Yaşamın sırrının saklı olduğu bir yer var mıdır?
Gözlerimizle seyrettiğimiz bütün bu var’oluşun sırrı nedir?
Yaşam nasıl hayat bulur?
Beden nasıl oluşur?
Canlı ve cansız olmak ne demektir?
Can’lanıp yaşamanın anlamı ya da amacı nedir?
Bedenle buluşan bu can nereden gelir ve bedenden ayrıldıktan sonra ne olur?
Geldiği ve gittiği yer aynı mıdır?
Öyle ise, nedir önce onu geldiği yer’den ayrılmaya teşvik eden ve sonra da geri döndüren?
Yaşam öğrenilir mi?
Yaşamın sırrı nerede gizlenir?
.
Soruların hepsine birden yanıt vermek mümkün değil ancak, merak eden için, insanlık tarihi bu soruları ve daha nicelerini soranları ve buldukları yanıtları anlatır.
Kimi deneyler ve ispatlarla bulur yanıtı, kimi de içine doğan yanıtı işitip paylaşır. Bilgi, iki türlü açılır insana.
Yolun bir ucu bilimseldir, dışarıda gözle görülmesi ve ispatlanması gereklidir bulunanın, gerçek olabilmesi için değişmez olduğunun kabulü gereklidir.
Yolun diğer ucu ise dışarıya değil içeriye yönelir, zihni susturup yeterince sessiz olabildiğinde, kendisini tüm yaratılışa uyumla bağlayabildiğinde bulur yanıtı insan.
Yol, hangi tarafa yönelirse yönelsin, aslında sonuçta buluşacakları nokta bir ve aynıdır.
Her şeyi aydınlatan ışığın çıktığı kaynaktır.

.
İnsanın içine doğan bütün sorular, bir yanıt arzusuyla yola çıkar.
Bazıları aradığına kavuşur, bazılarıysa yolda kaybolur.
Yola çıkışın bir niyeti olur, yolu belirleyen.
O zaman, yaşama gelişin de bir niyeti olmalı en başında.
Yine de yaşam, yolun etrafında seyredilecek onlarca şeyle doludur, ilk ve asıl niyeti kolayca unutturan.
Bu dünya hayatı, hem seyirliktir hem de asıl niyetin yoludur.
En güzeli, yola seyrederek devam edebilmektir.
.
VAR OLUŞ
Şimdi, başka sorular sorup biraz daha anlamaya çalışalım.
Öncelikle duyularımızla algıladığımız ve içinde yaşadığımız madde dünyasına bakalım. Dünya’da yaşamın ve canlıların ortaya çıkışına…

.
Gerçekten neyi aradığımızı bulmamıza ise yol yardımcı olacak.
.
MADDENİN OLUŞUMU
Günümüzde halen geçerliliğini koruyan bir teoriye göre, evren, öncesinde ne olduğunu ve neden gerçekleştiğini bilmediğimiz, büyük patlama olarak adlandırılan bir etki ile oluştu. Bu etkiyi takiben, evrenin açığa çıkarak var olması bir anda ve zamansal olarak birbiri ardına gerçekleşen fazlarla meydana geldi. Ân’ın içinde, zaman ve mekân aynı anda yaratılmış oldu.
Bilim dünyasında en çok kabul gören teori olmasına rağmen, büyük patlama teorisini sorgulayan alternatif bakış açıları da mevcut.
Patlama öncesinde madde ve uzayın varlığı yoktu, bahsi geçen noktanın ne olduğu ise bilinemiyor. Açığa çıkardığı enerji düşünüldüğünde potansiyel bir enerji ögesi olarak tanımlanabilir. Mevcudiyeti halihazırda var olan bir öge. Bu anlamda, patlama ya da açılma, potansiyel bir enerjinin hareket haline geçmesi demekti.
Öyleyse bu, bildiğimiz evreni ortaya çıkarmış olsa da, mutlak bir başlangıç değil de, kendi içinde bir gelişim-dönüşüm anlamına da gelebilir. İçinde yaşadığımız evrenin açıldığı gibi bir anda kapanacağı ve belki de ardından yeniden açılıp bir dönüşüme gireceği düşünülebilir. Açılma ile için dışa çıkması, kapanma ile dışın içe çekilmesi, torus benzeri bir devinim sergiler.
.

Evrenin var oluşu insanın yaşama gözlerini açması ve kapamasına benzer…
Var olan her şey bir gözlemci ve farkındalık olduğunda var sayılabilir.
İnsanın gördüğü her şey, o baktığı ve gördüğü sürece vardır. Şeklen…
Varlıkların özünü görebilmek ve bilebilmek ise, bilinçli bir farkındalık ile bakmakla sağlanabilir.
Evren, gözlemleyen insan için mi yaratılmıştır?
Evren, bir arzunun yaratımı olabilir mi?
Evrenin var oluşunu ve ortaya çıkmasını kim ya da ne etkiledi bilmiyoruz, ancak insanın, onu ve yaşamı keşfetmek için bitmeyen bir arzusu olduğunu biliyoruz…
.
O halde, şimdilik, öncesini ve nedenini bir yana bırakarak, varlığın dünyasını bu açılım üzerinden inceleyelim.
BÜYÜK PATLAMA
Büyük patlama, tekillik noktası olarak adlandırılan bir noktanın açılarak genişlemesi ve çoğalmasıdır. Noktadan açılan, ısınarak genişleyen bir alandı ve yayıldığı bölgeyi enerji ile dolduruyordu. Bu enerjinin kaynağından büyük bir parlama ve yüksek miktarda ısı ortaya çıktı. Bu parlamaya kozmik mikrodalga arkaplan ışıması deniliyor.
Madde dünyasına dair ortaya çıkan ilk şey, ışınım ve ısı karışımı bu parlama ve yaratılan bu alan oldu. Ancak oluşum, ışık yayacak maddesel âlem ortaya çıkmadığı için, parlama sonrasında henüz karanlıktı. Aşırı ışık altında gözlerin kamaşıp karanlık görmesi gibi yoğunluğun yayılıp genişlemesi, dönüşmesi gerekiyordu.
Evrenin varlığı, kaotik bir plazma halinde bulunan atomik alt parçacıklardan oluşuyordu ve bu yapı opaktı. Plazma içerisinde serbest halde bulunan atomaltı parçacıklar, soğuma etkisiyle birleşme imkânı buldu ve elektriksel olarak yüksüz olan nötr atomları yapılandırdı, opak yapı şeffaflaşmaya başladı ve ışınım bu uzay alanında serbest bir şekilde hareket edebilir hale geçti.
Ancak gerçek anlamda ışığın görülmesi, ışık yayabilen yıldızların oluşmasından sonra gerçekleşti. Sanki parlama, bu yıldızların içine yerleşmiş ve odayı aydınlatan bir lamba gibi evreni aydınlatmaya başlamıştı.

.
Bütün oluşum noktadan açılan ısı ışınım karışımı bir parlama ile başladığına göre, burayı daha net anlamak için bazı terimleri kısaca hatırlayalım…
ENERJİ
Enerji’nin tanımı çok kapsamlıdır ancak kısaca, bir sistemin iş yapma kapasitesidir denilebilir. Enerji, evrende ve doğada meydana gelen tüm fiziksel ve kimyasal olay ve tepkimelerde, mekanik, termal, ışık, elektrik ve manyetik tiplerde kullanılan veya dönüştürülen tüm formların genel adıdır.
Aslında, enerjinin görünür maddesel bir varlığı yoktur yine de, enerji canlı varlıklarda ve nesnelerde gözlemlenebilir, depolanabilir ve ölçülebilir. Canlı varlıklarda enerji sadece fiziksel olarak iş görmez, kütlesiz olan can, ruh, düşünce veya duygu da birer enerji kullanım ve üretim/dönüştürme sistemidir.
Potansiyel enerji bir cismin durumuna veya konumuna bağlı olarak sahip olduğu enerjidir. Öte yandan, kinetik enerji hareket halindeki bir cismin enerjisine verilen isimdir. Bu enerji cismin hızına ve kütlesine bağlıdır.
Termodinamik yasalarında enerjinin korunumu açıklanır. Enerji asla tamamen yok olmaz, bir formdan diğerine dönüşür ve dönüşme sürecinde iş yapabilme imkânı verir. Bu nedenle evren, açılmış olan kendi uzaysal alanı içinde, kapalı bir sistem olarak tanımlanabilir, yani, evrenin mevcut halindeki toplam enerji artmaz ve azalmaz.
Yanı sıra, kutupsal ya da zıt değerleri içeren bir yapıda olan evrenin enerjisi hem pozitif hem de negatiftir ve sıfıra yakın mutlak bir denge halindedir.
Bu enerji, içinde varolan her şeyi oluşturmuş ve kendini oluşturduklarının içinde depolamıştır. Varolan bu şeyler, içerdikleri farklı enerji tiplerine göre farklı maddesel yapılar sergiliyor ve ayrı birimler gibi gözüküyor olsalar da, birbirleri ile evrensel ortamda bağlantılıdır. Varlıklar, kendilerine ait hem kapalı hem de açık sistemleri sayesinde, mevcut enerjiyi paylaşarak kullanabilirler.
.
RADYASYON, ELEKTROMANYETİK RADYASYON, ELEKTRİK, MANYETİK ALAN
Radyasyon veya ışınım, elektromanyetik dalgalar ya da parçacıklar biçimindeki enerji yayımı ya da aktarımıdır.
Elektromanyetik radyasyon, ya da kısaca EMR, içinde hiç atom ya da parçacık bulunmayan bir vakum ortamında veya atom ve parçacıklı bir maddede, kendi kendine yayılan dalgalar formudur. Uzayda ya da maddesel bir ortamda yayılabilen ve salınım yapan, bir elektrik alan ve bir manyetik alanın birlikte oluşturduğu radyasyon türleridir. Bunlar, radyo dalgaları, mikrodalga, terahertz radyasyon, kızıl ötesi ışınım, görünür ışık, mor ötesi ışınım, x ışınları ve gama ışınlarıdır.
Elektrik, atomaltı parçacıkların hareketi sonucunda meydana gelen, yük taşıyan bir enerjidir. Bir elektrik yükü hareket halindeyken manyetik bir alan üretir.
Manyetik alan, mıknatısların veya elektrik akımı taşıyan iletkenlerin etrafında oluşan kuvvet alanıdır. Atomların manyetik alanları olduğu için, dünya ve insan da dahil olmak üzere her şeyin bir manyetik alanı vardır diyebiliriz. Aurora olarak adlandırılan ışıklar, kutup bölgelerde taç halinde bu alanın görülebilmesidir. Hem dünyadan hem de uzaydan gözlemlenebilir.
İnsanın ve diğer canlıların da maddesel bedenleri içinde ve etrafında, aynı şekilde kuzey güney kutupları arasında hareket eden bu ışınlar, aura fenomeni olarak adlandırılır.

.
Evreni seyredip ışığın yolculuğunu takip ettikçe anlayacağımız gibi, ışık sadece bulunduğu ortamı aydınlatarak görmeyi ve görülmeyi sağlayan, elektrik ve manyetik alanlar yaratan, enerji ya da ısı veren bir etki değildir, bunlardan fazlasına sahiptir.
.
IŞIK
Evren bir ışınım ile ortaya çıktı ve görülebilir hale geldi. Bu nedenle, ışık maddenin özünü kapsar diyebiliriz.
Günlük hayatımızda ışık, bir ışının kaynaktan çıktıktan sonra nesnelere çarparak veya direkt olarak yansıması sonucu canlıların görmesini ve baktıkları nesnelerin görülmesini sağlayan olguya verilen isimdir. Işığın orijini, dalgalar halinde yayılan ve çok hızlı hareket eden ışındır.
Işık, belirli bir kaynaktan çıkan ve ısı yayan bir enerjidir. Işığı oluşturan foton adı verilen küçük enerji paketleridir. Işık enerjisi, bir elektromanyetik radyasyon çeşididir ve gözle görülebilen tek enerji tipidir.
Alt parçalarını incelediğimizde göreceğimiz gibi, ışık bir enerji olsa bile sadece enerji değildir.
.
FOTON
Fotonlar, kütlesiz ve yüksüz atomaltı parçacıklardır. Kütleleri olmadığı için parçacık terimi foton özelinde ‘en küçük enerji yumağı’ olarak kullanılır. Işık hızında ilerleyebilirler –ya da fotonlar sayesinde ışık hızı ortaya çıkar-.
Tüm parçacıklar gibi, fotonların da dalga boyları ve frekansları vardır. Dalga parçacık ikiliğine sahiplerdir, etkileşimlere parçacık olarak girer ve dalga halinde yayılırlar. Çift yarık deneyinde, fotonların gözlemlendiklerinde, gözlemcinin niyetine göre davranarak yani, baktığınızda veya bakmadığınızda, farklı özellik sergiledikleri izlenmiştir.
Herhangi bir engelle karşılaşmadığı sürece, maddesel bir çevreye ihtiyaç duymadan doğrusal olarak her yöne yayılabilen ışık, maddesel bir çevre içerisinde, katı, sıvı ve gaz ortamlarda da yayılabilir.
Fotonlar, kütleleri olmadığı halde kütleçekiminden, yani bükülen uzay-zaman dokusundan etkilenirler. Işık hızı ile ilerleyebildikleri için fotonlara göre zaman durağandır. Zamandan etkilenmedikleri için de değişime uğrayarak evrim geçirmezler.
Kütle enerjisi olmadığı için ışık sadece kinetik enerjiye sahip gibidir. Işığın olmama hali karanlık olarak tanımlanır. Belki de ışığın potansiyel enerjisi, bu karanlığın içerisinde durağan halde mevcuttur diyebiliriz.
Foton, kütle sahibi cisimlerden oluşan madde âlemi içerisinde kütlesiz de var olunabileceğini gösteren bir temel birimdir. Fotonlar enerji taşıyan parçacıklardır ancak, salt enerjiden oluşmazlar ve dalgaboyu, hız, periyod, pozisyon, momentum, manyetik alan gibi sıralanabilecek kapsamlı bir içerikleri vardır.
Işık içinde birleşen fotonlar kapsamlı içerikleri sayesinde bir bilgi taşırlar. Bu bilgi, örneğin, insan gözü, kamera, teleskop gibi araçlar sayesinde algılanıp işlenerek görüntüye ya da kulak, radyo gibi araçlar sayesinde algılanıp işlenerek sese dönüşür.
Maddenin özü, bilgiyi ve hem bu bilgiyi taşıyarak yayacak hem de işleve geçirecek enerjiyi içerir.
Değişmez yapıları ve inanılmaz hızları ile fotonlar mükemmel bir haberci gibidirler. Foton aracılığı ile, evrenin içerisinde iletmek istediğiniz mesaj, anında ve olduğu gibi, istediğiniz yere ulaşacaktır.
.
SES
Işığın titreşim sayısı ya da sıklığı frekanstır. Buna bağlı olarak, ışığın dalga boyunu ses notaları ile eşleştirebiliriz ve istersek bir araç yardımıyla bunları duymak mümkün olur. Ses, ışık gibi elektromanyetik değil, mekaniktir, hava, sıvı ya da katı maddesel bir ortama ihtiyaç duyar, ışıktan farklı olarak boşlukta yayılamaz. Maddenin atomlarının ve oluşturdukları moleküllerin titreşmesi sonucu ortaya çıkar.
Ses de ışık gibi bir enerji türüdür, titreşimin enerjiye dönüşmesidir. Maddesel bu titreşim boyutunu atom âlemini incelediğimizde fark ediyoruz. Biz maddelerin biçimlerini ve renklerini görebiliyoruz ancak, atomların ve var olan her şeyin duyamadığımız bir de sesi vardır. Algı boyutunda, ışık canlıların görmesini sağlarken, ses canlıların işitmesini sağlar.
Ancak, görme ve işitmenin ötesinde frekans bir varoluş birimidir. Her şeyin bir frekansı vardır ve titreşen her şeyi ölçümlendirebilirsiniz. Varolan her hücre kendi doğal frekansına sahiptir.
.
ATOM
Patlamanın etkisiyle yüksek hızda yayılan başlangıç ışınımı aynı anda merkezden uzaklaştıkça bir soğuma etkisine maruz kaldı. Dalgalar halinde yayılırken soğuyan bu enerjinin içerdiği atomaltı parçacıklar, maddenin temeli olan atomları, bu atomlar birleşerek maddeleri, evrendeki farklı gök cisimlerini, yıldızları, gezegenleri oluşturdu.
Maddeleri oluşturan atomlar, uzayın geniş boşluğuna benzer bir boşluğa ve orbitaller olarak tanımlanan bölgelerde hareket eden parçacıklara sahipler. Sürekli hareket halindeki bu parçacıkların aralarında uzay benzeri muazzam bir boşluk mevcut.

Evrenin başlangıcındaki yüksüz nötr atomlar, çarpışmalar ve temaslar sonucunda birbirleriyle etkileşime geçerek kalıcı güçlü ya da geçici güçsüz bağlar kurdular. Kurulan bu kimyasal bağlar, elektromanyetik bir etkileşimle bağlanmak anlamına gelir.
Atomların en düşük enerji seviyesinde olma yani, kararlı bir yapıya geçme meyili vardır, bu aslında dingin bir hâle ulaşma çabasıdır. Yoğun bir günün sonunda dinlenme arzusu veya meditatif bir halde olma isteği gibi… Bunu sağlayabilmek ve üzerlerindeki yükü atabilmek için de aralarında bağ kurarak paylaşım yaparlar. Bu bağların kurulması ve bozulması, evrende ve doğada gördüğümüz kimyasal ve fiziksel değişimlerin neredeyse tamamının sebebidir.
Atomların bağlanarak birleşmeleri molekülleri, elementleri veya bileşikleri ve nihayetinde maddeleri meydana getirir. Bu titreşimsel ve uzaysı yapılarına rağmen, parçacıklar maddesel ortamda biraraya geldiklerinde, sahip oldukları itici bir güç sayesinde, içerdikleri muazzam boşluğa rağmen biz maddeleri katı olarak algılarız.

.
Cansız olarak tanımladığımız bu oluşumların maddeleşme süreci aynı zamanda canlı olarak tanımladığımız oluşumların tohumlarını içeriyordu.
Bugün, bize göre canlı olan yaşam formlarını sadece dünya gezegeni üzerinde gözlemleyebiliyoruz ancak, uzayın sonsuz içeriğinin nelere sahip olduğunu tam olarak bilmemiz mümkün değil.
Belki de bu konuda önce düşünce yapımızı değiştirmemiz ve aslında en başta evrenin canlı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
.
DÜNYA
Oluşum sürecinde dünya gezegeni de kendi gelişim aşamalarından geçti, halen sıcak olan kütlesi devam ettiği deviniminde gittikçe soğudu, dış yüzeyi bir kabuk oluşturdu, kendisi ile etkileşimde olan bir gök cisimleri grubuna dahil oldu. Samanyolu galaksisi olarak adlandırdığımız bu grupsal yapı, evrenin sayısız birleşik devinen gök cisimlerinden sadece biri.
Samanyolu galaksisi içerisinde dünya, güneş’in çekim gücü etkisinde bir grup gezegen, uyduları, astreoitler, gök taşları, kuyruklu yıldızlar ve kozmik tozlarla birlikte bir sistem içinde hayatına devam ediyor. Bu gezegenlerin her biri farklı yapıda. Bugün bilebildiğimiz kadarı ile, dünya üzerinde var olan hayatın bu gezegenlerde varlığını sürdürmesi mümkün değil. Dünya, hepsinden farklı olarak yaşam veren suya ve kendi koruyan atmosferine sahip.
Ancak, sadece bu ögeler yaşam için yeterli değil. Nasıl ki evreni ortaya çıkaran büyük bir patlama enerjisi idi, dünya üzerinde hayatın var olabilmesi için de bir değişim fazına ihtiyaç vardı. Bu değişimin nasıl gerçekleştiği ile ilgili henüz kesin ve üzerinde ortaklaşa anlaşılmış bir teori yok. Birden çok teori var. Bunların bazıları hem suyun hem de hayatın dış uzaydan gelmiş olabileceğinden bahsederken, bazıları dünya üzerinde gerçekleşen kimyasal tepkimelerden bahseder.
.
SİMBİYOZ
Ben, dünya ve güneş arasındaki ilişkiden yola çıkacağım…
Her ne kadar, gök cisimleri uzayın enginliğine yayılmış olsa da, birbirleri ile bir ilişki içerisindeler. Gruplaşmaları, galaksiler, ortak gezegen sistemleri ya da uydu bağlantıları gibi farklı yapılarda ve her bir yapı, içerdiği gök cismini farklı bir şekilde etkiliyor. Bu, devasa ölçüde bir simbiyotik ilişkiler örgüsü.
Simbiyoz, fiziksel olarak birbirine bağlı ya da biri diğerinin içinde yaşayan organizmaların durumunu ifade eder. Söz konusu olan iki ya da daha fazla canlı olabilir, aralarındaki ilişki simbiyotik ilişki olarak tanımlanır.
Güneş sistemi içerisinde yer alan gök cisimleri birbirlerine bağlıdır. Ana merkezde güneş olmakla beraber bu karşılıklı bir ilişkidir. Merkezdeki güneş, inanılmaz bir enerji santrali gibi sıcaktır, kütlesindeki sıcak gazlardan ısı ve ışık şeklinde yayılan radyasyon, sistemindeki gezegenleri etkiler. Dünya ise, içte sıcak olmasına rağmen dış yüzeyde soğumuş ve kabuk bağlamış, içten çıkan gazların etkisiyle bir atmosfer oluşturmuştur. Atmosfer, güneş ışınlarının zararlı etkilerine karşı koruyucu bir kalkan gibi çalışmış, değişimlerde hayatın temel gereksinimi olan ısı ve ışığın uygun miktarda içeri alınmasını sağlamıştır. Bildiğimiz türde bir hayat sadece dünya gezegeninde var. Bu ilişkide dünya, kendi hayatının varlığını güneş’e bağlı olarak sürdürmekte…

.
CANLI YAŞAM FORMLARI
Herhangi bir şey nasıl dönüşüme uğrar? Bir şeyin değişebilmesi için gereken nedir?
İnsan kendi yaşamına baktığında değişimin ya dış bir etki ya da iç bir etki ile gerçekleştiğini görüyor. Dış etki bazen zorlama olabilir, iç etkinin ise istek ve yüksek bir motivasyona ihtiyacı var.
Dünya şartlarında, insan kadar komplike görmediğimiz yaşam formlarının ortaya çıkması da aynı şekilde gerçekleşmişe benziyor. İçsel arzuları var mıydı bilemeyeceğim ama ilk yaşam formları dışsal etkenlere maruz kaldılar. Yani, isteseler bile aynı kalamayacakları bir ortamın içindeydiler. Tıpkı evrenin oluşumu gibi…
.
Canlı yaşamın tam olarak nasıl başladığı henüz çözülebilmiş değil. Bunun –yine– içsel ya da dışsal bir etki ile olabileceği düşünülüyor. Dışsal olarak dünya’ya çarpan bir gök cisminin etkisi veya diğer bir gezegenden gelen bir yaşam formunun burada çoğalıp devam etmesi ya da içsel olarak, cansız yaşam parçacıkları olan elementlerin geçirdikleri birtakım kimyasal ve fiziksel süreçlerden sonra ilk yaşam formu olan hücrelere gelişmesi sonucunda.
Yine de gerçekten can veren nedir?.. Buna daha sonra tekrar bakacağız.
.
Dünya’nın oluşumu sonrasında, suyun ortaya çıkışı, tek hücreli yaşam formları, oksijenin ortaya çıkışı ve fotosentez, atmosferin oluşması, ökaryotlar, çok hücreli yaşam, mantarlar, bitkiler ve hayvanlar olarak yaşamın evrimsel tarihini bulgular ışığında bir miktar takip edebiliyoruz. Ancak çoğu boşluk, teorilerle doldurulmak zorunda ve birçok şeyi de bilmiyoruz diyebiliriz.
Bildiğimiz yere bakarsak, yaşamın sürdürülebilir olması için tek ve bir olan hücrenin çoğalması gerekliydi. Çoğalmak iki yönde gerçekleşti, kendi içinde ve kendi dışında. Bir hücre kendi içinde çoğalabilirse kendini farklı bir faza sokup içerik, ebat ve fonksiyon değiştirebilip gelişebiliyordu. Bir hücre kendi dışında çoğaldığında ise yepyeni bir kavramla karşılaşıyorduk; üremek.
Üremek, yaşam için kendini devam ettirmenin yolu.
.
Yıllar önce babamla yaptığımız bir sohbeti hatırlıyorum. Babam elektrik ve elektronik mühendisliği okumuş, hayatını mesleğine adamış bir insandı. Emekliliğinde, bilgisini yeni nesillere aktarabilmek için, meslekî bir kitap yazdı; Elektrik Şebekeleri… Benim içinse, bu görünmeyen ögenin yaşamdaki anlamı daha farklıydı, doğru kullanılması ve dikkat edilmesi gereken bir enerji formu, gözle görülemeyen bir güç… Meslekî aktarımların içerisine bir bölüm daha ekledi babam, bu bölüm canlıların sahip olduğu elektrikten, biyo-enerjiden bahsediyordu kısaca. Kendi uzmanlık alanı olmadığı için çok detaya girmemiş ama bunu ekleme ihtiyacı hissetmişti… Kitabı yazarken bölümleri benimle paylaşırdı, sohbetlerimizden birinde ona ‘Yaşam nedir?’ diye sordum, yanıtı da aynı şekilde kısa ve net oldu, ‘Yaşam üremektir.‘
.
Üremek, hem basit hem de komplike bir yetenek. Canlılar cinsiyetsiz üreyerek kendi kopyalarını bir anlamda çoğaltabilirler. Cinsiyetli üreyebilmek içinse, birleştiklerinde kendilerine benzer olanı ortaya çıkaracak iki aynı ama farklı canlıya ihtiyaç var. Bu bir nevi, saklamak istediğiniz gizli bir formülü, tek bir parçası bulunduğunda kimse çözemesin diye, ikiye bölmek gibi. Anahtar ancak kilit olduğunda sırrın kapısını açıyor.
Dünya üzerindeki canlı hayat formları, bir olan hallerinden üreme sistemi içerisinde ikili hale geçtiler. Yeni bir yaşam ancak birleştiklerinde ortaya çıkıyordu ve ortaya çıkan bu yeni yaşam artık kendini doğuranın kopyası değildi, kendi benzersizliğine sahipti.
Tabii ki, o döneme ait bahsettiğimiz ilk canlılar hücresel yapılar. Şimdi biraz onlara bakalım. Ökaryotları tanıyalım…
.
ÖKARYOTLAR
Hücre, bir canlının yapısal ve işlevsel özellikler gösterebilen en küçük birimine verilen isim. Kelimenin kökeni latince, ‘cellula‘ küçük odacık demek. Bir hücrenin içerisinde, solunum, beslenme, sindirim ve boşaltım gibi yaşamsal faaliyetler gerçekleşir.
Hücre teorisi, tüm canlıların hücre veya hücrelerden meydana geldiğini ve hücrenin içindeki genetik yapının diğer hücrelere aktarıldığını anlatan bir kuram. Tek hücreli yapılardan, bugün incelenebilen çok hücreli yapılara kadar onlarca çeşit hücre tipi tanımlanmıştır. Çeşitleme olsa da temel özellikler benzerdir.
.

Prokaryot hücrelerin içsel zarları yoktur. Bakteriler ya da mavi yeşil alglerdeki gibi iç ortamları henüz ayrışıp düzene girmemiş, yarı-kaotik olarak tanımlanabilir.
.
Ökaryot hücreler ise, kendi içlerinde organize olmuşlardır. Ökaryort, gerçek çekirdeğe sahip demektir. Organellerini ayıran içsel zarlar vardır. Bu hücrelerin oluşumu, canlıların evriminde önemli bir nokta, çünkü karmaşık hücre türleri ve neredeyse çok hücreli tüm canlıları içerirler. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar ökaryot hücrelere sahiptir. Esnek yapılarından dolayı binlerce kata kadar büyüyebilirler. Bildiğimiz en büyük ökaryotik hücre kuş yumurtalarıdır.

.
Canlı olan hücrelerin altyapılarına indiğinizde, cansız olan moleküler dünyayı bulursunuz. Bildiğimiz anlamda molekülleri oluşturan atomlar ya da atomaltı parçacıklar canlı olarak tanımlanmazlar. Yine de, bu atomlardan meydana gelen moleküllerin bazıları hayata can veren tiptedir. Organik olarak tanımlanan bu moleküller biraraya geldiklerinde canlı yaşam formlarını oluştururlar.
İnorganik maddesel formlar daha sabit ve değişmez gözükürken, organik maddesel formlar canlı yaşamdırlar ve hücrelerin çeşitlenmesiyle farklı türleri ve yaşamın gelişimini sergilerler.
Canlı olmak, değişime uyum sağlamak gibidir.
Kolay yapılan ama bir o kadar da kolay yıkılan bir yapısı vardır canlıların. Elmas gibi bazı inorganik maddeler çok güçlü bağlara sahiplerdir ve milyonlarca yıl bütünlüklerini koruyabilirler. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar gibi organik maddeler ise belirli bir yaşam ömrüne ve enerjisine sahiptir, atomlar gibi yüklerini hafifletmek istercesine bu enerjiyi kullanırlar ve ne yaparsanız yapın bu sürenin sonunda bedensel bütünlüklerini koruyamazlar, kurulmuş olan atomik bağlar bozulur, bununla birlikte moleküler ve maddesel bazda çözünürler.
.
Canlı olmak, aynı zamanda canlılığı sürdürebilmek için birbirine ihtiyaç duymaktır.
Canlılar birbirleriyle beslenirler. Bu beslenme, alt boyutta hayatta kalmak için enerji almak üzere gerçekleşir. Hayat kazanılır ya da kaybedilir. Beslenmek, kazanç ve kayıptır. Belki de bu nedenle, bereket denilince, ilk akla gelen yaşam veren gıda olur.
İnsan gibi daha komplike bir yaşam formu içinse beslenmek sadece hayatta kalmak değildir. İnsan, çok yönlü bir beslenmeye ihtiyaç duyar. Bu bağlamda bedensel olarak, kendi aralarında olduğu gibi bitkiler ve hayvanlar insana gıda olurken, insanların yaşamla, bulundukları çevreyle, birbirleriyle ve kendileriyle kuracakları ilişkiler farklı bir beslenme modeli oluşturur. Mal, mülk, iş, para, şöhret, saygı, sevgi, hepsi birer beslenme aracıdır ve kazanç ya da kayıp olabilirler insan için. Yaşamın sağlığını ve bereketini bunların bütünlüğünde buluruz.
İnsan, hem madde hem de mânâ ile yaşamını sürdürür.
Maddesel olarak tıpkı diğer canlılar gibidir. Mânâ ise insana bambaşka bir boyut katar. İnsanın ruhu olarak adlandırdığımız bu boyut, görünen beden âleminden farklı görünmeyen bir yaşamsal âlemin parçasıdır. Her ne kadar hayatta kalması için madde âlemine bağımlı olsa da, insana yaşam içinde gerçekten can veren bu âlemdir. Bu anlamda, ruh ve can birdir. Can olarak adlandırılan hayatî unsur, ruha dönüştüğünde, hayvan âleminden ayırarak, insanı var eder.
.
SİMBİYOTİK YAŞAM
Dünya’nın içinde bulunduğu sistemle ve güneş’le olan simbiyotik ilişkisi gibi, insanın da dünya yaşamında simbiyotik ilişkilere ihtiyacı var.
Simbiyotik ilişkiler yaşam örgüsünün bölünmez bütünlüğünü ve işleyişini tanımlar.
Birlikte ya da içiçe yaşayan canlılar, bir ilişki içinde birbirlerine karşılıklı yarar sağlayabilir, ilişkide biri diğerinden yararlanırken diğeri etkilenmeden kalabilir, ilişki iki tarafa da yarar sağlamayabilir veya iki taraf da hiçbir şekilde birbirlerinden etkilenmeyebilir, ya da ilişkide biri yarar sağlarken diğeri zarar görebilir, hatta ölebilir.
.
Karşılıklı yarardan zarara doğru simbiyotik ilişkilerde;
-Mutualizm (mutualism), her iki canlının da ilişkiden yarar sağlamasıdır,
-Kommensalizm (commensalism), iki canlıdan birinin yarar sağlaması, diğerininse bu ortaklıktan etkilenmemesidir,
-Nötralizm (neutralism), her iki canlının da ortaklıktan etkilenmemesidir, yanyana olsalar da bağımsız olabilmeleridir,
-Rekabet (competition), üstünlük çabası içinde her iki canlının da yarar sağlayamamasıdır,
-Ammensalizm (ammensalism), iki canlıdan biri zarar görürken diğerinin zarar ya da yarar görmemesidir,
-Parazitlik (parasitism), iki canlıdan biri yarar sağlarken diğerine zarar vermesidir,
-Av (predation), iki canlıdan birinin diğerine besin olmasıdır,
-Av (herbivory), besin olan canlının bitki olma durumudur.
.
İLİŞKİLER
Bütün yaşam ilişkiler üzerine kuruludur.
İlişki türlerinde yapılan yukarıdaki genelleme, dünya üzerinde her boyutta kurulan yaşamın bir özeti gibidir.
İster bir ağacın üzerinde yuva yapan kuş olsun, isterse karnını doyurmak için avlanan bir avcı olsun, canlı cansız her varlık birbiri ile bir tür ilişki içerisindedir.

.
Şimdi, oturduğunuz yerde bu yazıyı okuduğunuzu farz edin. Belki telefon ya da bilgisayar üzerinden yazıya ulaşıyorsunuz. Telefonunuzla ya da bilgisayarınızla bir ilişkiniz var, yeni aldığınız telefonu çok seviyor ya da eski bilgisayarınızın yavaşlığından şikayet ediyor olabilirsiniz. İlişkinizde bilgisayar ya da telefon etkilenmeden kalırken, kurulan ilişki sizi memnun ederek yarar sağlayabilir veya sıkıntı ile birlikte zarar verebilir.
Yazıyı okurken çayınızı ya da kahvenizi yudumluyor olabilirsiniz. Çayın tadından memnunsanız bu aranızda kurulan güzel bir ilişkiyi gösterir, çay size yarar sağlıyordur. Ancak, bu ilişki öncesinde çayı hasat eden toplayıcı-avcı, onun bilinen hayatını sona erdirdi ve av ilişkisi üzerinden onu besin haline çevirdi. Çay size ulaşana kadar zorlu aşamalardan geçti.
Yazıyı okuduktan sonra fikirlerinizi bir arkadaşınızla konuşmak istediniz. Bu arkadaşınızla yapacağınız konuşma her ikinizi de geliştiren bir açıklıkta olabilir ve yarar sağlayabilir ya da tam tersi tutucu fikirlere sahip arkadaşınız size şiddetle karşı çıkabilir ve ilişkiyi her ikinize de zarar verecek hale çevirebilir.
Her an ve sürekli değişen ilişkilerde, çay sizin bedeninizi beslerken, güzel bir sohbet ruhunuzu besler. Ancak, yarar ve zararına bakarken, ilişkileri hem uzun vadede hem de an içerisinde değerlendirmek gerekir. O an için iyi olan bir sonrasında aynı etkiyi vermeyebilir. Bu nedenle, her ilişkinin kendi değişkenliğine uygun, sürekli değerlendirilmesi ve yenilenmesi gerekir.

.
Şahit olduğunuz yaşamı ilişkiler içerisinde tanımlayabilir, anlayabilir ve yorumlayabilirsiniz.
Varolan her şey enerji alır, enerji verir ve enerji boyutunda sürekli bir değişim ve dönüşüm içerisindedir. Evrendeki ve bu dünya’daki her şey, içsel ya da dışsal ilişkileri ile birbirlerini etkiler dönüştürürler. Dönüşüm bazen olumlu bazen de olumsuz yönde gerçekleşir. Dönüştüren etkiyi bazen görebilir bazen de göremeyebiliriz.
Yağmurun toğrağa düşüp ekinleri büyütmesi olumludur ve gözle görülebilir.
İnsanın kalbini kıran büyük bir üzünütünün veya biriken öfkenin bir hastalığı ortaya çıkarması ise olumsuzdur ve gözle görülemez.
Olumlu dönüşümleri iyi talih, olumsuz dönüşümleri ise kötü talih olarak adlandırırız. Talih, sanki insana bahşedilen bir şey gibi algılansa da, ilişkileri anladığında, insan talihini yönlendirmeye başlar.
Sebep ve sonuçlar arasında fırsatlar vardır. Fırsat, insanın bilgiyi değerlendirerek sebep sonuç arasındaki ilişkiyi değiştirebilmesidir. İnsan fırsatları doğru değerlendirdiğinde, olumsuza meyili olanı tamir edebilir, avantaj sahibi olmayanı kurtarabilir, iyi gideni daha da geliştirebilir.
.
Ancak, sadece bilmek ve bilgiye sahip olmak yeterli değildir, bilinenin yaşama geçiriliyor olması da gereklidir ki insan bilgelik kazanılabilsin.
.
“BİLGİLİ İNSAN YAŞAMI BİLİR, BİLGE İNSAN İSE KADERİ DEĞİŞTİRİR.”
Tarih boyunca benzer bir şekilde, hayata gelen her birey yaşamını inşa ederken en temelinde geçimini sağlayacak bir iş, bu iş için edineceği bir eğitim, barınıp korunacağı bir ev, paylaşım yaparak güven ve sevgi sağlayacağı bir aile, arkadaş ve topluluk içerisinde olmak istemiştir.
Böyle bir yaşam formatında, bireyin önem verdikleri para, mal, mülk ya da şöhret, başarı, takdir, saygı ve sevgi gibi değerler olabilir. Birey bu değerleri kişisel yetenekleri ve çalışması ile kazanıyor gibi gözükse de aslında her birinin çok kapsamlı ilişkiler ağı içerisinde gerçekleştiğini görebiliriz. Anne ve baba, eş ve çocuklar, arkadaşlar, iş, hepsi ilişkiye dahildir. Bunun da ötesinde eşyalar, mekânlar, hava durumu, gezegen etkileri ya da yaşanılan olaylar bile birer ilişkidir.
İnsan, zaman ve mekân ile, zamanın ve mekânın sundukları ile sürekli değişen ve dönüşen bir ilişki örgüsü içerisindedir.
.
YAŞAM
İlk ilişki insanın dünyaya gelişi için gerekli olandır. Yumurta ve sperm arasında kurulan bu ilişki, benzersiz yeni bir canlıyı, insanı ortaya çıkarır.
Her insan için yaşam kendi hayatıdır.

Yumurta ve spermin birleşmesi, güneş ve dünya arasındaki ilişkiye benzer. Güneş devasa bir yumurta gibidir, manyetik enerji alanı içerisinde dünya ise bu yumurtanın çekim gücünde bir sperme benzer.
Farklı atomların kendilerini inşa etmek için bir bilgiyi kullanmaları gibi, her yumurta kendisi ile eşleşecek bir spermi kabul eder, diğerleri sadece bu tek bir birleşme için potansiyel olarak mevcut olur. Bu anlamda, ortaya çıkacak olan yeni canlının ne ya da kim olacağı önceden belirlenmiştir denilebilir. Yaratılan yeni bir evren gibi.
Yeryüzü ve gökyüzünün birlikteliği olarak adlandırabileceğimiz dünya ve güneş ilişkisinde, enerjisel olarak birleşmeleri evrenin oluşmasındaki büyük patlama benzeri bir değişim başlatır ve dünya üzerinde yaşam var olur. Anne ve babanın birlikteliği ise, yine bir başka büyük patlamaya sebep olur, sonucunda insan yaşama doğar.
.
Güneş ve dünya arasındaki bu simbiyotik ilişkide dünya yarar sağlıyor gibi gözükse de henüz güneş’in bu sistemden nasıl bir yarar sağladığını bilemiyoruz. Evrenin içerisinde bu tip yıldız ve gezegen sistemlerinin ilişki bağlamlarını ve etkilerini de bilemiyoruz. Bununla birlikte, bedenimizdeki bir hücrenin var olabilmek için bütün sisteme ihtiyaç duyması gibi, güneş’in de içinde bulunduğu sisteme ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz.
Bize göre, evrende bildiğimiz türde yaşama sahip olan tek gezegen dünya demiştik. Yine bize göre, aslında tüm evren gaz, toz ve taş parçalarıyla dolu, aşırı sıcak ya da soğuk, kuru ve cansız bir oluşum. Ancak, bu cansız olarak tanımladığımız oluşum, dünya üzerinde yaşama imkân veren ve özünde can sahibi olan bir bütünlük. Ve canlı olmak belki de bizim bildiğimizin ötesinde bir kavram…
.
Güneş ve dünya’nın birlikte ürettiği yaşam formları, insan için de geçerli olan tüm ilişkilere sahipler. Bu nedenle, dünya üzerindeki varlıkların yaşamlarını incelediğimizde, insanın yaşadığı ve yaşayacağı tüm ilişkisel sebep ve sonuçları gözlemleyebiliriz.
.
BİREY
Üremek, türler için soyun devamlılığıdır. Anne ve babanın birleşmesi, yaşamın devamlılığını ve gelişimini sağlaması açısından her iki tarafa da yarar sağlayan bir ilişkidir.
Yumurtanın kabul ettiği sperm ile birlikte başlayan değişim süreci, birleşenleri zigot adı verilen bir yapıya dönüştürür. Zigotun oluşabilmesi için yumurtadan gelen 23 ve spermden gelen 23 kromozomun birleşmesi gerekir. İkiye bölünmüş olan gizli formül bu birleşmeyle açığa çıkar ve yaşamın sırrını yeni bireyin içinde gerçekleştirip sonra tekrar gizlemek üzere faaliyete geçer.
Her yeni bireye eşsizliği veren bu ikili birleşmedir. Birey kendine özgü nitelikleri olan ve bunları yitirmeden bölünemeyen tek varlık demektir. Türlerin içerisinde, türü meydana getiren her bir varlık bireydir.
İnsan içinse, birey olmak sadece türün bir üyesi olmakla sınırlı kalmaz. Gerçekten birey olmak, bilinci ile düşünsel, duygusal eylemde bulunan ve yaşamın içerisinde bağımsız bir varlığa sahip olarak faaliyetleri ile etki ve değişim yaratan bir fert olabilmektir.
.
BİLGİNİN İNSANA DÖNÜŞÜMÜ
Oluşan DNA molekülü bu eşsiz bireyin tüm yazılımını içerir, yani bu tek hücrenin erişkin hale gelebilmesi için gerekli olan tüm bilgiye sahiptir.

Şimdi bu tek hücrenin gelişerek büyümesi gereklidir. Sahip olduğu genetik bilgiyi değiştirmeden çoğaltabilmesi için mitoz bölünme denilen bir evreye girer. Tek hücreli bir canlı için bu bir cins üremedir. Kendisinin birebir kopyasını ortaya çıkarır. Ancak, zigot çok hücreli bir canlıya dönüşeceği için biz buna gelişim ve büyüme diyoruz. Dar anlamda tek bir hücre üreyerek çoğalmakta, geniş anlamda ise yeni bir birey gelişerek büyümektedir.
Bu tek hücre, kendini taşıyan annenin bedeni içinde bir yolculuk yaparak gelişeceği uygun bir yuva ve bu yuva içinde bir köşe bulur. İhtiyacı olan tüm besin ve yaşam kaynağı burada mevcuttur. Konak olarak kullanılan anne bedeni ile kurduğu bu ilişkide aslında o bir parazit ancak, anneye zarar vermeyen bir yapıda.
İnanılmaz bir hızda bölünerek çoğalmaya devam eden bu oluşum, kendi programlı bilgisiyle bir cins akıl sahibidir ve yapılacakları bilir. İlk başta kalp ve merkezi sinir sistemi yapısal olarak gelişir. Bu yeni dünya içerisinde kendine korunma ve barınmayı sağlayacak geçici bir ev inşa ederek plasentayı meydana getirir. Plasenta bir cins arayüz görevi görür. Anne ve bebek arasında madde alışverişini sağlar ancak bu iki canlının kanları birbirine karışmaz bu sayede annenin bağışıklık sistemi beden içinde parazit olarak büyüyen bu yeni canlıyı kabullenir. Yine bu arayüz, bebeğin organları oluşuncaya kadar hem bir bakım ünitesi gibi hayatî organlar olan akciğer, karaciğer, böbreklerin yerine fonksiyon gösterir hem de bir salgı bezi gibi hormonları düzenler.
.
Gelişen ve büyüyen bu yeni birey organik olarak canlıdır ancak anne karnında geçen bu süreç içerisinde henüz yaşama başlamış sayılmaz. Kendi isteklerini ve iradesini kullanıyor olacağı asıl yaşamı doğum ile başlar.
Tek bir hücre ile başlayıp yeni bir bireyin oluşmasını sağlayan bu süreçteki ilişki tipi, doğum ile birlikte değişir. Anne artık bir konak değil ve yeni doğan birey de artık bir parazit değil, bedensel olarak bu iki canlı doğum sonrasında nötr bir ilişkiye geçerler. Her ikisi de kendini yaşatacak bedensel fonksiyonlara sahiptir. Yine de, yeni doğan bebeğin yaşama devam edip gelişebilmesi için annenin desteğine ve bakımına ihtiyacı vardır. Annenin memnuniyetle katıldığı bu karşılıklı ilişki iki canlıya da yarar sağlayan tipte sayılabilir. Eğer anne ya da bebek herhangi bir sebeple yarar sağlayamıyorsa ilişki tipi değişecektir. Bu ister doğum sonrası annenin depresyona girmesi olsun, isterse bebeğin yeterince süt alamaması, ilişki tipi zarar verici bir hale dönüşmüş olabilir.
.
DENGE
Yaşam içerisinde ilişkilerin değişim ve dönüşümlerine baktığımızda önemli bir noktayla karşı karşıya geliriz: Denge.
Evrende her şey sürekli hareket halindedir. Sabit olarak gördüğümüz şeyler bile aslında hareket ederler. Bir kaya oluşumu yüzyıllarca aynı noktada duruyor gibi gözükebilir, dış ve iç yapısında bulunduğu ortamın etkilerine göre değişimler olacaktır. Yol kenarında duran bir taş kendi başına hareket etme yeteneğine sahip olmasa bile yoldan geçen birinin çarpması ile ya da yağmur sularının şiddetiyle sürüklenerek hareket edecektir. Hareket canlı ya da cansız tüm varlıklar için kaçınılmazdır.

Hareketi sağlayan enerjidir ve bu enerjinin etkisi değişime ve dönüşüme sebep olur. İp üzerinde yürüdüğünüzü düşünün, elinizde denge sağlamak için tuttuğunuz değnek sağa veya sola eğilecektir, düşmeden yürüyebilmek için değneği düz tutmanız gereklidir, bu, her adımın dikkatli atılmasını ve her adımda çabasız bir çaba gösterilmesini gerektirir.
İki kutbun çekici gücü dengenin sürekli bozulmasına neden olur, tüm varlıklar bu kutuplar arasında gidip gelirler. Herhangi bir sebeple kutuba yaklaşan aşırı uca doğru gelmiştir. Denge, orta noktadadır. Dengeye ulaşabilmek için hareketi tersine çevirerek aşırı uçtakini ılımlı hale getirmek gerekir.
.
Peki ama neden? Neden denge bu kadar önemli?

Aşırı uçlar bir arabanın motorunu sürekli yüksek güçte ya da sürekli yetersiz güçte çalıştırmaya benzer. Bir süre sonra motor bozulmaya başlar ve ideal halinde olduğu gibi fonksiyon gösteremez. Atomların kararlılığa meyili olması, dünya atmosferinin yaşam verebilmek için belirli şartlara sahip olması ya da ideal beden ısısı gibi bir denge hali, yaşamda ideal bir düzen sağlar.
Evren kendi kapalı iç kutupsallığında mutlak bir dengede olsa bile, içinde yer olan varlıklar açık-kapalı sistemleri nedeniyle sürekli olarak mutlak dengede kalamaz. İdeal düzen göreceli olsa da, bu düzene yaklaşmak ve korumak evren ile uyumlanarak bir olmaya, yaşamda karşılaşılan her şeyi ılımlı bir şekilde yönetebilmeye ve çözebilmeye yarar.
.
Anne ve bebeğin ilişkisine dönersek, doğum sonrası ayrı birer birey olarak genel anlamda nötr ilişkiye geçmiş olsalar bile, halen bebeğin yetişkin olacağı döneme kadar bakımından anne ve baba sorumludur. Bu çekirdek aile içerisinde, bireylerin birleşik varlığında ilişki hem nötr tutulmalı hem de gereken yan ilişkiler oluşturulmalı ve sürekli yenilenmelidir. Çocukluk döneminde, anne bebeğin bakımından sorumludur, baba ise ailenin genel refahı ve güvenliğini üstlenir. Yine bir başka ilişki ile, anne ve baba birbirlerine ve çocuklarına sevgi ve saygı beslemek durumundadır.
Varlıklar âleminde her gün yenidir. Bu her yeni günün getirecekleri tahmin edilse de özünde bilinmeyendir. Bu nedenle, hiç bir ilişki sabit görülemez ve her an bütün ilişkilerin tekrar gözden geçirilip düzenlenmesi gereklidir.
.
Dengeyi kurmak ve korumak için her varlık kendi yöntemlerini kullanır.
Zigotun kendi programlı bilgisiyle bir cins akıl sahibi olduğunu, neye ihtiyacı olduğunu ve ne yapacağını bildiğini söylemiştik. Canlılar âleminde bitkiler ve hayvanlarda da aynı aklın devrede olduğunu görürürüz. Hiç kimse anne olan bir kediye yavruları dünyaya geldiğinde neler yapacağını öğretmez, o sahip olduğu otomatik bilgiyle neler yapacağını bilir. Bu bir cins bilinçtir. Burada söz sahibi olan bilincin bizzat kendisidir, bilincin işlev gördüğü varlık daha çok bir araç benzeridir.
Her varlık programlandığı şekilde yaşar, bu nedenle türlerin bireyleri temelde birbirlerinin aynısıdır, aynı kategoriye aittirler. Beraber yaşayacakları bir köpek seçmek isteyenler bunu çok iyi bilir, genel huyları tahmin etmek için öncelikle köpeklerin cinsine bakılır.
Bilincin bu fonksiyonu sayesinde, içgüdü dediğimiz etkiyle hayvanlar hayatta kalmak için neler yapacağını bilirler, ancak bunun olabilmesi için bilince tamamen teslim olmaları gereklidir. Bir anlamda başka seçenekleri de yoktur.
Varlık âleminde mutlak teslimiyet taşların âleminde gözlemlenebilir. Bitkiler ve hayvanlarda, kayıtlı beden aklı bir miktar kendi başına hareket etme imkânı sunar. Ancak, yine de bitkiler toprağa sabittir, hayvanlar gibi mekân değiştiremezler, bu da bir taş kadar olmasa da teslimiyeti gerektirir. Hayvanlar belirli bir seviyeye kadar akıl yürütebilirler, problem çözebilirler ve duyarlı varlıklardır. Aslında bugün bitkilerin dahi duyarlı varlıklar olduklarını biliyoruz.
.
Aynı bilinç insanda ise, bambaşka bir doğa içersinde açığa çıkar.
İnsan aklı ile kendi bilincini yönetebilir ve insan hem kendi hem de evrensel üst bilincin farkına varma fırsatına sahiptir.
.

Doğa içerisinde bitkiler, bir anne ve baba bakımına ihtiyaç duymadan gelişir büyürler. Hayvanlarda türe göre anne ve baba bakımı farklı seviyelerde ve sürelerde gereklidir.
İnsan içinse anne ve baba bakımı ‘kendi ayakları üzerinde duracağı‘ döneme kadar zorunludur. Kendi ayakları üzerinde durmak sadece yürümeye başlamak demek değildir, bu kendi yaşamının sorumluluğunu alarak gerçekten bir bireye dönüşmektir.
.
İnsanın çocukluk döneminde ve yaşamı öğrenme sürecinde bilinç, diğer âlemlerde olduğu gibi örtülü faaliyet gösterir ve kendi varlığını farkındalıkla ortaya çıkarmaz. Bu anlamda, hayvanlarda olduğu gibi, bir nevi bilince farkındalıksız teslimiyet vardır. Ancak insanda, tek hücre ile başlayan akıl faaliyetleri gelişerek aşamalı evreler sergiler. İnsanın duygusal ve düşünsel yapısı bir kişilik oluşturur. Bu kişilik insanla birlikte yaşayan ikinci bir varlık gibidir, öğrenilen bilgiler, yaşanılan olayların getirdiği tecrübeler ile pekişir, buna bugün ego diyoruz. Bu kişilik ya da ego, bilinç ile bilinçsizlik arasında işlev görür, kişinin kendisine ait gerçeklik algısını oluşturur ve kişisel kimliğini yaratır. Tamamen egonun etkisi altında yaşayan bir insan için bilinçli diyemeyiz. Bu sefer, bilinci örterek kapatan egonun aşırı baskınlığıdır.
Bilincin farklı halleri, bilinçaltı, bilinçdışı, üst bilinç, kolektif ya da kişisel bilinç gibi tanımlanır. İnsan yaklaşık ilk yedi yaşına kadar bilinçaltıdır. Sinir sistemi ile birlikte çalışan bilinçaltı, duygular, deneyimler ve düşünülmeden yapılan eylemleri kapsar, etkiye tepkisi çok hızlıdır, akıl henüz olgunluğuna erişmemiştir, hem özden gelen bilinç etkilerine teslimdir hem de dışarıdan gelen öğretileri otomatik bir kayıt halindedir. Bilincin gerçek doğasının farkında değildir, bu nedenle zaman içerisinde yaşama dair öğrendiklerini sahiplenir, sabit görmeye başlar ve bu insanda katı bir gerçeklik sistemi yaratır. Katı gerçeklik sistemi ise bilincin gelişen esnek yapısına uyumsuzluk göstermeye başlar.
O zaman, yaşamdaki diğer bir önemli nokta devreye girer: Uyumlanma.
.
UYUMLANMA
Uyumlu olmak kolay adapte olmak şeklinde tanımlanır. Kişinin, durumlara ve olaylara kendi iyi halini korumak üzere adapte olmasıdır. Uyumlu insan sert tepkiler vermez, karşı çıkmaz.
Uyumlu olmak aynı zamanda intibak etmeye yardımcı olur. İçinde bulunulan çevre, topluluk veya toplumla kaynaşmaya, karışabilmeye yardım eder. Beraberinde iyi geçinmeyi getirir.
Bunlar olumlu özellikler gibi gözükse de, yanlış anlaşıldığında, uyumlu olmak bireyin kendi alanının, kendi istek ve hedeflerinin yok olmasına neden olabilir.
Gerçek bir uyumlanma, pasif bir şekilde her ne oluyorsa kabullenmek demek değildir. Tam tersi uyumlanma, aktif bir şekilde bilincin gerçek doğasının farkında olmak ve yaşamın değişim, dönüşümlerini, iç dengesini fark ederek kabullenmek ve uyum sağlayarak birlikte hareket etmektir.
Bu, bir ölçü çerçevesinde uygulanır, terazinin kefelerinin dengede olması gereklidir. Öncelikle kişi, kendisinin farkında ve kabullenişinde olmalıdır. Kendi iç âleminde uyumlu olmayı sağlamalıdır. Duygu ve düşüncelerinde, davranışlarında uyum olmalıdır.
.
Farkındalık bir cins uyanıklıktır. Aklın olgunluğudur. Ruh ve bedenin uyumlu birlikteliğidir.
Uyku halinde, başına gelen olayları sadece seyrederek bir cins kader içerisinde yaşayan insan, uyandığı zaman bilinci ile bunun farkında olacaktır. Uyanmak rüya halindeki bu kaderden özgürleşmektir. Kişi, kader olarak tanımlanan ve değiştirilemeyen olaylar zincirini, bilincin farkındalığı ile anlayabilir ve eylemleriyle değiştirebilir hale gelir.
Eylemde bulunabilmek için fiziksel beden sahibi olmak gereklidir. Bu nedenle, fiziksel bedenin olduğu mevcut ‘şimdiki yaşam’ ve eylemin gerçekleşebildiği ‘şimdi’ özel bir kıymettedir.

Bilinç sayesinde insan, yaşamdaki ilişkiler örgüsünü dengeleyebilir, duygularını , düşüncelerini yönetebilir ve davranışlarını seçebilir. Böyle bir farkındalığın içerisinde, kabullenmek, olanı anlamak ve buna uygun hareket etmektir.
Bu, kendi içinde, yaşamla ve varoluşla bir olma hali, tam anlamıyla uyumlanma olarak tanımlanabilir.
.
İnsanda akıl olgunluğa ulaşırken tıpkı bilinç gibi farklı evrelerde aktif olur. Duygu ve düşünceleri işleyen, analiz eden, sınıflandıran ve kaydeden bu fakülte fiziksel bir maddeye sahip değildir, daha çok görünmeyen bir işlemci gibidir. Akıl sadece beyin faaliyetleri ile sınırlı da değildir. Düşünce ve duygularla, bedenle ve ruhla bağlantı kurabildiği gibi, rasyonel anlamda hesap ve ölçüm ile analiz yaparak karar verebilir.
Aklın hangi aşamada faaliyet gösterdiği olgunluğunu gösterir, sadece beden üzerine faaliyetteyse sürüngen beyin dedikleri yaşam dürtüsü ile çalışacak, korku ve haz ile karar verecektir. Duygu ve düşünceler ile faaliyetteyse zihin dedikleri öğrendiği kayıtlı deneyimlerine ve hatırladığı –ya da bilinçaltında saklanan– hafıza içeriklerine göre karar verecektir. Salt rasyonel olduğunda ise, hesaplar ve ölçümler üzerine mantık kullanarak karar verecektir.
Görünmeyen bu fakülte ki, buna yetenek, meleke, kuvvet de diyebiliriz, görünmeyen ve fiziksel bir maddeye sahip olmayan diğer bir fakülte ile, ruh ile bağlantıda olduğundaysa, bilincin özüne ulaşma kapasitesini açığa çıkarabilir.
Bizim dilimizde akıl gönül birliği denilen bu bağlantı da simbiytotik bir ilişkidir ve kurulduğunda her iki tarafa da üst seviye yarar sağlayan bir birlikteliktir.
.
YAŞAMIN BÜTÜNLÜĞÜ: TEK BİR VÜCUT
Varoluş çok hücreli bir yaşam formudur.
İnsan bedenindeki sayısız hücrenin farklı görevlerde varlığını sürdürmesine benzer şekilde, her tür varoluşun içerisinde kendi görevini yerine getirir. Bilincin bilgisine sahip olmadan, tam teslimiyette işlev gören türler, içinde bulundukları yapıyı görmeden ve bilmeden yaşarlar. İnsan, aklı sayesinde bilincin gerçek doğasına ulaşabilir.
Bu bütünsel yapıya insanlık organı içerisinde dahil olan insan da, varoluşun içinde bir görevdedir.
Bilincin kendi farkındalığı ile açığa çıkmasına yardım eder.
Bu evren, bilinci açığa çıkaran insana aittir.

Varoluş görevinde, insanın uyanışları yapraklarını açan bir çiçeğe benzetilebilir. Açılan her bir yaprak bir seviyeyi gösterir ve yapraklar merkeze doğru açılmaya devam eder, ta ki öze ulaşıncaya dek.
.
Tek bir vücut olarak tanımlayabileceğimiz varoluşun içinde, cansız olan atomların birleşerek canlı organizmalar meydana getirmesi yaşam bulmak, canlanmak olarak adlandırılabilir. Ancak, gerçekten can veren öge nedir?
Can, bir tür bilgi-enerji formudur.
Atomik yapılar herhangi bir sebeple maddesel bütünlüklerinde bir problem yaşadıklarında ya da maddesel ömürleri bittiğinde bu can veren öge artık devre dışı kalmak zorundadır. Bir süreliğine maddeyi halen gözlemleyebilseniz bile çözünen bu madde artık cansızdır.
Maddeye can veren öge, bitkiler ve hayvanlarda hayatiyeti sağlayan ögedir, maddeyle beraber var olur. İnsanda ise, can ile birlikte ruh adı verilen bir öge daha mevcuttur. Ruhun farkı, içerdiği bilgi ile bir anlam taşımasıdır ve maddeden bağımsız var olabilmesidir.
Yaşama gelen her birey kendi ruhuna bağlı olarak bu anlama sahiptir. Anlam bir mektup gibi zarflanmıştır ve kapalıdır. Açığa çıkmayı bekleyen bu anlam potansiyel olarak fiziksel bedene yüklenmiştir. Her insan, kendi zarfını açıp içindeki mektubu okuyarak potansiyelini hayata geçirebilir.
Yine de, bu sadece bir potansiyeldir. Evrenin var olabilmesi için potansiyelinin harekete geçmesinin gerekliliği gibi, insan harekete geçerek kendini var edebilir. Mektup fark edilip açılmazsa ve okunmazsa anlam kapalı kalacak ve mektup adresine iade edilecektir.
Belki insana benzer biçimde evreni de bir mektup gibi düşünebiliriz, tümüyle kapalı bir sistem değildir, açıldığında okunmayı bekleyen hem kapalı hem de açık bir sistemdir.
.
BEDEN ve RUH
Madde olan beden ve mânâ olan ruhun ilişkisi de simbiyotik bir ilişkidir. Bu simbiyotik ilişkiden beklenen mutual olması yani, karşılıklı bir yarar sağlamasıdır. Beden, ruh ile anlamlanarak bu yararı sağlar, ruh ise bedenlendiğinde işlev görebileceği bir araca sahip olarak bu yararı sağlar.
Karşılıklı denge ve uyum içerisinde yararlı olan bu ilişki tipi, denge ve uyum bozulduğunda kolayca zararlı bir ilişkiye de dönüşebilir. At ve binicisinin arasındaki ilişkiye benzer, ruhun ve bedenin kendi doğalarında iş görmesi gereklidir. Eğer ipler bedenin eline verilirse bu binicisiz bir atın hayvanî doğasında hareket etmesine benzeyecektir. Yine aynı şekilde, bedenin sınırlarını bilmeden atı sürmek de hedefe ulaşmaya engel olacaktır. En ideali, bedeni gerektiği gibi geliştirmek ve yetiştirmek, ruhun yönetimini ise perdelemeden, aklın olgunluğunu kullanarak serbest bırakmaktır.
Ruh, akıl ve beden birliğinde, karşılıklı yarar sağlayan bir ilişki içerisinde insan, tüm potansiyelini açığa çıkarma fırsatını bulabilir.
.
İnsana gerçekten can veren ruh olduğuna göre, bedeni maddesel boyutta beslerken ruhu da mânâ boyutunda beslemek gereklidir. Bunun nasıl olacağını anlamak içinse insan ne ile beslenir önce onu anlamak gerekir.
.
İNSAN NE İLE BESLENİR?
Beslenmeyi tam olarak anlamak için varlık âleminde beslenmeye neden ihtiyaç duyulduğuna ve besin zincirinin nasıl kurulduğuna bir bakalım…

.
Beslenme, bedenin ihtiyacı olan enerjiyi sağlamak için gereken bir ihtiyaçtır. Her varlık belirli bir enerji potansiyeli ile yaşama gelir, ömür süresi bu potansiyele bağlıdır ve değişkendir. Beslenme günlük olarak enerji ihtiyacını sağlayarak, bedenin sağlıklı kalmasını, gelişmesini ve yaşam kalitesini yükseltmesini sağlar.
Besinden yeterli enerji alınamazsa beden günlük ihtiyaçlarını devam ettirmek ve hedeflerine doğru yol almak için yeterli enerjiyi bulamaz. Yanı sıra, doğum öncesinde yüklenmiş olan ömür enerjisinden kullanmaya başlar. Bu nedenle, açlık ve susuzluk, tolerans sınırı aşıldığında organizmanın ölümü demektir.
Bu ihtiyacın her gün devamlı karşılanması gereklidir. Gün içerisinde alınan besinler, sindirilerek enerjiye dönüşür, faydalı bölümleri beden içerisinde dağıtılır, gereksiz ve işlemden geçmiş bölümleri ise beden dışına atılır.
Tek hücreli canlıların ve çok hücreli canlıların beslenme modelleri, bitkilerin ve hayvanların beslenme modelleri birbirlerinden farklıdır. İnsan, çok yönlü beslenebilen bir varlıktır.
.
Ekmek pişirdiğinizde, maya bakterilerini şeker ile beslersiniz, onlar canlıdır. Beslenen mayalar hamura tat ve doku verir. Ancak nihayetinde, siz onları pişirmek için fırınlayacaksınızdır. Bahçenizde yetiştirdiğiniz sebzelere gübre ve su ile bakım yaparsınız, güneş ışıkları altında gelişmeleri için elinizden gelen çabayı gösterirsiniz. Ancak nihayetinde, sebzeler sizin için lezzetli bir yemeğe dönüşecektir. Çiftlikte bakımı yapılan hayvanlar da öyle, hepsi aslında özel bir amaç için beslenerek insanın beslenme zincirine eklenecektir.
Doğada ise her şeyin kendi doğal kuralları var, hiçbir canlı bir diğerini beslenmek üzere yetiştirmez. Doğanın kendi döngüsünde kimin ne yiyeceği aşağı yukarı bellidir. Ama belki de çoğumuzu şaşkınlığa uğratacak şekilde, otobur hayvanlar bile bazı şartlar altında et yiyebilirler. Ya da etobur hayvanların ot yediklerini görebilirsiniz. Bunlar sağlık ve hava şartları gibi özel durumlardaki istisnalardır. Bu nedenle, çiftlikte bakım altındaki bir ineğin tavuk yediğini göremeyebiliriz ancak ormanda bir geyiğin kuş yavrularını yediğini görmeniz mümkündür.
.
Beslenmenin ana sebebi bedene enerji sağlamaktır dedik. Tüketilen enerji miktarına göre alınacak enerji miktarı değişir. Bu yüzden, standart şu kadar yenmeli diye bir durum söz konusu olamaz. Ağır iş yaptığınız bir günde yiyeceklerinizle, oturup televizyon seyrettiğiniz bir günde yiyecekleriniz aynı olmamalıdır. Eğer besin az gelirse beden stoklardan kullanmaya başlayacaktır. Fazla gelirse de stoklayacaktır. Diğer yandan, yediğiniz besinin gerçekten besleyici olması gerekir. Sadece miktar olarak bir gıda tüketmek yeterli değildir, bedenin günlük ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri de besin yoluyla alması gerekir.
Ayrıca besinlerin ve içtiğimiz suyun bilgi ile dolu olduğunu, hücresel hafızalarında geçirdikleri evrelerin kayıtlı olduğunu, bitkilerin ve hayvanların duyarlı varlıklar olduğunu, iyi bir yaşam süreci geçirdilerse iyilik hali taşıdıklarını ve enerjiden fazlasını verdiklerini de unutmamak gerekir.
.
Beslenme modelini oluşturan hücresel yapıdır.
Tek hücreli canlılardan bahsetmiştik. Bu canlıların evrimi sırasında organel yapıları farklılaşmıştır. Farklı yapılarına bağlı olarak, ihtiyaçları olan enerjiyi alma, işleme ve tüketme modelleri de değişmiştir.
.
MİTOKONDRİ VE KLOROPLAST

Mitokondri, hücrenin enerji ihtiyacını karşılayan organeldir, hücresel solunum ile enerji ara maddesini üretir.
Enerji ara maddesi olan ATP, hücrelerin pili olarak tanımlanabilir ve daimi bir devinimle şarj edilir.
İnsan bedeni, yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmek için elektrokimyasal bir enerji sistemi kullanır. Bedenin elektrikle işleyen bölümü sinir sistemidir. Alınan gıdalar ise karbonhidrat, yağ ve proteinler açısından kimyasal bir enerjiye dönüştürülür ve depolanır. Bu depolanan besin değerlerinin kimyasal bağları kırılırken açığa çıkan enerji de hücrelerin ihtiyacı olan enerji olarak kullanılır.
Aslında, hem depolama hem de kullanım işlevi açısından bedenin enerjisi yine tek hücreli yapıları üzerinden sağlanır diyebiliriz.
.

Kloroplast ise, klorofil adı verilen biyolojik pigmentler ile çeşitli dalga boylarındaki ışıkları emerek bitkilerde fotosentezi gerçekleştiren organeldir.
Güneş ışığının emilmesini ve soğurulmasını sağlar ve enerji olarak kullanılmasını sağlamak üzere şekere dönüştürür. Ek olarak havadan karbondioksit alarak karbonhidrat ve oksijen üretimini sağlar.
Mitokondriler ve kloroplastlar evrim içerisinde simbiyotik bir ilişki ile üremişlerdir, yani bir hücre diğer bir hücrenin içerisine girerek burada yaşamını sürdürmüş ve yeni bir yapıya dönüşmüştür.
.
Burada bizim için önemli olan birkaç nokta var;
-Bedenin kapsamlı yapısal bütünlüğünde, her şeyin hâlâ hücre bazında gerçekleştiğini, hücrelerin kendi yapıları içerisinde hem sisteme bağlı hem de bağımsız olarak işlevde olduklarını bilmek.
Her hücre kendi başına bir evren gibidir.

Bedenimizin içinde, sahip olduğumuz hücrelerin on katından fazla mikrobiyata bakterisi vardır, bunlar çoğunlukla barsaklarımızda, yanı sıra derimizde, üreme ve solunum organlarımızda kendilerine yer edinmişlerdir. İyi ve sağlıklı olduklarında konak olan bedenimizin de sağlığını korurlar. Bu hücrelerin tamamı, içinde yaşadıkları insan bedeninin sahip olduğu genomdan yüzelli kat fazla gen içerir, oluşturdukları bu gen havuzuna mikrobiyom adı verilir. Bu hücrelerin bedenimizle kurduğu simbiyotik ilişki karşılıklı yarar ilişkisidir. Bu nedenle, sağlıklı olmak için onları iyi beslemek ve korumak zorundayız.
-Bilmemiz gereken diğer bir nokta, beslenme modelini tanımlarken hücresel yapının ihtiyaçlarını anlamak. İnsan, koloroplasta sahip olmadıkça istese bile sadece güneş ışığı ile beslenemez.
– Ve diğer bir nokta da, etobur ya da otobur olmak arasında keskin bir çizgi olmadığını hatırlamak. Bazı varlıklar her ikisini birden kullanmak zorundadır, bazıları ise sadece birinin baskın kullanımı ile yaşamlarını devam ettirirler.
-Keskin bir ayrımın olmaması, aynı şekilde, canlı ve cansız olma durumunda da geçerlidir. Yukarıda bahsettiğimiz ekmek örneğinde olduğu gibi, kullanılan malzemeler hücre boyutunda canlı olabilirler. İçtiğimiz su bile göremediğimiz mikroorganizmaları içerir, bazıları zararsız olsa da sağlığı etkileyecek şekilde zarar verenleri de vardır.
Varoluşun bütünlüğü içerisinde canlı ve cansız olarak tanımlanan varlıklar içiçe birlikte yaşarlar.
.
Yaşam her zaman birlik ve bütünlük içerisindedir. Hem ‘Ben varsam biz varız’ hem de ‘Biz varsak ben varım’ demeyi öğrenmek gereklidir.
.
BİRLİKTE YAŞAMAK

Peki, birbirinin enerjilerini kullanan iki farklı yapı nasıl işlev görür?
Bahsedeceğimiz şey bir cins alışveriş. Alınan ve verilen bilinçli ya da bilinçsiz olabileceği gibi istek dışı veya isteyerek de gerçekleşebilir.
.
İlişki çeşitlerine baktığımızda, av ilişkisi olarak adlandırılan bir canlının diğeri ile beslenmesini tanımlamıştık. Besin olan canlı hayatını kaybederken, beslenen canlı hayatının devamlılığını sağlar. Bu yaşamın bir gerekliliğidir ve doğanın içerisinde doğal olarak gerçekleşir. Mikroorganizmalardan başlayarak, çok hücreli canlılar, bitkiler ve hayvanlar için her zaman biri diğerinin avıdır. Dünya üzerinde yaşayan tüm varlıklar bu zincirin bir parçasıdır ve insan da buna dahildir.
Ayrıca, fiziksel boyutta, bu av zinciri, doğanın içerisinde bir denge sağlar. Türlerin adedini sınırlı tutarken aşırı çoğalmayı engellemiş olur, hasta ve yaşlı olanların sıkıntısız bir şekilde yaşamlarını sonlandırırken genç ve güçlü olanların yaşamlarını devam ettirmelerine yardım eder. Doğada artık ya da çöp olarak nitelendirilen hiçbir şey yoktur, her şey bir başka şeyin besinidir. En nihayetinde toprak tüm çözünenleri tekrar işleyerek sisteme geri döndürür. Bugün, insanlığın en büyük problemlerinden biri olan atıklar ve çevre kirliliği aslında dengeyi koruyamadığımızın bir işareti.
.
O zaman tekrar dünya’ya gözlerimiz çevirelim ve üzerindeki yaşam ile dünya’nın simbiyotik ilişkisine bakalım.

Dünya’yı tek bir hücre olarak değerlendirdiğimizde, atmosfer hücre zarı gibi koruyucu katmadır. Atmosfer ve çekirdek arasında kalan bölge, sitoplazma benzeri organik ve inorganik maddeleri içerir, büyük oranda su içermesine rağmen ne sıvı ne katıdır, devamlı değişim halinde bir eriyiktir. Magmadaki sıcak bölge yaşamını sürdürmesini sağlayan çekirdeğini oluşturur.
Sitoplazma benzeri alan dünya’da katmanlardan oluşur, genel olarak manto ve kabuk olarak adlandırılır. Kabuk üzerinde en dışarıda toprak ve su mevcuttur, bu alanlar atmosfer ile birlikte yeryüzünde canlıların yaşayabileceği ortamı yaratırlar.
.
Üzerinde yaşayan ve kendisi ile parazit türü bir ilişki sürdüren canlıların dünya’ya yararlarının ne olduğunu henüz bilemiyoruz. Ancak fiziksel anlamda, bu canlıların devinimleri ve yaşam döngüleri toprak yüzey için bir cins besin ortaya çıkarır. Bu toprak alan devasa bir sindirim organı gibi iş görür.
Bu anlamda, dünya ile insan bir anne ve bebek ilişkisine sahiptir. İnsan, bilinci sayesinde ikinci doğumunu gerçekleştirerek kendini bu parazit ilişkisinden çıkarabilir ve hem dünya hem de yaşam ve varoluş ile karşılıklı yarar ilişkisine geçebilir.
Dünya’da yaşam olmasaydı ne olurdu sorusuna teori olarak yanıt verilebiliyor. İkliminin ve yüzeysel yapısının farklı olacağı, oksijenin olmadığı bir ortamda belki venüs ya da mars gezegenlerine benzer bir yapıya sahip olacağı söyleniyor. Bu bağlamda, üzerindeki canlı yaşamın dünya’yı da değiştirdiğini ve geliştirdiğini söyleyemek mümkün.
.
Endosimbiyotik teoriye göre, prokaryot hücrelerden ökaryot hücrelerin oluşması beslenme sonucu ortaya çıkan bir gelişme idi.
İlk canlı formu olan bakteriler milyonlarca yıl varlıklarını sürdürdüler. Kendilerinden küçük bakterileri besin olarak içeri aldıklarında bazılarını sindiremediler ve bu küçük bakteriler hücrenin içinde yaşamlarına devam etti. Geçirdikleri mutasyon ile, iki hücreye de yarar sağlayan bir simbiyotik ilişki kuruldu. Avcı bakteri, bu küçük bakterilere hücre içi bazı görevleri vermiş oldu, aslında içeride zorunlu parazit hayatı sürdüren küçük bakteriler ise, bu güvenli ortamda ihtiyaçları olan materyallere daha kolay ulaştılar, tıpkı gebelikte olduğu gibi, sistemle birleşerek bütünleştiler.
Bu birleşmenin sonucunda, gerçek çekirdeğe sahip olan ökaryot hücreler ortaya çıktı.
İki varlık arasında kurulan bu ilişki yeni bir anlayış getirdi… Sindiremediğin ile birlikte yaşam: Kabullenme.
.
KABULLENME
Şimdi tekrar insana geri dönebiliriz…

‘İnsan ne ile beslenir’ diye sormuştuk…
.
Sadece bedeni yaşatacak gıda maddesi olarak kullanacağı besinler beslemez insanı. Çünkü, insan salt beden değildir.
İnsanı hayata getiren ve varlığını sürdürmesini sağlayan ögeler içerisinde, beden bütünün bir parçasını oluşturur…
İnsan, bedene yaşam veren can’a ve anlam veren ruh’a sahiptir…
İnsan, akıla, duygu ve düşüncelere sahiptir.
.
İnsanın nasıl besleneceğini bulmak için insanı neyin meydana getirdiğini bilmek gereklidir. Aksi takdirde, yalnızca bedene gıda alarak da yaşam sürdürülür ancak, bu gerçek anlamda yaşamak sayılamaz.
Yaşamı, nefes almak, hayatta kalmak ve türü devam ettirmek ile sınırlarsak, insanın dünya’daki varlığı hayvanların âlemi ile benzer olur. Oysa insan, bambaşka bir potansiyle sahiptir.
İnsan, anlayıp anlamlandırabilir… İnsan, üretip yaratabilir…
.
Dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkışını ve evrimini sağlayan bir bilgidir. Kapasitesini hayal bile edemeyeceğimiz bu bilgi halen açılmaya ve kendini açığa çıkararak yaratmaya devam ediyor. Muazzam bir bilinç kaynağından çıkan bu bilgi, var ederken sadece kendi iradesi ile hareket ediyor ve yaratıyor. Canlı cansız tüm varlıklar onun emrinde yaşam buluyor.
İnsan ise, bu bilincin kendisine akıl, istek ve irade verdiği bir yaşam formu. Bu aklı, istekleri ve iradesiyle aynı şekilde yaratma kabiliyetinde. Aynı zamanda aklını, ana bilinç kaynağına bağlayarak bilinçlenme ve kendini geliştirebilme imkânına sahip.
Bütün bunlar insana sunulmuş bir fırsat… görebilirse, fark edebilirse.
.
İnsan, bu potansiyelini açığa çıkarmak için istemek, öğrenmek, kendini beslemek ve geliştirmek zorunda.
Yalnızca bedeninin değil, düşüncelerinin, duygularının, ruhunun gıdasını bulmak zorunda.

.
Varoluş ve yaşam ilişkiler üzerine kuruludur demiştik.
Bu yolculukta insanın anlaması gereken en önemli şeylerden biri, hiçbir şeyin bir diğerinden ayrı olmadığıdır. Biz birilerini ya da bir şeyleri beslerken, birileri ya da bir şeyler bizi besler.
Besin, bazen kolay sindirilir bazen de sindirilemez. Sindirilen zaten sisteme kabul edilmiş ve değerlendirilmiş olandır. Yaşanan problemler ve sıkıntılar, öfke, üzüntü ve korkular, kabul edilemeyen, sindirilemeyenlerdir.
Hayata devam edebilmek ve zararı yarara çevirebilmek için, kritik olan o noktada, ya yenileni kusarak hemen bedenden atmak ya da kabullenmek gereklidir.
Kabullenmek idealinde, iştahlı olmak, her tadı sevebilmek, her şeyi yiyebilmek ve sağlıklı, güçlü bir sistemle hazmederek yarar sağlayabilmek, yaşamın bereketini değerlendirebilmektir. Yaşam sofrasından memnun olmaktır.
En büyük dönüşümler bu farkındalıklı kabullenme ile başlar… İnsan yeni bir insana dönüşür, kendi bilinçsel evrimini yaşar.
.
İşitilen bir söz, içeri alınan bir besindir. Duyguları ve düşünceleri besleyecektir. Güzel ya da çirkin olması yararlı ya da zararlı olmasını belirler.
Okunulan bir yazı, içeri alınan bir besindir. Duyguları ve düşünceleri besleyecektir. Zehir ya da panzehir olabilir.
Gözlemlenen bir olay, içeri alınan bir besindir. Duyguları ve düşünceleri besleyecektir. Hafiflik ya da ağırlık verebilir.
Duyularla alıgılan her şey, duygu ve düşünceler için besindir. Yararlı ya da zararlı olabilir.
.
Sadece duygu ve düşüncelerle de kalamaz, insan aklını ve gönlünü de beslemelidir.
Öğrenmek, kendini geliştirmek, üretmek, yaratmak, güvenmek, konuşmak, paylaşmak, saymak ve sevmek, belki de en önemlisi sevmek… Hepsi ve niceleri ruhun besinidir.
Ve hepsinin özünde kabullenmek yer alır. Varoluşu ve olanları bütünüyle kabullenmek.
Kabullenme, en başta insanın kendi varoluşunadır. Şimdi ve burada olmaktan dolayı yaşam sevinci duymaktır.
.
Yaşam hayatta kalmayı gerektirir. Üremek aynı zamanda üretmektir.
Bu dünya hayatı, tezgahları onlarca çeşit gıda ile dolu bir pazar yerine benzer. İnsan yaşadıkça hangilerini sevdiğini, hangilerinin kendisine iyi geldiğini, hangilerini ise istemediğini ya da yarar sağlamadığını öğrenir.
Yine de insan, yeni bir şey gördüğünde onu tatmak isteyecek ve merak edecektir. Keşfetmek insan için, evrenin genişlemesine benzer şekilde, yaşamını genişletmektir. Yaşamı her yönüyle tadarken, suya karışan göremediği mikroorganizmalar gibi, mutlaka bedeninin ve ruhunun başetmesi gerekenlerle karşılaşacaktır.
Sindirilebilenden yararlanmak ve sindirilemeyenle ilişkiyi yararlı olana dönüştürmeyi başarabilecek akıl ve yetenek insanda mevcuttur.
Bedenin içerisinde her organın bir görevi olması gibi, yaşamın içerisinde her varlığın bir görevi vardır. İnsan bu görevi anladığında, kuracağı ilişkiyi seçebilir. Yakın kalabilir ya da uzaklaşabilir.
Dünya’nın güneş’e olan mesafesi gibi, dengeyi kurabilmek için anlamak, fark etmek, ölçüyü bulmak ve hayata geçirmek gereklidir.
.
YAŞAMIN IŞIĞI

Yaşamın ışığı nereden gelir?
.
Binlerce yıldır yaşıyor olmasına rağmen insanın yaşam hakkında bilmediği ne çok şey var.
Güneş ışıklarının kaynağını görebiliyoruz, oysa yaşama ışık veren şeyin kaynağı bizim için görünmez. Kendi yüzünü ayna olmadan göremeyen insan gibi…
.
Güneş ışığı direkt olarak bitkilerin besin kaynağı. Kloroplastları olmadığı sürece insanlar güneş ışığı ile beslenemez. Oysa siz, güneş’in olmadığı bir yaşam düşünebiliyor musunuz? İnsanın tenine temas eden güneş ışığı ve sıcaklığı bambaşka bir besin kaynağı.
Yeni Gine’de keşfedilen bir kabile, Babuya halkı, barsaklarında yaşayan bir bakteri sayesinde havadaki nitrojeni bedenlerinde proteine dönüştürebiliyorlar. Sadece nefes alarak ihtiyaçları olan günlük proteninin yüzde ellisini sağlayabiliyorlar. Bu da bir simbiyotik ilişki.
Nasıl ki insan nefesi sadece akciğerleri ile değil, cildindeki gözenekler ile de alabilir, kim bilir belki bir zaman sonra güneş ışığı ile beslenmesini sağlayacak bir simbiyotik ilişkiye de sahip olacaktır.
Bilmedikleri ne kadar çok olsa da insan öğrenmeye ve keşfetmeye devam ediyor.
.
İçinde var olduğu bu yaşamı tanımak, kendisi için yaşamın ışığını bulmak belki de insan için keşiflerin en büyüğü.
Belki bir gün insan, ışığı dışarıda aramayı bir kenara bırakıp, kendi içindeki ışığı görebilecek. Gözlerini kapadığında içerisinin dışarıdan daha aydınlık olduğunu göreceği gibi…
Evreni ortaya çıkaran parlama sanki insanın gözlerini açmasını beklemekte…
.
Yaşamın sırrı, insan için yaşamın ışığının kaynağı, kendi içinde en derin karanlığında gizlidir.
Dışa açılan gözlerini değil, içindeki bir göze aydınlık veren bu ışık kaynağı insanın kendine ışık olması gerektiğini anlatır.
Yaşam ancak bu ışığa ulaştığında gerçekten aydınlanır insan için.
Öyle bir aydınlık ve sıcaklık ki, güneş’in teninde yarattığı hoşluk benzeri, yaşamını güzelleştirir, huzur verir, var olmanın sevincini yaşatır insana.
Işık, tüm bilginin kaynağıdır.
Yalnızca ışık olduğunda okuyabilir insan, yaşamı ve anlamını.
.
Sevgiyle… Kendime 1 Mektup, 10-03-2024, İstanbul
.
.
.





































































