Temizlik

Geçtiğimiz günlerde, 8 Mayıs, Sir David Attenborough’un doğum günüydü. 1926 yılında İngiltere’de dünyaya gelen Sir David 99. yaşını kutladı. Bir asıra şahit olma şansı veren bu yaş hepimiz için etkileyici ancak, Sir David açısından, bu yaşın sayı olarak etkili olmasının ötesinde asıl hayranlık uyandıran yanı bugüne kadar geçen hayatının seyranı.

Onu çoğunuz belgesellerden hatırlayacaksınız, doğal yaşam tarihçisi, biyolojist, yazar, sunucu ve yapımcı gibi birçok yeteneği ortaya çıkaran Sir David, yaşamın ince alma-verme dengesi içerisinde, kendisine bu imkânı veren dünyaya doğum günü hediyesi olarak yeni bir belgesel sundu; Okyanus.

Her ne kadar doğa içinde geçen bir ömür sonunda gördükleri, insanlık üzerine, karamsar bir tablo çizse de, kendisi geleceğe dair iyimser bir görüşe sahip. Okyanus, aslında dikkatimizi doğru noktaya çekmek için hazırlanmış. Üzerinde yaşadığımız kıtalara ve kara parçalarına ait doğal yaşam alanlarının her geçen gün daha da kirlenmesinin nasıl önlenebileceğinin konuşulduğu günümüzde, asıl sorunun yaşam veren su alanlarında, hatta üzerinde hiç insan olmayan okyanusların derinliklerinde olduğunu anlatıyor.

Bazılarımız artık çok geç dese de, doğanın kendini dönüştürme gücünü ve hızını fark ettiğinizde hiç bir zaman geç olmadığını, bunun sadece bir karar ve sorumluluk meselesi olduğunu belirtiyor. Doğa bir yandan kendini arındırıp onarırken bir yandan da tahminimizin ötesinde bir gelişim ve değişim gösterecek diyor.

.

Bütün bu resim bireye çok büyük gözükse de, iki kelime hepimiz için geçerli: Karar ve sorumluluk.

Tıpkı insanın bu dünyaya geldiğinden daha gelişmiş bir halde ayrılmasının beklendiği gibi, bu dünya üzerinde yaşayan herkes yaşam alanını, kendine hayat vereni korumak, sakınmak ve aslında bulduğundan daha iyi bir halde bırakmakla sorumlu.

.

Aklımda bir cümle var: “Herkes kendi pisliğini temizlemekle görevli.

Cümle kulağa biraz nahoş geliyor. Hiç kimse pis olduğunu düşünmek istemez.

Özeleştiri yapmanın zor olduğu konulardan biridir temizlik.

Herkesin temizliği kendine göredir.

.

.

İnsan tek başına yaşadığında, kendi kuralları ve kendi arzuları doğrultusunda, yaşam alanını istediği gibi kullanabilir. Ancak, dünya hayatı insanı tekil değil çoğul bir yaşam içine alır. Eviniz ayrı bile olsa, komşularınızın, aynı semti, şehri, ülkeyi paylaştığınız insanların yaptıkları sizi etkiler. Evden dışarı adım attığınızda ortak yaşam alanına girersiniz.

Çoğul yaşam ev içinde de geçerlidir. Aile ya da arkadaşlar aynı yaşam alanını kullandıklarında, odaları olsa bile, evin dışında olduğundan daha çok birbirlerini etkilerler.

Bu iç içelik ve birliktelik keskin sınırlara sahip değildir. Evin duvarları vardır yine de, kapı ve pencerelerden her türlü ses, toz, kimyasal ve benzeri kolayca içeri girebilir. Doğa gibi duvarları olmayan bir yaşam alanı içinse sınırsızlık daha belirleyicidir. Herhangi bir deniz kenarında suya attığınız bir ambalaj parçası kilometrelerce sürecek bir yolculuk yaparak dünyayı dolaşabilir ve ıssız bir adaya ulaşabilir.

Peki, iyi ve güzel yaşamak için ne yapmak gerekli?

.

“Herkes kendi pisliğini temizlemekle görevli.”

Cümle sert olsa da, bireysel bir karar ve sorumluluğu işaret ediyor.

Aslında bu diğerleri için yapılacak bir şey değil… Ve aslında bu yazının konusu dünyanın temizliği de değil.

Hepimiz içten içe biliyoruz ki, dünya kendi başının çaresine bakabilecek bir yapıda. Ve bizim bakış açımızdan, dünyada hayatın sürdürülüyor olması, ondan daha çok bizim için önemli.

.

İnsanlık modern bir yaşama doğru yol alırken, ayırt ederek kategorize eden düşünce yapısı ile iyi kötü, güzel çirkin, faydalı faydasız diyerek, tüm yaşam deneyimlerini ve isteklerini sınıflandırıp kendi arzularına göre seçmiştir. Bugün modern hayat olarak gözlemlediğimiz yaşantı modelinde bazı işler beğenilmezken bazıları tercih edilir olmuştur. Temizlik bunlardan biri. Beğenilmeyen, mümkünse kaçınılan, göz ardı edilen bir iş.

Halbuki yaşamın içerisinde belki de en önemli görevlerden biri, kendine ait olanları temiz tutabilmek.

.

İnsanın yaşam alanı çok katmanlıdır. Bedenin içindekiler ve dışındakiler, görünenler ve görünmeyenler bu alanı birlikte yaratırlar. Ev ve beden görünür, duygu ve düşünceler ise görünmez. Hepsi içeride ve dışarıda etki yaratırlar. Ve hepsi her gün, her an, fark etsek de etmesek de kirlenirler, temizlenmeye, arınmaya, saf hallerini korumaya ihtiyaç duyarlar.

Kimi insan evinin kirlenmesinden rahatsız olmaz, kimi günlerce banyo yapmadan durabilir. Kimi hastalıklara, kimi de düşünce ve duygularını kirleten haberlere, dedikodulara, öfke, üzüntü, endişe ve korkulara aldırmaz.

Ama yaşam kritik noktaya sahiptir.

Kritik nokta bir kırılma anıdır. Sağlıklı iken artık hasta olursunuz. İdare ederken artık tahammül edemez olursunuz.

Yaşam sizden bir karar bekler. Bir karar ve bununla beraber alınacak bir sorumluluk.

.

.

İnsan sabırlıdır.

İnsan tahammüllüdür.

İnsan bekleyebilir.

Yine de sabır, tahammül ve bekleyiş birikim demektir.

Birikim ise işi zorlaştırır.

En iyisi her şeyi kolayken yapmaktır.

.

Evi her gün biraz temizleyip düzenlemek, her gün o güne ait çöpleri atmak, her gün biraz toz almak, dağılanı toplamak, çamaşır ve bulaşığı yıkamak kolaydır.

Bahar ya da bayram temizliği yapabilirsiniz. Bu bir kutlamadır. Değişim zamanıdır ve daha derinlere inilir. Eski ve işe yaramayan, artık kullanılmayan atılır. Elde olanlar düzenlenir. İnsana geçmişi gözden geçirme ve değerlendirme imkânı sunarken bugünün neye ihtiyacı olduğunu gösterir. Her şey davetkâr bir biçimde daha güzelleştirilir, güncelleştirilir, tazelenir.

Misafir gelen yeniliktir. Özele nüfuz edecek olan yabancıdır, misafir temizliği başkadır.

Bir de kimse görmese ve bilmese bile, insanın sadece kendisinin bileceği bir temizlik vardır. Mahrem olan. Ferahlatan. İnsanın kendi tuvaletini temizlemesi, kendi iç çamaşırlarını yıkaması, kendi başına banyo alması gibidir. Sır olan sadece o insana aittir.

Sır, bir tek dışarıda değildir.

İnsanın iç dünyasıdır asıl sır olan, duyguları, düşünceleridir. Ve en temiz tutulması gerekenler de bunlardır. Nasıl ki bir ayna sırrı ile yansıtır bir görüntüyü, insan da kendi sırrı ile yansıtır, var eder yaşamını.

.

Bu yüzden, insan, kendine ait olanı en iyi bilen ve kirlendiğinde onu en iyi temizleyecek olandır.

Evinizi temizlemek için size yardım edenler, hastalığınızı iyileştirmek için size yardım edenler, moralinizi düzeltmek için size yardım edenler olacaktır. Ancak onlar size ait pisliği atacağınız birer çöp kutusu değildir. Sadece, size uzanan birer yardım elidir ve kıymetleri bilinmelidir. Onlara teşekkür edin.

Onlar her zaman var olsa da, sizin sır âleminizi bilemezler, asıl iş yine kişinin kendisine aittir. Her gün dış dünyası gibi iç dünyasını da temizleyecek olan o tek kişidir.

.

.

Okyanus‘un galasında, Sir David’i İngiltere Kralı ile yan yana görüyoruz. Kral, kraliyetin hizmetlerinden dolayı ‘Sir‘ olarak şereflendirdiği David Attenborough’un, dünyaya verdiği bu hediyeyi onurlandırmak ve takdirlerini göstermek için yanında.

Bu birliktelik anında insan düşünmeden edemiyor, bir ülkenin kralı ya da yaşamın kralı olmak ne demek?

Ülke, size toprak, güç ve iktidar verirken, yaşam, sevgi ve dostluk sunar, keşfetmenin, birlikte yaşamanın değerini öğretir. Ülke başkanlarının el sıkışması arkalarındaki gücün temsilidir. Yaşam ile el sıkışmak ise kurulan muhteşem dostluğun…

Ülke kralının elleri yaşam karşısında arkasına gizlenmiş, yaşam kralının elleri ise saygı ile önünde kenetlenmiş.

Dünya üzerinde sağlıkla geçen 99 yıl, yaşamın dostluk hediyesidir.

.

.

Dünyaya gelen her birey aynı özün bir parçasının farklı bir yüzüdür. Farklılık dünya yaşamına benzer, zenginliğinin ve göz alıcılığının kaynağıdır.

Ve farklılık aynı zamanda tamamlayıcılıktır. Her canlı bir diğerinin yaşamını destekler.

Belki de, yaşamın ince alma-verme dengesi içerisinde, en çok ihtiyacımız olan bu birliği ve birlikteliği görmektir.

Bugün şaşırtıcı bir şekilde, en büyük problemlerimizden biri olan plastik atıklarını yiyebilen mantar türleri ortaya çıkıyor. Bugün şaşırtıcı bir şekilde, bitkilerin birbirleriyle iletişim ağları olduğu keşfediliyor. Bugün şaşırtıcı bir şekilde, dünyanın kendi yaşamını sürdürebilmek, kendisini temiz tutabilmek için yarattıklarını ve yok ettiklerini görüyoruz.

Ve bugün artık bütün bunlara şaşırmadan hayranlık ile saygı duymayı öğreniyoruz.

.

İnsan olarak kendimize saygı ve sevgi duyulmasını istiyorsak, dünya ve dünya yaşamı bize bir yol gösteriyor.

Bu çoğu zaman anlaşılmaz iç içelik, bize her düşüncemizin, her duygumuzun, her hareketimizin bir etkisi olacağını anlatıyor. Bu etki sadece dışarıya yönelik değil. Çünkü aslında dışarısı yok. Dışarısı aynı anda içerisi.

Yaşamın sırrı.

Dışarısının temiz olmasını istiyorsak önce içeriyi, içimizi temizlemekle başlamalıyız.

Okyanus bize, asıl sorunun yaşam veren su alanlarında, hatta üzerinde hiç insan olmayan derinliklerde olduğunu anlatıyor.

Su, yaşamdır ve yaşamı kuran bilgidir.

Okyanus bize, suyun içimizde, üzerinde hiç insan olmayan derinliklerimizde, sır âlemimizde, kalbimizde, duygu ve düşüncelerimizde olduğunu dile getiriyor. Kirlenen suyun yarattığımız benliklerimizde olduğunu, bu suyun temizlenip arınması ve yaşam verecek saf haline dönmesi gerektiğini ifade ediyor.

Bu kararı verip, kendi yaşamımızın sorumluluğunu aldığımızda, göreceğiz ki, içerisi temizlendikçe görüşümüz değişecek, işimiz kolaylaşacak, yolumuz açılacak.

.

Bize bahşedilen dünya, bize bahşedilen ülke, bize bahşedilen şehir, bize bahşedilen ev, bize bahşedilen oda, bize bahşedilen beden…

Geldiğimizde nasıl bulduysak, giderken bulduğumuzdan daha iyi ve güzel bir halde bırakarak ayrılalım.

Yaşam zaten eskiyeni yenilemek üzere kurulmuş düzendedir. Her şeye ve herkese bir ömür biçilmiştir bu düzenin içerisinde. Onu en iyi şekilde değerlendirmek bizim kendi ellerimizde…

.

.

.

Hızır ile Musa – Büyümek

Hızır ile Musa’nın yolculuğunu bilirsiniz…

Musa, yanında genç Yuşa ile birlikte yola çıkar. İki denizin buluştuğu yeri ve orada Hızır’ı bulmaktır amacı. Yolda yemek için yanlarına balık almışlardır. Dinlenmek için durdukları bir yerde balık kendini sepetten kurtarıp suya dalar ve uzaklaşır. Musa bunu görmez ancak, Yuşa görmüştür. Dinlendikten sonra yola devam ederler. Akşam olduğunda acıkmışlardır ve Musa, Yuşa’ya, “Balığı hazırlayıp yiyebiliriz artık” der. Yuşa ise dinlenmek için durduklarında balığın sepetten kurtulup suya daldığını ve bunu ona anlatmayı unuttuğunu söyler. “Bunu bana unutturan şeytandan başkası olamaz” der. Musa ise, “Aradığımız yer işte tam da orasıdır” diyerek yanıtlar ve balığın suya daldığı “iki denizin buluştuğu yer”e geri dönerler.

Vardıklarında, aradıkları kişiyi, Hızır’ı bulurlar. Musa, Hızır’ın ilminden bir ilim öğrenmek ister. Ancak Hızır, kendisiyle beraber yola çıkarsa, o izin verinceye kadar hiçbir şey sormamasını şart koşar ve “Kendi idrak ve anlayışının ötesinde olanı anlamayı nasıl ümit edebilirsin?” der. Musa bu şartı kabul eder ve yolculukları başlar…

.

Bu yolculuk, bize üç olayı anlatacaktır.

İlkinde, beraber bir gemiye binerek denize açılırlar. Fakat, denizin ortasında Hızır görünürde sebepsiz yere geminin dibinde bir delik açar. Bunu gören Musa dayanamaz ve kabul ettiği şartı unuturak, “Gemiyi batırıp bu masum insanları boğacak mısın?” diye karşı çıkar. Hızır ise, “Benim yaptıklarıma tahammül edemeyeceğini söylemiştim” diyerek uyarır. Musa özür diler ve yola devam ederler.

İkincisinde, vardıkları bir köyde yemek istemek için bir evin kapısını çalarlar. Evde yaşayanlar onlara yiyecek vermez. Buna rağmen, ayrılırken Hızır evin yıkılmış taş duvarını tamir eder. Musa yine kendine engel olamaz ve itiraz eder, “Bize yardım etmeyen bu insanlara yardım ediyorsun üstelik hiçbir ücret istemeden” der. Bu sözler üzerine Hızır, Musa’yı ikinci kez uyarır ve bir daha o izin vermeden konuşursa yollarını ayırmaları gerektiğini söyler. Musa tekrar özür diler ve kabul eder.

Üçüncüsünde, yolda oyun oynayan bir çocuk görürler ve Hızır hiçbir sorgu sual olmadan çocuğu öldürür. Musa, “Bu nasıl bir kötülük!” diye bağırır. “Tanımadığın bir çocuğu sebebsiz yere nasıl öldürürsün?” Hızır ise anlaşmalarını hatırlatır ve artık beraber yolculuklarının sonuna geldiklerini söyler. Akit bozulmuştur. “Bununla birlikte ayrılmadan önce, kendi bilgi ve görüşüne göre yargıladığın bu üç olayın iç yüzünü anlatacağım sana” der…

Gemiye el koymaları için kral askerlerini görevlendirmiştir. Hızır gemiyi batırarak kralın eline geçmesine engel olmuştur ki, daha sonra sahipleri tekrar onu geri kazanabilsin.

Yıkık duvarın altında bir hazine vardır. İki yetime ait olan bu hazineyi, onlar büyüyüp sahip çıkmaya hazır oluncaya kadar, ördüğü sağlam duvarın içinde koruma altına almıştır.

Oyun oynayan çocuk ise, ileri yaşlarda anne ve babasına zulmeden biri olacaktır. Zalim ve kibirli bu evlat yerine daha hayırlı bir evlat sahibi olmaları için çocuğu öldürmüştür.

Musa’nın sabredemeyip itiraz ettiği olayların iç yüzü onun zannettiğinden farklıdır…

.

Tıpkı bizim sabredemeyip itiraz ettiğimiz, zannımıza göre yorumlayıp yargıladığımız yaşamlarımız gibi.

.

Gemi, insanın yaşam yolculuğunda kullandığı aracı, bedenidir. Her insan kendi gemisine, yaşam boyu edindiklerini yükler ve hayat yolculuğunda sürekli yanında taşır. Gemi doldukça yük ağırlaşır.

Gemiyi isteyen kral, insanın açgözlülüğüdür. Diğerlerinde gördüklerinin kendisinin olması arzusu, doymak bilmeyen sahip olma tutkusu, güç isteğidir. Elde ettiği her gemi, kendi zannınca gücüne güç katmaktadır.

Gemiyi batırmak, bütün bu kısırdöngüye son vermek, eski benliğe ait her şeyi ortadan kaldırmak, açgözlülüklerden arınmaktır.

Musa, itirazı ile değişime hazır olmadığını gösterir. Onun anlayışına göre gemi gereklidir, elde olanı, geçmişten geleni, kazanılmış olduğunu düşündüğü şeyleri bırakmak istemez.

Hızır ise, önce gemiden yükleriyle birlikte kurtulmadan yola devam edilemeyeceğini bilir. Ve yine bilir ki, yolculuğun sonunda sahipleri gemiye yeniden kavuşacaktır.

.

Ev, kişinin yaşamıdır. Ev halkı fakir düşmüş bu köyde yaşarlar yine de yaşamlarını değiştirmek istemezler. Eskiye ve mevcut olana sıkı sıkıya tutunmuş bir halde aza kanaat getirir, dışarıdan gelene kapılarını açıp ellerindekini, zaten kendilerine zor yeteni vermezler. Aslında misafire yardım, yaşamın gönderdiğine, beklenmeden gelene, yeniye, değişime, insanın kendisine yardımıdır, bilmezler.

Yıkık duvar, mevcut yaşamın bereketsizliğini gösterir. Yaşam kendini ayakta tutamaz halde viranedir. Bir anlamda, ev halkı istese bile yardım edemez durumdadır.

Hazine, yaşam için asıl kıymetli olan değerlerdir. Bunlar toprağa gömülüdür ve dışarıdan görünmezler. İnsanın içinde, beden toprağında, sahip olduklarıdır.

Duvarın tamiri, yaşamın yeniden güç kazanması ve kendi ayakları üzerinde durabilir hale gelmesidir. Ancak o zaman hazine, yani değerler, yaşamı destekleyebilir.

Hazinenin sahibi iki yetim çocuktur, insanın duygu ve düşünceleri. Virane evde çaresiz kalmışlardır. Mirasları yaşamda sahip oldukları kendi değerleridir, ancak bu hazineye sahip olmak için onun hakkını verecek olgunlukta olmaları gereklidir. Bunu fark ettiklerinde, gerçekten büyüdüklerinde, kendi kendilerine yeteceklerini anlar ve yaşamlarını yeniden kurabilirler.

.

Çocuğu öldürmek, belki de en zoru… Hatıralarıyla birlikte tazelenmeden, aslında ölü gibi yaşayan insanı, yaşamın her gün ve her ân yeniden yapılanmasına katılmaktan alıkoyan, geçmişe ait olan içsel çocuğun fark edilip artık terk edilmesidir.

İçsel çocuk insanın bir zamanlar algılamış olduğu dünyaya göre yaşamak ister. Gerçek ise ne geçmişte ne de gelecekte değildir, o şimdiki ân’a aittir. İnsan ancak geçmişi ve geleceği arasındaki bu bağı anladıktan sonra yaşamın gerçeklerini görebilir ve kendi yaşamının sorumluluğunu alıp büyüyebilir.

Yol ayrımı, büyümektir.

Çocuk, tek başına var olamayacağını düşündüğü dünyada korku ve güvensizlik içindedir.

Çocuk, çaresizdir. Korunmaya, inanmaya ihtiyacı vardır.

Çocuk, yüklendiği inançları ile yaşamı bildiğini, doğru yaptığını zanneder.

Ve çocuk, hem büyümek hem de hep çocuk kalmak ister.

Ve çocuk, masumdur bir melek gibi ve şımarık, zalim, kibirlidir şeytan gibi.

İnsan büyüdüğünü zanneder oysa, içindeki çocuk büyümedikçe insana zulmeder.

.

.

Belki de cennette, Âdem ile Havva’ya yasak elmayı yediren şeytan değildi…

Dünya yaşamına gelen her insan, içinde eril ve dişil olanı barındırır. Burası, onun içsel cennetidir. Eril olan bu cennetin Âdem’i, dişil olan ise Havva’sıdır. Bir iken ayrılıp iki olan, tekrar birleşir ve üç olur, eril ve dişilden içsel çocuk dünyaya gelir. Bu insanın benliğidir. İçsel çocuk doğduğu anda masum ve bilgisizdir. Yaşamak için öğrenmesi, öğrenmek için yaşaması gerekir.

Öğrenmek yaşam yolculuğudur. Nasıl ki yaşam her şeyi kapsar, öğrenilecek olan da her şeye aittir. Yürünen yol bir mekik gibi iki uç arasında dolaşır, hayatın dokusunu ortaya çıkarır. Yaşamın sonsuz ve sınırsızlığı içinde insan bilmeden kendini arar, ararken fark etmeden adım adım kendi içinde kaybolur. Kaybolmak, kaybetmek acı verir insana, kaybettiği kendisidir, bu öyle bir acıdır ki isyân ettirir yaşama.

.

Belki de cennette, Âdem ile Havva’ya yasak elmayı yediren insanın içindeki isyankâr çocuktu…

Daha büyümemiş, kendini tanımayan, bilmeyen, yaşamı anlamayan, henüz kendini terbiye edip geliştirmeyen yanıydı.

.

Kim söyleyebilirdi ki bunu… Söylese bile kim inanırdı.

.

Her şeyi isteyen, her şeyin onun olduğunu düşünen, masumiyetin cehaletinde yaptıklarının getirisini fark etmeyen, iyi ve kötüyü ayırt edemeyen büyümemiş bir çocuk…

Öyle güçlü ki, arzuları her şeyi yaptırabilen, kolayca yoldan çıkarabilen…

Ve öyle güçsüz ki, korkuları, vesveseleri içinde çaresiz…

İnsanı kendi cennetinden kovduran.

.

.

İbrahim rüyayı yanlış yordu… Dış âlemde oğlunu kurban etmeye kalktı. Oysa, kurban edilecek olan iç âlemindeki geçmişe ait, kaybolmuş, terbiye edilmemiş içsel çocuktu… Kemâlat yolundaki insanın yoldan çıkarıcısı.

Taşa yazılı tabletteki kuralları takip ederek yaşamı sürdürecek olan Musa’ya Rabbi, “Beni asla göremezsin” demiştir. Rabbin tecelli ettiği dağ sağlam durursa görebilecektir ancak. Dağ yıkılır, Musa göremez, henüz yeterince sağlam ve kuvvetli değildir hakikat karşısında.

Musa büyük bir adamdır, her şeyi bildiğini düşünür. Buna rağmen içindeki çocuk henüz tam anlamıyla büyümemiş, olgunlaşmamış, rüşte ermemiştir. Aslında biraz daha vakite, hâlâ kurallara, Rabbinin yol göstermesine ve öğrenmeye ihtiyacı vardır.

Bunu bana unutturan şeytandan başkası olamaz” demişti Yuşa. İnsanın yaşamının dönüşüm noktası tam da bu fark ediştir. Yoldan çıktığını fark edip kendine geri dönüşüdür.

Hızır, denizde yüzen balık misali yaşamın ilmini bilen ve öğretendir. Yol ayrımında insanı zanlarından arındırıp doğru yolu, yaşamı okumayı, görünen olayların ardındaki gerçekleri açığa çıkaracak, gerçek anlamda görmesini sağlayacak olandır.

.

.

Yaşama bir yandan koşarken bir yandan da yaşamdan kaçan, çocuktur.

Geçmişe aittir içsel çocuk…

Hep “hep” diyen… Hep böyle olsun, hep böyle kalsın, hep benim olsun her şey…

Yaşamın değişimini reddeden, yavaşça anne ve babasını, kendi duygu ve düşüncelerini, aklının ve kalbinin gösterdiklerini, ruhunu ve dünyasını yok eden.

Hiç sorumluluk almak istemeyen.

Kıskanan, sahiplenen, böbürlenen.

Yaşamı anlamak istemeyen, laf dinlemeyen, insanın içindeki büyümemiş çocuktur.

.

Yaşama bir yandan koşarken bir yandan da yaşamdan kaçan, çocuktur.

Gelecektir dışsal çocuk…

Yarını inşa eden, merak ile büyüyen.

Büyüdükçe kendini, yaşamı tanıyan, anlayan.

Safiyeti, masumiyeti, iyiliği, güzelliği, neşeyi, coşkuyu, sevgiyi içinde taşıyan.

Yaşam olan, yaşam verecek olan, insanın içindeki büyüyüp gelişen çocuktur.

.

Bu yaşam, ilk bakışta görülmese de, hakim olan bir denge üzerine kurulur.

Çocuk olmadan yaşam olmaz, hayat devam edemez. Çocuk yaşamdır.

Yaşam hiç aynı kalmaz, kalamaz. Yaşam çocuğun içinde, çocuk yaşamın içindeyken, kendisiyle birlikte gelişmesini, büyümesini, kendi yaşamına sahip çıkmasını bekler.

İçindeki çocuğu büyütürken, insan, marifet ile safiyeti birleştirdiğinde, bilmenin ve neşenin zevkini de tek bedende birleştirir.

Yol ayrımı ikidir. Musa’nın denizi ikiye ayrıması gibi, kurallar iyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini ayırır birbirinden. Musa yolunu ayırarak bulabilir, seçmek gereklidir.

İnsan ikilemde kaldığında, seçim yapamadığında, karar alamadığında, kararlarından pişmanlık duyduğuda, henüz büyümemiş, kendi birliğine ulaşamamış bir çocuktur.

Kararlarından ve yaptıklarından pişmanlık duymak tövbe gerektirir, af gerektirir. Pişmanlık, Musa gibi Rabbine tövbe etmektir. Ardından her adım kaçınılmaz yeni bir karardır. Musa gibi iman etmektir. Eminlikle, hak ile alınan her karar, ikiyi birleştirir, kemâlatın yolu olur, görebilmek için.

.

Yaşam, bazen öyle görünse bile, hem o hem de bu değildir.

Yaşam, tümünü içinde barındıran, ve o ve bu olan, tek olandır.

Hızır iki denizin birleştiği yerdedir.

Yaşam yolculuğu süregelen bir öğrenim, arınma, gelişim sürecidir. Yolculuk her seferinde başladığı yere geri döner, geçmiş gelecek ile, çocuk büyük ile, düşünceler duygular ile, istekler sonuçlar ile, akıl gönül ile, ruh beden ile, marifet safiyet ile, iki deniz birbiriyle birleşir.

Birleştiği noktada, artık insan aynı kişi değildir. Hızır olmuştur. Yaşamı bilen, yaşamı okuyabilen, kendi içindeki kuzey yıldızını bulmuştur. Dünya dönerken, güneş ve yıldızlar doğudan yükselir ve batıdan kaybolurlar. Bir tek kuzey yıldızıdır, ne doğan ne de batan, dönen bir tekerleğin merkezinde her an doğru yönü işaret eden.

O merkezde önce kendisini bulur insan. Yitirdiği gemiye tekrar sahip olur. Ve sonra yaşamın sunduğu, duvarın altındaki hazine hak edilir. Hayırsız evlat iyi bir evlada dönüşür.

Kayıp cennet yeniden kazanılır.

.

.

İnsan büyüdüğünde, başka bir çocuk doğar kendi içinden.

Veled-i kalp denir adına… Kalbin çocuğu.

Doğumu, kalbin kendini kirleten tüm düşünce duygulardan arınması ile birlikte gerçekleşir.

Artık gerçekleri süslemeyi bırakır insan.

Süslemek daha güzel, daha göz alıcı, daha hoş gösterir yaşamı. Söz oyunları, yaşamın oyunu olduğunda ise, insan hep çocuk kalabilir, kendi bile fark etmeden. Kendine hikâyeler anlatır, anlattığı hikâyelere inanır, eskinin masalları ile yaşar. Ancak elindeki yeni ve taze olan değildir, bu yüzden yaşarken gittikçe mutsuzlaşır, gittikçe hastalanır, gittikçe yaşamdan kopar.

Masallar ve hikâyeler güzeldir, onların masal ve hikâye olduğunu bildiğimiz sürece. Yine de onlar küçük çocuğu uykuya hazırlamak içindir, büyüyünceye kadar.

Gerçek yaşam kalbin çocuğu uyandığında başlar. Hikâyenin bittiği yerde, yaşam bekler insanı, yaşamın gerçeği.

Kalbin çocuğunun yazacağı kitap ise, yaşamın en güzel hakikatini anlatır.

İnsanın kendisine.

.

Benim Hızır’ım olan tüm öğretmenlerime teşekkür ile…

Tuncay Kul, Kamer-i Ayn Melek ve Emrah Balım’a sevgilerimle… ❤️

Varoluşun Özü

Hayat bize bugün her ne getirdi ise, bir süreliğine onu kenara koyup merkeze kendimize dönelim ve bir soru soralım, bu soru üzerine biraz düşünelim…

Varoluşun özü nedir?

.

.

Kimimiz “bir şeyler yapmak” dünyasına yakınızdır.

Varoluş, üretmek, yaratmak, elde etmek, sahip olmak, düşünmek, keşfetmek, konuşmak, ifade etmek gibi eylem üzerinden kendini açığa çıkarır. Kendi dışımıza doğru var oluruz.

Bir şeyler yapmak çoğaldıkça, insan fark etmeden yaptıkları olur, kendini unutmaya başlar.

Kimimizse “bir şeyler yapmak” dünyasına uzağızdır.

Varoluş, bir cins eylemsizlik üzerinden kendini açığa çıkarır, hareket dışarıya değil içeriye yönelir, görür, duyar, koklar, tadar, hisseder ve düşünürüz. Kendi içimize doğru var oluruz.

Bir şeyler yapmak azaldıkça, insan fark etmeden bedenine yabancılaşır, kendini unutmaya başlar.

.

Bu iki dünyaya ait olanlar –ki tek bir dünyanın iki parçasıdırlar-, birlikte yaşayıp birbirlerini anlamakta zorlanırlar.

Hiçbir şey yapmamak, bir taş parçası gibi, ne bir istek ne de bir arzuya sahip olmamak, acıkmamak susamamak, ne gelirse onu kabul etmek, yağmur altında ıslanmak, çamura bulanmak, güneşin altında kavrulmak, hiçbir şikayette bulunmadan kendine sunulan hayatı yaşamak… çoğu insana uzak gözükür. Taş âlemini anlamak zordur insan için.

Hiçbir şey yapmıyor gibi gözükmek, bir bitki gibi, tek bir noktaya kök salıp sadece sunulan ile yetinmek, toprak besleyici ise büyümek, gelişmek, değilse kurumak, solmak, yağmur ile birlikte yeşermek, güneş ile birlikte çiçek açmak, meyve vermek, çoğalmak, sözcükler olmadan sessizce birbiriyle konuşmak, rüzgâr ile birlikte dokunmak, kendisi için iyi ve besleyici olana uzanmak, zarar vereni anlasa bile kaçınamamak, hayatı kendine sunulana bağlı yaşamak… insana bir adım yaklaşır. Bitki âlemini yarar ile anlamlandırır insan.

Bir şeyler yapmak, hareket etmek, bir hayvan gibi, yaşam için mücadele etmek, kendini korumak, beslemek, üremek, çoğalmak, bazen birlikte bazen de yalnız yaşama tutunmak, temelde sadece yaşamsal ihtiyaçlara sahip olmak, bununla birlikte duygusal ihtiyaçları da taşımak, diğerlerini sevmek, öfkelenmek, korkmak, saygı duymak, yine de kendinin farkında olmadan yaşamak… yakındır çoğu insana. Hayvan âlemini bilir ve tanır insan.

.

Varoluşun özü nedir?

Bir şeyler yaparak var olmak veya hiçbir şey yapmadan var olmak.

İnsan için her ikisi de mümkündür.

İnsan isterse sadece nefes almanın zevkine ya da isterse elleri ile bir şey yaratmanın, üretmenin zevkine varabilir.

İnsan, bir taş kadar ağır, hareketsiz ve kabullenici, bir kuş kadar hafif, hareketli ve özgür olabilir.

İnsanın dünyası bu iki dünyanın birleşimi ile çoğalır, çeşitlenir, sonsuz farklılıkta kendini açığa çıkarır.

Varoluş sınır tanımaz, insandan, insan ile birlikte ortaya koyacaklarında.

Ve insan farkındadır, yaptıklarının.

İnsan farkındadır, kendi varlığının.

Yine de bu fark sadece gördükleri ve elde ettikleri ile kalırsa, eksiktir insan için.

Tamamlanmak, insanın kendisinin ve eylemlerinin farkındalığının, görünmeyen kaynağını araması ve bulması ile sağlanır.

Ancak o zaman insan kendini tam anlamıyla bilir ve tanır.

.

Kendinin farkında olarak yaşamak.

Varoluş sınır tanımaz, insandan, insan ile birlikte ortaya koyacaklarına.

.

Yarı örtülü bir farkındalık ise, perde gibidir insan ve varoluş arasında.

Yaptığını neden yaptığını bilmeden, dışarıya göre şekillenen “canım öyle istiyor” diyen bir yaşam, içeriye göre şekillenen “içimden öyle geldi” diyen bir yaşam.

Eylemlerin gerçek sorumluluğu ancak tam anlamıyla eylemin kaynağı bildindiğinde alınabilir. Aksi halde hem kolay hem de zordur sözde sorumluluğu dışarıya ya da içeriye vermek. Özenerek, imrenerek, kıskanarak bir yaşam inşa etmek, vicdanın ya da şeytanın dürtüsüyle bir yaşam sürdürmek.

Varoluş özenir, imrenir ya da kıskanır mı?

Varoluş vicdani ya da şeytani dürtüyle hareket eder mi?

Nedir varoluşun özü?

.

.

Taş, bitki, hayvan dünyasından sonra insan dünyasına adım atan varoluş için yolculuk bitmiş midir?

Formsuzluk âlemi ile form âleminin son buluşma noktası insan mıdır?

İki ayağı üstünde durup, kendine bir yaşam ve medeniyetler kuran insan yürüdüğü yolun her adımında aynı insan mıdır?

Dönüp de geriye baktığında, bir mağaranın duvarına çizdiği resmi neden, niçin yaptığını bilemeyen, kendini hatırlamayan insan, ileriye baktığında aynı insan mı olacaktır?

.

İnsanın tek yapabileceği, kozasından çıkan kelebek gibi, her seferinde kendi kozasını fark edip, çaba göstererek kendini içine kapattığı bir cins hapishane ev olan yaşam alanından çıkmak ve kendini yeniden yaratmaktır.

Her seferinde yeni bir kelebek olup, kozanın kısıtlayıcı ve ağır dünyasından, hafif ve özgür bir dünyaya geçmek.

Matruşka bebekleri gibi her seferinde kendini yeniden doğurmak, bitmek bilmeyen bir değişim, dönüşüm merdiveninde basamak basamak ilerlemek.

Farkındalığın sınırsız kaynağından her seferinde bir yudum su içmek, her seferinde biraz daha canlanmak.

.

Yaşamak, canlı olmak, gerçekten canlı, uyanık, farkında olmak.

Şimdi elinde ne varsa onunla var olmak, yine de bilmek, henüz elinde olmayan bir varoluşun hakikatini.

.

.

Bugün, kendimize bir soru soralım ve üzerine biraz düşünelim…

Varoluşun özü nedir?

.

Şimdi insan olan ‘ben‘, bilebildiğim ve anlayabildiğim kadar yakınım varoluşa.

Ve farkındayım, henüz uzak olduğum ve bilmediğim bir âlemin varlığının.

Ben ona bir adım yaklaştıkça bana yüzünü dönen ve kendisini gösteren yaşamın.

Ve ben arkamı döndükçe sabırla yüzümü kendisine çevirmemi bekleyenin.

.

.

Bahçede uzanmış gözlerim kapalı dinleniyorum…

Gözlerim kapalı olsa da güneş ışığının değişken aydınlığını hâlâ görebiliyorum. –Tuhaf bir şekilde içerisi dışarıdan daha aydınlık.-

Yaprakların arasından geçip yüzüme ulaşan gölge ve ışık oyunları durmaksızın devam ediyor.

Tenimde hafif esintiyi hissedebiliyorum.

Kuşların sesi, uzaktan gelen şehir sesi, bir anlığına belirip sonra kaybolan bir inşaat makinesi, tekrar kumruların sohbeti…

Sessizlik…

Kulağımda bir arka fon sesi belli belirsiz… Belki bir yerde bir evren yaratılıyor…

Bir kanat çırpışı…

Bedenin dinginliğe teslimiyeti…

.

Dönüşüm

Masaldır ya, anlatılır…

Kurbağa prens, güzel prensesin öpücüğüyle gerçek kimiliğine, insan olan prense dönüşür.

Güzel prenses de, kibirli bir genç kızdan, sevgi dolu bir genç kıza dönüşür.

Her şeyin sahibi ve hakimi olmak isteyen kötü kalpli kraliçe sonunda bir cadıya dönüşür.

İyi kalpli, tatlı dilli güzel kadınlar perilere dönüşürler.

Çocuklar yetişkinlere, yetişkinler çocuklara dönüşür.

İnsanlar hayvanlara, hayvanlar insanlara dönüşürler.

Güzel ve çirkin, iyi ve kötü dönüşür.

Sihirli bir el dokunur, dönüştürür her şeyi ve herkesi…

Masallar mutlu sonla biter.

Aslında bütün hikâye bir dönüşümü anlatır.

Mutlu sona ulaştıran bir dönüşüm.

.

Dönüşen ya dışsal görünümdür ya da içsel duygu ve düşüncelerdir.

Karakter dönüşür. Kendinden başka birisi olur.

Karakter dönüşünce yaşam dönüşür.

Bütün kötülükler geride kalır. Saf olan ortaya çıkar.

Kötüyü alt eden ise, ya iyinin gücüdür ya da kendisinden daha kötü olan.

Ama ne olursa olsun, kötülük, ne insanın içinde, ne dışında, ne yaşadığı ülkede kalamaz.

Bu yüzden, türlü zorluklardan geçse de, masalların mutlu sonla bitmesi kolay gözükür.

Her şey dönüştüğünde, iyilik ve sevgi olduğunda, mutluluk bir anda kendi kendine ortaya çıkar.

Masalı dinlerken insan içinde emindir sondan, emindir ama, nasıl ulaşılacağı dışarıda bilinmez gözükür.

.

.

Masalın içinde…

Masal ama, masalın dışında…

Yaşam.

.

Yaşamın içinde, bugün, insan iyi kaderiyle ya mutludur zaten masaldaki gibi, ya da kötü kaderin pençesinde mutsuzluklara sürükleniyordur nasıl çıkacağını bilemeden.

Masalda yardım dışarıdan gelir gibi gözükür.

İnsan hatırlarsa o sihirli eli, dışarıdan içeriye dokunan…

Tek çıkış dönüşüm ile gelecektir, içeriden dışarıya dokunan, mutlu sona götüren.

.

Dönüşüm.

Ancak önce, kim olduğunu görmelidir insan?

Kurbağaya dönüşmüş, bütün sahip oldukları elinden alınmış prens mi?

Kibirli, sadece kendini düşünen prenses mi?

Kötü cadı mı? Yoksa iyilik perisi mi?

Hangi hayvana dönüşmüştür yaşamda, hain kurt, açgözlü domuzcuk, doymak bilmez fare, ürkek tavşan mı olmuştur?

Hangi insana dönüşmüştür yaşamda, aslan gibi yürekli kral mı, ejderha karşısında bir ejderha kadar korkusuz duran şövalye mi olmuştur?

Kim olmuştur insan şimdi?

Huysuz, mutsuz, sürekli eleştiren, öfkeli, yaşlı, hasta biri mi, yoksa yeni bir adım atmaya korkan, eskinin özlemiyle yaşayan birisi mi?

Ve aslında kime dönüşebilme potansiyeline sahiptir insan?

.

.

Neden insanlar çocukları masallarla büyütür?

Hayat bir masal değilse, nedir anlamı çocuklara masalları öğretmenin?

O ince çizgi ne zaman nerede çizilir, hayatın gerçekleri ve masal dünyası arasında?

İnsan ne zaman ve nerede unutur dönüşebileceğini, bu yaşamın sadece onu dönüştürmeye çalıştığını?

.

Direnmeyi bıraksa insan… Göremez mi kendi içinde gizleneni?

.

Masalda mutlu son için tek bir şey yeterlidir…

Sevgi.

.

Bütün zorluklar tek bir yolun olduğunu göstermek içindir.

Doğru yolu bulan için kötülük barınamaz hayatta, ne insanın içinde, ne dışında, ne de yaşadığı ülkede.

İnsan emindir sondan, emindir ama, nasıl ulaşılacağı bilinmez gözükür.

.

.

Bu yaşam bir dönüşüm dünyasıdır insan için.

İçindeki sevgiyi ortaya çıkarıp dönüşebilen için mutlu son kolaydır.

Dönüşmeyen ise, bu masaldan düşer bir başka masalın içine, şimdi belki kötü cadı olmuştur belki de hain kurt, şanslıysa eğer bu sefer dönüşür güzel bir kraliçeye ya da cesur bir krala.

Ama ne tuhaftır ki, masalı dinlerken her şeye inanan insan, yaşamda inanmaz olur anlatılanlara.

.

İnanmayanlar için, tek bir seçenek kalır geriye…

Doğru olup olmadığını deneyerek görmek.

Uzağı yakın etmek.

.

Bir kez kendini değiştirmeyi başarabilirse insan,

Bir kez içindeki sevgiyi kurtarabilirse hapsettiği kuleden,

Emin olur o zaman her şeyin değişebileceğine,

Yeni bir hikâyede yeni bir insana dönüşebileceğine…

.

Diyar

Deus ex machina…

Antik Yunan tiyatrosunda, beklenmeyen veya imkânsız gözüken bir şeyin gerçekleşmesi, karakterlerin çatışmasının ortadan kalkması, bir şeyin, bir kişinin, kurtarıcı bir meleğin aniden beklenmedik bir yerde ortaya çıkması ya da anlatıcının birden bire uyanıp her şeyin bir rüya olduğunu anlaması…

Bu Latince kalıp, o dönemin tiyatrosunda, bir tanrıyı canlandıran karakterin vinç (makina) yardımıyla sahneye yukarıdan indirilmesi anlamında kullanılmaktaydı.

Hikâye gittikçe karmaşıklaşıp içinden çıkılmaz bir hal aldığında, eser yazarlarının çok sıkça başvurdukları bir yöntemdi. Yazar, kendi yazdığını kendi bile çözemez hale gelince, bir anda ortaya çıkan mitolojik tanrılar, duruma müdahale eder, ölmesi gerekeni öldürür, yaşaması gerekeni kurtarırlardı.

.

İnsan kurtarıcıları sever, insan kurtarıcıları bekler…

.

.

Bugün gerçek hayatta, şimdiki zamanda sürekli şikayet ettiği, kurtulamadığı ve uğraştığı bir şeyin –ister yaşamsal sıkıntı, engel olsun, ister hastalık– aniden mucizevi bir şekilde değiştiğini, iyileştiğini ve ortadan kalktığını görse, insan ne yapardı?

Çoğumuz bunun tarif edilemez bir mutluluk olacağını bilir.

Dert derman bulmuştur, hem de kendi kendine.

.

Kurtuluş kutlanası bir olgu.

Peki, o derdi çözmek için harcanan enerji şimdi nereye yönelecektir?

Piyangodan büyük ikramiye kazananların, çok kısa sürede kazandıkları parayı kaybedip eski hallerine, hatta daha da gerisine, düştükleri bilinir.

İnsan da, derman bulan derdinin yerine bir yenisini bulur, kurtulmuşken kaybolur, yükselmişken tekrar düşer.

.

.

Her organizmanın ya da mekanizmanın bu hayatta bir görevi, bir işi vardır. İşi olmayan organizma veya mekanizmalar, bir süre sonra ya kendini yok eder ya da hurdaya çıkarılır.

İşe yaramaz.

Bu tanım insana ait. Yaşamda işe yaramayan hiç bir şey yoktur.

Aslında, insanın işe yaramaz diye hurdaya attıkları bile, deneyimli bir göz ve becerikli eller altında yeniden yaşam bulabilir. Bugün buna, geri dönüşüm diyoruz. Yeniden dönüşüm, yeniye dönüşüm.

Eğer dönüşüm gerçekleşmezse yaşam sabırla bekler, eski ve durağan olanın çürüyüp dağılmasını, birleşenlerinin ayrılmasını… ve her bir bileşeni yeni bir görevle sisteme geri katar. Yaşam hareket âlemidir.

İşe yaramayan –daha doğrusu işe yaramadığını ve bir işi olmadığını düşünen– insan için de döngü aynı olacaktır.

.

İşleyen demir ışıldar.

Ne güzel bir sözdür.

Hayatın en önemli sırlarından birini verir. Ancak, o kadar alçakgönüllüdür ki bu söz, çoğu zaman işitsek bile ne demek istediğini anlamayız.

Yaşama doğan her bireyin bir işi vardır bu dünyada.

Keşfetmesi, bulması gereken bir işi.

Hayatta iki yol olduğunu öğrenir insan; yollardan biri sevdiği işi bulmaya götürür, diğeri ise, sevmediği şeyleri yaparak ömrünü tüketmeye.

Hiçbir şeyi sevmemek mümkün mü?

Elbette mümkün değil… Ancak, toplumsal şartlanmalar, aile, çevre baskısı –buna yanlış motivasyon da diyebiliriz- insanı sevmediklerinin içine sürükleyebilir.

Getirisi dış âleme uygun bir yaşam gibi gözükse de, iç âleminde birey için mutsuzluk, hastalık ve sıkıntılar olur.

.

Kendini sev.

Kendini bil.

Kendini bul.

Kendini keşfet.

Kendine saygı duy.

Kendine değer ver.

.

.

Coğrafyaya ilgisi olanlar bilirler ki, dünyanın belirli yerleşim toprağında yaşayan insanlar o toprağın ismiyle adlandırılırlar. ‘Diyar‘ denilen bu bölgelerde yerleşenler, o diyarın bir parçası olurlar.

Diyar, dâr kelimesinden gelir; büyük mesken, konak, ev, oba, şehir, ülke, memleket, yurt, vatan demektir. Dönmek, dolaşıp hareket ettiği noktaya gelmektir.

Döngü, zaman, çağ geçmesidir. Döngüdeki devreder, daireyi tamamlar. Gelinen nokta başlangıç noktası olsa da devir gerçekleştiyse devredilen farklıdır. O yüzden, zaman ve çağ değişir, değiştirir. Zaman değişirken mekân da değişir.

Hiç yerinden ayrılmasa bile… insan, diyar diyar dolaşır bu yaşamda…

.

Peki, bir yerin parçası olmak ne anlama gelir?

Özünde, o diyarın hamuruyla yoğrulmaktır, oraya ait olmak.

Siz, sarp kayalıkların ortasına doğduysanız, o sert dünyanın parçası olursunuz. Yumuşak, ekilebilen topraklarda doğduysanız da o dünyanın bir parçasısınızdır. Dünya, soğuk ve sıcak bölgeler, sert ve yumuşak topraklar, elverişli ya da çetin iklim şartlarıyla bezenmiştir…

Kimi ülke aklıdır bu dünyanın, kimi ise kalbi. Kimi ülke şarkısı olur ortak yaşamın, kimi güzelliği, kimi ülke de öfkesi ve kendi kendiyle savaşı.

Her birimizin karakterleri gibi…

Kimimiz uyumlu, tatlı dilli, kimimiz çetin ceviz oluruz. Kimimiz öfkeli, kimimiz hüzünlüdür. Kimimiz her zaman neşeli, kimimizse çoğu zaman karamsardır.

.

Hiçbir yerin diğerine, hiçbir kimsenin birbirine benzemediği bu dünya âleminde her yer ve her birey kendi özgün harmanına sahiptir. Kendi toprağı gibidir.

Her toprağın verimi, verimine göre de yetiştireceği ürün faklıdır.

Toprağınıza bakın. Size ne anlatıyor?

Bu topraklar, yeniden doğuşun merkezidir.

Bereket taşır ‘anadolu‘, anaçtır, doğurgandır, üretkendir.

Cem ettiren, toplayan, topluluk oluşturan, birleyen, birleştirendir.

.

İnsan görebilirse, kendi vatanının ona ne anlatmak istediğini duyabilir.

.

Bizlerse karşılaştırma ve kıyaslama dünyasında, hep gözlerimizi diğerlerine çevirmiş, onlar gibi olmak, onlar gibi yaşamak isterken, kendi yaşamımızı yavaşça yok ediyoruz, toplanacağımıza ayrışıyoruz.

Kendimizi beğenmeyip, diğerlerini överek ya da imrenerek, bizlere verilen nimetleri göz ardı ediyoruz.

Suni gübreyle beslenen, kısır tohumlar ekilen topraklar gibiyiz.

Yanlış yöntemlerle özümüzü kaybediyor, verimsizleşiyor, kendimizi güçlendireceğiz diye bilinçsizce zehirliyoruz.

Kaçmak istiyoruz, başka diyarlara, –bilmeden– kaçacak başka bir yer olmadığını.

Mecalimiz kalmamış, kapanıyor gözlerimiz, kulaklarımız, dudaklarımız ve ellerimiz, yaşamaya çalışıyoruz, görmeden, duymadan, konuşmadan, dokunmadan… hissetmeden… olanıvarolanı.

.

.

Her insanın vatanı yaşadığı yer. Her insanın vatanı kendi bedeni.

Ruhun ana vatanı geldiği ve gideceği yer.

Vatanın ne olduğunu fark etmekle başlar insanın kendine saygısı ve sevgisi.

Vatan korunmak, ilgi görmek, gelişip yükselmek ister.

.

Derdi çözmeye harcanan enerji, insan yanlış dertlerle uğraşmayı bıraktığında, olması gereken yere akacaktır.

Vatanı bayındır hale getirmeye.

Bu vatanın çocukları vakti geldiğinde toprağın onlar için ne demek olduğunu hatırlayacaklar.

Hem kendi topraklarına hem de yaşadıkları topraklara sahip çıkacaklar.

.

Başkalarına özenmeden, kendi değerini bilerek yaşamak…

Verilenin kıymetini bilmek…

Verileni hayata geçirmek, yaşama dönüştürmek…

Terk edilmiş, dağılmaya yüz tutmuş olanın yeniden toplanıp yeniden doğmasına yardım etmek…

Dermandır, bu vatanın çocuklarına.

.

Ama önce kendisiyle başlamalıdır insan.

Kendi bedeniyle, kendi ruhuyla.

İçerideki ışık yeterince güçlü olduğunda aydınlatacaktır dışarıyı… bir zamanlar olduğu gibi.

Ne demişti, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Kendi toprağını, kendi kanını arındırıp, asaletini ve gücünü geri kazanmalıdır insan.

Zaten başka çaresi de yoktur, “ya istiklal ya ölüm” denmiştir bir kere.

.

Yaşam, kendine ulaşmaya çalışana yakınlaşır…

.

.

Şimdi aç gözlerini ve bak toprağına.

Dinle sana anlatmak istediğini.

Bastığın toprak, yürüdüğün yer değildir sadece.

Sana yaşam veren, senin yaşam vereceğindir.

.

Deus ex machina…

Her sabah doğan güneş, derin uykundan uyanman için gökyüzünden inendir.

Aslında hepsi senin için, kendi yaşamını özgürce kurabilmen için.

Bunca diyarın içinde, asıl olanı bulman, kendi diyarına sahip çıkman için.

.

.

.

Ebâbil

Elem tera... Görmedin mi?

O dev cüsseleriyle büyüklük taslayanların hâlini…

Gördün aslında onlarca örneğini…

Kurumuş çamurdan bir taş parçası alt üst etti bütün hırslarını ve varlıklarını…

.

Kâbe, hakikatin merkezi, bedenin kalbi, insanın gönül mekânı…

Kâbe’yi ele geçirmek için yola çıkan fil ordusu, dünya yaşamında açgözlülüğe kapılmış olan benlik ögeleri, güç, ünvan, mevki ya da kazanç arzusu ile insanın yaşamını işagal eden hırsların birleşmiş gücü…

Fil, insana güç verir gibi gözükürken aslında ağırlık verendir…

.

Her ne kadar uzaktan devasa ve kuvvetli gözükse de, görüntüde sahip oldukları yanıltıcıdır.

İnsan, hayatı talim edip yaşamı öğrenir.

Öğrenir ki, gururla başını yukarda tutmak isterken katılaşır boynu eğilmez olur, isteklerinin, hırslarının, açgözlülüğün bedeli ise ağırdır, omuzlarına yüklenen, belini inciten bir yüktür bitmek bilmeyen arzular, bir sonraki hedefler, sahiplenilen kimlikler.

Her bir kazanç daha gösterişli kılsa da görüneni, aldatıcıdır bu güç, yanıltır doğru yolda yürümek isteyeni.

.

Benliğin insana vereceği kazanç olanca ağırlığıyla insanın üstüne çöker.

Hakikat ise, insanın kalbindeki ağırlığı kaldıracak tek çaredir.

Fil ordusuna karşı ebâbil kuşları… Ağırlığa karşı hafiflik…

.

Kuşlar, filleri –o devasa gövdeleri-, ağızları ile taşıdıkları kuru çamur parçaları ile alt ederler.

Taş haline gelmiş çamur, benliğe kendi silahıyla saldırmak gibidir.

Her bir parça ağızdan çıkan söz misali irsâl eder hakikati.

Kendi gerçeğiyle yüzleşir insan…

Anlar ki, içinde su olmayan toprak, yaşam veren suya, hayat veren bilgiye sahip olmayan insan gibidir.

Âdem’in su ile hayat bulmuş olan toprak bedeni, susuz kaldığında değersiz bir taş parçasına dönüşür.

.

Aslında ne kadar güçsüz ve kırılgandır -bir tek ruhun can verdiği- bu beden…

.

Cehalet değil midir insanı kendi hakikatine uzak tutan?..

Tek çare sıkı sıkıya kapanmış olan gözleri açmaktadır.

Elem tera… Görmedin mi?

Görmüş olmalısın…

Hakikat karşısında, kim olursa olsun, içi boş, kırılıp ezilmiş ekin gibi, başını dik tutamaz hale gelir.

.

.

.

Hayatı deneyimlemek, yaşamı öğrenmek örselenmeden olmuyor…

İnsan ne kadar korumaya çalışırsa çalışsın, beden kendisini hep hatırlatıyor, “Ben, topraktan geldim, toprağa dönecek olanım.”

Öyle ise, nedir insanı bu yaşamda gerçekten güçlü kılan?

Duymuştur herkes, bir anda o çelimsiz gibi gözüken bedenin kendini aşıp dağları devirdiğini, nice canları kurtardığını, geçilmez kapıları açtığını.

Hikâye midir bunca anlatılan? Yoksa hakikat mi?

İnsan yaşamadan nasıl bilebilir?

Nedir insana bütün engelleri aştıran, korkuları dindiren, yaşama bağlı kılan?

.

Yere konmadan yaşayan ebâbil kuşları…

Yeryüzüne değil gökyüzüne ait olan.

Bir avuç kadar bedenleriyle koca fil ordusunu alt eden.

Kâbe’nin koruyucusu.

İşaret eder ki, kalbin mekânı, sevginin evi, yükseklere emanettir.

.

Belki de o yüzden zordur sevgiye dokunmak bu dünyada, hiç durmadan uçan bir kuşun kanadında olmadıkça.

.

Yakın

İkilik âleminde, insan, iyi ve kötü, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin, gündüz ve gece, aydınlık ve karanlık arasında gidip gelir.

Cennet ve cehennem’in arasında gidip geldiği gibi.

Bu dünya ve öbür dünya vardır.

Bu dünyada yürünen yolun sonu öbür dünyada nihayet bulur.

İkilik dünyasında yol bir noktadan öbür noktaya alınır.

Oysa teklik âleminde, yolun başı ve sonu aynı noktada birleşir.

Adı üstünde; teklik, birlik ve birliktelik.

Yürürken görünen düz bir çizgi de olsa, bu yolun -yukarıdan bakma imkânı olsaydı, tıpkı bir zamanlar düz zannedilen dünyanın yuvarlak olduğunun keşfedilmesi gibi- bir daire üzerinde kat edildiği görülebilirdi.

İnsan sonunda başladığı yere döner.

Görünmeyen bir tohumdan dışarıya açılıp var olan, içeriye kapanır tekrar görünmez olur.

Bu dünya ve öbür dünya bir noktada birleşir.

.

Belki de öbür dünya burasıdır” dedi.

Belki, biz aslında bir başka dünyada öldük ve buraya geldik. Şimdi burda, orada yaptıklarımızın karşılığını buluyor, cennete ya da cehenneme giriyoruzdur.

İkilik âleminde hep burası ve orası vardır.

Oysa teklik âleminde, burası ve orası birdir.

Zamanda bir önceki an geçmiş olur ve ölür, bir sonraki an cenneti ve cehennemi yaratır.

Yaşamda bugüne kadar yaşanan geçmiş olur ve ölür, şimdi yaşanan, bugün olan cenneti ve cehennemi yaratır.

.

Sordu, “Cennette misin?

Yoksa cehennemde mi?..”

.

Bana tarif etmeni istesem, senin cennetin nasıl olurdu?

Güzellikler ve hoşluklarla dolu, hep memnun ve genç kalınan, sevdiklerinle beraber olacağın o cennet, senin için neye benzerdi?

Sana yakın olanlar ve senden uzak olanlar.

Cennetine aldıkların ve cennetinden uzaklaştırdıkların.

Şeytan değil miydi, tard edilen ve uzaklaştırılan… Kendini diğeriyle kıyaslayan, üstün gören, kıskanan, öfkelenen ve sevgisi tükenen…

Cennette de sana en uzak olan. O kadar uzak ki, artık adı cennet olmaz cehennem denir onun bulunduğu yere, dipsiz bir ateş kuyusu gibidir, düşene sonsuz azap veren.

.

Cennette olan, yakın olan.

En sevilen.

Gönüle taht kurmuş olan.

.

İkilik âleminde, gördüklerim, işittiklerim benden dışarıda. Oysa, teklik âleminde gördüklerim, işittiklerim benim kendi içimde.

Yakın. Şah damarından daha yakın.

Her şeyi hisseden ve bilen bir sinir sistemi gibi bedenimin her bir köşesine ulaşır, kâinatın sonsuz ağı gibi beni kuşatır. İçerisi dışarısı, dışarısı içerisi olur.

Dışarıda yürüdüğüm yol, düz bir çizgi gibi, içeride yürünür kendimde devran ettirir.

Kalpten çıkıp kalbe dönen kan gibi, kalbimden çıkıp kalbime döner düşüncelerim, duygularım, istek ve arzularım.

Kirli kan temiz kandan ayrılır. Temiz olanlar cennete, kirli olanlar cehenneme yollanır. Ta ki ateşte arınıp temizleninceye kadar. Rahmetim gazabıma üstün gelir.

İsterim ki hepsi gönül tahtında yer alsın, kendine göre güzel bir hayat yaşasın.

.

İkilik âlemi fark âlemidir. Oysa, teklik âleminde her şey farksızdır.

Ne cennet ne de cehennem vardır birlikte.

Öyle ya, yaşamın zevki farkta olsa da, yaşamın özü aynıdır yaşayanlara.

Bu dünya aslında öbür dünyadır, vicdanın, duygu ve düşüncelerin kesilen hesabının, cennet ve cehennemin dünyasıdır.

İsterim ki herkes cennete ulaşsın.

Bilirim ki şimdi cehenneme düşen, fark ettiğinde, kendini düştüğü çukurdan çıkarıp cennete ulaşır.

.

Yeter ki fark etsin” dedi.

Yakına gelinceye kadar...”

Şah damarından daha yakına…”

Farkı sevip farksızlığı görene kadar…

.

Tanrı Düşünür mü?

Geçen sene Kasım ayının sonunda not almışım… Tam tarihiyle, 30 Kasım.

Nedense notlar tamamlanmamış, yazı bir yerde durmuş…

Şimdi tekrar okudum, diyor ki:

Tanrı düşünür mü?

İnsanın bu soruyu Tanrı’ya sorması gerekir aradığı kesin yanıtı bulabilmesi için.

.

Fakat o zaman, bir başka soru önceliği alır…

İnsan Tanrı’yı nerede bulacaktır?

Tanrı’yı bulup, insanın sorularına aradığı yanıtları alması mümkün müdür?

.

Ve bir diğer soru öne çıkar…

Tanrı nerede bulunur?

.

Tanrı’ya dair sorulan sorular bir yol ayrımına getirir insanı, ya kendisine dışarıdan anlatılanlara inanarak sorularının yanıtlarını bu anlatılanların içinde arayacak ya da kendi yanıtlarını alabilmek için Tanrı’yı arayacak, bizzat kendisinden alacaktır yanıtları.

.

Tanrı’yı duymak, Tanrı’yı görmek, Tanrı’yla konuşmak ise bir diğer yol ayrımıdır. Bir peygamber veya aklını yitirmiş biri olmanız gerekir bunları yapabilmek için… Yol ya hakikate ya da hayalin derinliklerine götürür yürüyeni.

.

Peki ya sıradan insan? Herhangi birisi, seçilmiş bir kişi olmadan ya da delirmeden, bulamaz mı Tanrı’yı?

Bu da bir diğer soru…

Tanrı’yı arayan insan, onun izlerini takip eder…

Düşünür ki, yarattıklarında görebilmelidir yaratıcılarının izini.

Her biri, bir parçasını taşıyor olmalıdır, kendilerine can veren, hayat veren, yaşam verenin.

Kolayı dışa bakmaktır, varoluşa…

Varoluş, sonsuz ve sınırsızlığı içinde hem kolay hem de zordur.

Asıl zorluk ise içe dönmektir, öze…

Öz, Tanrı kadar bilinmez, Tanrı kadar görünmezdir.

Bahçeyi seyreden gözlerimin ardında belirmişti bu düşünceler…

.

Tanrı düşünür mü?

Ben düşünebiliyorsam ve ben Tanrı’nın bir yaratımıysam, Tanrı da düşünebiliyor olmalı.

Yine de ben, düşünceler âlemimin içinde, kendimi ayırdığım bir hücrede, seyrediyor ve yorumlar yapıyordum varoluşa dair. Aslında ne bir taşı tanıyordum hakikatiyle ne de bir ağacı… Birtakım fikirlere sahiptim, şunun şöyle ya da bunun böyle oluşuna dair. Yine de yaşadıkça fikirler değişiyor, bildiğimi zannettiğim şeyler farklı yüzlere sahip oluyor, bilmediklerim bana yaklaşıyor…”

.

.

Yazının devamı, dünü bugüne, geçmiş olanı şimdi ve gelecek olana, sessiz olanı kelimelere bağladı:

.

“Bütün bu varoluş, düşünmenin ötesinde bir bütünlük içinde birliktelikte, düşünceyi aşan bir hâlde.

Düşünce insanın hem çıkış kapısı hem de çıkmaz geçidi…

Tüm hakikat insana aşikâr olsaydı, düşünceye gerek kalır mıydı, tüm soruların yanıtları bilinseydi, düşünmeye ihtiyaç olur muydu?..

Ve tüm düşüncelerin bittiği yerde başlayan neydi… ‘yaşam‘dan başka.

Aklıyla övünen insan için akıl bir cins hücre, sınırları ne kadar genişlerse genişlesin içerisi ve dışarısı arasında bir duvar ören.

Düşünce hem bir ödül hem de bir ceza insan için…

Ödülü cennete, cezasıysa cehenneme götüren bir vasıta.

.

Düşünceden azad olmak.

Huzurda.

Yakında.

.

Ne bir sesin ne de bir sözün olduğu o yerde,

Her şeyin başladığı ve bittiği noktada…

.

Tanrı düşünür mü?..

.