Yaşam En Güzel Hediye

Yeni bir yılın başlangıcı ya da doğumgünü, evlilik yıldönümü gibi özel olduklarını düşündüğümüz günlerde sevdiklerimize hediye vermek ve onlardan hediye almak bizler için küçük bir mutluluk kaynağıdır.

Ancak, hediye vermek de hediye almak da incelikli bir sanattır.

Çoğu zaman, hediyeyi alacak kişiden çok, kendi zevkimizi ön plana alır –bir nevi– hediyeyi kendimiz için seçeriz. Bizce, beğenimiz karşı tarafın da beğenisi olacaktır. Bazen de tam tersi, kendi görüşümüzü tamamen rafa kaldırır, hediye vereceğimiz kişinin dünyasına ait olacak, kendisi almış gibi benimseyeceği bir şey ararız.

Aslında belki de en büyük zorluğu seçerken yaşarız. Diğer bir kişiyi mutlu ve memnun edeceğini düşündüğümüz bir hediye bulmak kolay değildir. Kadınlar erkeklere hediye vermenin zorluğundan dem vururken erkekler de aynı şeyleri kadınlar için söyler. Anneye, babaya, eşe, kendi çocuğuna bile hediye almak kolay değildir.

.

Neden?

Bazen karşı tarafı çok iyi tanıdığımızı düşünürüz, ihtiyaçlarını ve isteklerini ondan daha iyi biliyoruzdur. Bazen de hiç tanımadığımızı düşünür neyin mutlu ve memnun edeceğini hayal bile edemeyiz… Kimini öyle yüceltiriz ki ona verilecek hediye paha biçilmez olmalıdır. Kimini de öyle kanıksamışızdır ki hediye vermek aklımıza bile gelmez… Bazen eksik gördüklerimiz çok fazladır, aralarından ‘tam da bu işte‘ diyeceğimiz birini öne çıkaramayız. Bazen de ‘her şeyi var zaten‘ deriz, var olmayanı fark edemeyiz…

Oysa bunların hepsi sadece birer düşüncedir.

Çok iyi tanıdığımızı zannettiğimiz bir kişinin derinlerde yatan arzuları kendinden bile gizlenmiş olabilir. Hiç tanımadığımızı zannettiğimiz kişi ise sadece düşünülmüş olmaktan bile mutlu olabilir. Yücelttiğimiz kişi basitliği özlemişken, kanıksadığımız kişi fark edilmeyi bekliyor olabilir. Belki eksik gördüklerimiz zaten istenmeyenlerdir ya da eksiksiz diye düşündüğümüz fazla gelendir.

Yaşam her zaman sürprizlerle dolu…

.

.

Yeni yılı güzelliklerle karşılamak için sevdiğim güzel insanlardan bir davet aldım… Buluşma günü yaklaşırken, bir arkadaşımız yeni yıl çekilişi yapmayı önerdi; hediye almak ve hediye vermek, tatlı bir gülümseme ve heyecan ile birlikte günü daha da güzelleştirebilirdi. Yine aynı arkadaşımız kolaylık olsun diye bir fiyat aralığı önerdi.

Fikri benimseyen diğer arkadaşlar da kendi önerilerini paylaştılar. Yorumlardan biri fiyat aralığına dairdi; bir arkadaşımız o fiyata ne alabileceğimizi bilemediğini söyledi, acaba fiyat konmasa daha mı iyi olur diye sordu. Diğer bir arkadaşımız çekiliş olacağı için standart olsun, fiyatı belli olsun diyerek ilk öneriyi iki katı civarı bir rakama güncellememizi önerdi. Kabul gören bu fikirle birlikte ortak karar alındı.

.

Ben, bütün bu yazışmalardan önce, herkese ufak sembolik bir hediye almıştım. Bu karar üzerine, bu sefer grubun içinden tanımadığım, kim olacağını bilmediğim o kişiye bir hediye almak için tekrar bir geziye çıkmaya karar verdim. Kendi kendime “Bir fikrim olsun...” dedim.

Girip çıktığım mağazalarda olası hediyelere bakıp ilgilenen kişilerle kısa sohbetler yaparken, “O fiyata ne alabiliriz” diyen arkadaşımızı doğrular gibi, bir mağaza çalışanının fiyatların bu civarda durmayacağını söylediğini işittim. Diğer bir mağaza çalışanı ise ürünler yabancı dedi, fiyatlar buna göre değişiyormuş. Kendi üretimlerini yapanlar maliyetlerin artışından bahsettiler. Aslında sohbetlerde bunların söylenmesinin nedeni benim biraz da samimiyetle durumu anlatmış olmamdı. Bir mağaza sahibi, “Hediye ne olursa olsun beğenilir” dedi. “Ah” diye yanıtladım, “Bizler ilginç varlıklarız… Yaşam hediyelerle dolu olmasına rağmen çok şikâyet ederiz, bedenimizi, becerilerimizi beğenmeyiz, hep başkalarına özeniriz. Oysa sahip olduğumuz her şey zaten bir hediye!..” Bahsettiğim satın alınacak bir şey değildi. Derin bir sessizlikle birlikte sohbet kapandı.

.

Aklımdaki bütün yerlere baktıktan sonra eve dönerken bir fikrim olmuştu.

Olası almak isteyeceğim şeyi bulmuştum.

Daha çok gezsem, daha çok arasam belki daha başka şeyler de görecektim.

Ama tıpkı yaşamın genelinde olduğu gibi, bu açgözlü bir düşünceydi ve bir sonu yoktu…

.

.

Evdeyim. Çalışma masamda bir önceki yıl aldığım sembolik bir hediye duruyor. Ufak bir kibrit kutusu; Sihirli Kibritler. Her biri aydınlık, sıcaklık, umut getirecek, bir kıvılcım bekleyen, beni bekleyen kibritler… Dolabımda, dikiş kutumda, güzel bir iğneliğe iliştirilmiş bir dikiş iğnesi var, hayatın ikiye ayırdığı, söküp araladığı şeyleri tekrar birleştirebilmem için… Hemen yakınında ufak bir el süpürgesi, hani şu eski tip çalı süpürgelerinden, zihnimde biriken, beni kısıtlayan görünmez örümcek ağlarını ve eski yararsız düşüncelerin tozlarını kolayca arındırabilmek için… Hepsi çocuksu, basit, neşeli ve fiyat karşılığı olmayan şeyler. Bunları, bana ve arkadaşlarıma, bize hayatı anlatan, yaşam öğretmenimiz vermişti. Onları hoş bir hediye kılan içlerine yüklenmiş olan anlam, niyet, güzel düşünceler ve duygulardı…

Kendime çay yapmak için çalışma odamın kapısını açtım. Karşımda ince bir çocuk kitabı duruyor. Hediye edilmiş. Ama evde çocuk yok. Birisine verilebilir ya da istenmiyorsa atılabilir düşüncesiyle kenara ayrılmış. İsmi ‘Çocuklara Şifa Olsun’… Benim kapımın önünde durduğuna göre “bana gelmiş” dedim ve aldım. Merak edip okudum. İçimdeki çocuk dinlemek isteyebilir diye düşündüm. Belki çok daha önce duyması gerekenleri bugün duyabilir… Kitap, bu yılı kapatırken yaşamın benim için uygun gördüğü bir hediye oldu… İçimdeki çocuğa şifa olsun.

Kim bilir daha nice hediye almıştım yaşamdan, birçoğunu fark edemediğim…

.

Yaşamın hediyeleri nelerdir?

Bütün bir yılı gözden geçirdiğimde, bu sene bahçedeki kedilerin beni çok zorladığını düşündüm. Çağırmadan gelenler… Annelerinin ‘artık büyüdüler‘ diye bıraktıkları benim için hâlâ bebektiler. Hastalandılar, yaramazlık yaptılar, kavga ettiler, oyun oynadılar… Hepsi çok güzel, gözlerinin içine baktığınızda size geri bakan varlıkları önyargısız. Her birinin karakteri farklı. Onların üzerinde kendime ait onlarca farklı yönü seyrettim. İnatçılığım, ürkekliğim, sevecenliğim, korkaklığım, cesaretim… Biri gelip yanaklarımı öperken diğer birine dokunabilmem aylar aldı. Biri hep kucağıma çıkmak isterken diğer biri yanıma gelip ayaklarını ayaklarımın üzerine koyup beni koruyabileceğini anlattı. Biri iştahsızken diğeri obur, biri yaşamdan korkarken diğeri dünya eviymiş gibi rahat..

Hepsi bir bütünün parçaları.

Ve hepsi yaşamın bir hediyesi olarak geldi.

Hepsi de gelirken kendi dersleriyle birlikte geldiler.

Yaşamın verdiği her hediye, içinde gizlenmiş bir dersi de beraberinde getirir…

.

Yaşam alanınıza giren her şey, ilgi, sevgi, bakım, koruma, dikkat ister. Yaşam size ne verirse versin farkındalığınızı bekler.

Ve yaşam bilir ki, ne kadar özen gösterirseniz gösterin varlık kırılgandır.

Canlılar hastalanır, yaş ilerledikçe beden değişir, ömrün süresi azalır. Cansızlar bile malzeme ömrüne sahiptir. Korumak için kullanmadıklarınız dahi gün gelir bütünlüğünü kaybeder.

Severek taşındığınız o yepyeni ev, birkaç yıl sonra bakım ihtiyaçları ile kendini belli etmeye başlar. Heyecanla sahip olduğunuz o bahçe, her gün ilgi isterken, her mevsim değişir. Beğenerek giydiğiniz o ayakkabı yürüdükçe tozlanır, çamurlanır, aşınır.

Yaşamın her hediyesi bir sevinç kaynağı iken insana hep yaşamı anlatır.

.

Büyük ve gösterişli hediyeler güzeldir. Yine de bazen en özel hediyeler en sadeleridir.

Hediye, içine anlam yüklenmiş bir paket. Dışı her ne olursa olsun, aslolan anlamıdır. Böyle düşündüğümde, eşyayı değil de anlamı fark ettiğimde, hediye vermenin ne kadar da kolay olabileceğini görüyorum. Mağaza sahibinin dediği gibi “Hediye ne olursa olsun beğenilir“; bir anlamı olduğunda. Hediyenin anlamını görebilen onu beğenir. Dış kılıf sadece güzel bir bahanedir.

Anlamı olmayan da zaten bir hediye değil, herhangi bir eşyadır.

Belki de bizler eşya değiştokuşu yapmaktan yorulduğumuz için zorlaştı hediye almak ya da vermek. Öyle ki, basitçe umursamadan bir başkasına verebilirsiniz aldığınızı. Ya da hiç dokunmadan unutup evin bir köşesinde saklayabilirsiniz…

.

.

Ben, hediye vermeyi çok seven bir anne ile büyüdüm. Onun için ne verdiğinin pek de bir önemi olmazdı. Vermek istediği sevgiydi. Aldığı her şeyle birlikte, “Bununla beni hatırlarsın” derdi. Hatırlatmak istediği bizi ne kadar çok sevdiğiydi. Yaşamın kıymeti ve güzelliğiydi. Bense gençliğin verdiği toylukla, “Seni hatırlamak için eşyalara ihtiyacım yok” derdim.

Bizler her ne kadar yaşamın can bulmuş bedenlerini sevsek bile, beden olmasa dahi ruhu sevmeye devam edebiliriz…

.

Bütün bunlar yaşamda insanın varlığına benzer.

Varlık kırılgandır. En başta insanın kendisi bekler kendi ilgisini, özenini ve sevgisini.

Şikâyet edilen her şey anlamı görülmeyendir.

Beden, ruhun güzel paketidir. O ruh, bedene emanet edilmiştir. Varlık âleminde can bulup can verebilmesi için.

Eril ve dişilin birleşmesi gibi, beden ruh ile birleşir, çocuğu dünyaya getirir.

Çocuk, insan olmak için doğar yaşama.

Yaşam, insanın en güzel hediyesidir. Dokunamadığımız ruh, bir bedene bürünür dokunulur olur.

Dünya, doğan çocuğun annesi olur, ruhun evi olur. Yaşamın güzelliğini ve sevgisini onlarca hediye ile birlikte sunar. “Bununla beni hatırlarsın” der sessizce.

Bizlerse toylukla “Seni hatılamak için eşyalara ihtiyacım yok” deriz. Oysa, verilen bir eşya değil yaşamın anlamıdır.

Unuttuğumuz ve hatırlamamız istenen.

.

Yaşamın hediyeleri…

Özdeki güzellik ve sevgiyi, çocuğunun büyüyüp kendi ayakları üzerinde durmasını isteyen ebeveynden gelen bir sembol ile paketler, yaşamın özünü anlatmaya ve öğretmeye devam ederler.

Ta ki çocuk insan olana kadar.

.

Hediye, karşılıksız verilen şeydir. Armağan, sahip olduklarından bir parça sunmaktır.

Vermek ve almak, sevinç, mutluluk, onur ve kutlama kaynağıdır.

Yaşam, en güzel hediyedir…

Armağanın özünü fark edebilene.

.

.

.

Rabb’e dair…

Hep duyduğumuz belki de çokça tekrarladığımız birçok şeyin bazen derin anlamını düşünmeyiz. Öylece hayatımıza dahil olmuşlardır, onları benimsemişizdir. Oysa, hayatımıza etkisini bilmeden yaşamak bize pek de bir katkı sağlamaz…

.

Kelimeler…

Yaşamın anlamı ve ifadesi…

Görünmeyen bir kalem’in yazdığı, bize çizilmiş gibi görünen bu âlem, sayısız ismin ve kelimenin potansiyelini ve mevcudiyetini açığa çıkarır.

İnsan yaşamı boyunca bu isimlerle tanışır…

Ayak üstü tanıştığı insanların isimlerini nasıl kolayca unutuyorsa, tanıştığı bu yaşamsal isimleri de bazen unutur. Hatırladıklarını tanıması ise, çaba ister, emek ister.

Dost olmak karşılıklı güven, sevgi ve saygı ister…

Yaşamın öyküsünü oluşturan kelimeler, insanın okuma yazma öğrenmesini bekler…

Öğrenmek söz konusuysa, bir öğrenci ve bir öğretmen olacaktır. Mürebbi, terbiye eden, eğitendir. Kökeni olan raba, büyüdü ve yetişti anlamına gelir. Karşısında duran ise talip’tir, öğrenci, aynı zamanda isteyen, dileyen demektir ki, öğrenmek ancak bu şekilde gerçekleşir. Merbub, kul, köle anlamındadır. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözleri öğretmen ve öğrenci arasındaki bağlanmayı, rabtedilmeyi anlatır. Tabii ki, düşünen insan için…

İlim sahibi olmak isteyen insan, merbub’dur… Aslında yaşama doğan her insan merbub’dur. Yaşam, yaşanırken, farkında olmasalar bile herkese kendi ilminden bir miktar verecektir. Farkında olansa gerçekten talep eden olur, talip olur. Talebiyle birlikte merbub olur. Merbub olduğundaysa Rabbini bulması gerekir. Bu bilinç halinde, öğrenci öğretmeniyle, terbiye edilen terbiye eden ile tanışır.

Merbub’un soracağı ilk soru, “Ben kimim?” ile birlikte yaşamda yeni ve boş bir sayfa açılır, yazılmaya başlanır.

Belki de ikinci olması gereken diğer sorunun, “Rabbim kim?” sorusunun zamanı ise herkes için farklıdır…

.

.

Rabb ne demektir?

Rabb, anlam olarak temelde terbiye, ıslah eden rububiyete ait olmakla birlikte, yaratıp yöneten, hâkim olan, nimetler lütfeden ve bu nimetler vasıtasıyla yarattıklarının halini düzeltip geliştiren gibi anlamları da içerir.

İlk sure Alâk, “Yaratan Rabbinin ismiyle oku” der.

Her insan, bu yaşamda kendi kitabını okuyacaktır. Ancak, yaşama yeni doğan okumayı bilmez. Tıpkı belirli bir yaşa geldiğinde okula gönderilen çocuklar benzeri, insanın yaşamı ve yaşamla beraber kendi kitabını okumayı da öğrenmesi gereklidir.

Okumak iki türlüdür.

Bildiğimiz türde olanı, birileri tarafından yazılmış olan bir kitabı okumaktır. Diğeri ise, insanın içinde var olan kitabı okuyarak ortaya çıkarmasıdır. İçten doğan bu kitap, okunmakla birlikte yazıldığındaysa, kitap sahibine olduğu kadar okuyan diğer insanlara da öğretici olur.

