Senaryoda bir problem olmalı” diye düşündü…
Eğer bu bir film olsaydı, senaryoda bir problem olmalıydı…
Yoksa neden bir başkasını rolü ona verilmiş olsundu ki?
Karşısındaki kişi onu görmüyor olabilir miydi?
Gözlerinin önündeydi, ona bakıyordu ama, sanki gerçekten de görmüyordu…
“Bu, senin zannettiğin ‘ben’ değilim ben!” dedi.

*
Reklamcılık sektöründe çalıştığım dönemde televizyon seyrederdim; reklam kuşaklarını seyretmek iş için iyi bir şeydi, yorgun eve geldiğim akşamlarda da birkaç diziye bakmak rahatlatıyordu. Şimdiki yabancı Netflix dizileri değil, yerli yapımı dizi furyasının olduğu dönemler…
Tek seferlik filmlerin çabucak son’lanan hikayelerinin aksine, diziler haftanın her gecesinde başka bir âlemin pencerelerini açıp seyirciye farklı anlayış ve ihtiyaçların arzuladığı yaşamları sergileyebiliyor. İnsan aradığı şeyi kendi yaşamında bulamadığında ya da çıkmak istediği halde çıkamadığında yaşamın cenderesinden, dizilerde ve filmlerde başka yaşamları seyretmek bir nevi çözüm oluyor belki de, bir nevi kaçış. Evden kaçamıyorsan, yaşamdan kaçamıyorsan, en azından birkaç saatliğine bir filmin içine kaçabilirsin. Sonrasındaysa sanki sizinmiş gibi bu hayatları izlemek alışkanlık haline geliveriyor…
Tarihsel bir dizi de benim ilgimi çekmişti. Ta ki, başrol oyuncularından birinin isyan ederek diziyi bırakmasına kadar sanırım ben de bu alışkanlıkla devam etmiştim… Sonra ne mi oldu? Gerçek hayatın aksine, kurmaca bir hayat sergileyen dizi, ticari kaygılarla bir anda kaçan oyuncusunun yerine başka bir oyuncu ile anlaştı. Biz de bir hafta önce izlediğimiz kişiyi bir sonraki hafta aynı karakterde ancak bambaşka bir görüntüde buluverdik…
Bambaşka bir görüntüde ama aynı… Dizi için bu çok kolaydı, zaten karakteri yazan senarist ekipte oldukça sanki hiçbir şey değişmemiş gibi, duygular, düşünceler, diyaloglar devam edebiliyordu. Hoş, senarist bile değişse yapımcılar için “Aynı çizgiyi devam ettir” demek kolaydı.
*
“Aynı çizgiyi devam ettir…”
İnsan kendi yaşamına döndüğünde, yaşamın olanca gerçekliği içinde olmasına rağmen, bazen aynı çizgiyi devam ettirdiğini fark ediyor. Sanki, kendi yaşamını değil de kendi görüntüsü içinde bir başkasının rolünü yaşıyormuş gibi.
Fark ettiğinde ise belki de benim gibi ironik bir mizah duygusuyla “Senaryoda bir problem olmalı?!” diye düşünüyordur.
Oysa senaryoda bir problem yok, yaşamın devamlılığın gizemli bir yanı bu: Senaryoyu siz yazmazsanız, mevcut senaryodan çıkmanız asla mümkün olmaz.
*

Doğduğu anda insan yaşama yeni bir başlangıç yapan özgün bir birey olma potansiyeli ile gelir, parmak izi kadar özgün ve tek. Halbuki, yeni başlangıç yaptığı bu yaşamda devam eden bir senaryonun tam da ortasına düşmüş olur. O an itibariyle, bir anne babanın ‘çocuğu’ rolü, belki bir büyükanne büyükbabanın ‘torunu’, birilerinin ‘kuzeni, yeğeni’, evdeki diğer ‘çocuklar’ın ‘kardeşi’ oluverir. Daha ilk anda kendisi için biçilmiş bir rol vardır. Her ne kadar bütün meraklı ve heyecanlı gözler her bebeğin ‘kendi rızkı’ ile yaşama geldiğini düşünse de, bildikleri aile ortamında bu rızık daha ilk andan itibaren belirlenmiş bir çerçeveye sahiptir. Öyle ya, sadece bildiklerimi bilirken, bilmediklerimi nasıl bilebilirim? Herkesin bildiği ‘elinin altında’ olandır…
Doğum öncesinde bebek için hazırlanan boş alanı bebeğin doğduktan sonra doldurması beklenir. Boş alan, fiziksel olarak bebeğin önceden seçilmiş kıyafetleri, beşiği, odası ve oyuncakları ile, enerjisel olarak anne babanın düşünce ve duygularıyla doldurulmuş olsa da yine de boş kabul edilir. Bebeğin gelip tüm varlığı ile o alanı süslemesi, zenginleştirmesi beklenir. Bir yandan merak etmeden duramaz herkes, “Kime benzeyecektir?” acaba… Öte yandan, tüm varlığıyla yaşama geldiğindeyse, yine aynı ironiyle, ismi bile hazırlanmıştır her bebeğin. -İsmin kaderindir derler ya-, sanki kader çizilmiştir, senaryo yazılmıştır önceden, kim gelirse gelsin oynayacağı rol belirlenmiştir gizli anlaşmalarla.
