olmaya alışkınız. Peki, ya bu dünyanın ötesinde?
İnsan ruhun adını bilebilir mi? Ruhun bir adı var mıdır?

O, belki de yüzlerce isim aldı bugüne kadar. Çağlar boyunca farklı yaşamlara ve kişiliklere sahip oldu. Oysa aynı öz, aynı varlık. İsimlerin ötesinde. Cisimlerin ötesinde. Hangisinin sen olduğunu söyleyebilir misin?

Bu kitabın gerçekte bir adı yok. Tek bir yaşamı değil, “yaşam”ı anlatmak için dile geldi. Her kelime, her satır, her sayfa ile birlikte gözlerinizi başka bir gerçekliğe açmanız için… Ruhunuzun gözlerini açmasına izin vermeniz için. Ruhun gözleri sizin izniniz olmadan açılamaz…

Bugün, İzin Günü. Birbirinizi görmeniz, birlikte yaşamı görmeniz için. İnsan, ruhun sevdiği. Ruhun biricik ikameti. Birbirini kabullenmek var oluşu kabullenmek demektir.

Yaşamın adı yoktur. Sonsuz potansiyeldir. Doğurgandır. Sonsuz olasılığa gebedir. Bu kitap yaşam, yaşamın kitabı…

Sen bu kitapsın. Adın yok. Sen insansın. Dünyada adın yaşam. Sonsuz potansiyellerin sahibisin. Yaşamı öğrenmek için açıp okuman gereken bir tek sensin…” 

“Yaşam Gördüğünün Ötesinde”,  Saba Melike Belkıs Doğar

Yeni

gift

Ne çok şey bekleriz “yeni“den…

İşte şimdi diyoruz ki, “Yeni yıl geldi, bizim için yenilemeli her şeyi!

Ne kadar çoktur beklentimiz…

Eski ile birlikte gitsin isteriz bütün sıkıntılar, dertler… tüm hastalıklar, başarısızlıklar… kalp kırıklıkları, hüsranlar… parasızlık ve tembellik… hepsi bir an önce gitsin isteriz…

Hatta daha yıl bitmeden bir heyecan sarar içimizi… dört, üç, iki ve bir! Hadi, bir an önce gitsinler!

Yerine koyacak onca dilek varken, niye tutalım ki zaten…

Öyle değil mi? Sağlık ve güzellik, başarı ve bereket… istiyorum hem kendim için hem ailem için, hem sevdiklerime hem de ülkeme… Bakın bencil de değilim kendim kadar başkalarını da düşündüm dileklerimde.

Her yıl sonunda isteriz…

Şimdi toplasak tüm dileklerimizi bir araya, acaba fark eder miyiz biz hep aynı şeyleri istiyoruz… yeni yıllar yeni başlangıçlar hazırlayıp önümüze koyuversin diye onca listeler yapıyoruz… sürekli bekliyoruz…

Oysa “yeni” olan biz olsak… her bitişte kendimizi yenilemeyi başarsak… istek listesini kendi değişimimiz için hazırlasak…

Bir kez de bunu yapsak ve baksak, bu yıl yeni olur mu bizim için?

Yeni ile yenilenmek için beklemektense karar versek değişmeye, kendimizi geliştirmeye...

Sağlık istiyorum derken kendi alışkanlıklarımız gözden geçirsek,

Para istiyorum derken elimizdekinin kıymetini bilsek,

Sevgi istiyorum derken almak yerine daha çok versek,

Huzur istiyorum derken kendimizle kavgamıza son versek,

Yenilenir mi acaba bu yıl?

Belki de, biraz anlamak istesek, biraz da fark etmek… Yaşamın bize sunduğu güzellikleri, tüm yaratılışın mucizesini…

Anlasak ve teşekkür etsek, onlarca istek listesi yerine desek ki,

İyi ki varım! İyi ki gözlerimi açtım dünyaya…

İyi ki varsınız, yaşam ailem, tüm dostlarım, sevdiklerim… iyi ki varsınız…

İyi ki var doğan güneş ve yükselen ay… iyi ki varsınız denizler ve dağlar…

İyi ki varsınız tüm hayvanlar ve kuşlar ve sudaki balıklar…

İyi ki varsınız ağaçlar, çiçekler ve de böcekler… iyi ki varsınız toprak ve taşlar… 

Hepiniz iyi ki varsınız…

gratitude

Yaşam herşeyi bize bir denge ile sunar.

Gerektiği kadarını alır, gerektiği kadarını verir.

İster ki ilerleyelim, hep ileri doğru gelişebilelim.

Biz görmesek, fark etmesek bile her an her şey yenilenir.

Ne güzeldir yaşamın şarkısı “Her an yeni bir şendeyim” diyen.

Ne güzeldir yaşamla birlikte bu şarkıyı söyleyebilen.

O halde, yenilenmek için tek bir şey kalır geriye, sadece

“Teşekkür ederim”.

Kimin Kölesisin?

she

Bilmiyorum” diye yanıtladı.

Gerçekten samimi miydim bilmiyorum…

Konuştuğu kendisinden başkası değildi.

Bu bile bir şans!

Yanıtının evet ya da hayır olması şimdilik ikincil sırada. Çoğumuz bu konuşmayı asla yapmayız. Çoğumuz kendimize asla sormayız: “Gerçekten samimi miyim?

Zaten ne önemi olabilir ki samimi olmanın? Yapılan yapılmış, söylenen söylenmiştir. Bir strateji dahilinde diyebiliriz, ya da o anda öyle gelmiştir… içten.

İçten gelen… Özde samimi olması gereken…

Samim olan yani iç, asıl, gönül ve öz olan.

İnsan ne zaman kendine samimi olur?

İçten gelen her şey samimiyet taşır mı?

Ve eğer samimiyet yoksa insanın yalanı kimedir?

Kendine mi? Yoksa karşısındakine mi?

İnsan kendine yalan söylerken ne düşünür?

Yarattığı hayal âlemine kendisi de inanır mı?

Hayalleri ile oyalanan, kendine yalan söyleyen, artık kendi gerçeğini görmekten bile korkan insan için

Bir kurtuluş var mıdır?

Ya gerçek…

Bu kadar zalim midir?

Daha onlarca soru var aklımda.

Oysa,

Hayatın kokusu ve rengi olan samimiyet sizden uçup gitmişti.”*

Şimdi kendi içime bakıyorum, ayıklamaya çalışıyorum: “Burada samimiydim burada değil, evet burada ama burada değil… Ah, bu çok samimiymiş ama o tek kelime nasıl da çıkmış ağzımdan, doğru mu ki? Peki, neden söyledim?

İnsan yaratılışı itibari ile kendi iç rehberine sahiptir. Bu rehbere vicdan da diyebiliriz. Vicdanı insana nerede hata yaptığını nerede doğru davrandığını söyler. Böyle bir rehberlik ışığında kolay olmalı yaşam.  Yaşam ise sanki oyun oynar gibi her şeyi karmaşıklaştırmaya meraklıdır… “Bir saniye kadar göz ardı edeyim şu iç rehberi. Bir saniyeden bir şey olmaz. Sadece bir düşünce. Tek bir davranış.” Ne de olsa sonucu -bana göre- benim için iyi olacak.

Akıl böyle söylesen daha iyi edersin der, kalp ise sessizce bekler, kendisine sorulmasını. Aklın ukalaca her şeye müdahale etme arzusuna rağmen, kalp alçakgönüllülükle, tüm samimiyetiyle bekler. 

Ne çare… Bir kere atladı mı insan kalbin sesini dinlemeyi, haritasını kaybetmiş gezgine döner. Yaşam bir anda kuşatır etrafını uçsuz bucaksız bir orman gibi. Kaybolmak işten bile değil şimdi…

Kaybolmuşluğunda insan belki de pişmanlıkla kendi kendine konuşur: “Ah,” der “dinleseydim onca uyarıyı bu koca ormana girmeden önce, güvende olacaktım!

Güvende olmak için önce güvenmek gerekir.

İnsana bahşedilmiş olan iç rehbere güvenmek.

Her ne kadar öğrenilmiş bilgiler yaşamı ilerletiyor gibi gözükse de, ilerlenen yol doğru mudur? Bu soruyu sormadan yaşanan bir ömür tükendiğinde, insan bir anlık boşluğunda yakalanır, kendi iç sesine, soran: “Gerçekten samimi miydin?

Kendine samimiyeti yoksa o kişinin kurduğu bütün yaşam sahtedir, seçtiği yol yanlıştır.

Samimiyetsiz bir yaşam içinden çıkılamaz bir hapishaneye dönüştürür hayatı. Samimi olmadan söylenen her söz, yapılan her eylem, birer pranga gibi  kendi sahte gerçekliklerine sıkıca bağlar. İnsan yavaş yavaş kendi inşa ettiği “samimiyetsiz dünyanın” kölesi olur… Nasıl itiraf etsin artık?

Özgürleşmek ise içsel bir eylemdir. İnsan önce içinde özgür olmalıdır. Vicdanı hür olmayan kendi kendisinin kölesidir. O vicdan ki kimse bilmese bile bilir, içinden geçirdiğin, samimi olduğun her ne ise bilir. Geri kalanı ise senin kendine vereceğin hesabın içindedir.

key

O halde, artık “Kimin kölesisin?” diye sormanın bir anlamı yok. İnsan bilmeli ki ancak kendi kendisinin kölesidir, başka hiç kimsenin değil.

Özgürleşmek  kişinin kendi kendisine samimiyetindedir. Yaşama duyduğu içten ve kalpten sevgi ve bağlılığındadır. Vereceği bir hesabın kalmadığı, kalbinin hafif, özünün doğru olduğu bir yaşamda, insan özünde özgürlüğe ulaşabilir.

Özgür bir yaşam için seçim sizin… Önce kendinize samimi olun, sonra da başkalarına… Yaşam iç’ten olsun, gönül’den olsun, can’dan olsun…

.

.

* Alıntı: “Hayatın kokusu ve rengi olan samimiyet sizden uçup gitmişti.” Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Tohum

seed-1

Tohum başlangıçtır.