Dışında onlarca, hatta yüzlerce kitap okusa bile, kendi içindeki kitabı okumamış olan cahildir. Tüm okuduklarının âlimi olsa bile, bu cehaleti kendini bilmemesini ifade eder. Kendini bilmeyen, bu yaşamda kendisini geliştirecek ve yetiştirecek olan Rabbini de bilmiyor demektir.

İnsan için okumayı öğrenmek, Rabbine teslim olup onunla ilerlemektir.

.

.

Peki, kimdir ya da nedir insanın Rabbi?

İnsanın varlığına benzer, kâinatı yaratan güç, bütünlüğünü farklı veçheler ile sergiler. Bizlerin genel anlamda Allah olarak isimlendirdiği bu bütünlük, görünmeyen zâtı ile Hu, görünen tüm esmaları ve sıfatları ile Allah, kapsadığı hakikat ile Hakk, isimlenen tüm birimleriyle halk, halkın meydanda görünmesiyle mahluk ve her birimin yöneticisi olmasıyla da Rabb olarak tanımlanır.

Rabb, AllaHu’nun insanı vücutlandırması ile devreye girer. Birey olan her insanın gelişimi için sahip olduğu öğretmendir. Varlık boyutundaki her varlığın içinden Hu’nun işleyişi ve tecellisidir. Her birey Rabbi çerçevesinde benlik özelliklerine sahiptir ki, bunu biz kişilik veya karakter olarak adlandırıyoruz.

Yaratan Rabbinin ismiyle oku”… İnsanın kendisini oluşturan, esmalar terkibi denilen kendisindeki isimlerin birleşimi, kendisini yaratan Rabbidir ve Rabbinin ismi, kendi ismidir. Yaşamı ancak bu isim üzerinden okuyabilir. Kendini ve nefsini bilmesi, Rabbini bilmesi demektir.

Herkesin parmak izi gibi, Rabbi, karakteri de farklıdır. Diğer bir deyişle Rabb, kişiye öğreticiliğini kendi verdiği karakter üzerinden gerçekleştirir. Tıpkı okulda belirli bir sınıfa dahil olup o sınıfın derslerini almaya benzer, her insan için kendi hayatı Rabbinin özel dersidir. “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözünün anlatımı, doğuştan gelen karakteri çözebilmek, Rabbini ve öğretisini bilmek demektir.

Bununla birlikte, doğuştan itibaren içten gelen etkilere zamanla dış etkiler eklenir. Bunlar da öz benlik ya da safi nefs olarak tanımlananın önüne geçerek, sahte bir benlik veya kirlenmiş nefsi, egoyu ortaya çıkarır.

Bu durumda, ilk evrede Rabbin, doğum itibariyle insana verdikleriyle beraber, kendi başına yürümesine izin verdiği düşünülebilir. Ya da şöyle tanımlayabiliriz, Rabbin sadece benlik, kişilik veya karakter olarak kalmayıp, keşif ile gelişime yönelik işleyişe geçmesi için insanın iznini alması gereklidir. İnsanın kendine vereceği bir izin…

Bu izin sonrası, ikinci evrede, Rabbin ilk dersi sahte olanın gerçek olandan ayırt edilmesi ve arındırılması olur. Musa’nın “Rabbim ben sensiz bir adım bile atamam” sözleriyle aktardığı haldir. Bu halin içinde yapılan yolculuk insanı, öz benliğini tekrar bulabilmesi için, her biri farklı bir dersin içeriğini öğreten ve sorgulayan türlü olaylar ve sınavlardan geçirir.

Arınma sağlanıp safi nefs devreye girdikten sonra, kemâlat sürecinde, Rabb’in üçüncü evre dersleri başlar. Burada fark edilmesi gereken önemli bir nokta kişisel Rabbin, yüklediği fıtrata bağlı olarak, belirli bir çerçevede hareket edebildiğidir. Kişinin doğuştan gelen özelliği, örneğin cimrilik ise, kemâlatında dengelenmesi gereken bu özellik için, Rabbi bir noktadan sonra onu âlemlerin Rabbine devredecektir…

İnsan hayatta iki cins yüke sahiptir; ilki kendi karakteri ile gelenler, ikincisi de kendisinin farkında olarak ya da olmayarak üzerine aldıkları. Arınma bütün bu yüklerin bırakılması demektir. Sonradan yüklenilenler aslında gerçekten insana ait olmayanlar olsa da, ilk yüklenilmiş olanlar insana ait olanlardır. Bu nedenle, insanın kendine ait olan yüklerini bırakması bir nevi kendini yok etme olarak adlandırılır.

Ancak, bu yok etmek yok olmak değildir. İnsanın doğuştan Rabbinin onu vücutlandırdığı özellikleri asla yok olmaz fakat, ıslah sonucunda aşırı baskın olan dengelenebilir ya da çekinik hale getirebilir. Bunun yanı sıra, diğer bir fıtri özellik öne çıkarılıp geliştirebilir. Yani, karakter insanın hem hediyesidir hem de yüküdür.

Belki de bu nedenle, Alâk suresi ile ilk gelen ayet kendi Rabbinden bahsederken, düzenleme ile ilk sıraya getirilen Fatiha suresinin ilk ayeti âlemlerin Rabbinden bahseder. İnsanın kendine ait olanların, bedeninin, aklının, algısının, duygu ve düşüncelerinin –kendi Rabbinin– bir sınırı ve çerçevesi var, oysa ki âlemlerin Rabbi, sonsuz ve sınırsız olana ait.

Buradaki dikkate değer diğer bir nokta, kemâlat yolunda insanın, Firavun gibi “Musa ve Harun’un Rabbine iman ettim” diyebilme potansiyelidir. Böyle bir kelamla, insan kendini bir başkasına bağlayacağı için kendi gelişimini daraltıp durdurmuş olacaktır. Halbuki, Saba Melikesi Belkıs gibi “Süleyman ile âlemlerin Rabbine iman ettim” derse genişlemeye devam edebilecektir.

Ta ki, tekliğe ulaşıp hepsini kendinde buluncaya kadar.

.

.

Tekliğe ulaşmadan önce yaşanan ikilik halinde, insan kendini ve diğer tüm mevcudatı ayrı görür.

İnsan kendini müstağni görüp ayırdığında öz benlik örtülür, egosal benlik baskınlaşır ve düzenlenen âlem buna göre yaratılır. Nefsini safiyete ulaştıran içinse ayırım ortadan kalkar, tekliğe kavuşulur. Yalnızca bu teklik halinde, insan kendi Rabbinin, yani kendisinin gerçek isteklerini ortaya çıkarabilir.

Rabb, bu anlamda, egonun fark edilmesi için ders verecektir ve insana, kendine yöneltecek şekilde, fiiliyat göstertecektir. Böylece Rabbin dersi, “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözünü öğretecek, insanın yaratılış fıtratını, safi nefsin isteklerini, onun için helal ve haram kılınanları bilmesini sağlayacaktır.

Ancak, arınma sürecinin sonunda nefs safiyete ulaşıp kendi hakikatini bilse bile, kemâlat süreci ve ıslah süregelen bir haldir. Terbiye, bir şeyi yetkinlik noktasına varıncaya kadar kademe kademe inşa edip geliştirmektir. Ve yetkinlik noktası, genişleyen evren gibi, hep ileriye taşınır…

Bu öğrenim süreci esnasında, insan için Rabbine sığınmak demek, tecelli ağır geldi demektir. O zaman Rabb, dersi değiştirebilir. Yine de Rabb, her ne kadar sığınma makamı ve nimet bahşeden olsa bile, bu cemalinin yanında öğretici vasfı ile celali yönü de vardır. Bu durumda insanın, Rabbinden gelen her şeyin, tüm nimetlerin, aynı zamanda bir ders niteliğinde olduğunu her zaman hatırlaması yaşamını kolaylaştıracaktır.

Dünya hayatı tıpkı bir okul gibi her şeyi kapsar. Dersleri ve sınavlarının yanında, teneffüsleri, tatilleri, eğlence ve oyun alanları da mevcuttur. Öğretmenler, öğrenciler, arkadaşlar, alt ve üst sınıflar hepsi birlikte ilerlemektedir. Öğrenci olan yetişir, büyür ve öğretmen olur. Öğretmen olan yeni bir derse başlar ve öğrenci olur. Beşerden insan-ı kâmile doğru, kemâlat tekmil edene kadar devam eder. Son başlangıç noktasıdır ki, uzak olan nihayetinde yakına ulaşmıştır.

Surenin son ayeti “secde et ve yaklaş” der.

Yakınlaş… ki, ben sana şah damarından bile yakınım

.

.

Rabbin konuşması…

Vahyin ilk ayetleri Rabbin konuşmasını içerir. İlk söylenen söz, ‘ikra‘dır.

Kelime anlamı olarak ikra, ‘oku’ olarak çevrilmiştir. Daha geniş bir anlayış için, kelimeye, kökeni ve kullanımı itibariyle bakabiliriz.

Kelimenin kökeni karae, Arapçada ilk dönemlerde hayız kanının rahimde toplanıp vücuttan atılması anlamında kullanılmış. Toplayıp dışarı çıkarmak, nakletmek demek. Develer doğum yaptığında da aynı kelime kullanılırmış, rahim ve doğurmak anlamını da içeriyor. Günümüzde Avrupa dillerinde create olarak kullanılan kelime, yaratmak anlamında. Doğum, üst seviye bir yaratım.

Aynı kökten karya, insanların bir arada bulundukları küçük mahal demek, İstanbul’daki Kariye gibi. Yine toplanmayı işaret ediyor.

Kıraat kelimesi ise, harfleri ve kelimeleri biraraya getirmek demek ve okumanın sadece kelimeleri tilavet gibi dile getirmek değil akletmek ve duyurmak anlamını ifade ediyor. İçindeki dışa çıkarmak. Bu aslında, yaratmak ile bağlantılı.

İkra kelimesinden türeyen diğer kelimeler; zikra, zikretmek, hatırlamak, anmak; ikram, ikram eden; ikrah, zorlamak; ikrar, karar kılmak, onaylamaktır.

.

.

Rabbin söylediğini okuduğumda bana der ki, okunan her kelime bir yaratımdır, o halde...

.

sana vücut ve yaşam veren rabbinin ismi ile yarat

o ki bu vücutla birleşerek insanı var eden

sınırsız bir ikramla beden rahminden doğurtan

varlığın bütün kelimelerinin sahibi

ve bilmediği tüm kelimeleri insana öğretendir…

.

ben’in aynaya yansımasıdır hakk olan hakikat,

aynada görünen baş aşağı misalidir,

yaşama baş aşağı doğan insan.

ben, âdem-i mânâ ya da insan-ı kâmil,

her şeyi kendinde toplayıp cem edendir.

aynanın bu tarafında kul gibi görünen

aslında baktığı insanı var edendir…

.

.

.

Kibir

Şeytanın ayrılığı kibir ile başlamıştı,

Öncesinde o da birliğin bir parçasıydı.

Kendisinin gerçekte kim olduğunu görebilmesi için,

Bir yüzleşmeye ihtiyaç vardı…

.

.

Yaşamda her şey yolunda giderken insan bazı şeyleri hiç düşünmez.

Sanki cennettedir.

İşi gücü, sağlığı, ailesi, arkadaşları, refahı, geliri yerindeyken, iyi ve doğru yapılan şeyler vardır ki, bunlar da iyidir.

Yaşam görünürde dengededir.

Denge ise, bir cins dalgalanma gibidir, dalganın genişliği ve yüksekliği zamanın akışında gizlenir. Bir ân gelir yükselen alçalmaya başlar, genişleyen daralır.

O değişim ân’ı kendini belli etmez, öyle ki, bir noktaya kadar insan kendisinin hâlâ yükseklerde ve hâlâ enginlerde olduğunu düşünebilir.

Olanı hissedip, anlayıncaya kadar.

Anlama ve idrak etme zamanı geldiğinde, mutluluk yerini acıya bırakmış, olan zaten olmuştur.

.

Yüzleşme, iyileşmenin, tekrar dengeye kavuşmanın ilk adımı.

.

Hastalandığınız zaman doktor size bir teşhis söyler, bu sağlıkta yaşanan problem ile yüzleşmedir.

Mâli bir kriz yaşıyorsanız, ekonomi uzmanları neyin yanlış gittiğini açıklar.

İlişkilerde problemler olduysa danışmanlar, psikolojiniz bozulduysa terapistler, konu her ne olursa olsun, bilen biri size yol göstermek için, önce durumu analiz ve tespit eder, olanı belirler.

Bütün bunlar, dışarıdan gelen yardımlarla yapılabilse de, insanın içinde, derinlerinde, sadece kendisine açık olan yerde olanları, kendisinden başka kimse bilemez.

İnsanın benliği bir buzdağı gibidir.

Görünen parça yüzeyde sadece küçük bir alanı ortaya çıkarır. Derinlerde ise, kat kat büyüklükte bir cüsse, sadece o derine dalıp bakabilene kendini gösterir.

İnsan, gerçekten kim olduğunu bilmek isteyene kadar, kendini tanımaz.

.

.

Şeytan, karşısında ikinci bir varlık gördüğü için, kendisini onunla karşılaştırdı.

Âdem’in yaratılışı, birliğin görünüşte yaşadığı bir değişimdi.

Hayatı boyunca kendisine benzeyeni görmeyen birinin ilk defa bir benzeriyle karşılaşması gibi…

Kendi yüzünü göremeyen birinin ilk defa kendisini görmesi gibi…

Aynaya bakmak gibi…

Bakılan cisimsel ayna ise, insan kendisini gördüğünden emindir. Halbuki, aynanın cismini ortadan kaldırdığınızda, görünen kolayca bir diğeri olur.

Şeytan da, farkı anlayabilmek ve anlatabilmek için karşılaştırdı.

Karşılaştırmak, beraberinde, üstün ya da küçük görmeyi getirir.

Şeytanın sahiplendiği üstün görmek oldu. Karşısındakini ise, küçük görmeyi yeğledi.

Birliğin bozulması, yaşamın dengesinin bozulmasıydı. Nihayetinde, her şeyin iyi ve güzel olduğu bir yaşam, zorluklar ve sıkıntılarla dolu bir yaşama dönüştü.

Bir süre dahilinde…

Fark edinceye kadar.

.

.

Varoluşun ve yaşamın kendi içerisinde mükemmel bir dengesi var.

Bu muazzam sistem, kendisine müdahale edildiğinde, mevcut dengesine dönebilmek için kendini yeniden düzenler.

İnsan bu değişimi her zaman görüp algılayamaz. Bu nedenle, doğanın işleyişine karışıp kendi menfaatine olduğunu düşündüğü şekilde değiştirmek istediğinde, yaşanacakları her zaman tahmin edemez. Bazen onlarca yıl geçmesi gerekir fark etmesi için.

Aynı sistem, yaşamını sürdürebilmesi için her varlığın kendi unsurlarından yarar sağlamasına izin verir. Bu sistemsel iznin nelere imkân verdiğini anlamak için doğayı, yaşamı ve varoluş kanunlarını anlamak gereklidir.

.

Doğa, dünyanın canlılığını gösterir. Dünyanın canlılığını kâinatın canlılığını gösterir.

Bizler, içinde varolduğumuz bu sistemin sonsuz ve sınırsız olan yapısını tam anlamıyla kavrayamasak bile, yaşadığımız yer olan dünya ve buradaki hayat üzerinden bir fikir sahibi olabiliriz.

Aslında, dünya hayatını bile tam anlamıyla kavramak güç gelebilir çoğumuza. O zaman da, bakacağımız yer kendi beden âlemimiz, kendi hayatımız olacaktır.

Tarif edilemez bir mükemmelik ve dengede yaratılmış olan insan bedeni hem inanılmaz dayanıklı hem de bir o kadar kırılgandır. Ağır hastalıkları atlatıp ayağa kalkabilir, yine de, gözüne kaçan ufacık bir toz tanesi ile acı çekebilir.

Bedenin dimdik ayakta durabilmesi, iki ayağını yere sağlam ve eşit basması demektir. Bir tarafa meyil olduğunda denge hemen bozulur, başın tepe noktasından ayak tabanlarına uzanan çift yönlü bir yolda, her bir uzuv ve organ bu dengesizlik hâlini birbirine aktararak iletir.

Bağlantıyı fark etmediğinizde, gözünüzdeki bir problemin asıl sebebinin kollarınızdaki bir sıkışma olduğunu, boynunuzdaki ve çenenizdeki ağrının asıl sebebinin dişinizdeki bir yükselti olduğunu, hastalığınızın asıl kaynağının artan öfkeniz ya da üzüntünüz olduğunu, azalan yaşam sevincinizin korkularınızı çoğalttığını anlamazsınız.

Bağlantıyı fark etmediğinizde, dengenin nerede bozulduğunu bulamadığınızda, iyi hâle gelmek de bir o kadar zorlaşır. Size verilen ilaçlar kâr etmez, çözüm önerileri işe yaramaz.

O yüzden, şifalanmak için köken sebebi bulup, olan ile yüzleşmesi gereklidir insanın.

.

Beden, ‘ben’i ortaya çıkaran ruhun maddeleşmiş hâli…

Bedenin bir ayna gibi yansıttığı, insanın duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının, alışkanlıklarının, sahip olduğu kavramların yaratımı olan kişiliğinin, benliğinin getirdikleridir.

Bedeni iyi ve dengeli bir hâlde tutmak, ruhun aklını kullanmak ve ‘ben‘liğin iyileştirilmesidir.

Ne yüksek ne de alçak olan değildir arzulanan, dengeli ve ortada olandır.

Terazinin ölçü noktası gibi, mutlak olanı işaret eden bu orta nokta, insanın sağ ve sol kefelerini göreceli bir dengede tutmasına yardım eder. Kimi zaman biri ağır bassa da diğerine meyletmek bu ağırlığı kolayca orta noktaya geri getirecektir. Yorulduğunuzda dinlenmek, çok yediğinizde perhiz yapmak, aşırı çalıştığınızda ara vermek gibi.

Yaşam, orta nokta göz önünde bulundurulup yaşandığında kolaylaşır.

Her gün bunu yaparsanız daha kolaydır.

.

.

Şeytanın kendini üstün ve Âdem’i küçük görmesi, yaşamının dalgalarını, kendi engebeli yolunu yarattı.

Yürümesi kolay olmayan bir yol.

‘Kibir’in yolunu.

Yolun düzleşip kolaylaşması için, aynanın fark edileceği yere kadar yapılacak zorlu bir yolculuk gerekliydi.

.

Kibir’in yoluna girdiğinde insan için zorlaşır ilerlemek.

Kendi aynasıyla buluşuncaya dek.

Ayna, derinlerde saklananı yüzeyde yansıtır.

Aynaya baktığında, insanın hep dışarıya bakan gözleri bu sefer içeriye yönelir.

Öyle bir değişim gerçekleşir ki, buzdağı ters yüz olur, yaşama dair sahip olunan tüm fikirler ve düşünceler alt üst olur.

Anlayış ortaya çıkar.

İnsanın kendini gerçekten tanıyabilmesi, içinde taşıdığı her yönünü dışarıda seyretmesi, kendini her yönüyle kabul edip sevmesi ve saygı duyması ile gerçekleşir.

Aynada yansıyanın kendisini olduğunu gördüğünde, bütün karşılaştırmalar biter, dalgalar durulur. Yolun engebeli hâli dinginleşir, düzleşir.

.

.

Bütünlük birliktir… Birlik bütünlüktür.

.

Kendimdeki kibiri görmeden, kendimi gerçekten görmem imkânsız.

Kibrimle yüzleşirken, ‘Şeytan’ın başka bir seçeneği var mıydı?‘ diye düşündüm.

Hemen isyan etmeseydi, uzağa düşmeseydi de yakına gelseydi, Âdem’i tanımaya ve olanı anlamaya çalışsaydı, tüm bunlar yaşanır mıydı?

Âdem’e bütün isimler öğretilmişti, Şeytan ise bilgisi ile kendini üstün görüp beğendiklerine sahip çıkmak istiyordu. Bilgisi cehaleti olmuştu.

Fark etseydi ve seçip sahiplendiğinde hep yarım kalacağını anlasaydı…

Aslında Âdem’in bütünlüğü ve birliği anlatmak için yaşama geldiğini görseydi…

Onu kabul etmenin yaşamı ve kendini her hâliyle kabul etmek olduğunu bilseydi…

Âdem’e elini uzatıp, “Hoşgeldin Âdem“, “seninle tanıştığıma memnun oldum” deseydi…

Nasıl bir yaşam olurdu şimdi?

.

İçimizdeki kibir değil midir, bizi bir anda alevlendiren, olana isyan ve itiraz ettiren?

Hiç o alevi hissetmedim diyen birisi var mıdır?

Ve nedir o alevin dinmesini, soğumasını sağlayan, derin bir anlayıştan başka?

Alevin dışarıdan yakıldığını zannetse de gören gözler, tutuşanın içeride var olduğu bilmez mi insan?

İbrahim’i alevlere atan Nemrut değil miydi, kibrini kendisine gösteren ayna?

Ve alevler serin ve selamet olmadı mı, yerleri ve gökleri dümdüz eyleyip anlayışa kavuşana?

Nemrut’un akıbeti ise, başının içinde bir sivrisineğin dinmek bilmeyen azap veren uğultusu oldu, ufacık bir böcek alt etti onca azameti… Kendi düşüncelerinin, kendini üstün görmenin, öfkesinin sonucu… Yükselen dalganın inişi.

.

.

Şeytan’ın karşısında gördüğü Âdem, kendisiydi.

Şeytan bozguncudur, bir olan topluluğu bozarak ikilik yaratandır.

Kendisine atfettiklerinin dışında kalanı tanıyamadı.

Aslında, ikilik âleminin yaratılmasının bir cilvesiydi bu görüş.

Karşılaştırma ve kıyaslama ile kendini gösteren bir varoluş hâli.

Ve Âdem, Havva ile birlikte düştü ikilik âlemine, dünya hayatına.

Ruhu doğuran akıl, nefsi doğurdu.

Düşünceler duygulara, akıl nefsin arzularına, ruh bedene yenik düştü.

İnsan bu âlemde kaldığı sürece bilmelidir ki, başka bir seçeneği yoktur.

Ancak aynayı fark ettiğinde ötesine geçmek mümkün olur.

Dünyanın içindeyken öteki dünyaya ulaşmak.

Belki de o âlemde, anlatılan bambaşka bir öyküyü dinler insan…

O zaman anlar ki, hepsi oyunun bir parçası, hepsi mekr-i ilâhî…

.

.

.

Guguk Kuşu

Tabiattaki her olay, onu değerlendirmesini bilenlere yaratılış sırlarını açıklamakta ve sırlar da birer kanun mahiyetinde olduğu için, her âlemde uygulanabilmektedir‘ der Lütfi Filiz, sohbetlerinden derlenen Noktanın Sonsuzluğu kitaplarında.

Doğayı gözlemlemek ve izlemek sadece dışarıda var olan kâinatı ve dünyayı anlamaya yardım etmez, minyatür kâinat olarak tanımlanan insanı da anlamayı sağlar.

Ancak, bu anlayışın kapısı örtülüdür, istekli olana açılır. Bu yüzden, doğa üzerine çalışan bir bilim insanı olabilirsiniz, keşifleriniz, engin bilginiz olabilir yine de, kendinizi, ailenizi, çevrenizi ve diğer insanları anlamayabilirsiniz.

.

İstekli olan, önce, insanın ve kâinatın birliğini kabul etmekle başlar.

Dış âlem her ne kadar devasa dursa ve muazzam bir genişlikte, derinlikte gözükse de, insan bu birliği bulduğunda her şeyi kendi içinde bulabilir… hem mânâ hem madde olarak.

.

Biraz da rüya yorumlamaya benzer bu buluşma. Yorumlayabilmek için rüyalarınızın olması gereklidir. Doğayı gözlemleyebilmek için de doğanın içinde olmalısınız.

Bugün şehir insanlarının ulaşabildikleri doğa parçaları kısıtlıdır. Engin gökyüzü bile pencerelerle çerçevelenir. Toprak, minik bir bahçede, park alanında ya da evdeki bir saksının içindedir. Su, uzak bir manzara olmuş, içilen su bile şişelenmiş kaynağından ayrılmıştır. Ateşi bir tek ocaklarda, mum alevlerinde görür olmuştur çoğumuz. Yaratım unsurları bütünlük içerisinde değil de parçalara ayrılmış olarak sunulur insanın gözlerine.

Bütünlüğü sağlamak insanın çabasındadır.

.

Neden insan kendini doğadan soyutlayan bir yaşama doğru evrilmiştir?

Çağlar öncesinde korumasız olan insanın kendini güvende hissetmek için, doğanın içinde olmakla birlikte, doğadan kendini sakındığı bir yaşam sürdürmesi normal karşılanabilir. Günümüzde her türlü konfor ve güvenliğin olduğu şehir hayatında doğayı içeriye almak ise çok zor değil. Oysa bizim seyrettiğimiz buluşma genellikle bir savaşa benziyor.

İnsanın doğaya galip gelmek istediği bir savaşa…

Arada doğa kendini doğal afetleriyle hatırlatıyor. Gücünü ve kudretini gösteriyor. Yine de, insanın uzlaşmacı bir yolu seçtiğini söyleyemeyiz. İçindeki yenme ve hâkim olma arzusu o kadar büyük ki, çoğu yerde, karşısındaki kudretin zarif ve kırılgan yanlarını ele geçirip yok etmeyi kendisine bir zafer sayıyor.

Şehirde bahçesi olan, evinde hayvan bakan bilir, kırsalda tarlası olan, hayvancılıkla uğraşan bilir, uzlaşma karşılıklı anlayış ve emek ister. Tarlanın hasadı, meyvenin olgunlaşması, hayvanların verimi hepsi bir sistem içerisindedir.

Tabiatın kanununu bilen bu sistemi de bilir.

Aslında sistemi bilen kendini de bilmelidir.

Yine de, örtülü kapıyı aralamadan bilgiye ulaşmak mümkün olmaz.

.

.

Farkındalık ânları insan için kıymetli ânlar…

Günlük rutin içerisinde, rahat bir sohbetin arasında, yoğunlaştığımız bir iş üzerinde ya da yetiştirmeniz gereken bir şey için koştururken dikkatinizi çeken, tüm akışı durduran o ân, insan için bir ani aydınlanma fırsatıdır.

Tıpkı bir avizenin üzerindeki lambaları teker teker yakmaya benzer bu farkındalıklar ve yanan lambalar çoğaldıkça sahip olduğunuz ışık ve aydınlık da çoğalır. Birleştiklerinde sadece sizi değil çevrenizi de aydınlatacak bir yoğunluğa ulaşır.

En bilinen örneklerden biri, Siddhartha Gautama’dır. Onun aydınlanması, uyanmış kişi yani Buddha olması, sadece bir ağacın altına oturup meditasyon yapması ile gerçekleşmemiştir. O ağacın altına onu getiren yolculuğu, yaşanılan süreci, hatta ağacın ne olduğunu anlamadan gerçekleşeni anlamak mümkün olmaz. Bunu anlamadığında da insan hayali bir hedefle ömrünü geçirebilir.

.

En basit olanla başlamak insan için en kolay olandır.

Her yeni gün doğal olanın bir parçasıdır.

Her yeni günü yaşarken doğal olanın bir parçası olur insan.

Kendini ayrımadığında, akışın içerisinde görebildiğinde izleme imkânı olur.

Zihnin ele geçirdiği, yapılacaklar listesi, görevler ve sorumluluklar, kaçınılmak ve uzaklaşılmak istenenler ile beraber, hep bir önceki ân ile bir sonraki ân’a odaklanmış olan farkındalığa müsade edilirse, bu farkındalık o ân’da tam olarak olduğu yere ve olana odaklanabilir. O zaman dikkat uyanacaktır.

Dikkat uyandığında algılar farklı çalışmaya başlar. Ve bu alışkanlık bir kere kazanıldı mı, bu sefer dikkat sizi uyandırmaya başlayacaktır.

.

.

Çarşıda beklerken bir kahve içip oyalanmak istedim. Hep oturmayı istediğim bir cafe’ye çok yakındım, iyi bir fırsat olacağını düşündüm.

Cafe’nin sahibi genç hanımla ayaküstü sohbet ettik, bir haftadır kayıp olan kedisi bugün, bir saat önce geri gelmiş. Kedi heyecanla bir içeriye giriyor bir dışarıya çıkıyordu. Meğer yavruları varmış ama birisi onu kısırlaştırmak için izin almadan götürmüş, belki de anne olduğunu fark etmediler. ‘Yavrulara üst katta ben baktım‘ dedi genç hanım. Cafe tarihi taş bir bina, eski çarşının bir parçası. Üst katta ayrıca kendi hobisi için bir alanı da varmış, ‘seramik çalışıyorum‘ dedi.

Her ikisi de benim de ilgi alanım olduğu için, birden onlarca fikir belirdi zihnimde. Kendimi kediler hakkında akıl verirken ve seramik köşesine bakmak isteğiyle gördüm…

Kendimi izledim.

Fikirlerim bana göre güzel ve yol göstericiydi. Problemli noktalara yardım edebilir, geliştirmek için alan açabilirdi. Ancak bunlar benim fikirlerimdi. Dışarıya çıkmayı arzulayan bu fikirleri bu sohbette içeride tuttum. Başka konulara geçtik, kahvem bitince teşekkür ederek kalktım.

.

Yürürken, hiç yoktan aklıma guguk kuşu geldi.

Neden guguk kuşu?

Kuşun isminiz hepimiz biliriz. Bildiğimiz yönü ise ötüşüdür. Guguklu saatler bir zamanlar çoğu evde yer almıştı. Guguk, gün doğuşunu, baharın gelişini müjdeler.

Kuşları sevdiğim için türlerle ilgili yazıları incelerken guguk kuşlarının bazı türlerinin kendi yuvalarını kurmadıklarını ve diğer kuşların yuvalarına yumurtalarını bıraktıklarını okumuştum. Bu, simbiyotik ilişkilerde parazitlik olarak tanımlanan bir durum. İki canlıdan biri yarar sağlarken diğeri zarar görür.

.

Bu parazit ebeveyn türlerin yumurtalarının şekli, büyüklüğü ve rengi kullanacakları yuvadaki yumurtalara benzeyecek şekilde değişikliğe uğramıştır. Böyle olduğunda yuvanın sahibi anne ve baba kuş, bu yumurtaları ayırt edemez. Kabuktan erken çıkan bu yavru ilk beslenen olur, hızla gelişir. Bazen diğer yumurtaları yuvadan atar. Bazen de, diğer yavrular çıktığında onlardan büyük ve güçlü olduğu için ebeveynlerin getirdiği yemeğin çoğunu kendisi yer, diğerlerinin beslenip gelişmesine engel olur. Yuvadan uçma zamanı geldiğinde de içinde büyüdüğü yuvayı dağıtıp gidebilir.

Bu durumu yaşayan kuş türleri, farklı yumurtayı anladıklarında yuvadan atarlar. Bu nedenle, guguk kuşu kendi yumurtasını bırakıp öylece gitmez, kabul edildiğini takip eder. Problem olduğunda yumurtayı bir başka yuvaya taşıyabilir.

Kendilerinden kat kat büyük bu yavrunun gerçek yavruları olmadığını anlayamayan ebeveynler ise, onu besleyip büyütebilmek için ciddi bir çaba gösterirler.

.

.

Yaşamda her şey mevcut. Tabiat bunların örnekleri ile dolu.

Bu kuşları davranışlarından dolayı suçlayamayız. Doğanın içinde varoluşları bu davranış modeli üzerine kurulu.

Halbuki, bu bir insan olsaydı, bu davranışı birçok açıdan değerlendirir ve eleştirirdik.

.

Ben neden bir sohbetin ardından bu olayı hatırlamıştım?

Farkındalığım bana bir şeyi işaret edip dikkatimi çekmişti.

Aslında kendimde geliştirdiğim bir huyu görmüştüm…Guguk kuşu sendromu‘ dedim gülümseyerek…

Uzun yıllar, fikirlerimi paylaştığım, projelere yön verdiğim ve yürüttüğüm bir iş yapmıştım. Artık o işi yapmamakla beraber, bu davranış modeli benimle kalmıştı. Şimdi fikirlerimi paylaşmak hoşuma gidiyordu, biraz da övünç kaynağı oluyorlardı. Bu, benliği güçlendiren bir davranıştı. Karşınızdakini ihtiyaç sahibi olarak görüp kendinizi muktedir görmek ya da birine yardım ettiğinizi, bir derdi çözdüğünüzü, birinin içini ferahlattığınızı zannetmek size kendinizi iyi hissettirir.

Oysa, ‘talep edene verilir‘ der yaşamın kanunlarından biri.

Talep edilmeden sunulan şey, iyi dahi olsa, alanın dengesini bozabilir, öğrenim sürecini geriletebilir, yönünü, yolunu değiştirebilir, kendine olan güvenini azaltabilir, diğerlerine bağımlı yapabilir…

.

Her fikir insan için yeni bir çocuk gibidir. O fikrin ebeveyni, fikri doğuracak ve büyütecek olandır.

Fikirleriniz çoksa veya onları hayata geçirme imkânınız yoksa, sıkıntı duyarsınız. Kimi zaman imkânsızlık dışsal olsa da kimi zaman içseldir, insan üşenir, başlangıç adımını atamaz, başarısız olmaktan korkar, zaman ve enerji harcamaya isteksizlik duyar. O zaman, guguk kuşunun yaptığı gibi, bu fikirlere yuva bulmak bir varoluş modeli olabilir. Bu model işe yararsa, size danışman, mentor gibi sıfatlar verilir. Bu durumda alan ve veren memnundur. İşe yaramazsa, siz diğerlerini kontrol etmeye çalışan ve hükmeden, kendini üstün gören, fikirleriniz benimsenmediğinde öfkelenen birine dönüşebilirsiniz. Hem bir iş sahibi ya da ev kadını olmanız fark etmez. Yapılan iş ister bir ürün çıkarmak ister çamaşır yıkamak olsun sonuç aynıdır. Sadece vereceğiniz fikirler sizin âleminize göre değişir o kadar.

.

Guguk kuşunun modelinde, yuvadaki yavru diğer yumurtaları ya en başta yuvadan atıyor ya da büyümelerini zorlaştırıyor, yaşamalarını imkânsızlaştırıyordu. Üstüne üstlük bu yavru, büyüdüğü ebeveyne ve yuvaya minnettar da değildi, nihayetinde yuvayı dağıtıp ayrılıyordu.

Size ait bir fikir de, başkalarının ellerinde büyüdüğünde, aynı akıbete sahip olur. O kişinin kendi fikirlerini doğurup büyütmesine engel olur, var olanları ortadan kaldırır. Kişinin diğerlerine bağımlılığını artırıp kendine güvenini azaltırken sonunda fikir üretemeyecek ve üretse bile hiçbir zaman hayata geçiremeyecek hâle getirebilir.

.

.

Tabiattaki her olay, onu değerlendirmesini bilenlere yaratılış sırlarını açıklamakta ve sırlar da birer kanun mahiyetinde olduğu için, her âlemde uygulanabilmektedir.’

Bu sözü anlayabilmek içinse, insanın sözün hakikatini kendisinde bulması gerekli.

Ben, bu ufak farkındalık için kendimi şanslı saydım. Hiç fark etmeyebilirdim…

Sevgiyi saygı ile birlikte tutmak, her iki tarafın da yarar sağladığı bir başka simbiyotik ilişki modelini getiriyor, mutualizm.

Sevgi ilk adım olsa da ancak saygı ikinci adım olarak yanına yerleştiğinde insan ayakta dik durmayı başarabilir. Biri olmadan diğeri ilerleyemez.

.

Her yeni gün doğal olanın bir parçasıdır. Her yeni günü yaşarken doğal olanın bir parçası olur insan…

Tabiatın, doğanın içinde olmak insana her zaman iyi gelir. Hem ruhu hem de bedeni canlandıran, besleyen, güçlendiren bir yanı vardır bu doğallığın.

Fakat bunun da ötesinde, insana çok kıymetli bir imkân sunar, kâinat ile insanın bir olduğunu hatırlatır.

Hayvanlar âlemi insana daha yakın, anlaması daha kolay olandır. Bitkiler âlemi ise bir öncesidir… Sohbetinin devamında şöyle anlatır Lütfi Filiz:

Bir fasulyeyi ektiğimizde, önce iki tane yaprak çıkardığını görürüz. Bu iki yaprağa Arapçada ‘falakateyn’ adı verilir. Bunlar, adeta, ekilen fasulyeden çıkan baba ve ana, erkek ve dişi yahut celal ve cemal mümessilidir. Daha sonra bu iki yaprak arasından bir filiz kendini gösterir. Bu filiz bir taraftan dışarı doğru büyürken, diğer taraftan da toprağın içinde doğru kök salmaya başlar. Filiz kendi kökünden beslenecek hale geldiğinde, ana ve baba durumunda olan falakateyn solar, kurur ve dökülür. Uzamaya devam eden filiz tohum meydana getirecek olgunluğa erdiğinde büyümeyi durdurur. Çünkü, artık neslini idame ettirecek şartlar oluşmuş, yani sinn-i rüşte (erginlik yaşına) ulaşmıştır…

.

İnsan, yaşamında devam eden bir döngüde, ebeveyn ve çocuk olur. Her yaratımının, her üretiminin anne ve babasıdır. Her yeni doğan, yeni bir fikrin hayata geçmesi, gelişimin devamıdır. Sinn-i rüşte erene kadar.

Anne ve baba vakti geldiğinde kendi yetiştirdikleri filizi bırakırken, filiz kendi köklerini sağlamlaştırır ve kendi yapraklarını üretir.

Aslında hepsi aynı kökte büyüyen tek bir ağaçtır, kemâlatına ulaşmak için gelişen…

Buddha’nın altında aydınlandığı ağaç gibi.

Her bir yaprağa kendisi olma izni verilen bir gövdenin birliğindedir yaşam…

İnsan, hem kâinat ağacının bir yaprağı hem de ağacın kendisidir.

Sonsuz bir döngüde kendini doğuran, büyüten, yetiştirendir.

Miracıdır kendi çiçeğini açıp meyvesini vermek…

Yaşamsal birliğin bütünlüğünde, o ağacın altında oturacak, o çiçeği koklayacak, o meyvenin tadına varacak olan yine kendisidir.

.

.

.

Büyük Beklentiler…

İnsan, yaşama başladığı ilk günlerdeki gibi beklentisiz kalamaz…

Sadece verilenin kabul edilip benimsendiği, sorgulanmadığı, itiraz ya da isyan edilmediği bir beklentisizlik hâli… yaşımız ilerledikçe bizden uzaklaşır.

Beden, bebeklikten ergenliğe, ergenlikten olgunluğa, olgunluktan yaşlılığa doğru şekillendikçe, beden ile beraber benlik de şekillenir.

Basit bir oyuncakla, annenin ya da babanın sesini duymakla mutlu olan ‘ben‘, arzular ve hedeflere sahip oldukça daha kapsamlı beklentilere, birbirine zincirle bağlanan durumlara, davranışlara, düşünce ve duygulara sahip olur.

Ben‘, kendine giydirdiği sıfatlarla gittikçe katılaşan, maddeleşen bir karaktere dönüşürken karakter baskınlaştıkça yaşamın o ilk günlerinin esnekliğini ve neşesini yitirir.

.

.

Yeni bir seramik ve psikoeğitim atölyesinde buluştuk. Konu, ‘ışığı hatırlamak‘tı.

Atölye duyurusunu gördükten sonra konuyu çok sevdiğim bir söz ile eşleştirmiştim, ‘Kendine ışık ol‘.

Öyküyü Osho’nun sohbetlerinden derlenen İnsan Ruhunun Güzelliği kitabında okumuştum, şöyle anlatıyordu:

Buddha ölüm döşeğindeyken en yakın öğrencisi Ananda ağlamaya başladı. Orada binlerce öğrenci vardı, en az on bin kişi. Hepsi gözyaşlarına boğulmaya hazırdı ama bir şekilde kendilerine hâkim oluyorlardı çünkü Buddha bundan hoşlanmazdı: ‘En azından bizden öteye giderken onun öğrencilerinin mesajına kulak verdiğini hissederek gitmesine izin verelim.

Ama Ananda kendini tutamadı. Bu herkes için zordu ama Ananda için daha zordu, çünkü en az altmış yıldır o bir gölge gibi Buddha’nın yanındaydı. Karşılık beklemeden mümkün olan her şekilde ona hizmet etmişti. Ona hizmet etmek ve o başkalarıyla konuşup soruları yanıtlarken sessizce oturmak büyük bir zevkti. Ananda asla araya girmezdi. Böyle adanmış bir insan bulmak çok zordu…

Bu adam kendine hâkim olamadı: Altmış sene uzun bir süreydi. O bir gölge gibi olmuştu ve şimdi tek başına kalıyordu. Gözleri yaşardı. Buddha bakmak, öğrencilerine son bir kez bakmak için gözlerini açtı. Ananda’nın gözlerindeki yaşları görünce, ‘Ananda, kendine ışık ol,’ dedi. ‘Ben senin ışığın değildim. Ben senin kurtarıcın değildim. Benim ölümüm hiçbir şeyi değiştirmez. Hatta şimdi sana altmış yıldır söylediğim şeyi anlayacaksın: Sırf bana hizmet ediyorsun ve kendini bana adıyorsun diye herhangi bir illüzyona kapılma. Böyle bağlılık bulmak çok zordur ama yine de seni bu bağlılık kurtarmaz.

Bir dönüşümden geçmek zorundasın ve bunu yalnızca sen yapabilirsin. Bu öyle içsel bir çalışmadır ki bir usta bile oraya ulaşamaz. Sen hariç, oraya kimse ulaşamaz. Ve insan ruhunun güzelliği budur, senin dışında kimsenin erişememesidir. Merkezin varoluşla öyle korunur ki ona kimse el süremez.

Birini kurtarmak söz konusu değildir. Evet, merhametli insan sana yolu, onu nasıl tecrübe ettiğini açıklamak için elinden geleni yapar. Ama bu sadece hikâye paylaşmaktır. Belki de o hikâyeden kendin için bazı ipuçları yakalayabilirsin ama bu sana kalmıştır…

.

.

Altmış dakikamız vardı. Ve ilk dakikaları birbirimizi tanıyarak geçirdik. Sonra ışık üzerine konuştuk.

Işık, herkes için farklı bir şey ediyor…

Sıkıntılı bir dönemin geçirilmesi, karanlıktan aydınlığa, feraha ulaşmak olduğunda, ışık, insana yol gösteren, gitmesi gereken yönü işaret eden bir unsur.

Gerçek ışığın olduğu yerde derin bir nefes ile içinize çekebileceğiniz taze bir hava mevcut. Tünelin ucundaki aydınlık olarak tanımladı katılımcılardan biri.

Yine de bu dışarıdan gelen bir ışıktı, ben ise, ‘kendine ışık ol‘ diyen sözün bahsettiği, içerideki aydınlığı arıyordum.

İllâ ki karanlıktan kurtulmaya çalışmanın da yersiz olduğunu söyledi diğer biri, karanlığa da ihtiyaç var.

İnsan hep aydınlıkta kalamaz…

.

Zaman hemen geri saymaya başladı. Önümüzde yapılması beklenen bir çalışma… fikir oluşturmak, fikri hayata geçirmek atölyenin seramik bölümü, bu esnada soru cevap sohbet etmek atölyenin psikoeğitim bölümüydü.

Ben, kucağımda bir beklentiler buketiyle oturmuş her şeyi bu altmış dakika içinde yapabilmek için çalışmaya koyulmuştum.

Farkında bile olmadan önceliğimi seramik objeye verdim. Aklımdaki ilk tasarımın bu sürede bitmeyeceğini hesap edip daha kolay olduğunu düşündüğüm başka bir tasarımı seçtim. Bu esnada ellerim ve gözlerim bir yere odaklanmış çalışırken, kulaklarım sohbete yönelmişti. Ancak, beynim de benim sıralamamı takip etmiş öcelik olanı ön plana almış, diğerlerini ikincil olarak arka fona göndermişti. Sohbeti bir duyuyor bir duymuyordum.

.

Yaşam, bize verilen o altmış dakika gibi.

Nasıl kullanacağımız, ne yapacağımız bize kalmış.

Beklentilerimiz bizi arzuladığımız hedeflere götürüyor gibi gözükse de, beklentilerimiz bizi bir o kadar yaşamdan uzaklaştırabiliyor.

Beklenti bir eliyle sevincin elini tutarken, diğer eliyle hayal kırıklığının elini tutar.

Kendimden beklediklerim, diğerlerinden beklediklerim, yaşamdan beklediklerim, benden beklenilenler…

Öyle içiçe geçip sıkılaşabiliyor ki, içinde varolduğumuz yaşamı hapsedici ve dayanılmaz hâle getirebiliyor.

Bir şeyi seçip sahiplendiğinizde, diğerleri sessizce arka plana düşüyor.

.

Bir an bir şey oldu, bu sürede çalışmayı planladığım şekilde bitiremeyeceğimi fark ettim ve feragat etmem gereken şeyler olduğunu anladım. Yanımda oturan asistanımız, sağlam olmalı diyordu, nihayetinde çatlayan bir çamurun fırından sağlam çıkması imkânsız. Seramik eğitmenimiz, şekil verdikten sonra yapmaya çalıştığım düzeltmeleri en başta yapmış olmam gerektiğini hatırlatıyordu.

Bense ilerlemiştim…

İnatçı odaklanmam esneyince, arka plana düşen sesler duyulur oldu, asistanımızın diğer öğrenciye çamurdan korkmaması gerektiğini söylediğini işittim. Bir şeyi beğenmezse tekrar başa dönebilir, düzeltebilirdi.

Bu mümkündü belki ama, ‘süre yetersiz gelecek‘ diye geçirdim aklımdan… Hatta çalışmayı eve götürüp orada tamamamlayabilir miyim diye pazarlık bile yaptım. Seramik eğitmenimiz çalışmanın ruhuna aykırı olduğunu söyledi kibarca.

Sonunda kararım, ince detayları, estetik kaygıyı ve güzelleştirici dokunuşları bırakıp sağlamlığını düzeltmek oldu. Çatlakları kapattım. Birleşmemiş noktaları buluşturdum…

Kendimi içeriden çok dışarıyla uğraşırken izledim.

Dış, içten daha çok önem kazanmıştı. Halbuki, ‘kendine ışık ol‘ demişti o sözler… Işığın kaynağı içeriden doğacak, içeride yer bulacaktı. Bizler ise hep dışarıya yönelmeye, dışarıya önem vermeye alışmıştık.

Dönüp iç hazneye tekrar baktım, olabildiğince rahat kucaklayıcı bir şekilde düzenledim.

Dışarıyı ve içeriyi, formu ve detayları, işlevi ve estetiği beraber görebilmek bütünselliği görmeye yardım etti.

Çalışmanın bir yerinde örnek olması ve fikir vermesi için ortaya bir mumluk konulmuştu, bu üzerinde ışığı dışarı yayabilmesi için delikleri olan bir çanaktı. Örnek işlevseldi ancak, estetik formu herkese hitap etmeyebilirdi.

Yaşamda bütünü ortaya çıkarırken, her birimiz kendi yollarımız seçeriz. Bazen örnek aldıklarımız olsa da, asıl yaratımımız kendi içimizden doğandır.

Yaratımınızın ne olacağını biliyorsanız, ikinci adım nasıl yapacağınızdır.

Her işin bir ustası, bir öğretmeni olsa da, bu dışarıdan gelen bir yardımdır –merhametli insan diğerlerine yolu gösterir-. İçerideyse, her birimizi ustalaştıran, işi kendimizin yapmasıdır ve her birimiz için yaşamda kendi özgün ustalığımızı ortaya çıkarma imkânı mevcuttur.

Öyle ki, keşfedilen yaşama yeni bakış açısı sunar.

.

Bir soru tekrar dikkatimi işittiklerime çekti. Psikolog eğitmenimiz bir sıkıntıdan nasıl çıktığımızı soruyordu…

Sıkıntıları hep kendimi geliştirmek için kullanmıştım. Çıkış yolunu ararken, anlamaya ve öğrenmeye açık olurdum. Ancak zamanla, bağlaç aracılığı ile bağlanan iki cümle gibi, sıkıntılar, problemler ve öğrenme, gelişme birbirlerine bağlanmışlardı.

Ve ışık hep dışardaydı. Bir öğretmenin, kendisi aydınlık olan birinin getireceği kelimelerdeydi.

Halbuki, yaşamın sunduğu tek gelişim yolu bu değildi.

Ve bunca öğrenilene rağmen benim hâlâ hazmedemediklerim, bazı iyileşmeyen yaralarım vardı. Öğrendiklerimi olması gerektiği gibi hakkıyla hayata geçirememiştim.

Kendimi iyileştirmekle o kadar meşguldüm ki, yaşamın beni iyileştirmesine izin verememiştim…

.

Yıllar önce, bir aile dizimi çalışmasında ‘yaşam‘ olduğum günü hatırladım. Olunabilecek en güzel şeylerden biriydi… Çalışma yaptığımız kişi için bir hediyem vardı ve hediyeyi ona sunmak için heyecanla dakikalarca ellerini açıp almasını bekledim… Elleri açılmadı. Şaşkınlıkla, ‘Ona bir hediye vermek istiyordum‘ dedim.

Sadece, o henüz almaya hazır değildi. Belki ileride bir gün hazır olduğunda açacağı elleri de şimdilik kapalı bekliyordu.

.

.

Altmış dakika sona ererken, alev dilimleriyle çevrelenmiş bir mum çanağını tamamlamıştım.

Evet, mükemmel değildi ancak, hiç aklımda olmayan bir tasarımı düşünmüş, bugüne kadar seramikte öğrendiğim bazı teknikleri birlikte uygulayabilmiştim. En önemlisi çamurdan ve sonuçtan korkmamıştım.

Bunun kadar kıymetli bir başka şeyi, kendime ışık olmak isterken ışık kaynağımı hâlâ dışarıda aradığımı fark etmiştim.

.

Işık, varoluşu aydınlatarak ortaya çıkaran unsur. Aslında, dışarısı ve içerisi diye bir ayrım da yok. Varoluş hepsini ve her şeyi kapsar. Sınır çizgileri insanın duygu ve düşüncelerinde, sözde ayrımlarsa insanın kalıplarla katılamış zihninde.

.

Öğrenmek ve gelişmek, sadece bir sıkıntının içinden çıkmak, bir problemi çözmek değildi, yaşamın her anında ortaya çıkabilen, açık olana sunulan bir hediyeydi.

Kimi zaman keyifli bir sohbette, kimi zaman hiçbir şey yapmadan gökyüzünü seyrederek dinlenilen bir zaman diliminde, kimi zaman yolda, kimi zaman işte, kimi zaman kahkahalar eşliğinde, kimi zaman sadece oyun oynarken sunulan bir hediye.

Yaşamın kendini gerçekleştirmesine izin vermek, yaşamla birlikte kendini gerçekleştirmek, yaşamın iyileştirici, geliştirici gücüne güvenmek… en zor ve en kolay olan...

.

Atölyeden çıkmadan yarı soğumuş çayımı içtim, arada atıştırmalık olsun diye getirdiğim kurabiyelerden bir tane yedim. Biraz daha kalıp sohbet etmek güzel olurdu, ama olsun, belki de o sohbet başka bir güne aitti…

.

Aklıma Charles Dickens’ın klasikler arasında yer alan romanı Büyük Umutlar geldi. Realizm akımının etkisinde yazılan bu roman, döneminin politik ve sosyal ortamını, sınıf ayrımını ve insanın yükselme, fark edilme arzusunu bireysel ilişkiler üzerinden hikâyelendirir.

Orijinal adı Great Expectations olan roman Türkçe’ye beklentiler olarak değil de umutlar olarak çevrilmiş. Expectations kelimesinin anlamı, beklenti, umut, ümit, olasılık, bekleme olabilir. Umut olursa insanın içindeki güven duygusu, ümit olursa gelecekte olmasını istediği bir şeyi, olasılık olursa olmama ihtimali de olduğu gerçeğini ve beklenti olursa bir süreye ihtiyaç olduğunu, beklemek gerektiğini anlatır.

Beklentinin içinde umut vardır, ümit vardır, olasılık vardır, beklemek vardır. İyi tarafı ağır bassa ve içinde güven olsa da, bütün bunlar insanı gergin bir halde tutan duygular.

Çalışmanın başında, sempatik ve parasempatik sinir sistemlerinin hayatımızı nasıl etkilediği anlatılmıştı. İnsanın varlığı her şarta uyum sağlayacak bir mükemmellikle donatılmıştır. Zor zamanlar için stres ve tehlikeyi atlatacak dayanıklılığı, ardından rahatlayıp gevşemesini sağlayacak esnekliği vardır.

Bizler sadece birine yönelir ve aşırı kullanırsak sistem dengesini yitirir. Bedensel dengenin yitirilmesi yaşamın dengesinin yitirilmesidir. Bazen iyi gibi gözüken bir şey dahi dengeyi yitirmemize sebep olabilir.

Orta yol iyi olandır.

.

Bunun üzerine bir öykü daha anımsadım, Paul Coelho, Simyacı‘da anlatır ki;

“Bir tüccar Mutluluğun Gizi’ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş. 

Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.

Delikanlının ziyaret sebebini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi’ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.

‘Ama, sizden bir ricada bulunacağım,’ diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş. ‘Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.’

Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış. 

‘Güzel,’ demiş bilge ‘peki, yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvan Başı’nın yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?’

Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.

‘Öyleyse git, evimin harikalarını tanı,’ demiş ona bilge. ‘Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.’

İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarda asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.

‘Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?’ diye sormuş bilge.

Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.

‘Peki,’ demiş bunun üzerine bilgelerin bilgesi, ‘sana verebileceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.’…”

.

.

Delikanlının gezdiği saray dünyadır, insanın evi. Evi tanımadan içinde yaşayanı tanıyamaz ve güvenemezsin.

Her birimiz kendi dünyamızı yaratırız, kendimizi tanımak ve kendimize güvenmek için yarattığımız dünyaya bakabiliriz.

Evin harikaları yaşamı bizim için güzelleştirenlerdir. Emanet edilen iki damla yağ ise, bu yaşamı sürdürebilmek, zevkini çıkarabilmek, kendimizi geliştirebilmek ve diğer her şey için için sahip olduğumuz ruhumuz ve bedenimiz, aklımız ve gönlümüz, düşüncelerimiz ve duygularımızdır…

.

.

Hikâyeleri paylaşmayı seviyorum. Belki de okuyan birileri o hikâyelerden kendinleri için bazı ipuçları yakalıyordur, ama biliyorum ki bu onlara kalmıştır.

Büyük beklentiler olmadığında, sadece yaşadığında, insan yaşamın da bir o kadar kolaylaştığını görür.

Her yeni günün getirdikleri, yaşamın insana sunmak istediği hediyelerdir.

Almak için ellerimizi açmamızı bekleyen.

Şimdi baktığımda, alev dilimleriyle çevrelenen çanağın sanki neşeyle dans eden parmaklarıyla ışığı kucaklamak için hazır olan bir ele benzediğini görüyorum.

Yaşam sevincini ve neşesini verecek olan insanın içindeki çocuktur, elleri, bedeni, zihni özgür, beklentisiz olan çocuk…

Ellerimiz sürekli bir şeylerle meşgul ve doluyken yaşamın sunmak istediği hediyeyi almak kolay olmaz. Bazen durup her şeyi bir kenara bırakmak gerekir. Tüm o doluluğu boşaltmak, rahatlamak, derin bir nefesle tazelenmek gerekir…

Çünkü yaşam ancak boş olana akıp dolabilir.

Ve insan ruhunun güzelliği budur… Merkez varoluşla öyle korunur ki ona kimse el süremez, insanın kendisinden ve var ettiği yaşamdan başka.

.

.

.

*İlitya Seramik Atölyesi, çalışmanın yaratıcı ve uygulatıcıları Seramik Sanatçısı Hakan Daşdan, asistanı Nur Adıgüzel ve Klinik Psikolog İlkem İşcan.

Yaşam Sanatı

Sanatın farklı yansımalarını, edebiyat, şiir, resim, fotoğraf, heykel, mimari, müzik, tiyatro, dans, sinema, tasarım ve diğerlerini hayatınıza alıp geniş bir yer açtığınızda, kendi içlerinde de farklı türlere sahip olduklarını görürsünüz.

Görsel sanatlar, sessel sanatlar, dilsel sanatlar, dekoratif sanatlar, güzel sanatlar, el sanatları, sahne sanatları…

Kitapçılarda kitap severler için ayrılmış onlarca çeşit raf, roman, tarih, inceleme, kişisel gelişim gibi grupları sergiler. Hatta bu grupların alt grupları açılır.

Gittikçe incelen bir ayrımla bu geniş yelpazeyi zevk edebilirsiniz.

Peki nedir bu ayrımların sebebi?

Ya da öncelikle sanat nedir?

.

Bilebildiğimiz tarih boyunca, duygu ve düşüncelerini ifade etmek için insan, kalıcı ve paylaşımcı olacağını düşündüğü mecraları ve çeşitli araçları kullanmış. Bugün arkeolojik kazılarda onbinlerce yıl öncesine ait duvar resimleri, mabedler, heykeller buluyoruz, gündelik ev eşyalarında bile estetik yorumları, sembolleri gözlemleyebiliyoruz.

Sanat, insanın yaratan, keşfeden, hayal eden, anlatan, öykülendiren, iç dünyasını dışarıya taşımasına yardımcı olan, kendinden bir parça aktardığı bir alan. Bu aktarım, bazen son derece bireysel, bazen de bir gruba, bir topluluğa, bir ulusa hatta tüm insanlığa ait.

Durmaksızın gelişen ve değişen bir şekilde insan kendini anlamaya ve anlatmaya devam ediyorken sanat yelpezesi de aynı oranda açılıyor.

.

.

Ben, yüksek öğrenimimi İngiliz dili ve edebiyatı üzerine yaptım. Okullar ve eğitim sistemleri sizin dışınızda yapılandırılır ve size sunulur. Çocuklukta, gençlikte ya da kurumları ve insanları gözünüzde büyütüp kutsallaştırdığınız dönemlerinizde, size öğretilenleri çok da sorgulamazsınız. Bense biraz isyankârdım. Eğitim sistemine dair hep soru işaretlerim oldu.

Her okulun kendi müfredatı ve üst makamlarca belirlenip onaylanan bir konular içeriği mevcuttur. Bu standart bir öğretimdir, size ne veriliyorsa siz de onu alırsınız. Öğrenci bazı noktalarda bunu derinleştirebilmek, genişletebilmek için kendi bulacağı diğer kaynaklara yönelmek durumundadır.

Okuldan mezun olanların iş hayatına geçtiklerinde yaşadıkları bocalamaların sebeplerinden biri de, bu müfredatların teoride kalıp pratik yaşam ile buluşma noktalarının es geçilmiş olması…

Ancak, edebiyat gibi, pratik uygulaması olmasa da okunabilen bölümler var. Edebiyat mezunu olup bir satır bile yazmayabilirsiniz. Sadece teori üzerine devam edip, iyi bir okuyucu, yorumlayıcı, eleştirmen, öğretmen olabilirsiniz.

.

Yine de, yaşam yaşanarak öğrenilir… Teorik olarak yaşayamazsınız, gerçekten yaşamak için hayatın içinde olmanız gerekir.

İnsan o bir satırı yazmayınca, aslında yazarken neler olduğunu hiç bir zaman bilemeyebilir...

.

Çocukken şiir denemelerim olmuştu. Ardından kısa öyküler yazdım, sebebini bilmediğim bir şekilde, bilim kurgu ve dedektif hikâyeleriydi bunlar. Sonra dil, görselliğe dönüştü, resim, fotoğraf ilgi alanıma girdi.

Ama resim, nedense, ille de siyah beyazdı, karakalem denilen teknikten vazgeçemiyordum. O kadar ki, üniversitede bir öğretmenimin ‘renkleri kullanmalısın‘ ısrarı resime olan ilgimi bir anda sonlandırdı. Renkler bana göre değildi.

Görsel sanatlara olan sevgim bu değişimle birlikte başka bir araca taşındı, fotoğraf. Uzun süre, yine nedense, insansız fotoğraflar çektim. Gezmek için gittiğim yerlerde, kalabalık ortamlarda dakikalarca insanların çekilmesini beklediğim zamanlar oldu.

Dil ise, başka bir alana doğru ilerledi. Büyüdükçe, bir zamanlar vazgeçemediğim romanlar bitti, birilerinin yazdığı öyküleri değil bana hayatı anlatacak daha gerçekçi kaynakları aradım. Gerçekleri arıyordum ancak mistik olan bana cazip geliyordu. İnsan zihnine ait kurgulanmış hikâyeler ya da bilim kurgu yerine sanki daha derin bir kaynaktan geldiğini düşündüğüm bilgilere yönelmiştim.

Sonra başka bir kaynak açıldı gözlerimin önünde. Yaşam… Doğanın mekaniğini, insanı, kendimi anlamak istedim. Mistik bilim olarak adlandırılan bu alan bir keşif ortamıydı.

Zamanla kendi içimde birikenler kısa yazılara dönüştü… yazılar ise kitaplara…

Bir yanda benim anlatmak istediklerim, bir yanda yazıları ya da kitapları okuyanların anladıkları…

Ben kimdim ve bunları neden yazıyordum?

.

.

Bizim eğitim aldığımız dönemde, bir yazara ait eserleri okuduğunuzda kısacık bir hayat öyküsü buna eşlik ederdi. Nerede, ne zaman doğmuş, hangi eserleri üretmiş… Bu daha çok etiketlemeye benzeyen bir açılım olurdu… Kısa bir özet bir insanı, yaşamını ne kadar anlatabilir?

Bir insanı gerçekten nasıl tanıyabiliriz?

.

Sanat, insanı anlatan bir araç. İnsanı tanımadan sanatı anlamak ne kadar mümkün düşünmek gerekir.

İleriki yaşlarımda çok sevdiğim bazı yazarların ya da şairlerin, ressamların, müzisyenlerin hayatlarının ne kadar sancılı, perişan, mutsuz olabildiğini öğrendiğimde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Bu muhteşem eserleri veren insan nasıl böyle bir yaşam sürdürebilirdi?

Kimi parasız, yoksul, toplum dışına itilmiş, sevmeyen, sevilmeyen, hatta yaşamını kendi elleriyle sona erdiren bu insanlar sanat dahileri olarak tanımlanıyordu.

Şimdi psikolojik hastalıklar, kişilik bozuklukları, depresyon, ruhsal sıkıntılar olarak tanımladığımız hallere sahip bu kişiler insanlığı etkilemiş, değiştirmişti.

Halbuki doktor seçerken kendisinin de sağlıklı olmasını, kıyafet alırken hazırlayan kişinin zevkli olmasını, gıdalarımızı üretenlerin temiz ve dürüst olmasını isteriz. Bununla birlikte, toplumu en çok yönlendiren ve biçim veren bir bilim insanının ya da bir sanatçının yaşamını sorgulamayız.

Bugün siyasetle uğraşanların ya da devlet adamlarının kişiliklerini eleştiriyoruz, buna rağmen popüler olarak adlandırılan çoğu alanda takip edip hayran olduğumuz sporcuları, oyuncuları, şarkıcıları her hâlleriyle baş tacı ediyoruz.

.

Bunun bir zararı var mı?

Amaç insanı her hâliyle tanımaksa tabii ki yok. Ancak, hayatınızı bu kişilere göre şekillendiriyorsanız zararı olabilir.

“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim…” atasözündeki gibi.

Şekillenme farkındalıkla yapılırsa, beğendiğiniz bir kıyafeti giymek ya da saç modelini uygulamak, kolayca benimsenip bırakılabilir. Örnek alınan kişi sizi geliştiriyor, ileriye taşıyorsa yararının olduğu da söylenebilir.

Şekillenme farkındalıkla yapılmadığında, dinlediğiniz müziğin sizi içine aldığı ruh hâli, sevdiğiniz oyuncunun kullandığı replikler, dizilerde izlediğiniz yaşam modelleri, romantik ya da arabesk hüznünde duygu, düşünce veya öfkeli, kıskanç davranış modelleri, sizi, özgün hâlinizi ortaya çıkarmak ve yaşamak yerine, kopyalanmış sahte bir yaşama sürükleyebilir.

.

Beğendiğimiz her sanatçı her sanat eseri bize kendimizle ilgili bir yanımızı işaret eder. Bizler geliştikçe bu beğeniler de değişir, vazgeçemediklerimiz ise hep aynı kalan yönlerimizi gösterir.

.

Ben, kişisel tarihime dönüp baktığımda, o zamanlar ‘nedense‘ diye tanımladığım tercihlerin arkasındaki psikolojiyi sezebiliyorum, bilim kurgu öyküleri yazan çocuğun hayalperest, dedektif öyküleri yazanın meraklı, şiir yazanın romantik, kelimeleri ve dili kullananın içe dönük, resim ve fotoğraf sevenin dışa dönük, renklerden kaçanın hüzünlü ve inatçı, insansız mekânları arayanın yalnız ve soyutlanmış, estetik arayanın güzelliğe düşkün, mistik olana yönelenin kâşif, bilinmeyene ve bilmeye merak duyanın geldiği kaynağı ve hakikati arayan biri olduğunu görebiliyorum.

Severek okuduğum bir edebiyat klasiği, başka bir öykü üzerinden kendi duygularımı, düşüncelerimi bana ifade ediyor. Türe ve hikâyeye olan sevgim, duyguya ve düşünceye olan bağımlılığımla eşdeğer.

Belki de ben, bana en yakın olana kıymet vermeyip, hep uzak olana ulaşma arzusuyla yaşıyorum… Belki de ben, yaşamın doğal akışını ardı kesilmeyen problemler olarak görüyor, sürekli çözme uğraşında yoruluyor, başardığımda kendimi yüceltiyor, başaramadığımda kahrediyorum…

Fark edersem ve aklımı kullanırsam, bu benim için bir değişim, dönüşüm noktası olabilir. O duygu hayatıma iyi ve güzel şeyler katmıyorsa, beni engelliyorsa bırakabilirim. Fark etmezsem, o duygu, içinde kaybolacağım bir girdap olur.

.

.

Sanat tarihi içerisinde ortaya çıkan sanat akımları, dönemlerinin politik, sosyal, bilimsel getirilerini vurgulayan ya da karşı çıkan görüşler ile şekillenmiştir. Kendilerinden önceki dönemi kapatırken eleştirir, yeni olanı savunurlar. Rönesans, barok, rokoko, romantizm, realizm, empresyonizm, ekspresyonizm, fütürizm, kübizm, sürrealizm, metafizik, soyut, pop art gibi tanımlar ve sundukları eserler ilgili dönem üzerinden anlaşılabilir.

Her bir akımın bireysel üreticisine baktığınızda da o kişiyi anlamanız gerekir.

Nihayetinde, insanı…

Her insan yaşar ve üretirken, kendi tarihi içerisinde bir önceki dönemini kapatırken eleştirir, yeni olanı savunur. Gelişim olduğunda, bu değişim ile ifade edilen, hüzün, öfke, depresyon bile olsa, artık sona ermiş ve dönüşmüştür. Eski olan bırakılmış, yeni ve taze olan benimsenmiştir. Üretimin sonucu bu dönüşümü yanısıtır.

.

.

Yaşam tüm yönleriyle bilinebilir mi?

Kayıtlı olana ulaşmak mümkün.

Bireye ulaşamak ise, o izin vermedikçe mümkün değil.

Her insanın iç âlemi kapalı bir kutu gibidir ve kendine özeldir.

Sanatın gizemli ve yoruma açık olması, kaynağındaki bu gizlilikten gelir.

Aynı şekilde, arkeolojik bulgulardaki eserleri, ruhsal kitapları, din kitaplarını anlayabilmek için de kaynağı bulmamız, bilmemiz ve tanımamız gerekir.

Yaşamın ve üretimin kaynağını…

.

Bugün ellerimizle tutamadığımız bir zamanı, o zaman diliminde yaşamış insanların duygu ve düşüncelerini nasıl bilebiliriz?

Peki ya, bütün bu evreni yaratarak var eden, göremediğimiz ve ulaşamadığımız bir kaynağı, onu nasıl anlayabiliriz?

.

İnsan için sadece kendisi vardır.

Bilmek ve anlamak insanın kendisi üzerinden gerçekleşir.

.

Benim yazdıklarımı okuyanlar, kendi içlerinden kendilerine konuşan bir parçayı okurlar.

Bu parça tanıdık ise yazılan bir şey ifade eder, yabancı ise etmez.

Yaşamın insana getirdiği her şey için aynı kural geçerlidir. İnsan bir şeyi anlamak ve bilmek istediğinde aklının rehberliğinde dışarıdan yardım alabilir yine de, tüm tuhaf buluşlarda olduğu gibi, asıl yanıt içeridedir.

İçindeki Âdem ve Havva’yı göremeyen, dışındaki insanı anlayamaz. İçindeki kurtarıcıları, peygamberleri, aydınlanmış insanları ve onların karşılarında duran, değiştirmeye geldikleri karanlığı, zorbalığı, cehaleti göremeyen dışında gerçekleşen olayları anlayamaz.

Dışarıyı ve içeriyi, var oluşu ve kendi varlığını birleştirmeden yaratılışı ve yaratıcıyı anlamak mümkün olmaz.

.

.

Bir kere bu anlayışa sahip olduğunuzda yaşam değişir.

Hem kendi yolculuğunuzu hem de insanın tarih boyunca yapmış olduğu yolculuğu seyretmek bambaşka bir heyecan verir.

Ancak bütün bunların olabilmesi için yaşamak gereklidir.

.

İnsan o bir satırı yazmayınca, aslında yazarken neler olduğunu hiç bir zaman bilemeyebilir...

.

Sizin yolculuğunuzda size verilmiş olan araç kelimeler ya da renkler olmayabilir.

Özünüzdeki ifade aracını bulmak size kalmış.

Yaşamda sanat olmayan hiçbir şey yok.

Belki pişirdiğiniz bir yemek, belki tamir ettiğiniz bir eşya, belki evinizdeki bir kedi, bahçenizdeki bir çiçek, belki sıcak bir sohbettir… yaşama dokunmanızı sağlayan, sizin yaşamla ve yaşamın sizinle konuşmasına imkân sunan.

İfade etmenin ne demek olduğunu bulduğunuz zaman, baktığınız her şey size tanıdık gelmeye başlayacaktır.

Eleştirdiğiniz şeyler belki arınmak istedikleriniz, yabancı olanlar belki de henüz tanışmadıklarınızdır.

Üretiminiz size sizi anlatır.

Gittikçe incelen bir ayrımla açılan bu geniş yelpazeyi zevk ederken bilirsiniz ki, kapattığınızda her bir kanadı tek bir noktada buluşacaktır.

O tek nokta insandır.

Yaratımı olan yaşamdır.

Henüz fark etmediğimiz ve bizlere okullarda öğretilmeyen tek sanat…

yaşam sanatıdır.

.

.

.

Bütün

Dün, her zaman yürüdüğüm yoldan farklı bir yol seçtim yürümek için.

Çarşının kalabalığından biraz uzaklaşıp daha sakin bir ortamda, parkın yanından yürümek istedi canım. Bu yolun da kendi trafiği olmasına rağmen, parka ve suya yakın olması hoşuma gidiyor…

Sağ yanımda park ve haliç, sol yanımda sokağın üzerindeki dükkanlar ilerliyorum… Her birini biliyorum daha önceki yürüyüşlerimden ancak, bazen bir bakıyorsunuz ki biri el değiştirmiş ya da kapanmış, ya yeni bir surette selamlıyor sizi ya da yenilenmeyi bekliyor…

Hep gördüğüm ama her gördüğümde kapalı olan bir yerin kapısı ilk defa açıktı. Bu semtte kapılarının kapalı olmasına veya dükkanların geç açmasına alışkınız, pek de yadırganmıyor… bu defa açık olması şaşırtıcıydı.

Neydi bu semtin kapalı kapılarının sırrı?

Kapalı olmak, iş yapmamak, ilgisiz kalmak, perdelemek, engellemek demek… Açık olmaksa iyi karşılamak, samimi, dürüst, özgür olmak demek…

Ben de açık olanın ne olduğunu görmek için içeri girdim.

.

Mekân, The Pill adında bir sanat galerisi. Pill’in kelime karşılığı, hap, ilaç; bizlerin, bozulan sağlığımızı dengeli hâline getirmek için kullandığımız bir araç.

The pill ise, keşfi ve kullanımı çok tartışmalı olan, doğum kontrol hapı. Kimilerine göre Tanrı’ya ait bir alana insan müdahalesi, kimileri için beden ve hayat tercihleri üzerinde kontrol sağlayan bir nevi bağımsızlık.

Ama belki çoğumuz, kırmızı ve mavi haplar arasında yapılan seçimi hatırlayacağız; sahte bir yaşam sürdürmek ve hakikati bilmek arasında yapılan bir seçimi…

Bu, ilkinde yeni bir bedeni varlığa getirmemek için, diğerinde varlığa doğmuş ama yaşama doğamamış olan bir bedeni gerçek yaşama kavuşturmak için içilen bir hap.

.

Benim için açılan kapı, bugünlerde İstanbul Bienali ile paralel gerçekleştirilen bir sergiye ev sahipliği yapıyormuş. Serginin adı, “Looking Sideways: A Guide to Misinterpreting Myself”.

Sideways, yanlara doğru anlamına geliyor, sağa ya da sola doğru…. Kelime bakmak fiiliyle kullanılınca aslında insan görüşüne ait olmayan bir bakışı tanımlıyor. Hayvanlar âleminde bazen başın yanlarında yer alan gözler, insanda başın ön tarafında konumlanmıştır, ileri bakması için…

İnsana yaratılışın verdiği ince bir mesaj, ne geriye ne de yanlara değil, insanın ileriye bakması istenir… Halbuki çoğu kez insanın meylettiği şey, geçmişe bakıp onu yorumlamak, kendi doğru yolundan ayrılıp sağa ya da sola yönelerek rotasını değiştirmek olur. Oysa gerçekten insana ait olan, sadece önünde uzanan kendi yürüdüğü doğru yoludur.

.

Serginin adı devamında, yanlara olan bu bakışa bir açıklama getirmiş: Kendimi Yanlış Yorumlamak Üzerine Bir Rehber…

İnsan kendini nasıl yanlış yorumlar?

Eserlerde yana bakış, sağ ve sol olan, siyah ve beyaz renkler, ikili tekrarlar ile tanımlanmış. İki ayrı âlem, görünüşte birbirine zıt olan… Birini seçtiğinizde diğerini reddeder ve kolayca taraftar olabilirsiniz.

Sevdiğiniz bir takımı ya da onayladığınız bir siyasi partiyi desteklemek, bir ülkenin vatandaşı olmak, bir yemeğin tadını beğenmek gibi basit gündelik seçimler dünya hayatının ikili bir sistem üzerine kurulu olduğunu vurgular. İnsan sürekli bir seçim yapar yaşamında. Seçimler güçlendikçe, diğerini reddetmek de o kadar güçlenir.

Yaşam siyah ve beyaz gözükmeye başlar insana.

Halbuki, nasıl insanın iki gözünün kendi bakış açılarından getirdiği iki ayrı görüntü içeride birleşip tek bir imge hâline geliyorsa, yaşam da zıtlıkları tamamlayıcı olarak görür ve zıtların birlikteliğinden üçüncü bir unsuru ortaya çıkarır: Bütünü.

Bütün, hem iki zıttın safî hâline hem de ara birleşmelerine sahiptir. Bunu bir madalyonun çevrilmesiyle birlikte iki yüzünde yer alan imgelerin birleşerek üçüncü bir imge yaratmasına benzetmiş sanatçı; görünmeyen ama var olan üçünücü bir yüz, bütüne ait farklı bir boyut…

.

Bunu daha iyi anlayabilmemiz için, “ağaçlara bakmaktan ormanı görememek” deyimini hatırlatmış. Ve sormuş:

Detaylara olan takıntı ile hayal edilen “bütün”ün cazibesi arasındaki çekişme içinde orman, onu oluşturan ağaçlardan daha fazlası mıdır?

Bütün, parçalarının ötesinde bir ruh taşır mı?

.

.

Açık kapıdan beni içeri davet eden yaşam, şimdi bunları düşünmemi istemişti…

Sergiyi benden başka gezen yoktu. Yerleri silen bir görevli ve sergi sorumlusu bana eşlik etti.

Düşündüm… Temizlik vakti gelmiştim. Her ne kadar sergi ‘bakış’tan bahsetseydi de temizlenen camlar değildi, yerlerdi.

Zemin… Her şeyin üzerine kurulduğu alan. Sağlam ve güçlü olması gereken, aynı zamanda temiz de olmalıydı, geçmişin kirlerinden ve eski ayak izlerinden arınmış olmalıydı… Önce zemin temizlenip düzenlenmeliydi.

Sergi sorumlusu genç ile ayaküstü bir sohbet yapmıştık. Ben kapının hep kapalı olmasını sorgulamıştım. Ne yapılabilir diye birkaç fikir paylaştık. Onlara göre isteyen zili çalabilirdi, o zaman kapıyı açıyorlardı. Peki, ya zili görmeyenler? Zilin varlığını bilmeyenler? Ön cephedeki buzlu camlar içeriyi görmenizi de engelliyordu… İçerisi o kadar kapalıydı ki, neredeyse iç ve dışın buluşmasını imkânsızlaştırmıştı…

.

İnsanın kendi dünyası gibi…

Talep etmeyene sunulmayan iç âlem, dışarıdan bakıldığında kapalı bir kapı.

İnsan bazen bütün hayatını iç âleminin kapısını bulamadan ve hiç içeri giremeden geçirebilir.

Bazen de, varlığını bilse bile düşüncelerin ve zanların insafına kalır bu alan.

Ve nihayetinde, kendini tanımayan, kendini yanlış yorumlayan insanın elindeki tek gerçeklik dış dünyanın hikâyeleri olur…

.

.

Yaşam

Bazen, talebinizde ne kadar samimi olduğunuzu görmek ister… İçi ve dışı ayırır birbirinden.

Bazen, sizin için ufak bir kapı aralar… Girip girmeyeceğinizi, merakınızı ve cesaretinizi dener.

Bazen, ufak ipuçları sunar… Unutmuş olduğunuzu hatırlayacak mısınız diye bakar.

O kapıdan girmek, zemini temizlemek ve düzenlemek, bakış açınızı değiştirmek, içi ve dışı birlemek, kendini yeniden doğurmak ise size kalmıştır.

.

Ağaçlara bakmaktan ormanı görememek...”

Detaylara takılmaktan bütünü fark edememek.

Şikâyet etmekten keyif alamamak.

Kötü olana odaklanmaktan iyi olanı kaçırmak.

Kendini ince ince sorgulayıp ayıklarken bitirmek.

Ararken kaybolmak.

Bir tarafa meylederken diğer tarafı unutmak.

İçi ve dışı, yaşamı ve kendini ayrı görmek.

.

.

Oysa insan, yaşamdan başka bir şey değildi.

Bütün, ayrı gibi gözüken iki kutbun birliği ile açığa çıkan farklı bir boyut.

İnsan, dünyayı iki gözünün birlemesi ile görse de yaşamın hakikatini görebilmesi için bu yeterli değil.

.

Bütün, parçaların ötesinde bir ruh taşır mı?” diye sormuştu.

Ben de sordum: “Bütün ve parça birbirinden ayrı olabilir mi?

Önce, içeriyi ve dışarıyı bir eder insan, sonra kendisini ve tüm var oluşu bir eder…

Geriye kendinden başka bir şey kalmadığında, bütün kutuplar tek bir merkezde birleştiğinde, ikinci defa yaşama doğar ve ilk defa yaşamaya başlar insan.

Hiç bir kapalı kapının kalmadığı, kendi yaşamının sorumluluğunu ellerine aldığı, kendini sevdiği ve saygı duyduğu, her yönünü iyi karşıladığı, samimi, dürüst, özgür bir yaşam…

.

.

.

Arınmak

Toprağın araladığı noktadan,

kaynaktan,

yeryüzüne çıkan su…

Görünüşte anlaması zor;

yararlı mı,

yoksa zararlı mı?

Okyanuslar ve denizlerin acı suyu,

kendi içinde yaşayan için kıymetlidir.

Suyun dışında yaşayan için,

içilebilir olandır,

hayatı devam ettiren.

Saf, temiz, arınmış olandır,

yaşam veren…

.

İçeriden dışarı çıkan,

yeryüzünün çizdiği yolda akan su,

safiyetinde kalamaz.

Su, toplayıcıdır.

Geçtiği her noktadan,

toplarken seçim yapamaz.

Bu yüzden yolculuk bittiğinde,

tekrar geri döner çıktığı kaynağa,

toprağa.

Kirlerinden arınıp

safiyetine geri dönmek için…

.

Toprak, bir filtre gibi,

suyun içine hapsolanları temizler.

Ancak, toprağın bunu yapabilmesi için,

suyun yavaşlaması gereklidir.

Su, nehir olur, ırmak olur, akarsu olur.

Yukarıdan aşağıya doğru bir harekette,

durmaksızın ilerler.

İlerledikçe hız kazanır,

birleştikçe güçlenir,

öyle hızlanıp güçlenebilir ki,

önüne ne çıkarsa yıkıp geçebilir.

Suyun bu gücüne yakalanan,

akıntıyla çaresiz sürüklenir.

Sadece, birikecek bir alan bulduğunda,

yavaşlayabilir su.

Haznesi tutmaya yeterliyse,

bu alan göl olur, deniz olur, okyanus olur.

Devasa bir toprak kap gibi,

içine dolanı saklar,

yeryüzü.

Bazen de, toprak bir havza olur.

O zaman su için dinlenmek,

yolculuğun tozundan kirinden

arınmak mümkün olur.

Yüzeyde, önce yapraklar,

dal parçaları ve taşlar,

çer çöp ne varsa

dışarıda bırakır toprak.

Yeryüzünden yeraltına,

içeriye nüfuz ettikçe,

suyun yatayda süregelen yolculuğu,

toprağın derinliklerine doğru,

dikeyde devam eder.

Her bir katman suyu gittikçe saflaştırır.

Öz olanı ortaya çıkarıncaya kadar…

.

.

Bilgi, yaşamdır.

Saf bilgidir her şeyi var eden.

Kâinat, dünya, tabiat ve hayat,

tüm varlıklar bilgiden ortaya çıkarlar,

kendilerinde var edici bilgiyi ortaya çıkarırlar.

Bilgi,

ruh olur,

akıl olur,

can olur,

beden olur.

Yaratıcı bilgidir bu…

Görünmeyenden görünene,

mânâdan maddeye dönüşen.

Tüm kâinat ve dünya üzerinde yaşam,

bilgi ile kendini var etmeye devam eder,

sahip olduğu bilgiyi,

tekrar ve tekrar doğurarak.

Öyle saf ve somdur ki bu bilgi,

her seferinde, her bir varlıkta,

yeniden ve bozmadan taşır özünü içinde.

.

Ve bilgi düşünce olur insanda.

Suya benzer,

insanın içindeki bir kaynaktan çıkar,

dünyaya yayılır.

Farklıdır yaratıcı bilgiden.

İnsanî bilgi,

kaynaktan çıktığı gibi kalamaz,

su gibi toplayıcıdır.

Kim ne kadar anladıysa o kadarını,

kimi anlamadan,

kimiyse kendi fikrini katarak

bilgiyi aktarır.

Aktarıldıkça bilgi,

saflığını ve özünü yitirir.

Zaman geçer,

bir kısmı unutulur,

bir kısmı yanlış hatırlanır.

Suya benzer insanî bilgi,

yolculuğunda kirlenir,

besleyici, geliştirici yönünü yitirir.

.

.

İnsan, bir kaynaktan doğar,

dünya yaşamına.

Özünde her ne varsa,

içinde taşır.

Bilgiyi ve düşünceleri,

toprağı ve suyu.

İnsan, hem saftır hem de kirlenen.

Hayatı öğrenirken toplayıcıdır.

Bir yandan gelişirken,

bir yandan saflığından uzaklaşır.

Tekrar kaynağını bulması gereklidir.

Kirlerinden arınıp

safiyetine geri dönmek için…

.

.

Dünya, yaşamın barınağı.

Ruhun saklandığı kap.

Her şeyin hem doğduğu

hem geri döndüğü yer…

Dünya yaşamını anlamak,

bazen zordur insan için.

Anlamak için ne olduğunu,

perdesiz görebilmesi gerekir.

Perdesiz görmek,

algı kapılarının arınması demektir.

Yaratıcı bilginin

kendini ortaya çıkarmasına izin vermektir.

.

İnsan,

duygu ve düşünceleriyle yaşayan…

Beden toprağı, suyu içine alır,

topladığı her ne varsa,

bir filtre gibi ayrıştırır.

Kabı dar olanın,

içi çabuk kirlenir.

Kabı geniş olandır,

ayrımsız arındıran.

Arınmak,

alınanı vermek,

toplananı bırakmaktır.

Nihayetinde, dünya toprağıdır,

her şeyi arındıracak olan.

Arınmak,

örtülü olanın ardındaki

hakikati görebilmektir.

Dünya yaşamını anlamak,

bazen zordur insan için…

.

İnsan ve dünya,

birbirinden ayrı değildir.

İkisi birbirini doğurur.

İç dışa çıkar,

dış içe döner.

Ruh ve beden,

birbirinden ayrı değildir.

Varlıkları,

iki gibi görünenin birliğidir.

İç dışa çıkar,

dış içe döner.

Yaratıcı bilgidir,

hepsini var eden.

Can ile hayat veren.

Ruh ile anlam katan.

Ve yaşam,

hepsini ve her şeyi

gerçekleştiren bir tasarım.

Ne bir fazla ne bir eksik.

Her ne oluyorsa yaşamda,

arındırmak için.

Çünkü, saf, temiz, arınmış olandır,

yaşam veren…

.

.

.

Beş Unsur

Yeni bir şey öğrenmek insanın aynı zamanda kendisiyle de yeniden tanışmasını sağlıyor.

Yaşınız kaç olursa olsun, kendinizle yeniden tanışmanızın sonu yok.

Aslında her gün, o güne yeni olarak bakabildiğinde insan, her gün, o günden yeni bir şey öğrendiğinde, her gün, o gün için kendisine sunulmuş olan ‘kendinle yeniden tanışma’ fırsatını bulmuş olur.

Bazen dikkat isteyecek kadar latif ve görünmez, bazen de kaçırılmayacak kadar şiddetli ve aşikâr bir yeniden tanışma…

.

Ben, istekli olarak yeni şeyler öğrenmeyi seven biriyim. Eskiden bu öğrenme sürecinin dışsal olduğunu düşünürdüm, artık dışsal olanın beraberinde içsel olanı getirdiğinin farkındayım.

Farkındalığınız olduğunda, gözlemci olarak, kendinizi her an seyredebilirsiniz.

Bir işi gerçekleştirirken, eylem veya eylemsizlik hâlinde, yürürken, dururken, bakarken, dinlerken, konuşurken, hatta düşünürken bile kendinizi seyredin…

Davranış modelleriniz, düşünme biçiminiz, harekete geçme şekliniz size kendinizi anlatır. Gözlemlemek sanki siz ve birisi daha varmış izlenimi yaratır.

Ben ve benimle birlikte yaşayan birisi, gözlemleyen ve gözlemlenen…

Tekliğin âleminde iki olmak ne demek? Aynaya baktığımda gördüğüm ‘ben’ ve bakan ‘ben’ bir miyiz?… Öyleyse, ikilik nedir?…

.

Gözlemleyen olduğumu seçtiğimde, iki olmak, bilinçli bir hâlde kendini ayırmadan izlemek demek. Aynadaki ‘ben’e bakarken, hem onun bir görüntü olduğunun hem de benimle bir olduğunun farkındayım.

Gözlemleyen olduğumu seçmediğimde, bilinç olmadan ayırım gerçekleşir. İnsan, kendisi ve ayna dış dünya olarak ikiye ayrılır.

Bu öyle derin bir ayırım olabilir ki, aynadaki görüntü bir görüntü olmaktan çıkıp diğeri olur, birlik yitirilir ikilik baskın gelir. İnsan bu ayırımla iç âlemi tamamen kaybedip sadece dış âlem olabilir ya da dış âlemini yitirip sadece iç âlem olur.

Farkında olmadan

Bazen sadece iç âlem üzerine yaşar insan, bazen de sadece dış âlem üzerine.

.

Biz bunu dünyevi, maddi olmak veya ruhani, manevi olmak olarak tanımlıyoruz.

Oysa, insan iki âlemin de içindedir, fark etmese bile, birine yönelmek diğerini sadece kendinden uzaklaştırır, ortadan kaldıramaz.

Ayrımcılık şeytana atfedilen bir hâldir. O, kendisini ayrı ve üstün görüp isyan ettiği için tardedilmiştir. Uzaklaştırılan… Cennetten kovulan… Şeytan ayrımcılığı ile kendi kendisini uzaklaştırmıştır birlik hâlinden ve cennet yaşamından.

Ne zaman insanın içindeki şeytanı uyanır, o zaman bir olanı ikiye ayırır ve ayrı görür. Ayrı görmek fark görmektir. Şeytanın kaderi ise, isyanı ile birlikte uzaklaştırılmaktır… cennetten.

İnsan, içinde uyanan ayrımcı şeytanı ile birlikte düşer… dünyaya… mânâdan maddeye, iç âlemden fark âlemine.

Mânâ ve madde birlikte farkta görülen ikiliği yaratırlar.

İnsan, iki ayağı üstünde kıyam edip doğrulmak, iki âlemi bir edip yürümek üzere gelmiştir bu yaşama…

.

.

Seramikle çalışma süreci benim için kendimle yeniden tanışma fırsatlarından biri oldu.

Görünürde bir öğretmen vardı ancak, öğretmen farklı bir düzlemde aktifti. Asıl öğretici olan malzemenin kendisiydi: Toprak ve su…

Yeryüzünde yaşamı var eden iki unsur.

Toprak, su ile buluştuğunda çamur hâline gelip değişiyordu. Özü birleşimin içinde gizleniyordu. Kendi doğası, bu birleşme içinde kendisinin bile bilmediği özelliklerini ortaya çıkarıyordu. Toz hâlinde olan, balçık olup beden bulabiliyordu.

Beden bulmak ve yaşama katılmak ise, tek bir eylem değil, aşama aşama gerçekleşen bir süreçti…

Önce şekilsiz balçık, bir arzu ile kendi içinde görünmeyen bir potansiyeli uyandırıyordu. Bu arzunun niyetiyle atılan ilk adım, fazlalıklardan arınmak, kendine bir hacim seçmekti. Bu hacim, beden haznesi, potansiyellerin sınırsızlığından var olmanın sınırlı âlemine geçiş demekti.

İkinci adım, şekillendirme süreci, kalemin tablete kaderi yazması… Kaderinde bardak olmak yazılan bu adımdan sonra artık başka bir şey olamayacağı biçimde şekillenir. İçindeki kapsayıcı boşluk, bardağın temel özelliğidir yine de, onlarca farklı modelde ortaya çıkabilir bir bardak.

Tıpkı insan gibi

Bir balçıktan yaratılmıştır insan. Temel özelliği benzer olsa da her insanın, sayısızdır bu dünyada yüzü her birinin…

.

Balçığın yoğrulması, su ile birleşen toprağın şekil almasını sağlar. Kolay şekil alması için su uygun miktarda olmalıdır. Azı kuruyup çatlamasına, fazlası yumuşayıp yayılmasına neden olur. Esnektir toprak bu buluşma ile birlikte. Şimdi eskisi gibi toz olup dağılmaz, her bir noktası bedendeki hücreler gibi, maddenin atomları gibi, bir arada durabilir ve neye yönlendirilirse oraya meyledebilir.

Bununla birlikte, dünya yaşamı belirli bir süre verir bu biçim alma hâline. Su, bir süreliğine birliktedir toprakla… Yeryüzünde yaşamı var eden üçüncü unsur devreye girer. Biraz ihmal etseniz, açık havada bırakıp başka bir şeyle ilgilenseniz, hemen fark edersiniz ki katılaşmaya başlamıştır balçık. Bu hâliyle, ne toprak ne de var olacağı nihai form değildir. Ve böyle kalırsa, iki arada, arafta kalmışlar gibi, başladığı yolculuğunu bitiremeden, kendini bilemeden yitip gider.

Oysa, başlayanı tamamlamak gereklidir ki gerçekten var olabilsin… Balçık, arzunun kendisini ortaya çıkarana kadar biçim almaya devam etmelidir.

.

.

İnsan, mükemmeli arayan yine de hiçbir zaman mükemmel olamayan.

Kusurlarındadır insanın güzelliği.

.

.

Biçimlenen balçık bir forma sahip olmakla birlikte henüz dünyada iş görecek sağlamlıkta değildir. İçinde, derinlerindeki su, artık onu değişken yapmasa bile kırılgan kılar. İlk arzunun niyetine uygun yapıldıysa biçimlenme, bu kez sağlamlaşması gerekir ortaya çıkanın.

Ne iş görecek kadar sağlam ne de toza dönüşecek kadar serbest değildir artık toprak. Şimdi biçime müdahale zordur, yine de imkânsız değil. Sivri olanı törpülemek, pürüzlü olanı yumuşatmak mümkündür. Ancak, bir bardağı tabağa dönüştürmek bu aşamada yıkım demektir.

Dayanıklı olması için yeryüzünde yaşamı var eden dördüncü unsur gereklidir. Toprak ve su, ateş ile buluşur. Güneşin ısıtan ve aydınlatan ışıklarına benzer ateş. Yoğunluğu ve şiddeti suyu buharlaştırırken mevcut olanı değişemeyecek şekilde sabitler, bu birleşmeden ortaya çıkan katı form, mânâyı arzulanan maddeye dönüştürmüştür.

Ateşle bir kez buluşmaz toprak. Sağlam ve dayanıklı olmanın, bir forma sahip olmanın ötesinde bardağın özgün olabilmesi bu formun özgünleşmesi ile gerçekleşir. Bu, giysi gibidir. Sıfatlarına bürünür isim sahibi. Dışına çizilen her desen onu diğerlerinden ayırt eder ve son aşamada hepsinin üzeri bir sır ile kaplanır. Sır, bir tek göbek deliğini açıkta bırakır, geri kalan her şey korunmak üzere içeriye gizlenir.

Sır, bedenin içine özü, ruhu gizlemiştir insanda. Gözkyüzündeki yıldız gibi parlaklık verir dış hazneye. Haznenin taşıdığı asıl hazine ise içeridedir, dışarıdan gözükmez. Beden hiç bir zaman mükemmel ve kusursuz olamaz. Yine de, sahip olduğu her kusur onu mükemmeli arayan dünya içerisinde biricik kılar.

.

Şimdi varlık âleminde yer alan, unutmuştur geldiği yeri, kendisine hayat vereni…

Biçimlendiğinde ve isimlendiğinde toprak, unutmuştur bir zamanlar toprak olduğunu.

Tıpkı insan gibi…

İnsan da unutmuştur ayrı olmadığı zamanı, bir bütünün içinde mevcut olduğunu ve bir potansiyelin kendisini doğurduğunu.

Aslında cennetten ayrıldığını ve dünyaya göbek deliğinden bağlandığını fark etmez insan.

Toprağın su ile yoğrulmasından ortaya çıkan bir bedende, tıpkı biçim alan balçık gibi güneşin altında, yaşamın içinde pişer yavaşça insan…

Pişmek bir ömüre sahip olmaktır öncelikle. Beden sonsuza kadar tutamaz suyu haznesinde. İnsan yaşlandıkça, güneşin sıcaklığı ile kuruyan yapraklar gibi, beden teslim olur suyun eksilmesine.

Pişmek katılaşmaktır aynı zamanda. Kendine şekil veren arzular, istekler, bilgiler ile yüklendiği düşünce ve duyguları, doğduğu anda sahip olduğu esnekliği ve potansiyeli yavaş yavaş kaybettirir insana. Nihayetinde öyle bir pişer ki, kendisine esneklik veren özsuyunu yitirir, değişip gelişemez hâle gelir.

Oysa su, yaşam verendir insan için. Orta yolun yolcusu olan insan için, su ile birliktelik getirir dayanıklılığı, her an biçimlenmeye devam edebilecek esnekliği.

Susuzluk ve katılıktır insanı ölümlü ve kırılgan yapan.

.

Su, yaşamdır.

Su, bilgidir.

Su, insanı geliştirip dönüştürecek olandır.

Su, esneklik ve bilgelik verendir.

.

Onlar için ikinci bir şans yoktur” denmiştir…

İkinci bir şans, yaşamda katı olana yoktur.

Ateşte pişip tüm suyunu kaybeden balçık içindir bu söz. Artık yeni bir biçim için şansı yoktur.

Onu yoğurup pişiren insan içindir bu söz. Artık kararından dönmek için bir şansı yoktur.

Kendinden ve varlığından emin olan aramaz ikinci bir şansı.

İkinci bir şans arayanlar pişmanlık duyanlardır.

Pişmanlık duymamak için yaşam ile uyumlu olması gereklidir insanın.

Yaşamın her an kendisini yoğurup şekillendirmesine, sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkararak kendisine biçim vermesine izin verendir gerçekten canlı olan.

.

.

İnsan, bedeninde suyu, içinde yaşamı taşıyan,

Son yaratılan ilk unsur,

Yeryüzündeki yaşam ağacı,

Her an değişebilme imkânına ve gücüne sahip olan.

Cisimin ötesinde bir isim.

Sorar kendisine, ‘Kaç ismim var olabilir?’ diye.

Dışarıda çağırıldığı bir tane olsa bile,

İçeride onlarca potansiyel mevcuttur.

Bilir ki derinlerde, içinde saklıdır asıl ismi.

Her gün ortaya çıkan onlarcasının arasında bir tanesidir

Mahiyeti,

Gerçekten var olma sabebi,

Kendi hakikati.

.

.

.

Gerçek Güzellik

Biraz yürüyüş yapmak istemiştim. “Nereye gideceğime dair hiç bir fikrim yok,” dedim.

Yol, “ayaklarım beni nereye götürürse oraya…” gidebilirdi.

Sabahın sakinliğinde ana sokakta ilerledim, dükkanlar açılmış müşterileri bekliyorlar. Bugün müşteri değilim, nereye gideceğime dair bir fikrimin olmayışı gibi alacak bir şeyim de yok.

Sadece yürüyorum.

.

Sokak ilerledikçe, tarihi mekânları, eski evleri, kilise ve sinagogları gezmek için gelen grupları görüyorum. Her biri kendini ayırt etmek için bir bayrağa sahip. Rehberin havaya kaldırdığı bayraklara bakıp hangi ülkeden geldiklerini anlayabiliyorsunuz. Ufak bir Türk bayrağı yerel bir grubu işaret ediyor.

Anlatılanlara kulak misafiri olmak hoş olsa da bugün benimle ilgisi yok. Hem kulak misafirliğinin insanı istemediği sokaklara sokabildiğini de öğrendim. Bazen duymak bazen de duymamak gerekiyor anlatılanı.

Ait olmadığı bir grubun peşinde, aslında kendisine anlatılmayanları dinleyerek, kolayca kaybolabilir insan.

.

Yolla birlikte ilerliyorum. Patrikhane’yi geçince yol birden bire başka bir âleme giriyor. Burası bariyerle kapatılmış bir ara sokak, biraz ileride açılıp ana yola karışacak olmasına rağmen, tek yönlü bir süzgeç gibi bir tarafı kontrol altında.

Bu sokaktaki binaları seviyorum. Bir zamanlar özenle inşa edilmiş olan evler şimdi farklı amaçlarla kullanılıyor, kimisi otel, kimisi işyeri, cafe. Kapalı olan bir yerin açıldığını fark ettim, mağaza olmuş, devasa bir sergi alanına benzer, zevke hitap eden kıyafet ve aksesuarları sunuyor. Gözlerim isim için bir tabela aradı, genç görevliye sordum, ismi yok dedi. Israrla “İsmi yok mu? Peki, insanlar sizi nasıl buluyorlar?” dedim. Eski bir Kapalıçarşı dükkanıymış, “Zaten bilenler geliyor” dedi, anladım ki hâlâ kapalı.

Israrıma karşılık görevli de ısrarla gezmemi istedi üç katlı binayı. İçerisini görmek istediğim için girdim. Genç adam “Bu ürünlerde çok indirim var” diyerek anlattı, kimi mağaza vitrininden, kimi tek kalmış, hepsi yeni bir alıcı için bekliyor. O bana kıyafetleri anlattıkça ben de, “Kıyafetler bana hitap etmiyor ama binanız çok güzel” diyerek yanıt verdim.

İsimsiz dükkan bir mekânın her an her şey olabileceğini anlattı. Dış kabuk bir hazne gibi içeridekine varoluş alanı açıyor. Ancak, insan bir şeyin dışını ne kadar çok beğense de nihayetinde aslolan içi.

.

Yürümeye devam ettim. Biraz ileride eski bir okul binasının tadilatı vardı uzun süredir. Şimdi önündeki paneller kaldırılmış, çalışma tamamlanmış, bina yenilenmiş. Okul öncesi bir sergi ile açmışlar. Bu sefer isim var. “Hayatı dokumak elimizde” diyor açılış cümlesi… Okulu görmek istiyorum, içini, sergi bu eğitim mekânının sunduğu hediye bir ders gibi.

Benden başka kimse yok…

.

Ellerimizle inşa ederiz hayatı. Ve malesef yine ellerimizle yok ederiz pek çok kıymeti. Binlerce yıl önce ellerin dokuduğu ilmek zaman aşıp bize kadar ulaşmayı başardı ise bugünün hayatına değer olarak bıraktığımız her ilmek gelecek binlerce yıl boyunca yaşamayı sürdürecek demektir…

İsmi Sıfır Artı olan sergi, tekstil ürünlerinin geçmişle geleceği birleştiren sürdürülebilir yolculuğunu vurgulamak için düşünülmüş.

“Her ilmek, her parça, doğaya saygılı üretimin, yeniden kullanımın ve atıksız yaşam kültürünün hafıza kaydını tutuyor. Sergi yalnızca sanat üretmiyor aynı zamanda, doğayla uyumlu yaşamı nasıl yeniden dokuyup onu daha sürdürülebilir kılacağımıza işaret ediyor.

Çünkü gerçek güzellik, bize sunulan nimetin mütevazi cömertliğine karşı, sorumluluk bilinci içerisinde onu, kirletmeden, dönüştürerek ve yaşaratak var olmaktır.”

.

Her insan kendi elleriyle dokur hayatını.

Tüketici değil de üretici olduğunuzda ancak anlayabilirsiniz yapılan işin inceliğini, değerini. Evde basit bir sofra kurmak bile bir incelik ister. Ardında sayısız emek gizlidir. Fazla geldiği için çöpe atılan bir yemek, onlarca emeği de çöpe atar yemekle birlikte.

Yine de yaşam, sıfır atık prensibiyle işler. Çöpe atılmış olan –uygun sunulduysa– bir başkasının gıdasına dönüşür. Uygun sunmak, onu bir başkasının tüketeceğini bilmektir. Sizin yemediğinizi bir başka canlının yiyeceğini, kullanmadığınız bir eşyanın başka birisinin işine yaracağını düşünmektir.

Bunu fark edemediğinde, insan kendi yarattığı dönüşemeyen atıkların içerisinde boğulur yavaşça, hastalanır, mutsuzlaşır.

Doğanın içerisindeyse bu tür bir birikim mutsuzluğu göremezsiniz. Biriken, bir süre sonra, mutlaka çözülecektir.

Her şeyin birleşerek beden bulup bir süre sonra çözünerek aslına geri dönmesi gibi...

.

Serginin merkezinde, ipliklerden yapılmış zarif bir perdeyle kapatılmış orta alanda, bir halı yer almıştı. Halıyı görünce şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Kısa bir zaman önce araştırıp üzerine düşündüğüm ve yazdığım bir halı yeniden canlanmıştı; Pazırık Halısı.

Türk Gördes düğümü olarak tanımlanan düğüme benzeyen dokumasıyla, bilinen en eski halı, geçmiş bir kültürün sembollerini taşıyor. Ata binen savaşçılar, kalbinde kızıl elma motifiyle, beslenen alageyik, bir başka hayatın içeriğini bugüne taşıyor.

Bu halı ise, esinlendiği kaynaktan farklı olarak iplikle ve düğümle dokunmamış, atık kumaş parçalarının birleşimiyle bütünleşmiş, yenilenmişti.

Bugün modern yaşamın içerisinde ne alageyik ne de ata binen savaşçılar var. Hepsi başka bir şeye dönüştü.

Dönüşemeyen ise birleştiği gibi ayrıştı, kaynağına geri döndü. Gözde yok oldu.

.

Yok olmak…

Var olan bir değerin yok olması mümkün müdür?

Yaşam sürdürülebilirdir. Hiç bir şey değerlendirilmeden kalamaz. Bilimin enerji kanunlarında açıkladığı gibi, enerjiyi yok etmeniz mümkün değildir, o, dönüşüp değişerek yolculuğuna devam eder.

Var olmak…

Yaratım demektir. Var olan her şey yaratılmıştır. Bildiğimiz türde bir yaratım, mevcut olandan yeni bir şey ortaya çıkarmaktır. Bu bir üretimdir. Canlılar üreyerek çoğalır ve neslini devam ettirir. Cansız madde üretim ile kullanıma katılır. Her üretim nihayetinde bir tüketim içindir.

Kâinat hem kapalı hem de açık bir sistemdir.

Açık sistem, içinde tüm yer alanların birbiriyle alışveriş yapmasına imkân verir. Bu, sistemin göreceli dengesini koruyarak devamlılığı, dönüşümü ve gelişimi sağlar. Kapalı sistem, her birimin kendi içerisinde var olmasına imkân verir. Her birim kendi bütünlüğünü ve dengesini kapalı sistem ile korur. Açık ve kapalı sistemler birlikte çalışırlar, biri diğerini kontrol eder ve dengeler, göreceli baskın olan açık olandır. Ne bir şey eklenebilir ne bir şey çıkarılabilir mevcut varoluş sistemine.

Her şey olduğu gibi yerli yerindedir.

.

Yaratım ve üretim hem gerekli hem de memnun edici olsa da, insan için problem üretilmiş olduğu halde tüketilemeyen ile başlar.

Üretim o kadar fazladır ki, tüketmenin mümkün olmadığı noktada birikime yol açar. Günümüzde ‘tüketim çılgınlığı’ denilen şey aslında bir tüketim değildir. Sadece mevcut olanın el değiştirmesidir. Kapalıçarşı mağazasındaki kıyafetler gibi, bir dükkandan diğerine kendini kullanacak birini arayarak el değiştirir. Alınan çoğu şey ise tüketilmez, tüketilemez. Albenili ambalajlar, tek seferlik ihtiyaçlar, ihtiyaç bile olmadan alınanlar… birikir.

İnsan sıkılır. Hep bir sonrakini arayan açgözlü benliği doğal olan dengeye karşı gelir. Akıntıya karşı yüzmek gibi zorlaşır yaşam doğal denge bozulduğunda...

.

Sergiden çıkıp yürümeye devam ettim. Yolun bu özel alandan çıkıp ana yolla birleştiği yerde bir başka sergi alanı vardı. Görevli beni içeri davet etti… bambaşka bir bakış açısı için...

Taş-Metal-Kağıt olarak isimlendirilen bu sergi için sanatçı “bir oyun alanı” demiş. Taşın anıtsal gücü, kağıdın hafızaya dokuyan kadimliği ve metalin keskinliği ile birlikte doğa, insan ve şehiri anlatmış. Bu sefer dönüşüm, insanın kendi elleriyle kurduğu dünyasının yok olmasıyla birlikte, doğanın, doğal olanın, nasıl yeniden hâkimiyet kurduğunu anlatıyor.

Terk edilen bir binayı kolayca kuşatan bitkiler ve ağaçlar gibi, boş sokaklara inen yabani hayat gibi, insan elini çektiğinde, her şey kendi doğal akışına geri dönüyor…

Bir oyun alanı olan, insanın kendi elleriyle kurduğu dünya yaşamı. Gerçek olan, yaşam, yaşamın kuralları...

.

.

Yaratmak, gerçekten boş olan yoktan var etmek olduğunda, Bedî, örneğe ihtiyacı olmadan hammaddesiz yaratanın sahip olduğu isimdir. Eşsiz benzersiz olan, kendisinin ve yarattığının başka bir örneği bulunmayan, her şeyin kaynağı, var ettiğini bir daha var etmeyendir. Hayranlık uyandıracak şekilde güzel ve güzellik yararandır. Tüm kâinat bizâtihi güzel olanın güzelliğini yansıtan bir aynadır…

Gökleri var arzı yaratan Bedî olandır. Mânâyı ve maddeyi yaratan.

Yaratmak, dönüştürmek olduğunda, bir diğer yaratım ismi açığa çıkar, Hâlik, takdir eden. Takdir, bir şeye mahiyet ve nitelik verip, var oluş zamanını ve mekânını belirlemektir. Takdir, güzel bulmak, övmek, kıymet vermektir. Bu isimle her şey tasarlanır, ölçülüp biçilir ve her şeye bir şekil, düzen ve kimlik verilir. Bütün varlıklar bir kıymet ve değer sahibidir, yaratanın gözünde güzeldir.

Göklerden ve yerden halk olur her şey. Mânânın görünmeyen sınırsız âlemi madde ile görünür kılınır ve hammade sayısız farklı maddeye dönüşür.

.

Bir mânâdan meydana gelmiş olsa da, içinde sınırsızlığı taşıyan insan, maddeye dönüşüp sınırlanmıştır.

Baktığında semâların ve arzın sınırlarını görür insan, gök ve yer, düşünceleri, duyguları ve bedeni kapsadıkları kadarını sunarlar. Ne kadar ilerlerse ilerlesin hep bir sınır görür ufukta, ince bir çizgi ile kendini belli eden, unutmamasını söyleyen.

İnsanın bilgisi bildiğiyle sınırlıdır. Bildiğinin âlimi bilmediğinin cahilidir insan.

Bilim henüz yoktan var edilişe ulaşamadı. Bu konuda cahiliz.

Âlim olma yolunda ilerlediğimiz bilgi ile, enerji ya da mânâ olarak tanımladığımız her şey, maddeye dönüşmeden önceki mânâ hâlini anlatır. Varlık bu görünmeyen hâl ile var oluşa başlar ve bu anlamda bizler, gerçekten boş olan yokluğu, enerjiden önce ne olduğunu bilemeyiz. Görünmeyene yok dediğimiz zaman bile, sadece göremediğimizi ifade etmiş oluruz.

.

Sürdürülebilirlik yaşamın bir kuralı.

İnsanın anlaması gereken temel bir kural.

İnsan her ürettiğinin, görmese bile, var olmaya devam edeceğini hatırlamalı.

Sadece maddesel olarak değil, görülmeyen mânâda üretilen her düşünce, her duygu tam anlamıyla tüketilmediğinde ve dönüşemediğinde bir süre sonra düzenin işlemesi için kendini dönüştürmek isteyecektir.

Olumsuz düşünce ve duyguların maddeleşmesi ile ortaya çıkan zihinsel problemler, bedensel hastalıklar, aşırılıklar, bağlılıklar, bağımlılıklar, hepsi dengenin bozulduğunu anlatmak için gelmiştir ve düzeni bozulmuş olan yerde dengeyi ararlar. Sağlıklı olmak dengeli olmak demektir.

.

.

Binlerce yıl önce atılan bir ilmek, dokunan bir halı… tamamlandığı zaman bir mekânı süsleyip güzelleştirmiş, koruyup ısıtmış, yaşamın parçası olmuştu… bugün dönüştü, bir müzede sanat eseri oldu.

Kendisine benzer olan onlarcası eskidi, tekrar ilmeklerine ayrıldı ve toprağa karıştı.

Doğanın ve doğal olanın bir parçası olan insan da aynı kurallara tabii.

Yaşam, insanın kendini ve hayatını her gün, her an yenileyip dönüştürmesini bekler.

Yenilenmeyen her şey bir süre sonra kendisine tutunanı mutsuz ve hasta ederek, eskimeye, birikmeye, çürümeye mahkûm… Bırakmak, dönüşmesine izin vermek, yaşamın bir kuralı.

Eskiye ait duyguları, düşünceleri, anıları, eşyaları, eskiye ait benliği , tüm ağırlıkları bırakıp yola yalın ve yüksüz devam etmek yaşamı kolaylaştırır. Beden dahi bir gün bırakılacak olandır.

Yola devam edecek olan dönüşmüş olandır…

.

.

Bu noktadan sonra daha ileri gitmedim. Geldiğim yoldan başlangıç noktama döndüm. Spiral merdivende bir basamak daha yukarı çıkmak gibi, her şey aynıydı ama her şey farklı gözüktü.

Aradan geçen saatler içinde sokaklar bambaşka bir enerji ile yenilenmiş. Dükkanların içinde müşteriler, sohbet edenler, alışveriş yapanlar, gezdikleri bir durağı tamamlayıp rehberleri ile birlikte diğerine geçen gruplar…

Aynı gibi gözükenin bile aynı kalması mümkün değil diyordu yaşam.

.

Hayatta olmak ve bir yaşam sahibi olmak ne ifade ediyor?

Sadece yaşamak ancak, farkındalıkla yaşamak.

Güzel bir yaşama sahip olmak.

Çünkü gerçek güzellik, bize sunulan nimetin mütevazi cömertliğine karşı sorumluluk bilinci içerisinde onu, kirletmeden, dönüştürerek ve yaşaratak var olmaktır…” demişti sergiyi düzenleyen akıl.

İnsan… kendi seması ve arzı ile birlikte, aklını ve gönlünü, bedenini ve ruhunu bir ederek yaşamını yaratıp var edecek, her var ettiğini kirletmeden koruyacak, dönüştürecek, kendini geliştirecek, sahip olduğu tüm nimetlerini, becerilerini kullanarak hakkıyla yaşayacak olana verilen isimdir.

Çünkü gerçek güzellik, her ne kadar dışarıda zevk edilse bile aslında içeriden yansıyandır. Bütün varlıklar bir kıymet ve değer sahibidir, yaratanın gözünde güzeldir ve tüm kâinat bizâtihi güzel olanın güzelliğini yansıtan bir aynadır…

.

.

.