Anne ve baba tüm içtenlikleriyle utkulara sahiptir bebek için; büyüyünce ne olacağı için fikirler vardır, hangi okula gideceği konuşulur, eğer onların bildiği ‘ellerinin altında’ değilse, çevreye bakılır, beğenilen ailelerin ‘ellerinin altında’ hangi bilgiler vardır. Bugünse artık sadece çevreye değil dünyaya da bakılabilir, buna göre seçimler yapılır, beklentiler sıralanır… İdealize bir yaşamın paket programı hazırdır.
Bir de ailenin paketi vardır; kimi arzulanan, kimi korkulan. Aile kendi içindeki başarıları, başarılıları sıralarken, diğerlerini kolayca unutur, onlar ‘kaybedenler’dir; kimi parayı kaybetmiştir, kimi evini ya da eşini, kimi onurunu kaybetmiştir, kimi sevgiyi ya da güvenmeyi, kimi daha ileri gitmiştir kaybetmede biri aklını kaybederken bir diğeri usulca hayatını kaybetmiştir…
*

Yaşama gözlerini açan varlık, tüm potansiyelini göremeden, gösteremeden, sessizce senaryonun bir parçası oluverir…
Mutlaka duymuşsunuzdur, o da “Dedesi gibi mühendis olacak”tır inşallah, ya da “Babasının dükkanını işletecek”tir, “Annesi gibi maharetli” veya “Anneannesi gibi güzel olacak”tır … Kimse kaybedenleri hatırlamak, kaybeden olmak istemez, bazen öyle ileri gider ki durum, aile bir çocuk kaybettiyse, yeni doğana onun adı verilir, sanki kendi yaşam hakkı hiç yoktur da birisinin yerine yaşayacaktır o yaşamı… Aileler saygıdan, sevgiden, türlü sebeplerle geçmişin yaşamlarının ismini verirler çocuklara, ismi aldığınızda cismi de onunla birlikte sizinle beraber yürüyecektir yaşamda…
Bu kadar mı zordur yeni bir yaşama yeni bir isim vermek.? Ya da bu kadar mı zordur ismini bilmek için onun büyümesini, gelişmesini beklemek? Bir avuç tohum bulsaydınız, toprağa ekip beklemez miydiniz ne olduklarını görmek için?
Kim beklemek ister ki! Kimse istemez… mi? O biricik varlığın kendi ismini almasını, düşe kalka kendi yaşam çizgisini bulmasını, belki ellerini sobada yakmasını ama öğrenmesini, yaşamı ve kendini keşfetmesini…
Beklemek zordur insan için; o yüzden bitkiler için gübreler bulmuştur onları kolayca ve arsızca büyütecek. Hayvanlar için çiftlikler kurmuştur onları çabucak dize getirecek. Doğanın başı buyrukluğu için de çözümleri vardır; betonarme şehirler içinde suni göletler, taşıma ağaçlar, istediği ortamı, manzarayı bir anda sunuverir. Gittikçe daha sabırsızlaşır insan, ne tenceredeki yemeğin pişmesini beklemek ister, ne kuyrukta sıranın kendisine gelmesini, ne okulun bitmesini, ne işini öğrenmeyi ne de büyüyüp olgunlaşmayı…
Beklemek zordur insan için… Beklemenin içinde emek vardır, sevgi vardır, bilinmeyene saygı vardır.