Yaşam tohumla başlar.

Tohum tüm potansiyelin uyku halidir. 

Tohum üremektir, üretimdir.

Potansiyel gerçekleşebilmek için uygun şartlar ister.

Ancak uygun bir ortam, uygun bir durum mevcut oluduğunda uyanır.

Potansiyel gerçekleşebilmek için uygun olanı bekler.

Bazen bir an, bazen günlerce, yıllarca hatta bir ömür.

Potansiyel bir anlamda inatçıdır, herşey uygun olduğunda ortaya çıkacaktır…

Çiftçi toprağı eker, tohum kıymetlidir. Tohum sağlıklı olmalıdır. Gelişmek için uygun toprak, hava, oksijen, yeterli ısı, nem ve ışık ister. Tüm şartlar istediği gibi olduğunda, ihtiyaç duyduğu dengeye ulaştığında filizlenir. Filizin büyümesi zaman ister. Doğada herşey ama herşey kendi kurallarına uygun yaşar.

İnsan için tohum önce soy demektir. Kadın ve erkeğin birlikteliği soyun devamı için gereklidir. Her birinin tohumu yaşamı döllerken içindeki gizli gücü, yaşam potansiyelini akıtır. Tohum sağlıklı olmalıdır.

Tohum bu kadar kapalı, bu kadar belirsiz, bu kadar gizil iken, insan tohumun sağlıklı olduğunu nasıl bilebilir?

Mahsülünden.

Çiftçi bilir ki ektiği tohum iyi değilse, yeterince güçlü değilse mahsül de verimsiz olacaktır.

Çiftçi için tohum tüm emeklerin özüdür.

Ve çiftçi bilir ki ne ekerse sonuçta onu biçecektir. Ektiği bir tohumun farklı bir ürün vermesi mümkün değildir.

Çiftçi için gündelik yaşamının, hayatının bir parçası olan bu düzen bu kadar aşikârken, insan için kendi içinde ve yaşamında ektiği tohumlar bir o kadar gizemlidir.

Bir kadın ve bir erkek birleşir, arzu dünyaya yeni bir yaşam getirmektir. Tahminler yapılır… gözleri kime benzeyecektir, peki ya elleri, saçının rengi? Bebek doğduğunda herkesin bir yorumu vardır… tıpkı babası, hayır hayır annesi, ya da belki benzerlik ailenin yakın bir bireyinedir.

Aktarılan sadece fiziksel özellikler midir?

Bugün batı dünyasında genetik bilim insan dna’sı üzerinden soy zincirinde yapılan aktarımların gizemini çözmekle uğraşıyor. Doğu’nun kadim bilgileri ise bu aktarımın kökenini farklı bir dille anlatıyor.

Çin’de bir kadın hamile iken güzel şeylere baksın, güzel şeyler yesin, güzel kokular koklasın, güzel sözler işitsin ki bebek güzel olsun derler. Bir ülkede savaş, kıtlık, afet ya da herhangi bir zorluk yaşanırken, bir ailede ölüm, kayıp, kavga ya da sıkıntı varken, karı koca arasında uyuşmazlık, sevgisizlik ve saygısızlık varken bebek yapmayın derler.

Tohumun güçlü ve iyi olabilmesi için şartların da aynı şekilde iyi olması gereklidir. Tohum doğacağı toprağın enerjisini alacak, doğacağı toprağın bereketinde büyüyecektir.

Sadece bunlar yeterli mi?

Kadın ve erkeğin bedeni tohumu oluşturan topraktır. Öz, bu topraktan, toprağın içinde bulundurduğu değerlerden -bir başka deyişle- duygu ve düşüncelerden harmanlanır. Hamilelik boyunca kadının bedeni besleyici toprak olmaya devam eder, öz’e doğum anına kadar aktarım yapar. Bu aktarımın içeriği sadece besinler yoluyla değil, annenin sentezinden geçen duygu ve düşüncelerin harmanladığı yaşam algısıyla da olur. Olgunlaşan tohum her safhada yeniden tohumlanır. İnsan, doğumundan ölümüne kadar tohumlanmaya ve bu tohumların mahsülünü toplamaya devam eder.

Bugün, çoğumuz endişeliyiz; yediğimiz gıdaların tohumu bozuldu, genetikleri ile oynandı ve artık orjinal potansiyellerini taşımıyorlar, başka amaçlara yönlendirildiler. İnsan sağlığı için endişeli, potansiyelini bilmediği bu yeni tohumların mahsüllerinin kendisine ne getireceğini bilemiyor. Yine de bir tahmini var, insan doğanın saflığından uzaklaşan herşeyin yaşamsal değerinin kaybolduğunu biliyor.

İnsan bunu biliyor ama unutuyor. Her gün kendi içine tohumlar ektiğini, bu tohumların içinde sürekli büyüyüp filizlendiğini olgunlaşıp mahsül verdiğini unutuyor. Bu yüzden insan kolayca öfke tohumu ekiyor içine, endişe tohumu, üzüntü tohumu ekiyor. Nefret tohumu ve korku tohumu ekiyor…

İnsan ektiğini biçeceğini unutmuş, eline verilen tüm bu olumsuz tohumları ardı arkası kesilmeyen bir çaba ile ekmeye devam ediyor. Hasat zamanı meçhul, ne ektiğinin bile farkında değil.

Ne ekersen onu biçersin.

seed

Ekilen tohum sağlıksız ise biçilen hastalık, dengesizlik, mutsuzluk olacaktır.

Oysa insan seçmekte özgürdür.

Yaşamın deposu tonlarca sevgi tohumu ile dolu insanın kapısını açmasını bekliyor.

Anahtarı sizde.

Şimdi, sadece içinize bakmanız yeterli, bugüne kadar ne ektiniz. Belki de temizlemeniz gereken ayrık otları bürüdü yaşam bahçenizi, hastalıklı ürünler, verimiz bir mahsül doldurdu tarlanızı…

Biraz uğraşmanız gerekecek.

Çaba olmadan kazanç olmaz.

İnanın ki çabanıza değecek, kazanacağınız size sunulan en büyük ödül, yaşamın kendisi. Sizin yaşamınız ve sizin yaşam verdiklerinizin yaşamı.

Bilin ki, ekeceğiniz her tohum sizin elinizde.

Putları Kırmak

Idols

Geçmiş zamanda, insan kendisine putlar yaptı, sahte ilahlar yarattı. Göze aşikar bu idoller insanın inanç sistemini oluşturdu. İnsan kendi elleriyle yarattıklarına tapındı, gücü onlara atfetti.

Nesilden nesile aktarılan bu idollerin başlangıcı unutulduğunda sahte güçleri daha da kuvvetlendi, insan tüm inancını bağladığı bu putlar dünyasında asıl kaynağı kaybetti.

Zaman geldi, göze aşikar tüm putlar yıkıldı. İnsana inancın asıl kaynağı işaret edildi. Yine de, idollerin elbiselerinde dolaşan isyankar sahte tanrılar bu yok oluşu kabullenmediler. İnsanın zihninin derinliklerinde onun inancını ve gücünü çalmaya hazır beklediler ve onun kalbini sürekli sıkıştıran bir huzursuzluk cenderesine attılar.

Tekrar kendilerini var edebilmeleri için şekil değiştirmeleri gerekliydi. Eski görünümler bir kere yıkılmıştı, şimdi yeni elbiselere ihtiyaçları vardı. Yeni elbiseleri bugünün dünyasında binlerce hile ile dikildi. Bu mükemmel bir gizlenmeydi, şimdi işleri kolaydı çünkü artık göze aşikar değildiler. Onlar, bu halleriyle kâh insanın işi, eşi, çocuğu, arkadaşı, patronu, hayranlık duyduğu ya da güçlü gördüğü; kâh evi, arabası, kendini iyi hissettiren tüm sahip oldukları veya kimliği zannettikleri; kâh yaşama bakışı ve savunduğu fikirleri oldular. İnsanı tüm bunlarla kuşatıp, inancını korku ve endişe ile, asılsız vaatlerle sarıp sarmaladılar.

Zaman geçti, ışığın ve karanlığın dansı devam etti.

Zaman geldi, ışığın ve karanlığın dansı devam etti.

Her seferinde insan, var olma çabası içinde yaşamı aradı. Yaşamı sahte imgelerde boşuna aradı. Kim olduğunu ve içine bakmayı unutup gözleriyle gücü sürekli dışarıda aradı.

Zaaf beraberinde kaybı getirir. İnsanın kendine olan inançsızlığı en büyük zaaflarından biri oldu. İsyankar sahte tanrılar bu inançsızlığı ele geçirip, kendi güçleri haline getirdi. İnsan, her korku ve beklentisinin çözümünü farklı elbiselere bürünmüş bugünün putlarından boşuna bekledi. Maddesel dünyanın tutsağı, kendi duygularının ve düşüncelerinin esiri oldu.

İnsanın, “İşte, bu ben’im” dediği ben, isyankar sahte tanrıların ellerinde, binbir düşüncenin azabında, bazen çıkış yolunu bulması gerektiğini unutmuş, bazense o yolun arayışında yönünü kaybetmiş bekledi.

Bekledi ki, gün gelsin yeniden hatırlasın. Yaşama ve yaratılışın asıl gücüne olan inancı, tekrar kendi içinde bulsun…

Bu inancı ve kaynağını bulduğunda, insanın tek yapacağı putları tek tek kırmak olacaktır.

Kendi elleriyle yarattığı, kendi gücünü çalan, kendine ve yaşama inancını, güvenini yok eden, kalbindeki tüm duygu ve düşünce putlarını kıracaktır.

Bu putların maddesel dünyadaki zincirlerini oluşturan her türlü alışkanlıktan kurtulacaktır.

İnsan ancak o zaman, kendini kendi varlığına zulm etmekten özgürleştirecektir.

Yaşam

sphere

Yolun ortasında duruyorum, burası son mu yoksa başlangıç mı?…

Karanlıkta kalırsa insan, zihin hemen “dur” der, “sakın kıpırdama, görmeden ilerleyemezsin”. Sonra insan bekler, belki gözleri karanlığa alışır biraz, biraz alışsa zaten el yordamıyla bulunamaz mı çıkış yolu? Sağa sola çarpar bedenini, kendini acıtır, acıttıkça öfkelenir. Sonra zaman geçer ve ümidi azalır, ama azalsa bile yok olmaz, belki de şimdi biri gelecek ve ışık getirecektir…

İnsan ne kadar bekleyebilir?…

Sonra içine döner, karanlıkta –yapacak daha iyi bir şey yoktur zaten-. Kendi kendiyle konuşur, soran kimdir yanıt veren kim, bilemez, ikisi de kendisi olsa gerek, “ben” diye düşünür. Aklında tek bir şey vardır, ışık gelinceye kadar oyalanmak, kendini oyalamak ve sakin kalmak. Oysa içi hiç de sakin değildir.

Zihin ise tuhaftır, kendi kendine kalınca türlü hikayeler çıkarır ortaya. Unutulmuş anılar, gelecek planları… Zihnin ellerine bıraktığında, insan için beklemek bir kabus da olabilir bir heves de…

Zihin tuhaftır, kendi kendine kalınca, yalnızlığı kadar gevezeleşir, belki de yanıttan çok soru üretir…

Karanlıkta kaldığım gün beklerken başladım kendi kendimle konuşmaya. İçimde bir özlem vardı. Işığı arzuladım. Ve geri dönmeyi. Döneceğim yer başlangıç mıydı yoksa son mu bilemedim.

Kelimeler çoğaldı, sorular çoğaldı. Hiç mi yanıt yoktu? Belki de sorular yanıttı ve yanıt zannettiklerimiz sadece birer öyküydü.

Karanlıkta onlarca öykü döküldü zihnimden. Güldüm. Kendime “öykücü” dedim, “seni dinleyen başka biri yok burada!”.

Sonra, kelimeler özledi ve okunmak istedi, kavuşmak ve bilinmek arzusuyla bu kez onlar beklemeye başladı…

Işığı.

Görmesem bile biliyorum” dedim “gelecek orada, o gelecek ki hem başlangıç hem de son, hem var oluş hem de yok oluş.

“Ve biliyorum ki, ‘yaşam’ gördüğümün ötesinde.”

yaşam gördüğünün ötesinde

Kutsal Olan

alex grey 1

Tanımak mümkün değil,

Tüm kutsanmış atfettiklerini

Çıkarmadan, görmek mümkün

Olmaz gerçeği.

Aslında, ne sen ne ben,

Hiçbirimiz atfedemeyiz

Kutsallığı, ne birbirimize

Ne de bir şeylere,

Kutsal olan tek şey

Yaşam’dır.

Var oluş’tur.

Gerçekten tanımak için

Anneni, babanı, kardeşini,

Eşini, çocuğunu, arkadaşını,

Tüm o yücelttiğin şahsiyetleri,

Tek tek çıkar, üstlerine

Örttüğün kutsal elbiseleri

Soy, her birini tüm yalınlıklarına

Varıncaya değin.

Ve bunu yaptığında, ardından

Kendini de soyduğunda

Tüm çıplaklığını görünceye dek,

Geriye kalan tek şey,

Gerçek kutsallık,

Kendi oluşundur.

Sadece ‘olan’dır.

alex grey

Aldanış

william blakeİnsan aldattığında,Ancak kendini aldatır.Her seferindeBir tek kendini kandırır.Kıblesi kaybolduğunda,Kendi kendisinin şeytanıdır.Söylediği her yalan,Gizlediği her durum,Kendi yüzleşemediğidir.

Çünkü zulmedenler, Aslında kendi öz benliklerine zulmederler.

…“Bir kitaptır bu; sana indirildi, onunla uyarıda bulunasın diye ve inananlar için bir öğüt ve düşündürme olarak… O halde, bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.‘Ey Adem! Sen ve eşin cennette oturun, dilediğiniz yerden yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.’Derken, şeytan, kendilerinden gizlenmiş çirkin yerlerini onlara açmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi: ‘Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız yahut ölümsüzler arasına katılmayasınız diyedir.’Ve onlara, ‘ben size öğüt verenlerdenim’ diye yemin de etti.Nihayet onları kandırarak aşağı çekti. O ikisi ağaçtan tadınca çirkin yerleri kendilerine açıldı. Bahçenin yapraklarından yamalar yapıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara seslendi: ‘Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Ben size, şeytan sizin için açık bir düşmandır demedim mi?’‘Ey Rabbimiz, dediler, öz benliklerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez, bize acımazsan elbette ki hüsrana uğrayanlardan olacağız.’Buyurdu: ‘Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belirli bir süreye kadar mekân tutmanız ve nimetlenmeniz öngörülmüştür.’Buyurdu: ‘Orada hayat bulacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız.’ “*…william blake-1

İnsan için zordur yüzleşmek,Kendini olduğu gibi kabul etmek.Zaaflarını, hatalarını affetmek.Özgürlük ise bir tek kabullenişle gelir,Kendini olduğu gibi sevmekle,Her haliyle kabullenmekle.İnsan dilediğinde,Hem kendini hem de diğerlerini kabullendiğinde,Sevgiden başka bir şey kalmaz geriye,Tıpkı taze bir nefes gibi,Kolayca alınan ve verilen, yaşamın gerçeği, sevgi olur.

İşte o zaman insan, cenneti kendi içinde bulur.

* A’raf Suresi (2, 19-26), Kur’an-ı Kerim ve Meali, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk

Doğum

world

Yaşamı izlemek büyüleyici.

Yaşamın ortaya çıkışını seyretmek, süreçleri gözlemlemek.

Doğum…

Her varlığın yaşama -ve dünyaya– geliş süreci.

Ne kadar kıymetli!..

Dünya’ya gelmek, dünyaya gelmek…

Geldiğimiz sadece bir yer midir? Bu yer nedir, neresidir?

Dünya, dünüv’den türer, yakın olmak demektir.  Ednâ, en yakın demektir. Dünya, bizim için canlıların üzerinde yaşamış olduğu gezegen, bugün bildiğimiz tanımıyla yerküredir. Dünya yaşamı ise, insanın doğumdan sonraki ve ölümden önceki hayatı, bu hayattayken ilişki içinde bulunduğu varlıklar ve bu varlıklarla ilgili eğilimleri, tutum ve davranışlarıdır.

Yer ve yeryüzü arz’dır, içinde yaşadığımız hayata, dünya hayatı; yakın hayat ve önce gelen hayat adı verilmiştir. Yaşanılan hayat ile yeryüzü arasında yakın bir ilişki olmasına rağmen, yeryüzü ve dünya aynı değildir. Yeryüzü yaşadığımız coğrafî mekân, dünya ise manevi ve ahlâkî bir anlamın ifadesidir.

Yeryüzünün üzerinde ikamet eden insanın dünya hayatının nasıl olacağı hayata karşı tutumuna, maddi olanın ötesindeki öğretiyi görmesine bağlıdır.

İnsan dünyaya, yakın hayata doğar.

Doğum için fiziksel bağlamda bir anne ve bir baba gereklidir. Gebe kalmak gereklidir.

Doğum için duygusal bağlamda besleyip korumak, sabırla zamanı beklemek gereklidir.

Doğum için düşünsel bağlamda istek ve inanç gereklidir.

Doğum için aşk ve sevgi gereklidir.

Her doğum güzel olanı arar.

human egg and sperm cells

Ve yeni bir varlık, yaşam bulan yeni bir enerji… Varlık ana rahmine düşer. Bedeni yoktur, bedenlenir. Karanlık  içinde duyduğu  kalp atışları, annesinin derinden gelen sesi, bedeninin işleyişi ve nefesi. Bu kapalı dünya yeni varlık için tek varoluştur. Yaşama teslimdir, müdahale yoktur. Süreç kendini gerçekleştirir.

Doğum anı geldiğinde ise çaba başlar, doğum zorlayıcıdır -hem doğuran hem de doğan için. Doğumu reddedemez, durduramazsınız, erken hali prematüre, gelişmemiştir.

İnsan yaşama doğar. Varlık yine düşer… Ana rahminden yaşam rahmine.

Yaşamın rahminde varlık, yaşamsal sisteme teslim olmuş halde sürekli yeni doğumlar içindedir. Oysa insan bunu bilmez, zanneder ki bir kez doğar, bir kez ölür, bir kez yaşar. Yaşamsal sistem ise her an yeniden doğması için varlığı sürekli zorlar. İnsan sevmez zorlanmayı, ister ki bir kez doğsun ve hep aynı yaşamda kalsın, sonsuza kadar yaşasın.

Yaşam tek bir şey bekler varlıktan; ana rahmindeyken nasıl onu koruyup besleyen, seven anneye güveniyorsa, yaşam rahminde büyürken de yaşama güvenmelidir.

Yaşam sürekli gebedir, yeni doğuşlara, yenilenen yaşamlara.

Gebelik varsa doğum kaçınılmazdır. Her gebelik farkı bir doğum getirir -hem doğana hem de doğurana-, bazı doğumlar sancılı bazılarıysa bir nefeste kolaycadır, yaşamda herkesin kısmeti ihtiyaca göre farklıdır. Bu, yaşamın çeşitliliğidir. Doğum ile başlar öğreti.

journey

Yaşam –öğrensin diye– sürekli yeniden doğmasını gerektirir insanın. Yeni doğum yoksa büyüme, gelişim de yoktur. Hep aynı olan, her yeni güne yeniden doğmayan, her an kendine yeniden doğmayan artık yenilenmiyordur. Yenilenmeyen yavaşça ölür.

Yaşam için doğum kaçınılmazdır.

Yaşamın rahminde insan, korunup gözetileceğine güvenmelidir, -aslında başka çaresi de yoktur.-

Nasıl ki, kendi âleminde, kendi gerçekliği içinde ‘anne’ yaşam demekse bir bebek için ve reddedilemez bir süreçse oluşumu, insan için de kendi gerçekliğinde dünya yaşamı aynısıdır; reddedilemez bir oluşum süreci.

Yaşam her ne getiriyorsa insanın büyüyüp gelişmesi için gereklidir.

İnsanın yapması gerekense yaşamın sürecine güvenerek teslim olmaktır.

Zaman

İnsan, sonsuzluk içinde yaşamı anlamlandırmak için zamanı ve mekânı kullanır. Zaman ve mekân sayesinde kendine bir geçmiş ve bir gelecek yaratır, arzularını ve isteklerini biçimlendirir.

time

Oysa evrenin sonsuzluğu zamansızdır.

İnsan tüm var olma çabası içerisinde sınırsıza sınır çizer, kendince anlamlar yükler.

Zaman ve mekân insanın kendisi için -kendi elleriyle- inşa ettiği hapishanelere dönüşür…

Zamanı ve mekânı gerçekten anlamak için yaşamın içindeki doğal var oluş hallerine bakmak gerekir.

Bilge kişiler binlerce yıl önce bunu yaptılar.

Günümüzün modern yaşam stili ise zaman-mekân denince bize mekanik bir biçimde saatler ve binalar sunuyor. Bir uyanıklık anında baktığımızda göreceğimiz tek şey, fark etmeden o saatlerin ve binaların kontrolüne girdiğimizdir… Ne acıktığımızı hatırlıyoruz ne de yorulduğumuzu, gözler ise hep saatlerde hep kapılarda…

Basit bir soru: “Şimdi canım ne istiyor?”… İnsan yanıt için artık ya saate bakıyordur ya da nerde olduğuna.

İnsan kendi rızasıyla kendi özgürlüğünü, kendi yarattığı bir zamana ve mekâna teslim eder.

Zaman ve mekân ise aslında yaşamı desteklemek için vardır.

Kadim bilgiler yorumlamak için doğayı ve döngülerini takip eder. Doğanın içinde saatsiz bir zaman sürekli faaliyettedir. Tüm varlıklar yaşamı bu hissedilen zamanla nasıl yönlendireceklerini bilirler. Doğanın içerisinde farklı mekânların farklı enerjileri ihtiyaca göre konumlar sunar; yeryüzü etkileri ve manyetik alanlar yönü belirler.

Doğal olan sağlıklı ve huzurlu bir yaşam için iyidir.

Kadim Çin bilgisi var oluş düzenini bazı temel kavramlar ile açıklar. Yin Yang, beş element, beş elementin kendi içlerindeki yaratıcı, yıkıcı, kontrol edici döngüleri ve 24 mevsim zamanı ve mekânı anlamak için kullanılır.

yinYang

Yin Yang kutupsallıktır, zıtlıkların kavuşmasını anlatır.

Güneş ve Ay, gece ve gündüz, siyah ve beyaz, kadın ve erkek, soğuk ve sıcak… Yaşamın içinde birbirini tamamlayan tüm kutupsallıklar.

Biri olmadan diğeri var olamaz ve birbirlerini yaratarak dönüşürler.

Wuxing

Beş element varlığın çeşitliliğidir.

Var oluşun ve enerjinin farklı doğalarını anlatır; ağaç, ateş, toprak, metal ve su. Her biri farklı vechelere sahiptir;

Ağaç bahar mevsimidir, yönü doğudur, rengi yeşildir, organı karaciğerdir, duygusu öfkedir,

Ateş yaz mevsimidir, yönü güneydir, rengi kırmızıdır, organı kalptir, duygusu neşedir,

Toprak mevsim geçişleridir, yönü merkezdir, rengi sarıdır, organı dalaktır, duygusu derin düşünme ve endişedir,

Metal sonbahar mevsimidir, yönü batıdır, rengi beyazdır, organı akciğerdir, duygusu hüzündür,

Su kış mevismidir, yönü kuzeydir, rengi siyahtır, organı böbrektir, duygusu korkudur.

5 element

Beş elementin döngüsü yaratılışın değişimi ve dönüşümünü anlatır…

24 mevsim ise uzaysal döngünün Dünya’daki yansımasıdır. İşte, biz buna zaman deriz.

İnsan için zaman, bulunduğu uzaydaki en yakın gökcisimleri ile belirlenir. Güneş merkezli dönen gezegenler Güneş’in etkilerini alırlar. Bu, Dünya üzerinde gündüz ve geceyi, mevsimleri yaratır. Dünya aynı zamanda bulunduğu sistemdeki diğer gökcisimlerinden de etkilenir. Uydusu olan Ay, Dünya üzerinde gel-gitleri oluşturur. Diğer gezegenlerin etkileri astroloji ile açıklanır. Ancak etkiler uzaklaştıkça ve tanımlaması zorlaştıkça bizler için önemini yitirir. Bugün hâlâ içinde bulunduğumuz uzaya -gökkubbe- ait gökcisimlerinin birbirini nasıl etkilediğini tam olarak bilemiyoruz. Bilim çeşitli yorumlar getirse bile günlük hayatta etkileri fark edilmediğinden bilim adamları dışında sokaktaki insan için pek de önemleri yok.

Tüm yaratılış bir enerji ifadesidir. Var oluştaki tüm varlıklar enerji alanında birbiri ile bağlıdırlar.

İnsanoğlu tarihsel sürecinde onlarca çeşit takvim kullandı. Bugün, global olarak adlandırılan modern dünya ortak bir takvim kullanır, ortak bir yaşam için zamanı yorumlamanın ortak bir dili. Kadim bilgilere baktığınızda o dönemin insanları için anlamlı farklı pek çok takvim bulursunuz. Bugünün takvimi her ne kadar ölçekte keskinleştirilip kendi içinde düzeltilmiş olsa da kadim takvimlerin sunduğu bir çok yaşamsal veriyi yitirmiştir. Modern çağın bayramları ve kutlamalarıyla süslü bu takvimler yaşamın döngülerine önem vermezler.

Yaşamın döngüleri ise çağlar boyunca Dünya’mızın bulunduğu uzaysal konumun yansımalarını anlatır.

24 seasons

Çinliler hâlen Güneş ve Ay takvimi olarak iki farklı takvimi kullanımda tutarlar. Güneş takvimi zamanın akışını kaydeder, mevsimlerin döngülerini işaretler. Kayıt sistemi zaman içerisinde bu takvimin kehanet için kullanılmasını sağlamıştır, 60 yıllık döngüleriyle zamanın kendini tekrarladığı bir kehanet sistemi sunar. Zamanın enerjisini elementlere göre açıklayabildiği için her yıl, her ay ve hatta gün ve saatin enerji olarak getirebileceği potansiyelleri anlatır. Ay takvimi ise ayın döngüleri ile başlangıç ve bitişleri işaretler. Yeni ay zamanı başlangıçlara dolunay zamanı ise bitişlere aittir. Ay ve kadın yin enerji doğasındadırlar, bu nedenle doğurgan döngüler ay takvimine göre belirlenir. Her yıl, yeni doğan yıl ay takvimindeki ilk yeni ay zamanı kutlanır.

Çin Takvimi mevsim etkilerini yılın içerisinde 24 zaman diliminde açıklarken, enerjilerin doğasını açıklamak için yine elementleri kullanır. Takvimde, Göksel Sütunlar ve Yersel Dallar denilen iki set sembol hem kehanet sisteminin hem de Çin Astrolojisinin verilerini sağlar.

zodiac

Yersel Dallar’daki enerjiler, yıllık bazda yorumlanırken 12 hayvan ile sembolize edilen burçları oluşturur. Aynı hayvan sembolleri yıl içerisinde de 12 ayın enerjisini açıklar.

Yersel Dallar, Göksel Sütunlar’dan gelen enerjilerle birleştiklerinde oluşturdukları enerji ise kehanetin bazıdır; uyum var mı yok mu bakılır, uyumun ya da uyumsuzluğun doğası tanımlanır, yaratıcı ve yok edici döngülerde bu enerjilerin nasıl davranacağı ve ilişkili diğer enerji tiplerini nasıl etkileyeceği yorumlanır.

Daha derine girdiğinizde, bütün bu bilgileri kullanarak dünyasal yaşamda hem uluslar arasındaki hem de bireysel olarak kendi yaşantınızdaki ilişkileri, doğal afetleri, savaşları, kazanımları, bereket dönemlerini, mutlu birleşmeleri anlamlandırabilirsiniz.

Beş elementi kullanarak yaşam içindeki tüm oluşların arkasındaki gizli itici gücü görebilirsiniz.

Yine de, aynı sistem kendi içinde zamanın enerjilerinin döngüsel olarak tekrarladığını sadece olayların değiştiğini ancak arkadaki itici güçlerin aynı kaldığını söyleyerek zamanı aslında zamansızlık olarak tanımlar.

İnsan, tekrarlayan zamanın içinde bu döngülerden çıkmadıkça, bir başka hapishane içindedir.

İster modern yaşamın saat bazlı hapishanesi olsun, isterse kadim bilgilerin enerji bazlı hapishanesi, insan için özgürlüğünü elde etmenin tek yolu yaşamının sorumluluğunu eline almaktır.

Tüm takvimler insan için oluşturulmuştur, yine de insan ne takvime ne de zamana esir olmamayı öğrenmelidir. Tıpkı ilkokulda okuma yazmayı ya da çarpım tablosunu öğrendiği gibi takvimin de sadece bir araç olduğunu görmelidir. İnsan takvimi ezberlemeden takvimin neye yaradığını sorgulamalı, asıl öğretiyi kavramaya çalışmalıdır.

timeless

Bir kez bunu kavradığında artık zamansızlığa ulaşır, çünkü şimdi yaşam ile doğrudan konuşabiliyordur.

İhtiyacı olan tüm cevaplar yaşamın içerisinde kendisine sunulur.

Evrenin sonsuzluğunda insanın bildiği zaman yoktur.

Zaman sadece insanın zihnindedir.

İnsanın tek özgürlüğü ise zihninin hapishanesinden çıkmaktadır.