Dış dünyayı nasıl biliriz?
İçinde yaşadığımız gerçeklik nedir?
Tabiat, renkler, nesneler gibi her birimizin üzerinde anlaştığı bir dünya yaşamı varken neden bazen fikir uyuşmazlığına düşeriz?
Keşfetmek ne demektir?
Henüz keşfedilmemiş olan, bilinmeyen, gerçekte var mıdır, yok mudur?…
.
Soruların yanıtını bulmak için isterseniz önce, ‘bilmek nedir’ ile başlayalım…
.
BİLGİ
Farkındalık veya aşinâlık hâlini bilmek olarak tanımlayabiliriz. Akıl üzerinde şekil alan bu farkındalıklara genel olarak bilgi diyoruz.
Farkındalık, bir canlının çevresinde oluşan olayları, bilme, algılama ve duyumsama becerisidir. Bir şeyin bilincinde olmaktır…
Bildikçe, bilincin geniş âlemi kendini açar.
.
Bilginin kendi içinde farklı tipleri mevcut; gündelik bilgiler, teknik bilgiler, bilimsel bilgiler, dinî bilgiler, felsefî ya da sanatsal bilgiler gibi…
Bunların bir bölümü öğrenilmiş veya özneldir, bir bölümü katı ve değişmez, bir bölümü de gelişime açıktır. Bugün en güvenilir bilgi kaynağı bilim olsa da, bilimin sürekli güncellendiğini ve zaman içinde değişime uğrayabildiğini biliyoruz…
Ortak nokta ise insan…
Bilen insandır…

.
İnsan bilendir…
Gündelik bilgi içerisine, her bireyin kendi deneyim ve gözlemleriyle edindiği farkındalık girer.
Burada kullanılan biricik araç insanın kendi bedenidir. İnsan, duyu organları ve algıları sayesinde dış dünya hakkında bilgi edinir.
Beş duyu organı birer algı aracıdır, belirli bir formatta çalışan sensörler gibi, dışarıdan aldıkları bilgiyi içeriye beyine iletirler. Biraz daha detaylandırırsak, her duyu organı, uyarılar sonucu çevreden aldığı bilgileri elektrik impulslarına çeviren bir araçtır diyebiliriz. Bilgiler, sinirler aracılığıyla beyine iletilirken filtrelenir, diğer organlardan gelen bilgilerle ve beyinde önceden depolanmış olan bilgilerle karşılaştırılır ve nihayetinde beyinde bir algı yaratır.
Her bir duyu organı reseptörler aracılığıyla bilgi toplar. Reseptörler, kimyasal, ışık, mekanik ve fiziksel uyarıları alacak şekilde farklı tiptedir. Duyu reseptörleri sadece dışarıdan bilgi almaz, bedenin içinden de bilgi toplar. Biz dışsal beş duyu organını daha çok tanırız ancak içeride kas sisteminde kinestetik duyular, kulakta denge duyusu, dolaşım, sindirim sistemi ve kalp için reseptörler, açlık, susuzluk, kalp atışı, beden ısısı, organ ısıları gibi onlarca çeşit düzenlemeyi yapan reseptörler vardır. Her biri beyine sürekli bilgi göndererek her şeyin belirli bir düzen içerisinde olmasını sağlar, içsel bir doktor gibi.
Dışarıya yönelik baktığımızda, gözler görme aracıdır, gören ise içeride bir noktadır. Kulaklar duyma aracıdır, dil tat alma, burun koklama ve cilt dokunma aracıdır. Yine bu araçlar, içeride olduğu gibi, dışarıdan beyine bilgi ileterek insanın yaşamına belirli bir düzen sağlarlar. Duyu organlarının sağlıklı çalışması dış dünya ile bağlantı kurmak için önemlidir.
.
DENGE
Hem içeride hem dışarıda, düzen aşırı olandan kaçınır, eksik olanı arar. Orta noktaya getirmeye çalışır, biz buna denge hâli diyoruz. Denge, kendi içinde görecelidir, mutlak olana yaklaşır ancak mutlakta kalamaz…
Eğer her şeyi kendi haline bırakmayı başarırsanız, düzen kendi dengesini sağlamanın yolunu bilir. Ancak, ‘düşünen insan’ için kendi haline bırakmak pek de kolay değil. Hepimizin bir fikri var. Fikirlerle ilerliyor ve gelişiyoruz. Bazen de fikirlerle geriliyor ve köreliyoruz.
Düşünen insan olarak sadece akılda kalabilsek ve mantık kullanarak sonuç çıkarsak belki de çok sıkıntı duymazdık. Ancak bir diğer özellik, bilinç akışı ya da zihin olarak da tanımlanan, kendimizle yaptığımız iç konuşmalar devreye girdiğinde durum değişir. Bu konuşmalar sadece bize aittir, içimizde sanki bir hatta iki kişi daha yaşıyor gibidir, ya tek taraflı bir konuşma ya da iki kişi arasındaki diyalog benzeri bu sesi bizden başka kimse duyamaz ve biz bildirmedikçe bilemez. Bir cins özel alan gibidir, burada istediğimiz gibi yargılar hüküm verir, karşılaştırır yorum yaparız, kendimizi dahi eleştirir veya beğeniriz, hepsinin mantıklı ve akılcı olması da gerekmez.
Hakikatin peşinde olan akıldır, zihin değil.

Ve bu anlamda, ‘dengeyi en çok bozan şey insanın kendi kendine düşünen ve konuşan zihnidir‘ denebilir…
Zihin, var ve yok sıralamasında üste çıkmayı seven bir araç. En üstte ve hep var olmayı seven zihin, gerçeklik algımızda da son noktayı koyan öge…
.
GERÇEKLİK
Farkındalık ya da bilgi elle tutulur bir şey değil. Elle tutabildiğimizi düşündüğümüz her şey bilmeye yardımcı olan birer araç…

Bizler aynada yansıyan görüntümüzün karşısında bedenimizi gerçek olarak nitelendirirken, beden aynadaki görüntüden daha gerçek değildir, o da sadece beyinde oluşan bir imgedir…
Her bir duyu aracı, kendi formatında bilgiyi içeri iletir, bilgiler birleştirilir ve beyinde bir gerçeklik yaratılır.
Pencereden dışarı baktığımızda ağaçları görürüz, daldaki kuşların sesini duyarız, camı açtığımızda temiz havayı koklar ve yakına gidersek yapraklara dokunabiliriz, hatta bir meyve ağacıysa meyvenin tadına bakabiliriz. Meyvenin tadına bakma arzumuzu veren içeride açlık olduğu bilgisini ileten reseptörden gelen bilgilerin, meyvenin yenebilir olduğu bilgisiyle birleşmesidir. Buna başka bilgiler eklenir, o meyveyi sevmemiz ya da sevmememiz, merak etmemiz gibi…
Duyularımıza göre içeride açlık, dışarıda bir ağaç ve dalında meyve vardır.
Aynı şeyi, sofrada bir yemek için de yapabiliriz, şahane görüntüsü iştahımızı açar ama asıl katkı kokusundadır… Herhangi bir sebeple kokuyu alamadığınızı düşünün, tat duyunuz da etkilenecektir, yemekten beklediğinizi tadı alamazsınız.
Açlık vardır, yemek vardır, koku ve tat yoktur… Bu durumda belki de yeme arzusu daha düşük olacaktır…
Var ve yok bir anlamda duyular aracılığıyla gelen bilgiye bağlıdır.
Siz kokusunu almasanız bile, yanınızdaki arkadaşınız yemeğin kokusu var diyecektir.
Siz ağaca var deseniz de, görme yetisini yitirmiş olan birisi ağaç yok diyecektir.
.

Dışarıda bir dünya gerçekten var mı?
.
Bugün bilim alanında bunun tartışıldığı makaleleri okuyabilirsiniz.
Ancak, bilim insanı olmasanız bile, soruyu kendinize sormakta fayda var.
Nasıl emin olabilirim?
.
DEVAMLILIK
Duyu araçlarının topladığı bilgiler içeride görüntülere, seslere, koku ve tatlara dönüşür, duygulara ve düşüncelere dönüşür, bir araya geldiklerinde bilinçte kavramlar ve inançlar yaratan bir sisteme bağlı olarak içeride, dışarısı olarak algıladığımız, bir dünya yaratılır…
Nesneler ve süreklilik insana dış dünyayı belirli bir gerçeklik içerisinde sunar…
Her gün uyandığınızda kendinizi bulmayı beklediğiniz yerde bulursunuz. Evin içindeki objeler uyumadan önce bıraktığınız gibidir. Evi paylaştığınız kişiler varsa, görüntüleri, yanı sıra davranışları bildiğiniz gibidir. Onlar da sizi tanır ve bilirler…
İzlediğiniz bir filmi düşünün, sahneler farklı zamanlarda çekilmiş olmasına rağmen filmde gerçeklik hissi vermesi için devamlılık takip edilir. Bir plan kesildiği yerden aynı şekilde devam ettirilir. Oyuncuların kıyafetleri, makyajları, eşyalar her şey aynı olmalıdır. Gözümüz, en ufak detayı yakalayacak, beynimizde depolanmış olan bilgi bir fark bulursa uyarı gönderecektir.
Devamlılık bir cins gerçeklik algısı, eminlik getirir.
Herhangi bir sebepten dolayı bayılan ya da anestezi alan birisi için bu devamlılık alışagelmediği bir şekilde kesilir. Devamlılığı korumak için aradaki boşluğun hatırlatılması gerekir.
Aynı şekilde duygular da devamlıdır, hoşlandıklarınız ya da hoşlanmadıklarınızla ilgili aynı duygular aynı düşüncelere sahip olmanızı sağlar. Yine de duyguların devamlılığı nesnelere göre esnektir. Öfke duyduğunuz bir olaya karşı bir süre sonra kayıtsız kalabilir hatta tam tersi şefkat duyabilirsiniz.
.
SEÇİCİLİK
Gerçeklik duyular ve algılarla bu kadar sıkı bağlı olduğunda, gerçekliğin bir o kadar da kısıtlanmış olduğunu fark etmek kaçınılmaz.
Duyu organlarının süzgeçinden geçemeyen ya da algılanamayan her şey ‘yok’ olacaktır. ‘Var’ olanlar ise sadece belirli bir aralığa dahil olabilenlerdir.
Bunun da ötesinde, algıda seçicilik vardır. Yeni anne olmuş bir kadın bebek seslerine daha duyarlıdır. Evcil hayvanı olan birisi hayvan seslerine ve görüntülerine duyarlıdır. Bir kişi mimar ise binalar dikkatini çeker, asker ise silahlar, mühendis ise belki de araçlar… Algı seçiciliği neye meyilli ise dış dünyada o ‘var’ olmaya başlar.
Bugün sosyal medyada sevimli geldiği için bir kedi videosu tıkladığınızda algoritma sizin seçiciliğinizi kayda alacak ve size on kedi daha gösterecektir. Artık tıklamaya bile gerek yok, üzerinde biraz fazla durmanız yeterli.
‘Bana bir karış yaklaşana, ben bir arşın yaklaşırım.’
Dış dünyamız attığımız her adımda, bize ona uygun yaklaşıyor. Neyi düşünürsek onu görmek istediğimizi düşünen devasa bir algoritmanın içindeymişiz gibi, bize bir realite hazırlıyor. Düşündüğünüz belki de istemediğiniz bir şey, algoritma için fark etmez, tıpkı gününü hoşlanmadığı siyasetçileri izleyerek geçiren birisi gibi veya savaşa hayır diyen göstericiler gibi, neyin üzerinde duruyorsak onu bize getiriyor…
Hem de mükemmel bir devamlılıkta. O kadar mükemmel ki, katı ve değişmeyen bir gerçek olduğunu düşünüyoruz. Eğer bu gerçeklik hoşumuza gidiyorsa devam etmesini arzuluyor, hoşumuza gitmiyorsa çıkmak için çabaladıkça bataklık benzeri daha da çok içine çekiliyoruz…
.
EMİNLİK
Evreni, dünyayı, insanı yaratan bir tanrı olduğu inancındaysak, var etmek ya da yok etmek onun gücü altındadır.
Evreni, dünyayı, insanı yaratan bilimsel bir açıklamaya, bir büyük patlamaya inanıyorsak, var olmak ya da yok olmak formüllerin gücü altındadır.
Peki gerçekten de nasıl var olur her şey? Ve nasıl yok olur?
.
Var olmak, varlık göstermek, insanın kendini bilmesi ve diğerlerinin de insanı bilmesi ile ölçülebilir. Bir adada tek başına yaşayan bir kişi, kendisi için var olsa da diğerleri için yok olacaktır.
Ama öncesinde, var olmak için doğmak gereklidir bu dünyaya. Doğmak, duyu araçları ile kendini algılamak ve kendine bir varlık vermektir. Bizler kendi doğumumuza şahit olamayız. Kendi doğumumuz bize belgelerle ispatlanır ve hikâyelerle anlatılır. Bizler hep diğerlerinin doğumuna şahit oluruz ve doğum vardır deriz.
Maddenin bütünlüğünü koruyamadığı bir durumda yok olduğunu düşünebiliriz. Ölmek, var olduğunu düşündüğümüz şeyin yok olmasıdır. İnsan, nasıl ki doğumuna şahit olamaz, ölümüne de şahit olamaz. Bizler hep diğerlerinin ölümüne şahitlik ederiz. Yine de bilim, bir şeye can veren enerjinin yok olmadığını söyleyecektir, ya da din, ruhun ölümsüz olduğunu… Burası henüz keşfedilmemiş bir alan…
.
Bilinmeyen bir âlemden gelen ve bilinmeyen bir âleme giden, algıda var olup yok olan nedir?
En basitinde, bizler, kendi küçük dünyamızda, görüşmek istemediğimiz bir kişiyi bir anda yok edemez miyiz? Bir zamanlar hayatımızda olmayan bu kişi ile tekrar görüşmeyi kesersek bizim için yine yok olmuş olur. Sadece bir süreliğine vardı. Hayatımızın dışında bir varlığı olup olmadığına dair bir bilgimiz yok. Gerçekliği ancak biz gördüğümüz ve varlığını algıladığımız sürece var…
Özlediğimiz bir kişinin imgesini kolayca var edebiliriz…
Veya çok istediğimiz bir ayakkabıyı mağazada bulup var edemez miyiz? Ayakkabı henüz görünürde yok olsa da imgesi var…
Evde hoşlanmadığımız bir eşyayı verip onu yok edebilir, yerine çok istediğimiz bir eşyayı alıp var edebiliriz.
Yemek istediğimiz bir yemeği pişirir var eder, izlemek istemediğimiz bir filmi kapatır yok edebiliriz.
Bir şeyi çok ama çok arzuluyorsak peşine düşer, nihayetinde ne yapar eder gerçekleştirebiliriz. Mucize diyebilir bazıları, bazıları içinse azmin sonucudur.
‘Bunlar zaten vardı‘ dediğinizi duyar gibiyim… Emin misiniz?
Bu tip bir ‘varlık verme ya da yok etme’ için bir çeşit inanç, insanın kendine olan inancı diyebiliriz.
İnsanın bildiği bütün gerçeklik bir algı yansımasıysa, ancak kendinden emin olan bilir ki, kendi gerçeğini yaratır.
.
Nasıl?
.

DÜZEN
Kurulu bir düzenin içerisinde, düzenin nasıl işlediğini fark etmek neden önemli?
Yaşamın düzeni, denge üzerine çalışır. Ancak denge her an mevcut değildir, olması da gerekmez. Kaos hâli bile dengenin bir parçasıdır ve kendi içinde bir düzeni vardır. Dengenin olmadığı aşırılık veya eksiklik halleri meyil yaratır. Tıpkı her yıl farklı bir mahsulün daha bereketli olması gibi yaşam bazen birini bazen de diğerini besler, büyütür. Aşırı olanı dengelemek için zıddını yaratır. Tıpkı, bazı hayvanların çok üremesini dengelemek için onları avlayan diğer hayvanların olması ya da bitkiler ile beslenen hayvanların olması gibi…
Bahçedeki ağaçlar budanır, toprak çapalanır, yaban otları temizlenir. Çiçekler ekildikten sonra sulanır.
Yaşamda herhangi bir şey için ya besleyici ya da indirgeyici çaba gösterilir.
Çok yorulduğumuzu hissettiğimizde dinleniriz. Her günün sonunda uykuya dalar ve kendimizi yenileriz.
Dünya ya da evrenin bütününde bu dengenin ilişkilerini tam olarak bilmemiz zor ancak tabiat bize ipuçlarını veriyor. Bazen tek bir taşın yerinden oynaması akıl almayacak bir zinciri başlatabilir.
Kurulu düzene ait sistem neden sonuç ilişkilerine bağlı. Biraz önce bahsettiğimiz gündelik devamlılık bile buna göre gelişir. Yaşamda deneyim kazanarak bu nedenleri ve sonuçları öğreniriz. Çoğu zaman o kadar kanıksamışızdır ki fark etmeyiz bile, elma tohumu ektiğinizde elma ağacı yetişmesi bize göre normaldir. Aslında bu, bir neden sonuç ilişkisidir. Elma ağacını kısa sürede gördüğümüz için neden sonuç ilişkisine şahit oluruz ve bize eminlik verir. Ancak, bazı nedenlerin sonuçları bu kadar kısa sürede görülmez ya da sonucu bilinmez, bunlara dair eminlik sağlamak zordur. Aşırı tüketilen bir gıdanın sağlığınıza zararlı olduğunu çok uzun yıllar sonra hastalanarak öğrenebilirsiniz. Ya da öfke duygunuzun hayatınızı nasıl etkilediğini hiç öğrenemeyebilirsiniz…
.
ALGI KAPILARI
İnsan kendini bildiğinde, yaşamda neye ihtiyacı olduğunu, ne yapmak istediğini bilir. Duyu organları eski filozoflarca ‘ruhun pencereleri’ olarak tanımlanmış. Onlara ‘algı kapıları’ da diyebiliriz.
Algı kapılarınız bozulduysa ya da kirlendiyse yaşam sizin için farklılaşır. Bozukluk arttıysa bir hastalık olabilir, beden ya da akıl hastalığına bağlı olarak doğru işlev gösteremeyen araçlar algı farklılıkları yaratırlar. En basitinde, gözleriniz bozulduğunda bulanık görürsünüz ya da psikolojik rahatsızlıklarda, aşırı duygular, öfke, üzüntü patlamaları yaşarsınız, en aşırı uçta ise akıl hastalıklarında gözlemleyebiliriz, olmayan görüntüleri görmek, bir düşüncenin içine takılıp kalmak, tekrarlar… Veya bir hastalık değil de yaşamsal bir problem oluşur, herhangi bir kavramdan çıkamamak, mesela zengin kötü fakir iyi demek, belirli bir ırka dost ya da düşman olmak, karşılaştırma yapmak, yargılamak… İçeride dengenin olmadığını gösterir…
Aynı şekilde, algı kapıları dengeli ve olması gerektiği gibi işlev gördüğünde, arındığında da yaşamsal gerçeklik –bildiğimiz– gerçeklikten farklılaşmaya başlar. Kirlenmek ve arınmak zihinsel yüklemlere gönderme yapar. Algı kapılarının kirlenmesi her şeyi olduğu gibi değil de belirli bir inanç, kavram veya duygu, düşünce üzerinden algılamak demektir. Arınması ise yüklenmiş bu duygu, düşünce ve inançların ortadan kalkması ve başlangıçtaki saf ve temiz, önyargısız, karşılaştırma, yargılama yapmayan haline geri dönmesi demektir.
Zihinsel yüklemler sahte bir ‘ben’ yaratır, kendi kendine konuşan zihin var olmak istediği için kendisini devam ettirir. Zihni devreden çıkarmak bu iç ses için ölüm gibidir, yok olmak istemez. Ancak, o suskunlaşmadan akıla ulaşmak ve hakikati bulmak imkânsızdır diyebiliriz. Ne zaman ki, iç ses susar, o zaman, gerçek ‘ben’in safî doğası uyanır. Bu uyanış sonucunda doğal olarak ortaya çıkacak olan şey, anlayış, hoşgörü, iyi niyet, merhamet, sevgi ve huzurdur… İçeride dengenin kurulduğunu gösterir…
.
İçsel reseptörlerimiz dışsal reseptörlerimizle bağlantılıdır. Birlikte bir gerçeklik yaratırlar.

.
Bu gerçeklik, insanın yaşamıdır.
Yaşam, insan ne haldeyse öyle şekillenir.
Değişeceğine inanırsanız değişir, değişmeyeceğine inanırsanız değişmez.
İnsanın kendi gerçeği, kendi hapishanesi ya da kendi özgürlüğü demektir.
Var olan ve yok olanlarla bir sınır çizer kendisine.
Sınır ne kadar katıysa, o kadar içe kapanır.
Sınır ne kadar geçirgense, o kadar dışa açılır.
Keşfedilmemiş olan keşfedilmeye, bilinmeyen bilinmeye başlar.
.

Sonsuz sınırsız bir ağın örgüsünde, attığı her adımda ağı titreştirir insan.
Var olmak ve yok olmanın ne demek olduğunu fark ettikçe, kendinden ayrı gördüğü onlarca varlığı, tek bir bilincin içinde kendinde birleştirebilir.
Öyle bir noktaya gelir ki, gözleri sadece dışarıya açılır kendini göremez ve yok olur, gördüğü her şey ise gözlerinin önünde var olur.
Ve öyle bir noktaya gelir ki, aynada kendi gözlerinin içine bakar, bir tek kendini görür ve var olur, yalnız kendini gördüğü varlığında her şey bir anda yok olur.
İnsan ne yaparsa yapsın bir ayna olmadan kendi yüzünü göremez. Kendi yüzünü görmesi demek, kendisi ile tanışması ve kim olduğunu bilmesi demektir.
.
Nesnelerin gelip geçici dünyasında eğer var olmak özünde bilince ait bir olgu ise, bilincin bütünlüğünde dış ve iç ayrımı kalmaz. Her şey birdir. Dışarısı içeriye, içerisi dışarıya ayna görevi görmektedir.
Dikkat neredeyse odak orasıdır… Güneş ışığını yoğunlaştırmak için mercek kullanmaya benzer şekilde, dikkatimizi verdiğimiz her yere varlığın özünü oluşturan enerjiyi yöneltiriz. Canlandırmak için yoğunlaşmak ve yanmamasını sağlayacak kadar serbest bırakmak gerekir.
İnsan, dışarıya odaklandıkça dünyanın gerçeklikleri o kadar katılaşır. Odağını değiştirip içine yöneldiğindeyse, hayal kurmak gibi insan için bu katı gerçeklik geçirgenleşir ve esnekleşir.
Kuantum fiziğinde, ‘gözlemci etkisi’ olarak adlandırılan fenomen, ‘bilgi taşıyan ışık gözlemlendiği anda farklı özellik sergiler, dalga ya da parçacık olabilir, davranışını değiştirebilir ve netleştirebilir’ der…
Gözlemci, niyetine bağlı olarak yeni bir gerçeklik yaratabilir.
.
VAR MI, YOK MU?
Gelecek henüz bilinmeyendir. Bizler geçmişi bildiğimizi düşünürüz. Oysa geçmiş sadece zihnimizde var olur. Geçmişin yaşandığından emin olamayız. Geçmiş ile ilgili anılar tıpkı baygın bir insana neler olduğunu hatırlatmaya benzer. Var olmuş gibidir ancak rivayet edilen bir hikâye biçiminde…
İnsan ancak içinde bulunduğu ân’ı duyu organları ile algılayabilir. Gerçek denilecekse, tek gerçeklik ân’ın içerisindedir. Bütün algılananlar bilinçte yaratılan bir gerçekliği yansıtır, bilen bilinçtir. Her ân yenidir, bilincin bir niyete odaklandığı ve yoğunlaştığı mevcudiyettir. Her şey ân’da var olur ve yok olur.
.

Pencereden baktığınızı hayal edin, bahçede olmayan kuşlar, göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede belirdiler. Nerden geldikleri ile ilgili zihin bir hikâye yazdı. Zihin yorum yapmayı ve devamlılığı sever…
Düşüncelerin ve zihnin suskun olduğu bir ân’da kuşlar bahçede belirir ve diğer bir ân’da göz açıp kapayıncaya kadar görüntüden kaybolurlar… Belirmeleri ve kaybolmaları üzerine bir hikâye yazmadan, yorumlamadan sadece gözlemlediğinizde sizin için o ân’da var olmuş ve yok olmuşlardır. Soran birisine, basitçe ‘Kuşlar demin vardı, şimdi yoklar‘ diyebilirsiniz.
Bilinmeyen bir âlemden gelen ve bilinmeyen bir âleme giden, algıda var olup yok olan… nedir?
Gerçekten hiç çocuk ya da genç olduk mu?
Dün var mıydı? Yarın var olacak mı?
Şimdi ben, bu satırları yazarken sizin okuduğunuzu hayal ediyorum, siz okurken benim yazdığımı hayal ediyorsunuz…
Benim dünyamda siz gerçekten var mısınız? Sizin dünyanızda ben gerçekten var mıyım?
.
İnsan, var ile yok arasında yaşar. Yaşam, sonsuz bir gün gibidir insan için. ‘Benim yaşamım’ dediği gerçekten de kendi yarattığı yaşamıdır, ne’ye inanıyorsa o var olur.
Bilgi sınırlı, hayal etmek sınırsızdır. Yolculuğun başı bilgi ile başlasa da, yazılı kitaplar terk edilir bir yerden sonra. Yaşam canlıdır. Henüz yazılmamış bütün kitaplar hayal gücünün içinde saklıdır.
Beden gibi yaşam da bir araçtır. İnsan kendine inandıkça gerçekten yaşamaya başlar.
Ve der ki:
Dış dünyayı kendimiz üzerinden biliriz.
İçinde yaşadığımız gerçeklik bize aittir. Herkesin yaşamı kendisine özeldir.
Her şeyi kapsayan ağ örgüsü hepimiz için ortak olsa da onu algılayışımız farklıdır.
Keşfetmek, zihnin sınırlı dünyasından çıkıp sınırsız olanın içine girme cesaretidir.
Henüz keşfedilmemiş olan, bilinmeyen, gerçekte hem vardır hem de yoktur.
.
Sevgiyle… Kendime 1 Mektup, 05-12-2023, İstanbul
.
.
.