Bilinmeyen ise, beklemenin zorluğunun ötesinde, istenmeyendir. Bilim her şeyi bilmek ister. İnsan her şeyi görmek ister. O yüzden insan için kolaydır, aynı çizgide senaryoyu devam ettiren hayatlar. İnsan o kadar alışır ki, bir başka rolü yaşamaya, şansı yaver gitmiş de kimse önemli bir rol vermemişse, kendisi koşarak kendine bir rol kapmaya çalışır mevcut senaryodan…
Adam kadınla evlenir, kadın adamla evlenir ama gördüğü ‘bildiği’dir, baktığı o yeni insan değil, kendi senaryosundaki sevgilidir… İş değişir ama nedense o patron hep aynı gibidir… Yaş ilerler, on yıllar geçer, sanki problemler, sorunlar, sıkıntılar, engeller bile aynıdır hayatta… Sonra şikâyet eder insan, “Neden?!”… Yaşamı anlamadığında şikâyet şikâyet olarak kalır, o bile hep aynıdır.
Oysa şikâyet çözümün ilk farkındalığı olmalıdır…. Ne var ki, kimse yaşamında bilinmeyeni ve beklemeyi istemez… Bilselerdi, değişimin bilinmeyende olduğunu, fark etselerdi gizli potansiyelin beklendiğinde emekle ortaya çıktığının belki de başka bir gözle bakmayı başarabilirlerdi yaşama.
*

Her varlık birey olma hakkına sahip olmalı.
Doğum zordur derler ya, anneden doğmak o kadar da zor değildir aslında, asıl zor olan bu yaşamda kendine doğmaktır.
Kucağınıza aldığınız o minik bebek bir birey olmak için gözlerini açtı dünyaya… Varlığın özgünlüğünü sadece parmak izinde kısıtlı bırakır da potansiyelinden korkarsan bir kalıba oturtman elbette ki daha kolay ve emniyetlidir. Anne baba olmak güzeldir, güzeldir ama zorludur bir yandan, tüm potansiyelin özgürce ve özgünce yeşermesine yardım etmek kolay değildir çoğu zaman. Hele bir de insan zaten kendi de bilmiyorsa yaşamı, yaşamayı…
*
Dünya sürekli öğrencisi olduğumuz bir okul gibi, hem öğrencisi hem öğretmeni olduğumuz bir okul. Bu okulda en büyük toplu öğrenim dersi yaşam sanatıdır. Yaşamı öğretmek için tarih boyunca farklı isimlerde dinler gelmiştir insanlara, tıpkı matruşka bebekleri gibi, görebilen için birbirlerinin içinden çıkıp öze doğru inmişlerdir. Özde ise boşluk karşılar insanı, son bebek de açıldığında içi boştur. Gerçek boşluk… Bu yaşama yeni doğan bir bebek için hazırlanan, aslında en baştan arzularla, beklentilerle, korkularla doldurulmuş sahte boşluğa benzemez…
Gerçek boşluk bilinmeyendir, karanlığın içindeki aydınlıktır… Tüm potansiyeldir, sınırsız ve sonsuzdur… Doğum bu potansiyelden gelir, ölüm bu potansiyele döner…
Devri âlem keşfetmek içindir; potansiyeli. İnsan içinse keşfin tek yolu, aynı çizgiyi devam ettirmekten çıkıp, gerçeği görme cesaretinde olmakla başlar. Göstereceği ilk cesur adım, kim olduğunu keşfetmekle başlayacaktır. İnsan kendini keşfederken yaşamın sırrını keşfeder. Ancak o zaman anlar ki, gerçek yaşamın senaryosu kendi kalemiyle yazılmaktadır…
*
“Bu, senin zannettiğin ‘ben’ değilim ben!” dedi.
“Ama sorun değil, yaşam her an yeni başlangıçlara hazırdır, yaşam yeniyi, yenilenmeyi sever.
Şimdi, tanışabiliriz yeniden.
Eski bildiklerini geride bırakmaya hazırsan eğer, bilinmeyeni merak eden gözlerle bakabileceksen hayata, beklenmedik olan korkutmayacaksa seni, beni tanımak o kadar da zor değil…”
Tüm keşifler kontrol alanı dışında gerçekleşir.
Sen ‘ben’i keşfederken aslında kendini keşfedersin.
Ve insan kendini keşfettikçe özünde yaşamı keşfeder.”
*
Bu dünyaya gözlerini açtıysan eğer, bil ki tüm yaşamın neşesi bir keşif ve keşfin getirdikleridir…
22/08/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar













