Matruşka

Senaryoda bir problem olmalı” diye düşündü…

Eğer bu bir film olsaydı, senaryoda bir problem olmalıydı…
Yoksa neden bir başkasını rolü ona verilmiş olsundu ki?
Karşısındaki kişi onu görmüyor olabilir miydi?
Gözlerinin önündeydi, ona bakıyordu ama, sanki gerçekten de görmüyordu…

“Bu, senin zannettiğin ‘ben’ değilim ben!” dedi.

*

Reklamcılık sektöründe çalıştığım dönemde televizyon seyrederdim; reklam kuşaklarını seyretmek iş için iyi bir şeydi, yorgun eve geldiğim akşamlarda da birkaç diziye bakmak rahatlatıyordu. Şimdiki yabancı Netflix dizileri değil, yerli yapımı dizi furyasının olduğu dönemler…

Tek seferlik filmlerin çabucak son’lanan hikayelerinin aksine, diziler haftanın her gecesinde başka bir âlemin pencerelerini açıp seyirciye farklı anlayış ve ihtiyaçların arzuladığı yaşamları sergileyebiliyor. İnsan aradığı şeyi kendi yaşamında bulamadığında ya da çıkmak istediği halde çıkamadığında yaşamın cenderesinden, dizilerde ve filmlerde başka yaşamları seyretmek bir nevi çözüm oluyor belki de, bir nevi kaçış. Evden kaçamıyorsan, yaşamdan kaçamıyorsan, en azından birkaç saatliğine bir filmin içine kaçabilirsin. Sonrasındaysa sanki sizinmiş gibi bu hayatları izlemek alışkanlık haline geliveriyor…

Tarihsel bir dizi de benim ilgimi çekmişti. Ta ki, başrol oyuncularından birinin isyan ederek diziyi bırakmasına kadar sanırım ben de bu alışkanlıkla devam etmiştim… Sonra ne mi oldu? Gerçek hayatın aksine, kurmaca bir hayat sergileyen dizi, ticari kaygılarla bir anda kaçan oyuncusunun yerine başka bir oyuncu ile anlaştı. Biz de bir hafta önce izlediğimiz kişiyi bir sonraki hafta aynı karakterde ancak bambaşka bir görüntüde buluverdik…

Bambaşka bir görüntüde ama aynı… Dizi için bu çok kolaydı, zaten karakteri yazan senarist ekipte oldukça sanki hiçbir şey değişmemiş gibi, duygular, düşünceler, diyaloglar devam edebiliyordu. Hoş, senarist bile değişse yapımcılar için “Aynı çizgiyi devam ettir” demek kolaydı.

*

“Aynı çizgiyi devam ettir…”

İnsan kendi yaşamına döndüğünde, yaşamın olanca gerçekliği içinde olmasına rağmen, bazen aynı çizgiyi devam ettirdiğini fark ediyor. Sanki, kendi yaşamını değil de kendi görüntüsü içinde bir başkasının rolünü yaşıyormuş gibi.

Fark ettiğinde ise belki de benim gibi ironik bir mizah duygusuyla “Senaryoda bir problem olmalı?!” diye düşünüyordur.

Oysa senaryoda bir problem yok, yaşamın devamlılığın gizemli bir yanı bu: Senaryoyu siz yazmazsanız, mevcut senaryodan çıkmanız asla mümkün olmaz.

*

Doğduğu anda insan yaşama yeni bir başlangıç yapan özgün bir birey olma potansiyeli ile gelir, parmak izi kadar özgün ve tek. Halbuki, yeni başlangıç yaptığı bu yaşamda devam eden bir senaryonun tam da ortasına düşmüş olur. O an itibariyle, bir anne babanın ‘çocuğu’ rolü, belki bir büyükanne büyükbabanın ‘torunu’, birilerinin ‘kuzeni, yeğeni’, evdeki diğer ‘çocuklar’ın ‘kardeşi’ oluverir. Daha ilk anda kendisi için biçilmiş bir rol vardır. Her ne kadar bütün meraklı ve heyecanlı gözler her bebeğin ‘kendi rızkı’ ile yaşama geldiğini düşünse de, bildikleri aile ortamında bu rızık daha ilk andan itibaren belirlenmiş bir çerçeveye sahiptir. Öyle ya, sadece bildiklerimi bilirken, bilmediklerimi nasıl bilebilirim? Herkesin bildiği ‘elinin altında’ olandır…

Doğum öncesinde bebek için hazırlanan boş alanı bebeğin doğduktan sonra doldurması beklenir. Boş alan, fiziksel olarak bebeğin önceden seçilmiş kıyafetleri, beşiği, odası ve oyuncakları ile, enerjisel olarak anne babanın düşünce ve duygularıyla doldurulmuş olsa da yine de boş kabul edilir. Bebeğin gelip tüm varlığı ile o alanı süslemesi, zenginleştirmesi beklenir. Bir yandan merak etmeden duramaz herkes, “Kime benzeyecektir?” acaba… Öte yandan, tüm varlığıyla yaşama geldiğindeyse, yine aynı ironiyle, ismi bile hazırlanmıştır her bebeğin. -İsmin kaderindir derler ya-, sanki kader çizilmiştir, senaryo yazılmıştır önceden, kim gelirse gelsin oynayacağı rol belirlenmiştir gizli anlaşmalarla.

Anne ve baba tüm içtenlikleriyle utkulara sahiptir bebek için; büyüyünce ne olacağı için fikirler vardır, hangi okula gideceği konuşulur, eğer onların bildiği ‘ellerinin altında’ değilse, çevreye bakılır, beğenilen ailelerin ‘ellerinin altında’ hangi bilgiler vardır. Bugünse artık sadece çevreye değil dünyaya da bakılabilir, buna göre seçimler yapılır, beklentiler sıralanır… İdealize bir yaşamın paket programı hazırdır.

Bir de ailenin paketi vardır; kimi arzulanan, kimi korkulan. Aile kendi içindeki başarıları, başarılıları sıralarken, diğerlerini kolayca unutur, onlar ‘kaybedenler’dir; kimi parayı kaybetmiştir, kimi evini ya da eşini, kimi onurunu kaybetmiştir, kimi sevgiyi ya da güvenmeyi, kimi daha ileri gitmiştir kaybetmede biri aklını kaybederken bir diğeri usulca hayatını kaybetmiştir…

*

Yaşama gözlerini açan varlık, tüm potansiyelini göremeden, gösteremeden, sessizce senaryonun bir parçası oluverir…

Mutlaka duymuşsunuzdur, o da “Dedesi gibi mühendis olacak”tır inşallah, ya da “Babasının dükkanını işletecek”tir, “Annesi gibi maharetli” veya “Anneannesi gibi güzel olacak”tır … Kimse kaybedenleri hatırlamak, kaybeden olmak istemez, bazen öyle ileri gider ki durum, aile bir çocuk kaybettiyse, yeni doğana onun adı verilir, sanki kendi yaşam hakkı hiç yoktur da birisinin yerine yaşayacaktır o yaşamı… Aileler saygıdan, sevgiden, türlü sebeplerle geçmişin yaşamlarının ismini verirler çocuklara, ismi aldığınızda cismi de onunla birlikte sizinle beraber yürüyecektir yaşamda…

Bu kadar mı zordur yeni bir yaşama yeni bir isim vermek.? Ya da bu kadar mı zordur ismini bilmek için onun büyümesini, gelişmesini beklemek? Bir avuç tohum bulsaydınız, toprağa ekip beklemez miydiniz ne olduklarını görmek için?

Kim beklemek ister ki! Kimse istemez… mi? O biricik varlığın kendi ismini almasını, düşe kalka kendi yaşam çizgisini bulmasını, belki ellerini sobada yakmasını ama öğrenmesini, yaşamı ve kendini keşfetmesini…

Beklemek zordur insan için; o yüzden bitkiler için gübreler bulmuştur onları kolayca ve arsızca büyütecek. Hayvanlar için çiftlikler kurmuştur onları çabucak dize getirecek. Doğanın başı buyrukluğu için de çözümleri vardır; betonarme şehirler içinde suni göletler, taşıma ağaçlar, istediği ortamı, manzarayı bir anda sunuverir. Gittikçe daha sabırsızlaşır insan, ne tenceredeki yemeğin pişmesini beklemek ister, ne kuyrukta sıranın kendisine gelmesini, ne okulun bitmesini, ne işini öğrenmeyi ne de büyüyüp olgunlaşmayı…

Beklemek zordur insan için… Beklemenin içinde emek vardır, sevgi vardır, bilinmeyene saygı vardır.

Bilinmeyen ise, beklemenin zorluğunun ötesinde, istenmeyendir. Bilim her şeyi bilmek ister. İnsan her şeyi görmek ister. O yüzden insan için kolaydır, aynı çizgide senaryoyu devam ettiren hayatlar. İnsan o kadar alışır ki, bir başka rolü yaşamaya, şansı yaver gitmiş de kimse önemli bir rol vermemişse, kendisi koşarak kendine bir rol kapmaya çalışır mevcut senaryodan…

Adam kadınla evlenir, kadın adamla evlenir ama gördüğü ‘bildiği’dir, baktığı o yeni insan değil, kendi senaryosundaki sevgilidir… İş değişir ama nedense o patron hep aynı gibidir… Yaş ilerler, on yıllar geçer, sanki problemler, sorunlar, sıkıntılar, engeller bile aynıdır hayatta… Sonra şikâyet eder insan, “Neden?!”… Yaşamı anlamadığında şikâyet şikâyet olarak kalır, o bile hep aynıdır.

Oysa şikâyet çözümün ilk farkındalığı olmalıdır…. Ne var ki, kimse yaşamında bilinmeyeni ve beklemeyi istemez… Bilselerdi, değişimin bilinmeyende olduğunu, fark etselerdi gizli potansiyelin beklendiğinde emekle ortaya çıktığının belki de başka bir gözle bakmayı başarabilirlerdi yaşama.

*

Her varlık birey olma hakkına sahip olmalı.

Doğum zordur derler ya, anneden doğmak o kadar da zor değildir aslında, asıl zor olan bu yaşamda kendine doğmaktır.

Kucağınıza aldığınız o minik bebek bir birey olmak için gözlerini açtı dünyaya… Varlığın özgünlüğünü sadece parmak izinde kısıtlı bırakır da potansiyelinden korkarsan bir kalıba oturtman elbette ki daha kolay ve emniyetlidir. Anne baba olmak güzeldir, güzeldir ama zorludur bir yandan, tüm potansiyelin özgürce ve özgünce yeşermesine yardım etmek kolay değildir çoğu zaman. Hele bir de insan zaten kendi de bilmiyorsa yaşamı, yaşamayı…

*

Dünya sürekli öğrencisi olduğumuz bir okul gibi, hem öğrencisi hem öğretmeni olduğumuz bir okul. Bu okulda en büyük toplu öğrenim dersi yaşam sanatıdır. Yaşamı öğretmek için tarih boyunca farklı isimlerde dinler gelmiştir insanlara, tıpkı matruşka bebekleri gibi, görebilen için birbirlerinin içinden çıkıp öze doğru inmişlerdir. Özde ise boşluk karşılar insanı, son bebek de açıldığında içi boştur. Gerçek boşluk… Bu yaşama yeni doğan bir bebek için hazırlanan, aslında en baştan arzularla, beklentilerle, korkularla doldurulmuş sahte boşluğa benzemez…

Gerçek boşluk bilinmeyendir, karanlığın içindeki aydınlıktır… Tüm potansiyeldir, sınırsız ve sonsuzdur… Doğum bu potansiyelden gelir, ölüm bu potansiyele döner…

Devri âlem keşfetmek içindir; potansiyeli. İnsan içinse keşfin tek yolu, aynı çizgiyi devam ettirmekten çıkıp, gerçeği görme cesaretinde olmakla başlar. Göstereceği ilk cesur adım, kim olduğunu keşfetmekle başlayacaktır. İnsan kendini keşfederken yaşamın sırrını keşfeder. Ancak o zaman anlar ki, gerçek yaşamın senaryosu kendi kalemiyle yazılmaktadır…

*

“Bu, senin zannettiğin ‘ben’ değilim ben!” dedi.

“Ama sorun değil, yaşam her an yeni başlangıçlara hazırdır, yaşam yeniyi, yenilenmeyi sever.
Şimdi, tanışabiliriz yeniden.

Eski bildiklerini geride bırakmaya hazırsan eğer, bilinmeyeni merak eden gözlerle bakabileceksen hayata, beklenmedik olan korkutmayacaksa seni, beni tanımak o kadar da zor değil…”

Tüm keşifler kontrol alanı dışında gerçekleşir.
Sen ‘ben’i keşfederken aslında kendini keşfedersin.
Ve insan kendini keşfettikçe özünde yaşamı keşfeder.”

*

Bu dünyaya gözlerini açtıysan eğer, bil ki tüm yaşamın neşesi bir keşif ve keşfin getirdikleridir…

22/08/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Mutlu musun?

Durmak… Dinlenmek… Sürekli hareket halinde olmaya teşvik edilen insan için ne zordur bazen kısa bir mola vermek.

Alelacele… Yaşamda o kadar çok şeyi telaş içinde yaparız ki otomatik pilota bağlanan araçlar gibi yaşarız. Yol bittiğinde bazen fark etmezsiniz hangi ara nerelerden geçip geldiniz bu noktaya…

Fark etmek… Başka bir dünyaya açılan kapının anahtarı ne diye sorsalar bazıları para, bazıları güç, bazıları yetenek veya şöhret diyecektir… Oysa bu kapının altın anahtarı ‘fark etmek’tir. Ancak fark ettiğimizde başlar değişim. Değişim olmadan dönüşüm mümkün olmaz. İnsan istediği kadar niyet etsin, eğer fark edemiyorsa hâl’ini, durduğu yeri, sahip olduklarını, içinde gizlenenleri, yaşamı ve güzelliği, ‘başka bir dünya’ tatlı bir şarkı gibi sadece sözlerde, hayallerde kalır…

İnsan, düşünen varlık… Düşünmesiyle gururlu, düşünmesiyle ayrıcalıklı, düşünmesiyle tanımlı… İnsan kendini düşünceleriyle ayırır, kendine göre en yakın gördüğü hayvanlar âleminden. Ayrım bir kez başladı mı bir tek hayvanlarla kalmaz, insan kendini düşüncesiyle ayırır, diğer insanlardan, doğadan, dünyadan, yaşamdan, var oluştan… Öyle bir ayrımdır ki bu, insan var ettiği benliğinin tüm gururu ve ayrıcalıkları içinde fark etmez etrafında ördüğü duvarları, kendine yarattığı küçük tecrit odasını…

Yaşamsa birlik, beraberlik ister… Siz hiç görmemiş olsanız da yaşamın bir kanun kitabı vardır. Bu kitabı bulup okumak ancak yaşamakla mümkün olur. Sayfaları sizi çevreleyip kuşatan her yerde, her şeydedir. Ancak, gözlemleyip fark ettiğinizde bulursunuz kitabı ve okuyup anlarsınız size öğreteceklerini…

Durmadan görmek, susmadan dinlemek, dinlemeden anlamak mümkün olmaz ki… İnsan önce kendine bir ‘dur’ demeli. Durdurmalı tüm hareketi, tüm çalkalanmaları, dışsal ve içsel âlemlerinde… Nasıl ki durgun su yansıtır net görüntüyü, ancak durduğunda netleşir insan için her şey, tüm görüntüler…

Durgunluğun içindedir tüm gizler… İnsan durduğunda saklananlar bir bir ortaya çıkmaya başlar. Bazen kaçtıkları, bazense peşinden koştukları… Anlamlandıramadıkları, merak ettikleri, bulmayı arzuladıkları sadece durgunluğun içinde gizlenirler…

Bir kez durdurmaya başladığında, kolay gelir önceleri, istemediklerine ‘hayır’ demeye başlamak, hareketi yavaşlatmak, bedeni durdurmak… Gittikçe ustalaşır insan. Öyle bir noktaya gelir ki, artık sürekli konuşan zihine de bir dur demek gerekir… Zihinse dirençlidir, tıpkı bir komuta merkezi gibi, ipleri elinden bırakmak istemez. Her şey durur, durur ama zihin bir türlü durmak istemez, öyle ya aslında diğerlerini durduran da zihindi! Suskunluk ölüm gibi gelir zihine, sanki konuşmadığında var olmuyordur, sürekli üretir; iyi günündeyse fikirler, heyecenlar, hedefler, kötü günündeyse üzüntüler, endişeler, korkular üretir…

İyi günler hoşumuza gider ama kim ister kötü bir günü?.. Halbu ki, iyi ya da kötü gün fark etmez, insan bir kere ipleri zihnin eline verdi mi, arabacının kırbaçladığı atlar gibi çılgınca koşmaktan başka çaresi yoktur…

Yine de derler ya her zehirin bir panzehiri vardır, döngüyü kırmak insanın kendi ellerindedir… Hisler zihnin düşünce âleminin panzehiri gibidir. Ancak hissetmek durdurur önce zamanı, sonra koşturmacayı, sonra düşünceleri… Düşüncenin durduğu zamandadır ‘an’ ve ancak ‘an’dadır yaşam…

Şimdi, bir bakın bakalım…

Ne duyuyorsunuz?

Ne görüyorsunuz?

Ne tadı alıyorsunuz?

Ne kokluyorsunuz?

Neye dokunuyorsunuz?

Sadece hissettiklerinize bakın… İsterseniz kapatın gözlerinizi usulca, bazen dışa kapandığında içte kolayca açılır gözler. İnsan başka bir dünyayı ancak başka gözlerle görebilir…

Ama dikkat edin, birden kendinizi yorumlar ve açıklamalarla başbaşa bulduysanız, zihin konuşmaya başlamış demektir. Kurnazdır zihin, koyun postu altındaki kurt gibi şekil değiştirmeye kandırmaya yatkındır…

Yine de kızmamak lazım zihine, uzun yılların alışkanlığı birden değişmiyor. Kovmayın düşünceleri, bırakın gelsinler, içerisi o kadar kalabalık ki çıkış kapısını arıyorlar sadece, kapıyı nazikçe gösteren siz olun, her bir düşünceyi yakaladığınızda bilinçli olarak hislere yönelin. Önce yığınla sonra tek tek gelecekler, önce sürekli bastıracak sonra seyrekleşecekler…

Bir düşünceden sonra diğerinin ne zaman ortaya çıktığına bakın… Arada bir boşluk var… İlk başta o kadar küçük ki fark etmesi imkanız gibi… Gözlemlerken ortaya çıkan bu boşluk bir kez rahatlayıp genişlemeye başladığında belki de ilk kez tanışmış olacaksınız zamanın durması ve ‘an’ın ortaya çıkmasıyla…

‘An’da kalmak, ‘şimdi’de olmak, aktif bir zihinle olmuyor, hislere dönmek gerekli. Hisler kuvvetlendiğinde ve yer edindiğinde zihnin kontrol dışı emirlerini kolayca geri çevirirler. Zihin sustuğunda belki de ilk defa duyarız yaşamın sesini, bize seslenişini… Dengede, sevgi dolu, huzurlu ve sağlıklı olmak için kendimizde bir yer açarız…

Geçmişi değerlendiren ve geleceği planlayan zihnimizle eşsiziz. Ama aynı zihnimiz en büyük ıstıraplarımızın da sebebi; geçmiş ve gelecek arasında şimdi’yi fark etmeden yaşamamıza neden. Herhangi bir negatif düşüncenin esirindeki zihinden ise sağlıklı bir karar beklemek imkansız…

Hislerime kapı açtığımda beni götürdükleri başka bir dünyada bulduğum ‘ben’ hep ‘mutlu ve meraklı’ oldu. Sevdiğiniz bir şey yaptığınızda sonuç mutlaka size keyif verecektir. Eğer yapmıyorsanız da bunu fark edip değiştirmek sizin elinizde. Unutmayın, yaşam ‘an’lardan oluşuyor, zaman bir tek zihninizde…

Çok uzun yıllar önce, bir akşam üzeri, mezuniyetimden beri hiç görmediğim bir öğretmenime rastladım. Merhabalaştıktan sonraki ilk sorusu “Mutlu musun?” oldu… O kadar tuhaf gelmişti ki bu soru, konuşmanın devamını hiç hatırlamama rağmen bu soruyu hiç unutmadım… Şimdi, siz kendinize sorun, mutlu musunuz?..

04/06/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Kar Beyaz

Her çocuk masallarla uyur, gerçeklere uyanır…

Tüm masallar çocuklara, içimizdeki çocuğa, yaşamı anlatır…

Bilsek de bilmesek de, fark etsek de etmesek de, tüm masallar aslında gerçektir…

Dün çocukluğuma geri götüren bir masal izledim, evet bugün masalları artık izliyoruz, sinema sektörü bugünün bakış açısı ve yorumuyla tekrar hatırlatıyor bize eski masalları. Hikâye örgüleri süslenerek zenginleştirilmiş, biraz değiştirilmiş olsa da, öz korunarak, hayal gücünü kısıtlayan ama görsel zevki artıran bir şekilde anlatılıyor eski masallar ve bugünün masalları oluyorlar…

Hep eski masallar diyoruz, bugüne ait yeni masallar yok mu?

Elbette var ama, artık onları ateş başında toplanmış bir grup insanın ‘öykücü’nün ağzından çıkacak kelimeleri beklediği gibi dinleyemiyoruz, onları yaşamın içinde duyup dinlemeniz gerekiyor… Bugünün masalları da bir o kadar gerçek.

Belki de bu yüzden kafası biraz karıştı günümüz insanının, belki de bu yüzden gerçekler masal gibi geliyor bize…

Çocukluğumun hoş bir masalı… Neden Pamuk Prenses demişler bilemiyorum, aslında Kar Beyaz’dır küçük bebeğin adı, kalbi kar kadar saf ve temiz, kendisi kış günü açan gül kadar sıradışı, dayanıklı ve güzeldir…

Bir de kötü cadı vardır masalda, her gün aynasına bu dünyada kimin ‘en güzel’ olduğunu sorar. Ayna bildiğimiz bir ayna değildir, gerçekleri söyler sahibine… Soru da bildiğimiz güzellik sorusu değildir, soru bir tek kelimede binbir anlamı sorgular; bilmek ister kimdir en adil ve dürüst olan, kimdir bereketli ve uğurlu olan, kimdir müsait ve engelsiz olan, kimdir açık ve pürüzsüz olan, kimdir saf, lekesiz ve zarif olan, kimdir hoş, bütün ve hayırlı olan, kimdir doğru ve hakkaniyetli olan, kimdir açık seçik okunaklı olan, kimdir en ‘güzel’ olan?.. Ayna sırlı bir aynadır, sahibine yalan söylemez, her gün içinde ne varsa dışından yansıtır bakana. İçindeki iyilik bir toz tanesi kadar küçük bile olsa gösterir, gizlenmiş bile olsa derinlerde aynanın sırrından kaçış yoktur.

Masalda anlatıldığı kadarıyla kıskançlık verecek kadar ender olan Kar Beyaz’ın güzelliği, kötü cadının içinde ona sahip olma arzusu uyandırır, kendi sınırlarıyla sınırlayıp kapatmak ister güzelliği. “Sadece ben olmalıyım” der içindeki kötülük, sadece ‘ben’ bu dünyada her şey olan…

Güzel bebek kral ve kraliçenin koruması altındayken hilesiz gerçekleşemez bu arzu… Masal bu ya, her şey birbirinin içinde gizlenmiş, iyilik kötülüğü saklamış, kötülük iyiliğin kurtuluş kapısı olmuştur bu öyküde…

Tabii, masalın ‘masal’ olması için bir macera gerekir. Kahramanlarının kaybedip bulması, tehlikelerden geçmesi, öğrenmesi, değişmesi gerekir…

Yaşamın ‘yaşam’ olması gibi…

Kahraman sen olduğunda yaşam senin macerandır, önce kaybolup sonra kendini bulacağın, tehlikelerden geçip güvene ulaşacağın, öğrenip değişeceğin bir macera…

Masalı dinlemek istemezsen eğer, yaşam ‘yaşam’ olmadan kalır, sadece boş kelimeler, bir kitap sayfasındaki cümleler kadar ölü… Yaşam ancak anlatıldığında canlanır, yaşamın anlatılacak bir öykü olması ise senin ne kadar yaşadığınla bağlantılıdır…

Kar Beyaz -ben bu ismi tercih ediyorum- anne ve babasını kaybeder, kötü cadı tarafından uzun yıllar bir kuleye hapsedilir, öyle koparılmıştır ki yaşamdan tüm dış dünya onun öldüğüne inanır. Ama saf kalbinin içinde umut ve sevgi hep canlıdır, taş duvarlar arkasında kalbinin sesini ise özgürlüğün sembolü kuşlar duyar sadece. O kuşlar ki kurtuluşun kapısını aralarlar bilgece…

Macera ise bu kapıdan geçince başlar… Artık hapis hayatı sona ermiş, içinde kurtuluş aleviyle dış dünyaya adım atan saf kalp türlü zorluklardan geçecektir…

Dış dünyaya ilk adım, gizemli ormanın içinedir, burada tüm korkular ve endişeler korkunç yok edici yaratıklar olarak gerçeğe dönüşür. İçine giren kolayca kaybolur, fark etmez hepsinin kaynağı kendindedir. İlk ders cesur olmaktır, zihnin yarattığı tüm endişe ve korkuları, duyguların sahipsiz çalkalanmasını akıl ile dizginleyip, saf kalbi cesaret ateşi ile beslemek gerekir…

Yolculuk, yol arkadaşsız olmaz, gizemli ormanda yolu gösterecek bir avcıdır, Kar Beyaz’ın ilk yol arkadaşı. Ona cesur olmayı öğretir. Aslında bilmeden kendi de öğrenmektedir, çünkü tek başına cesaret yetmez bu macerada, kalp kapalı olduğunda tüm yaşam amaçsız bir sürüklenmedir, tıpkı akıntıya kapılmış güçlü bir ağaç gövdesi gibi, dayanıklıdır ancak köklerinden koparılmış, dalları kırılmış ve artık çiçek açması imkânsız bir yolcudur…

Cesaret ateşini yakan kendini keşfetmek için hazırdır. Yolda onu yedi cüceler bekler, her biri farklı bir karakterde, insanın farklı hallerini anlatırlar. İnsan bedenindeki yedi kapı gibi her birinin içinden geçip öğretisini almak gerekir. Yedi cüceler koruyup kollamak isterler Kar Beyaz’ı, saf kalbi, birlikte olduklarında güçlüdürler, bilirler ki tüm kapılardan geçilmeden yaşamda dimdik ayakta durmak zordur…

Kar Beyaz, avcı ve yedi cücelerin hep beraber girdikleri ikinci orman sihirlidir sanki, aklın hayal edebileceği tüm güzellikler canlanmıştır, “Burası, perilerin diyarı” der cüceler, burada her şey mümkündür. Bir tek burada kendinden kendine dokunabilir saf kalp ve kendini aşikâr eder, açılır, gözle görülür, elle tutulur olur, o an’da yaşam ‘yaşam’a dokunur, her dokunuş hayatın kendisi olur…

Ve yaşam der ki, her şey zıddıyla var olacaktır. Güzelliğin zirvesi çirkinliğin başlangıcıdır. Mutlulukla atılan kahkahaların gözyaşlarına dönmesi gibi, kötü cadının kıskanç arzusu kolayca bulur onları bu zirve anında… Şimdi kararlılık gerekmektedir, öyle ya insan gördüğü her engelde yürümekten vazgeçse, ne yol ne yolculuk ne de yolcu kalırdı geriye…

Tüm zıtlıklar dengenin bulunması içindir. Denge ise görecelidir. Yaşam o kadar güçlüdür ki, galip olan olmak ister, doğum kuvvetlidir, yaşamın dünyaya gözlerini açması için büyük bir arzuya ve cesarete ihtiyacı vardır. Başka bir dünyanın varlığından emin, bebek ilk ve en zor yolculuğunu yapar anne rahminden yaşamın kollarına…

Kötü cadı ise bir başka kararlılıktadır, Kar Beyaz’ın saf kalbini ister, sonsuz gençlik ve güzellik için, ardında ise açgözlülük gizlidir, hükmetmek kolaydır hileyle ve kandırarak, en kolayı da sevginin ardına gizlenerek. Sahte sevgiyle sunulan elmanın içindeki zehirdir tüm bu açgözlülük ve bencillik. O zehir ki saf bir kalbi bile öldürebilir kolayca, tek bir ısırık elmadan, yaşamı elinden alır yaşamın, aldatılmanın hüsranıyla…

Son ders ölümdür… Ancak yaşamda tüm kötülüklerden ölen doğabilir iyiliğin dünyasına, son kapıdan geçiş için saf sevgidir anahtar. Ölümün diyarından geri gelmek mümkün değil derler, bu yüzden ölü kalır çoğu kişi tekrar nasıl doğacağını bilemeden… Bazıları aşkın ölümü aşacağını söyler. Aşk bile çaresizdir aslında, gözü öyle kördür ki, içindeki bencilliği ve çıkış kapısını görmesi imkânsızdır… Bir tek saf sevgidir, hiçbir beklentisi olmayan sadece sevginin kendisidir ölümü yenebilen…

Tekrar doğuş, gerçek yaşam ancak saf sevgi ortaya çıktığında başlar…

Kalpten kalbe aktarılan bir tek ‘sevginin yaşamı’dır… Bu yüzdendir kötü cadı asla en ‘güzel’ olamaz, sevgi sınırsız ve sonsuzdur, kısıtlanıp kapatılamaz, sevgi yaşamdır…

Merakla dinleyenler “Peki sevginin yaşamı nedir?” diye sorarlar öykücüye.

Ama bu masal şimdilik burada bitmiştir, Kar Beyaz sevgi dolu bir öpücükle yaşama geri döner… Tüm masallar gibi bu masal da ‘mutlu bir son’a sahiptir…

Öykücünün anlatısı bittiğinde, masal diyarından uyandığında herkes gerçeğe geri döner, eskiden olsa ateşin etrafında toplanmış, şimdi belki televizyon başında bizler, gerçeğe geri döneriz… Masal bitmiştir, bizleri bekleyen gerçek hayattır…

Öyle midir gerçekten?

Belki bu masal gerçekti, belki de senin yaşamın bir masal?…

Şimdi bul bakalım hayatındaki kötü cadıyı, yolculukta seni bekleyen yol arkadaşlarınla ilk adımın dış dünyaya gizemli ormana, yeterince cesur olman gerek bu karanlık labirentten çıkmak için, ödülüyse seni bekleyen perili ormanda, yaşamı gerçekten ilk defa görmen için sana zarifçe sunulan doğada…

Ve belki de senin masalında öykücü, gördüğü zaman nasıl can kulağıyla dinlediğini, anlatır diğer masalı ‘sevginin yaşamı’nı…

14/04/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Arkadaş

Yanınızda en çok kimin olmasını isterdiniz?…

Sizi yargılamadan seven, dinleyen, anlayan, değiştirmeye çalışmadan kabul eden, sohbet edebileceğiniz, beraber gülüp rahatlayabileceğiniz, içinizi ısıtan, korkularınızı ortadan kaldırıp güven veren…

Kimin olmasını isterdiniz?…

Buddha ölümünden sonra tekrar geri geleceğini söyledi, yirmi beş yüzyıl sonra tekrar geri geleceğini… Geri geldiğinde adı Maitreya olacak…

Bugün çoğu kişi onun gerçekten geri geleceğini düşünüyor… Tıpkı İsa’nın geri geleceğini düşünenler gibi…

Maitreya kelime anlamı olarak arkadaş demek, dost.

Aslında Buddha kendisinin geri geleceğinden bahsetmiyordu, açtığı yolun yirmi beş yüzyıl sonra ulaşacağı bir zamandan bahsediyordu… Artık mürid mürşit ilişkisinin sona erdiği, öğretmen ve öğrencinin döneminin kapandığı bir zamandan bahsediyordu…

Arkadaş…

Yanımızda olmasını en çok istediğimiz kişi…

İster annemiz ister babamız olsun, ister eşimiz ister çocuğumuz, isterse yollarımızın kesiştiği insanlar olsun, eğer arkadaş olduysak yanımızda olmasını istediğimiz onlardır…

Hatırlarım, ben çocukken kan kardeşler vardı, geçek kan bağıyla bağlanmadığınız ama kalben kardeşiniz olan insanlar. Ahiretlikler vardı, bu dünyada ömür bittiğinde diğer dünyada birlikte olmak istediğiniz insanlar… Hatta arkadaş kelimesi yetmezdi bize, dost derdik onlara, arkadaş ötesi, tüm sırların paylaşılabildiği belki de bize bizden yakın olanlar…

Çıkarsız, beklentisiz, korkmadan, üstünlük taslamadan, kızmadan sadece kalpten kalbe samimiyet ve sevgiyle kurulan bir ilişki… Gönül bağı…

Bahçenizdeki tüm çiçeklerin, bitkilerin, ağaçların farklı bir dili vardır. Evinizde yetiştirdiğiniz her bitki farklı bir ihtiyaçtadır. Ustalık ister çiçeklerle konuşmak, hangisinin güneşi ne kadar sevdiğini, hangisinin ne kadar su istediğini bilmek. Hiç biri birbirinin aynı değildir…

İnsan bilir, bilir bilmesine de bitkilerin bile bu kadar farklı olduğunu kabul ettiği bir dünyada herkesin birbirinin aynı olmasını ister, herkesin kendisine benzemesini bekler…
Sevdiğiniz yemeği herkes sevsin, ‘ne güzel’ dediğiniz bir manzaraya herkes hayran olsun, tuttuğunuz takımı herkes desteklesin istersiniz… Bir de diğerleri vardır, sizin gibi düşünmeyen, sizin gibi hissetmeyenler…

Oysa herkesin hamuru farklı. Tıpkı çiçekler gibi… Kimimiz güneşi daha çok sever, kimimiz hafif bir rüzgarda hastalanırız, kimimiz su kıyısından, kimimiz sarp yamaçlardan hoşlanırız, kimimiz mevsimlik çiçekler gibi çok kök salmayız, kimimizse ulu çınarlar gibi asırlık sağlam köklere sahip oluruz… Dünyanın dört bir köşesinde yaşayan milyonlarca insan farklı şeylere meyleder, farklı şeylere ihtiyaç duyar, farklı şeylerden zevk alırlar…

Bana iyi gelen bir şey belki de sana iyi gelmez. O halde neden ısrar ederiz?…

İhtiyacım olan belki de senin bana vermek istediğin değil. Neden anlamak istemeyiz?..

Neden ısrar eder ve anlamayız… Her birimiz farklıyız.

Bu yüzden biraraya geldiğimizde bazen birbirimize çekilir bazen de birbirimizden uzaklara itiliriz.

Çekim varsa -ya da günümüzün tabiriyle frekansımız uyuyorsa- o zaman birlikte olmak yaşanan en güzel keyife dönüşür.

Arkadaşla yapılan her şey sevgi, kahkaha ve neşe getirir…

Buddha geri geldiğinde adının Maitreya olacağını söyledi…

Bu, artık ‘arkadaş’ın zamanı olacak. Yargılamadan seven, kabul eden, hoş gören, affeden, şefkat ve anlayış gösteren, neşe ve huzur veren, güzellik getiren, yaşamı yaşanır kılan arkadaşın zamanı…

Her şey tutku ve aşkla başlar. Dönüştüğünde ise tüm tutkular ve aşklar sevgi olurlar.

Aşk, ateşi yakan kıvılcım gibidir, görevi ve ömrü kısadır. Yanan ateşin sıcaklığıdır dönüşümü sağlayan, soğuk ve karanlığı değiştiren, sıcak ve aydınlığı getiren…

Ne kıvılcım ne de ateş kalıcı değildir, kıvılcım ateşe, ateş sıcaklığa, aşk sevgiye dönüşür, kalıcı olan sevgidir…

İnsan yaşamındaki her tutku her aşk, ister bir hedefe ister bir kişiye duyulsun, sonunda sevgiye dönüşebiliyorsa kalıcıdır…

Tıpkı arkadaşlık gibi, sadece sevgi üzerine inşa edilen tek ilişki…

İnsan için sevdiğini bulmak hem zor hem de kolay.

Gerçek bir arkadaş, gerçek dostluk insanın en saf, en çıplak halini gerektirir… Cennette yaşayan Adem ve Havva gibi, çıplak olup çıplaklığın bir utanç olmadığı halini…

Tüm isimlerden, tüm sıfatlardan soyunmadan ulaşamaz insan en saf haline.

Arkadaş, en çıplak halinde ona utanmamasını, güzelliğini gösteren kişi olur, yargılamadan seven ve kabullenen kişi…

Yirmi beş yüzyıl geçti…

Şimdi, geri gelen arkadaş…

İnsan artık arkadaş ile öğrenecek yaşamı, yaşamayı…

O seni dinleyebiliyor, seni anlayabiliyor. Sen de onun arkadaşı olmak için onu dinlemeyi ve anlamayı öğrenebilirsin.

Hepimiz birbirimizi dinlemeyi ve anlamayı öğrenebiliriz…

Farklılık ve çeşitliliğimiz değişmeyecek, ne demişler “bu dünyanın düzeni böyle”.

Ancak, en büyük farkı hep birlikte yaratabiliriz.

Birbirimizin arkadaşı olmak hem zor hem de kolay.

Kalbini açtığında ve kalbimi açtığımda,

kalpten kalbe konuşmaya başladığımızda,

tek bir frekans olduğumuzda,

saf sevgi,

arada hiçbir mesafe kalmadığında,

sen ve ben bir olduğumuzda,

yeni bir dünya var olur,

hepimiz için yaşanacak yeni bir dünya…

08/04/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Yaşam Ustası

Bana ispat et!” diyordu.

Kanıta ihtiyacı vardı.

“Başka türlü nasıl emin olabilirim ki?”

Haklı, nasıl emin olabilirdik ki başka türlü…

İnsan sağlam adımlarla yürümek ister. Gittiği yolun onu hedefine götürmesini bekler.

Binlerce yıldır var olan insanoğlunun birikmiş tecrübesi insan için güvenilir yoldur.

Bildik rotalarda ilerlemek için önceden çizilmiş bir haritadan daha iyisi yoktur…

Yoktur, yok olmasına da, bildik rotada bilmedik rüzgarlarla karşılaştığınızda, elinizde bir harita olsa bile yalnız kalmışsınız demektir.

Kararları verecek olan sizsiniz…

Oysa şimdi karar vermek ne kadar zor?

Bilgi çağında bilgide boğulan insanoğlu neye güveneceğini, kime inanacağını bilemez durumda…

Herkesin her şeyi bildiği bir yerde belki de hiç kimse hiçbir şey bilmiyordur…

Bildiğini sandığı bilmediği şeyi, kulaktan kulağa oynuyormuşçasına yaydığında, insanın yarattığı, arzuladığı sağlam, güvenilir toprakların ötesinde sadece hurafelerle kurgulanmış kaygan bir zemindir.

Hiçbir şey bilmiyorsak eğer, belki de bizim için en iyisi susmak, başa geri dönmek ve bilmediğimizi kabul etmektir…

Yaşam değişkendir.

Binlerce yılın tecrübesi insan için her ne kadar bir yol oluştursa da, ileriye doğru yürüdüğünde bu yolda önüne her zaman bilinmedik şartlar, bilinmedik durumlar çıkacaktır.

İnsan, geliştikçe ve keşfettikçe yolculuk bilinmeyen âlemlerin kapılarını açacaktır.

“Bana ispat et. Nasıl emin olacağım?!”

Bu, aslında kendisine sorduğu bir sorudur insanın…

Her ne kadar yanıtı dışarıdan beklesek de biliriz ki, insan ancak kendi içinde emin olur.

Kendi deneyimi ve tecrübesi olmadan, dıştan gelen bilgiler olsa olsa güven verebilir insana…

Bozulan bir şey için usta bir tamirci aranır, sağlıklı meyve sebze tahıl için iyi bir çiftçi, çocukların geleceğini emanet etmek için deneyimli bir öğretmen, anlaşmazlığa düştüğünüzde sıkıntıyı gidermek için objektif bir arabulucu aranır… Yaşamınız için doğru mesleği seçmek, doğru eş, doğru ev, doğru bir semt seçmek, doğru avukat, doğru banka seçmek önemlidir…

Hastalandığınızda da doğru doktoru istersiniz, size aradığınız çareyi verecek, şifa bulmanızı sağlayacak doktoru… Doktora güvenmek istersiniz, sizin için doğru tedaviyi uygulayacağından emin olmak istersiniz.

Peki, nasıl emin oluruz? Seçimlerimizin ve kararlarımızın doğruluğundan nasıl emin oluruz?…

Bizler, bildik bilgilerimizle ve denenmiş yöntemlerimizle yaşamı inşa ederken aslında geçmişi sabitleriz.

Yaşam değiştikçe ihtiyaçlar değişir, insan keşfettikçe öğrenir ve gelişir.

Bugün bilime baktığınızda yüz yıl önceki keşifler ve icatlar bazen çocuksu gelir. Uygulanan çözümler, tedaviler, kullanılan cihazlar zaman içerisinde değişmiştir. Teknolojide akıl almaz hızla güncellenen bu değişim çoğu kişi için sorgulanmadan kabul görür, her yeni adımın daha iyi olduğu inancı, bir öncekini çabucak demode ilan eder. Tıpkı moda gibi, popüler imgeler, objeler gibi…

Bugün çoğunluğun onayladığı ve kabul ettiği ya da bir otoritenin söylediği ‘doğru’ olur…

Değişim ise kendi içinde farklı dinamiklere sahip. Bazen en eski en güvenilirdir, bazen de yeni eskiyi silip ortadan kaldırmaya gelmiştir…

İnsan, nasıl emin olur?

Her kabul gören doğru mudur?

Emin olmak ancak kalpteki tüm şüpheler ortadan kalktığında gerçekleşir… Tüm kuşkular gökyüzündeki bulutlar gibi açılıp dağıldığında, berrak mavilikte parlayan güneşi ortaya çıkardığında, emin olmanın hazzını duyar insan, korkunun ve endişenin donduran soğuğunun karşısında yaşam gücü veren güneşin sıcaklığına benzer…

İnsan için kendi deneyimi olmadığında emin olmak mümkün değil…

Emin olabilmesi için kişinin bizzat tecrübe etmiş olması, yaşayıp görmüş olması, kalben tatmin olmuş olması gerekir. Herkes sadece kendi adına emin olabilir…

Yine de her tecrübede aldatıcılık payı vardır, insanı bazen duyguları bazen de düşünceleri aldatabilir… Kendini samimiyetle tanımadığında, çok kolaydır zanların tuzağına düşmek…

O kadar çok şey var ki yaşamın içinde insana sunulan, tüm dünyada sonu gelmeyen bir akışta her an yeni bir deneyimin içinde yaşar insan.

Bilmeye imkan var mı?

Tüm bu deneyimlerin içinde sağlam adımı atmayı sağlayacak, rotayı belirleyecek, yol haritasını çizecek her şeyi bilmeye imkan var mı?

Binlerce yılın yaşamını yaşasa da imkan yoktur…

Yaşamın sonsuzluğu öyle bir çeşitliliğe ve değişkenliğe sahiptir ki insanın bir yaşam içerisinde her şeyi bilmesine imkan yoktur.

İnsan için çıkış noktası güvenmektir…

Önce yaşama güvenmek. Tüm bu yolculuk, insanın kaybolması için değil, kendini bulması içindir.

Sonra kendine güvenmek. Yolculukta her insanın sahip olduğu bir içsel rehber vardır, rehberi ile bir kez tanışınca insan en güveneceği yanıtın kendi içinden geleceğini bilecektir.

Dış dünya ise güven duymak için bir bilenin bulunmasını gerektirir. Karşılaşılan engellerin aşılması, sorunların çözülmesi, ihtiyaçların giderilmesi için işin “usta”sı bulunmalıdır. Fikirler alınıp, görüşler sunulduktan sonra karar yine insanın kendine ait olacaktır.

Yaşam, insanın kendi sorumluluğunu almasını ister… Belki de benim doğrum senin için yanlıştır…

Yaşama, kendine ve içsel rehberine güvenen alacağı kararlardan emindir. İhtiyacı olan, zamanın ve mekanın sunduğu en iyi “usta” yanında olacaktır.

Aklın süzgecinden geçmiş, kalbi memnun eden karar insanın yaşamda sağlam adımlarla yürümesini sağlar. Her deneyim bir öncekinden daha tecrübeli yapar insanı. Nerede duracağını, nerede danışacağını, hangi bilgiyi alacağını, yalanı, doğruyu birbirinden ayırabilir bir “usta”lığa bu sefer kendi ulaşacaktır…

Hepimizin yolu birbirinden farklı. İnsan için artık bildik yolu değil, keşfedeceği kendi yolunu yürüme zamanı. İnsan, bir kere “yaşam ustası” olduğunda soruyu yanıtlamaksa çok kolay, artık ispat sadece kendinden kendinedir…

01/04/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Pandora’nın Kutusu

Öyküyü bazılarınız bilir… Dünyaya tüm kötülükler Pandora’nın Kutusu’ndan saçılmıştır…

Yunan mitolojisinde yer alan bu öykü Tanrılar tarafından insanın cezalandırılışını anlatır, ateşi elde eden insanın -ki bu da bir başka öyküdür- kendisiyle eşitlenmesini istemeyen baş Tanrı Zeus, hem ateşi insanlara veren Tanrıyı hem de insanı ayrı ayrı cezalandırır…

Bir ödül ve bir ceza… Yapılan hiçbir şey karşılıksız kalmaz…

İnsan için verilen ceza ilginçtir, o güne kadar dünya üzerinde var olan sadece erkeklerdir, insana ceza yine bir ödül içerisinde sunulur, kadın ile… Cezanın kendi içerisinde bir hilesi vardır; kadın, erkek için dünya yaşamında yalnızlığının sonudur, artık yaşamı paylaşabileceği, gelişip büyüyebileceği kadın ile birlikte olacaktır, kadın ise -tıpkı bir çeyiz sandığı gibi- kendi getirileriyle gelmiştir, kapalı bir kutuyla…

Tüm Tanrıların farklı bir özellik verdiği kadın, bir Tanrıçanın yüzüne ve güzelliğine sahiptir. Ancak dışta görülen içte kadının sahip olduklarını yansıtmaz, kadın her Tanrı ona ne katmak istediyse onunla bezenmiştir özünde… Yanında getirdiği ise kendisinin bile bilmediğidir…

Öykü birkaç versiyona sahip, derler ki, Zeus, kadını dünyaya gönderirken yanına verdiği kutuyu açmamasını tembihler. Ama belki kendi bile farkında değildir, bir diğer Tanrının vermiş olduğu merak duygusunun… Dünyaya geldiğinde kadın, yanında getirdiği kutuda ne olduğunu merak eder.

Ve kutuyu açar…

Öyküye göre, Pandora’nın Kutusu, içinde yaşamın tüm kötülük ve iyiliklerini saklarmış… Kutu açıldığında hepsi serbest kalır, iyilikler tekrar Tanrıların diyarına döner, kötülükler ise dünyada insanla kalır… Yaptığının farkına varan Pandora, aceleyle kapatmaya çalışır kutuyu ama geç kalmıştır. Kapak kapandığında içindeki her şey açığa çıkmıştır bile, bir tek umut, evet umut kalmıştır kutunun içinde…

Umut hâlâ hep insanın yanındadır ve insanın içeride kapalı, gizli tutabildiği tek şeydir…

Peki, umut, iyilik midir yoksa kötülük mü? Öyle ya, kutuda hem iyilikler hem de kötülükler vardı, umudun tüm iyilikler gibi Tanrılar diyarına mı gideceğini yoksa tüm kötülükler gibi dünyada mı kalacağını asla öğrenemez insan. Ta ki, kutunun kapağını tekrar açıp umudu serbest bırakana kadar…

Bu öykü ise yazılmamıştır… Bizler asıl hikayeyi umut Pandora’nın Kutusu’nda kapalı iken bırakırız…

Bugün yeni bir öykü yazılıyor…

İnsan dünyaya gelirken kendisine verilmiş olan kutuyu açtı ve alelacele kapatmaya çalıştığında yine çok geç kalmıştı…

Kutudan, hastalık çıktı, korku ve endişe ile beraber… Ölüm korkusu, kaybetme korkusu çıktı… Kaos çıktı kutudan, bilinmezlik ve değişim korkusu… Güvensizlik çıktı, şüphecilik ile birlikte… Atalet, saklanma, üzüntü, gözyaşı çıktı… Düşünceler çıktı, kimi komplo teorileri yazdırdı kimi yok oluş senaryoları… Duygular çıktı, öyle kavga halindeydiler ki savaş çıktı… İsyan çıktı…

Ah, öyküye göre kutudan iyilikler de çıkmış olmalıydı, ne kadar da çabuk döndüler Tanrıların diyarına, insan bir an olsun bile göremedi geldiklerini…

Ya, umut, yetişebildik mi umudu kutuya kapatmaya, belki de öğrendi insan umut aslında iyilik miydi insana yaşam gücü veren yoksa kötülük müydü hep olmayacak olanı bekleten?

Bugün her birimiz öğrendik, yanımızda getirdiklerimizi, içimizde sakladıklarımızı…

Tüm öyküler insana insanı anlatır…

Öyküyü anlatan da dinleyen de insanın kendisidir…

Kaynak insanın içindedir…

Gökyüzündeki Tanrı, ödüller cezalar, yaşamın öyküsüdür…

İnsan, içindeki sonsuz kaynakta bazen bir Tanrı bulur, tüm dünyayı yaratan, sevgiyle ödül ve öfkeyle ceza veren… Bazen aşktan kendini kaybetmiş bir erkek bulur, sadece birleşeceği kadın için heyecan duyan… Bazen de çaresiz bir kadın bulur, merakına yenilen…

İnsan, içindeki sonsuz kaynakta yaşamı bulur, öyküyü yazanın da yazdıranın da kendisi olduğunu bilmeden…

Pandora’nın Kutusu yaşamın anlamını anlatır insana…

Yaşamda her şeyin zıddıyla var olduğunu gösterir…

Kutuda hem iyilikler hem de kötülükler vardır. Açıldığında Tanrılar diyarına giden iyilikler cenneti anımsatır, dünyada kalan kötülükler ise cehennemi.

Öykü bize der ki, “Sen eğer iyiliğin yolunu takip edersen Tanrılar gibi olabilir, cennete gidebilirsin ve sen, evet yine sen, kötülüğün yolunu seçersen, seçtiğin dünyada azap dolu bir yaşamdır, seçtiğin cehennemindir.”

Yine öykü bize der ki, ekilen her tohumun hasadı olacaktır, atılan her adım yolu belirleyecektir…

Bugün seçim bizim…

Her birimiz Tanrısal özelliklerle, Tanrısal bir surette geldik bu dünyaya… Sonsuz farkta ve çeşitlilikte olsak bile ortak bir yanımız var, merak… İçinde ne olduğunu keşfetmek için bizlere verilen kutuyu açacağımız ise kesin…

Kutudan ilk çıkan korku ve endişe, telaşla geri adım atmaya yöneltir bizleri. Biran önce kapatmak sanki tek çözümdür. Halbuki, kutudan cesaret de çıkmıştır, cesaret Tanrıların diyarına giden yolda hepimize rehberlik edecektir…

Aslında sonrası belki de zannettiğimizden kolay, insan bir kere yüzleştiğinde gerçekten kim olduğuyla, artık geriye atılacak bir adım kalmaz. Yol ileriye doğrudur…

Her adımda değişerek, her adımda dönüşerek, insanın tüm yolculuğu kendinden kendine bir keşifte, gerçekten kim olduğunu bulma yolundadır…

Kutuda kalan son şey, umut, yolculukta hep yanında olan… İyilik midir yoksa kötülük mü? Şimdi, ona da siz karar verebilirsiniz artık. Ne de olsa her yolculuk sadece yolcusuna özeldir…

31/03/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Korku mu? Sevgi mi?

Korku mu?

Sevgi mi ?

Seçim yapmanız söylense kaçınız korkuyu seçerdiniz?

Hiç mi? Öyleyse neden seçtiniz?…

.

Korku neden hakim dünyaya? Evet, korku hakim, eğer olmasaydı şimdi korkuyor olmazdın…

Aslında senin pek de suçun yok, korku ile büyüdük, korku ile büyüttük, korku ile yaşıyoruz, korku bir türlü evden çıkaramadığımız kiracı gibi, o kadar korkuyoruz ki ihtarname bile göndermedik, belki de bize zarar verir…

Korkumuzdan yanıtı hiç öğrenmeyebiliriz…

Korkumuzdan soruyu hiç sormayabiliriz…

Korkumuzdan düşünmek bile istemeyebiliriz…

Haklısınız… Korku zaten düşüncelerde var olur, en büyük müttefiki endişe ile birlikte korku içimizdeki daimi kiracıdır…

.

Korkunun agresif ve işgalci yapısına karşın sevgi narin ve zariftir…

Sevginin kalbini kolayca kırabilir, kolayca üzüp kaçırabilirsiniz…

Evde ihtimamla tutulması gereken bir misafir gibidir sevgi, güler yüzünüzü ister, samimiyetinize, tatlı sözlerinize ihtiyacı vardır, omuz omuza oturmayı, kucaklaşmayı, sarılmayı ister, sevgi içtenlikle beslenir, gönülden gelen şeyler doyurur sevgiyi…

Hangimiz bu kadar özen gösterdik yaşadığımız yere? Hangimiz evini doldurdu bunca bereketle? Şimdi terk edilmiş virane gibi tüm olumsuzlukları attığımız bu mekanlarda korku hüküm sürüyor, haklı da, bizim terk ettiğimiz, bakıp güzelleştirmediğimiz bir yeri “sahipsiz” diye düşünmekte…

.

Sahibi kim?

Yaşamımızın, evimizin, düşüncelerimizin, duygularımızın, en önemlisi kendimizin sahibi kim?..

Şimdi sokaklar bomboş, derin bir sessizlik var etrafta, dingin…

İnsan, şimdi, dışarıya ne yaptıysa içeride onunla meşgul. Tüm korkuları, endişeleri, olumsuz tüm duygu ve düşüncesi şimdi içeride ve insan dışarıya kaçamadığında artık içerdekilerin ev sahibi olmak zorunda…

.

Çıkış yok mu diyorsun?

Elbette var!…

Yaşamda hiçbir problem çözümü olmaksızın sunulmaz insana…

Ama problemleri çözmemize yardım etmesini beklediğimiz okullar pek de yardımcı olmadı. Belki de o yüzden kafan bu kadar karışık.

Halbuki, matematik problemlerini çözebiliyordun, fizik, kimya sorularını yanıtlayabiliyordun, şimdi neden bu “ufacık” sorunu çözemiyorsun? Doğru, bunu öğretmediler okullarda… O zaman şimdi öğrenme zamanı…

.

Sevgiyle eğitmek zor mu? Okulda öğretmen yaramazlığı ve asiliğiyle başa çıkamazsa çocukların, elinde bir kozu vardır, dayak. Dayak atarsanız, gücünüz ve otoritenizle korkutursanız hemen hizaya girer öğrenciler.

Korkunun tohumu çok erken yeşerir insanın içinde.

Tohum doğuştan vardır, çünkü korku gereklidir. Yaşamda kalmak için, kendini savunması için insanın korkuya ihtiyacı vardır. Korku, kaç ya da savaş der insana, eğer baş edebileceğinden büyükse kaçman gerekir, baş edebileceğini düşünüyorsan savaşırsın. Bu nedenle tarih boyunca kalıp savaşanlar cesur olarak adlandırılmıştır. Onlarda korku yok mu? Var elbette, dedik ya, korku tohumu doğuştan vardır içimizde. Onlar sadece korkuyu durdurup harekete geçebilenlerdir. Cesaret korkunun olmaması demek değildir, cesaret korku varken doğru düşünebilmek, doğru karar verebilmek, doğru hareket edebilmektedir…

Şimdi dünyada korku hüküm sürüyor…

İnsanlar korkuyorlar, işsiz kalmaktan, parasız kalmaktan, arkadaşsız, yalnız kalmaktan, dünyayı korkutan liderler yönetiyor, gençler korku filmleri seyrederek besliyorlar içlerindeki işgalciyi, korkutarak ürün satıyor firmalar, reklamlar bile korkutuyor, bizler bebekleri korkutuyoruz masallardaki öcülerle, en sevgi dolu anneler bile baş edemeyince korkutuyorlar çocuklarını “yemeğini yemezsen küserim sana”, o minicik kalp teslim oluyor istese de istemese de, sevgi için girilen pazarlıkta korku kazançlı çıkıyor…

Sevgi için girilen pazarlıkta…

Sevginin pazarlığa ihtiyacı var mı? Almadan veremez miyiz sevgiyi?

Evinizdeki köpeğiniz sizi dinlesin diye cezalandırmak bir cins alış veriş değil midir? Sen benim istediğimi ver ben de senin istediğini vereceğim…

Biz, hiç tanımadık sevgiyi!

Yine de, hâlâ bir şansımız var…

.

Yaşam, her yerden korkuyu gönderiyorsa üstümüze, fark etmemizi istiyordur, düşünün, içinizde bir arzu yok mu, dışarı çıkmak isteyen, her şeyin iyi ve güzel olmasını isteyen… Ama emin değiliz, güvende hissetmiyoruz kendimizi…

Halbuki, doğduğumuz anda her şey güvenliydi, anne rahmini terk eden bebek bütün güvenli ortamını geride bırakarak başlar yaşama. Geldiği yer geride bıraktığı yerden daha mı güvensizdir? Bebeğe sorsanız, annesi yanındaysa güven devam ediyordur. Anne bebek için yaşamın devamlılığıdır.

Bu dünyanın kuralları annenin rolünü belirlemiştir, bir gün çocuk büyüyecek ve kendi ayakları üzerinde duracaktır. Olgunlaşmak kendi kendine yaşamayı başarmak gereklidir. Bu yüzden anne cesaretlendirir çocuğunu, yapabilirsin, sen düşündüğünden güçlüsün, sadece kendini tanıman ve fark etmen gerekir.

Bir gün gelir güven artık dışarıda değil, içeride aranır, kendine güvendiğinde insan artık dimdik ayakta durabileceğini bilir…

.

Dünya hep ana olmuştur. Yetiştirdiği, büyüttüğü çocuklarının kendi başlarına ayakta durmasını ister. Dünya sevgiyle büyütür insanı. Öğrenmesini ister yaşamı.

.

Evrende yaşamın başlangıcı için ister bilimin ister dinin açıklamalarını dinleyin, her ikisi de “yokluktan gelen”den bahseder. Önce hiçbir şey yok idi, sonra her şey var oldu… Bilim büyük patlama ile açıklar, büyük bir enerji patlaması oldu ve maddeyi yarattı, gezegenler, dünya, dünya üzerindeki canlılar ve insan yaratıldı… Din ise bir yaratıcıdan bahseder, onun arzusu ve “ol” demesiyle yaratılmıştır her şey.

İnsan, tüm evren gibi “yokluktan gelen”dir…

Yok olan gerçekten yok mudur?

Bilim der ki, enerji yok edilemez, sadece dönüştürülebilir.

Din der ki, bedenin yok olduğunda ruhun geri dönecek…

Kaynağa…

Her şeyin doğduğu kaynağa…

Tıpkı, bir düşünce ve istek ile senin yarattığın kendi dünyan gibi, bu evren de yaratıcının düşüncesi ve isteğiyle yaratılmıştır.

Sen, nasıl kendi dünyanı yarattın, artık istediğin bu değilse, şimdi kendi dünyanı değiştirebilirsin. İçinde yaşadığın dünyayı.

Değişim için bir istek gereklidir. İsteğin kökeninde korku olursa eğer, yaratılacak şeyde korku hüküm sürer yine. İsteğin kökeninde sevgi varsa, sevgi yeşerecektir her yaratılanda…

.

Şimdi, tek yapman gereken içindeki sonsuz kaynağa geri dönmek ve istemek…

Yeterince güçlü ise isteğin, “yakıcı” ise arzunun gücü, mevcut olanı yakıp kül edecek ve küllerinden tıpkı anka kuşunun doğuşu gibi yeni bir sen, yeni bir dünya yaratacaktır…

Hastalık, bu dünyanın bir gerçeği, her zaman var oldu, her zaman var olacak. Ancak, denge görecelidir, bazen biri daha çok bazense diğeri çoktur. Göreceli denge orta noktayı gösterir, biri artış gösterdiğinde otomatikman diğerini baskılar, ne zaman ki kritik nokta geçilir, artık hakimiyet diğerindedir, tıpkı tahtıravelli’nin ortasında durmak gibi, dengeyi sağlamak ustalık ister…

Artık, kritik noktayı geçtik, şimdi dengeyi sağlayabilirsin…

Yapman gereken gözlemlemek ve doğru hareket etmek…

.

Dün seyrettiğim bir filmde ekolojik çiftlik kurma isteğiyle şehirdeki evlerini bırakan ve çorak bir arazi alan genç bir çiftin yedi yıllık süreçleri anlatılıyordu. Başlangıçta yanlarında bu işin uzmanı olan bir mentorları vardı ama hayat bu ya, yolculuk partnerleri istemese de onları yalnız bırakmak zorunda kaldı.

Önlerindeki seçim; her şeyi bırakmak, yeni bir mentor bulmak ya da kalıp devam etmek… Her şeyi bırakmak tüm çabanın boşa gitmesi sonuca ulaşmayan bir istek olurdu, yeni bir mentor yeni bir hayal demekti, bu başlanılan şeyin devamını getirmezdi, cesaret kalıp devam etmekte ve o güne kadar öğrendiklerini yaşama geçirmekteydi…

Genç çift, kalıp devam ettiler. Birbiri ardına gelen problemler azimle, sabırla ve emekle aşıldı, hayallerine olan inançları ve güvenleri onları bunun gerçekleşeceğinden emin kılıyordu. Asıl inanç ve güven ise kendilerineydi…

Ekolojik dengede inanılmaz iyi bir gözlemci olmanız gerekir. Sizden beklenen yarattığınız yaşamı okumanızdır. Mentorun başlattığı döngü dünyanın bir kopyasıydı, tekrarladığı kelime “çeşitlilik” idi. Türlerin çeşitliliği bir süre sonra kendi dengesini getirecek ve o zaman hiç çaba göstermeden kendini devam ettirecek diyordu. Yedi yıl demişti, yedi yıl sonra döngü turunu tamamlayacak ve her şey değişecek. Yapmaları gereken tek şey türleri, olabilecek tüm çeşitliliği davet etmek, uygun ortamı hazırlamak, çalışmak ve sabır göstermekti…

Yedi yılın sonunda toprağın içindeki mikroroganizmalar ve toprağın üstündeki bitkiler, hayvanlara birlikte yeni bir dünya yaratılmış oldu. Kendi içinde mükemmel dengesi olan bir dünya. Tıpkı bizim dünyamız gibi…

Bir tür aşırı çoğalıp diğerine zarar vermeye başladığında, döngüdeki gerekli tür devreye sokulup göreceli denge sağlanır. Dünyanın dengesi, insanın aklının alamadığı bir çeşitlilik ve fonksiyon içerir. Kendi isteğinize göre, kısıtlı aklınıza göre yapacağını her değişim dengeyi bozar. İnsan, yaşamı gözlemlediğinde aradığı tüm yanıtları içinde bulacaktır. Kontrol dışına çıkan her şeyin mutlaka bir kontrol edicisi vardır.

Hastalıkta buna ilaç diyoruz… Şimdi gerçek bir ilaca ihtiyacı var insanın…

Dış dünyada elle tutulur bir hastalık varsa mutlaka bunun ilacı da olacaktır. Ancak iç dünyadaki ilaç sizin kendi üretiminiz olacak. Şimdi, harekete geçme zamanı, tüm korkularınız için sevgi ilacını hazırlayın ve her hücrenize gönderin. Kendini sevmeyen başka bir şeyi de sevemez. Sadece hayvanları, doğayı sevmek yetmez, komşunuzu, sizin gibi düşünmeyenleri, farklı olanları da sevmeniz gerekir.

Sevgi, içtenlikle beslenir. Önce kabul etmek gerekir. Her ne ise, budur dünya. Tüm çeşitliliği, farklılığı ve benzerliğiyle. Siz bilmeseniz bile bir diğerine ihtiyaç vardır büyük düzende. Saygı ile kabul etmek gerekir her yaşamı, her yaşamın anlamını…

.

İçerideki huzur ve güzellik, bir süre sonra mutlaka dışarıya yansıyacaktır.

Önce yapabileceğine inan, kendine güven, cesaret çok da uzakta değil, tüm kaynak senin kendi içinde…

İçerisi nasılsa dışarısı öyledir…

23/03/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Sahip Olduğun Şeyi Görmüyorsun

Sahip olduğun şeyi görmüyorsun,
Gördüğün şeye ise sahip değilsin…

Ben buradayım, beni gör!”

Bu notu ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum, çok eski, belki on yıla yakın olmuştur…

Görebildim mi “ben”i?…

Bilmiyorum…

.

O kadar hızlı koşuyorduk ki, durmak zor…

Araç kullananalar bilir, “güvenli fren mesafesi” denilen bir kavram vardır, aracınızı kullandığınız hıza göre güvenli mesafe değişebilir, tabii aracın potansiyeli ve performansına göre de… Bununla beraber ikinci bir kavram daha devreye girer, “takip mesafesi”. Çevremizde pek kaale alınmasa da takip mesafesi -bizler yakın takibi severiz, nedense dibinde olmak ve ilk fırsatta geçmek, geçmek için taciz etmek bir zevktir- yaşamsal anlamda önemlidir.

Yaşamınız boyunca yakın takip bir sıkıntı yaratmamış olsa da günlerden bir gün hayatî olabileceği an gelebilir, o an takip mesafesi ve güvenli fren mesafesi belki de sizi ve bir diğerini yaşama bağlayacaktır…

Dün seyrettiğim bir filmde go-kart yarışçısı olmak isteyen gence koçu ısrarla aynı şeyleri söylüyordu; diğer araçların ne yaptığına bak, öfkeni kontrol et, sabırlı ol ve fırsatını bulduğunda harekete geç… Yarışın kuralları vardı, organize edenlerin belirlediği kuralların yanı sıra, yarış pisti, kullanılan araçlar, sürücülerin becerileri de bir dizi kural yaratıyordu…

Pistin belirlenmiş güvenli bir yol şeridi var, dışına çıkmak, en ufak bir temas bile aracın kaymasına ve dengesini kaybetmesine neden olabilir. Kendi aracınızda ya da diğer araçlarda beklenmedik arızalar çıkabilir. Sizinle aynı pistte bulunan yarıştığınız diğer bir kişi aklınıza gelmeyen ve öngöremediğiniz bir hareket yapabilir. En önemlisi, pistte sanki bir tek siz varmışsınız gibi kullanamazsınız aracınızı…

Kurallara uymamak bazen tüm çabanızın elden gitmesine bazen de hayatınıza mal olabilir…

Tıpkı yaşam gibi…

Yaşam da kendi kurallarına sahiptir, uygun davranmadığınızda olumsuzluklara, kuralları bilerek buna göre hareket ettiğinizde ise her türlü potansiyele kapılarını açacaktır…

.

Bunca yıl yaşadık, yaşamın kurallarını öğrenmemiş olabilir miyiz?

Evet, olabilir miyiz?…

Uzay keşiflerine bile el atmış insan için, dikkatini vermediğinde, içinde yaşadığı yaşam bir o kadar kapalı ve anlaşılmamış kalabilir.

Okullarda öğretilmeyen ve artık ailelerin de unutmaya başladığı bir ders, “yaşam sanatı”…

.

Evrende tüm var oluş, canlı cansız tüm yaşam, kendi doğal fonksiyonu ve döngüleri ile var olmakta. Doğanın içerisinde doğal olan otomatikman bilinir, hayvanların yeni doğan yavruları kısa sürede ayağa kalkar yürür, bitkiler ne zaman nasıl meyve vereceklerini bir bilene danışmaz, kuşlar göç rotalarını, böcekler ne zaman topraktan çıkıp uyanacaklarını “doğal olarak” bilirler…

İnsan ise tüm bu doğallığın içinde öğrenmeye muhtaçtır. Yürümeyi, konuşmayı, okumayı, yazmayı, düşünmeyi, duygularını ifade etmeyi, birlikte yaşamayı, bireyselliği, keşfetmeyi, geride bırakmayı, ilerlemeyi öğrenir…

Bazen de öğrendiğini zanneder…

Yürümeyi biliriz, oysa sorsanız fizik tedavicilere insanların bedenindeki bazı problemler duruş ve yürüyüş bozukluğundandır. Hatta işin profesyonelleri size yürüyüşünüzden karakterinizi bile anlatabilirler…

Konuşmayı biliriz, oysa çoğu kelimemizi özenle seçmez aklımıza ne gelirse söyleriz, kırdığımız kalplere, incittiğimiz duygulara bakmadan…

Okumayı biliriz, oysa okuduğumuz sadece kelimelerdir, sorsan onlarca kitap okuyan birine “ne anladın, hayatına geçirebildin mi okuduklarını” diye, çoğunlukla bir kulaktan girip diğerinden çıkan kelimeler gibidir kitaplar…

Düşünmeyi biliriz, biliriz de en çok düşündüklerimiz ne kadar para kazanacağımız, nerede tatile gideceğimiz, hangi kıyafeti giyeceğimiz, ya da diğerlerinin neler yaptığıdır…

Duyguları ifade etmeyi biliriz, ama bir türlü söyleyemeyiz o iki kelimeyi; “seni seviyorum”u kendimize bile söyleyemeyiz, sanki dışarı çıkması gerekenler öfke ve korkudur sadece, üzüntü ve sevgi bir şekilde içeride kalır hep…

Birlikte yaşamayı biliriz, yine de komşumuzdan bi haberizdir, bırakın komşuyu, ailemizdeki kişilerin, en yakın arkadaşlarımızın, dost dediklerimizin iç dünyasını, gerçekten ne düşünüp hissettiğini pek de dikkate almayız…

Bireyselliği biliriz, yine de en büyük korkumuzdur kendi başımıza kalmak, içimize bakmak, kendimizle yüzleşmek, aslında biz kendimize samimi değilizdir ki diğerlerine olalım…

Keşfetmeyi biliriz, ama tüm keşifler dışsaldır bizim için, Ay’a gitmek, Dünya’nın bilinmeyen bölgelerine seyahat etmek, kazanç içeren keşifler yapmak isteriz, içsel keşif ise aklımıza bile gelmez nedense…

Geride bırakmayı biliriz, bırakılan ise sadece eski eşyalar, eski arkadaşlar, eski sevgililer, eski işler, eski evlerdir, hiç birimiz “eski ben”i bırakmayız geride…

İlerlemeyi öğreniriz ama ilerisi sanki sadece bir yol tarifidir, halbuki gelişim içermediğinde ilerleme sizi bir sokaktan ötekine taşısa bile aslında kat edilen bir mesafe yoktur…

.

Bizler “yaşam sanatını” öğrenemedik… “Yaşam”ı tanıyamadık…

Okullara gitmek, güzel ofislerde iyi maaşlarla çalışmak, lüks evlerde yaşamak hedef oldu bizim için…

Bizler, asıl hedefin kendimizi bulmak, yaşamı anlamak ve huzurla güzel yaşamak olduğunu unuttuk…

.

Tüm manevi öğretiler, dinler, hatırlatmak için gelir….

Öğreti özünde insanın kendi içine yapacağı bir yolculuktur…

Adı ister din olsun, ister yol, hepsi insanın gelişmesi ve unuttuğu kendini hatırlayarak gerçekten yaşamaya başlaması içindir…

Tohum için otomatik olan program, insan için manuel’dir. Kendi çabası olmadan, kabuğu kırılmaz, çiçeği açmaz…

.

Şimdi durdun…

Biliyorum kolay olmadı, önce bedenin durdu, düşünceler, duygular olanca hızıyla akmaya devam etti. Ama merak etme, bir süre sonra onlar da yavaşlayacak ve duracaklar. Bir süre sonra gökyüzündeki bulutlar gibi seyredeceksin onları, bazısı yağmur dolu, bazısı gölgesiyle serinlik veren, bileceksin ki hepsi gelip geçecek…

Artık, geriye bakma…

Hz. Lut’ın karısı gibi, geriye bakarsan eğer, bu yaşamı kaybetmek demektir, taşlaşmak, yenilenememek, canlılığını yitirmek, değişmeden milyarlarca yıl geçirmek… İnsan için bir an bile olsa geriye bakmak, merakına yenik düşmek, gelecekten emin olamamak “belki orada benim için bir şey vardı, belki kıymetli bir şey bıraktım, belki her şey hâlâ iyi” demek, ya da ne olduğunu görmek, anlamak istemek aslında ölüm demektir.

Yaşam, geride bıraktığına bakmaz, üzülmez, merak etmez… Yaşam ileriyi merak eder, anlam ileridedir, değişim ve gelişimdedir. Geçmişten çıkarılacak bir ders vardır ancak, bu ders bir sonraki dersin temelidir. Nasıl ki, okulda sınıfı geçtikten sonra size artık eski dersleri öğretmez yeni konular sunarlarsa, yaşamda da ileri adım atanın dersi yenilenmiştir…

.

Yarın, yeni bir gün, yarınlar hep yeni bir gün olacaklar…

Dersini ve sınıfını geçtiysen, seni yepyeni bir sezon, yepyeni bir ders programı bekliyor…

Yeni sınıf arkadaşların olabilir, belki okulun bile değişecek, öyle ya hangi okuldan mezunsan bir boy daha büyümüştür şimdi öğretin…

.
Artık, endişe etmene gerek yok, korkma…

Sadece öğrendiklerinle birlikte yürü. Ne de olsa, tüm okullar teorileri öğrettikten sonra pratik yapmasını isterler öğrencilerinin…

Arada bir hata yapsan da önemli değil, hiçbir meslek sahibi ilk gününde ustalaşmadı.

Ustalık zaman ister, ustalık samimiyet, kararlılık ve azim ister…

Zaten kendini yeterince tanıdıysan, benim söylememe gerek yok, sen de biliyorsun ki sonsuz kaynak sadece senin içinde…

22/03/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Bahar Müjdecisi

Bahar müjdecisi… Gün ve geceyi eşitleyen…

Bugün ekinoks, kelime aslında geceye vurgu yapıyor, “aequus nox – eşit gece”.

Ekinoks zamanı gece neye eşit olur? Gündüz’e…

Işık, karanlığa…

Ekinoks, uyanıştır…

Bahar tabiatın uyanışını sembolize eder. Ekinoks ise geceyi gündüze eşitleyerek uyanışı haber verir insana…

İnsanın yaşamdaki tüm arayışı denge üzerinedir. Denge yoksa ya o tarafta ya da bu taraftadır insan. Eğer karanlık ağır basmışsa, insan uykudadır, cehalet ve kötülük kolayca ele geçirir yaşamı. Eğer aydınlık hakimse, insan uyanmıştır, bilgi ve iyilik yol göstericisi olur yaşamda.

Şimdi, eşitlendi, bir fırsat sunuyor insana “uyanabilirsin”…

Ah, her ne kadar saatin çalan alarmını kapatmaya meyilli ise de insan, saat uyandırmaya niyetli, tekrar çalacak. En iyisi vaktinde kalıp harekete geçmek, zamanında yola çıkmaktır…

Peki, bilmez mi insan uykuda mı yoksa uyanık mı? Fark etmiyor olabilir mi gördükleri bir rüya mı, yoksa gerçek mi?

Gerçeği ayırt etmek zor mudur insan için?

Rüya ise bu kadar tatlı mıdır bir türlü peşini bırakmayan?

Ya kabus? Kabus nereden gelir? Aynı kaynak değil midir tüm rüyaları gördüren?

Sahi, neredeydi rüyaların kaynağı? Dışarıda birileri var ve her akşam tek tek senaryoları mı yazıyordu tüm rüyalar için?

İnsan hep dışarıda ararken, gücü, sevgiyi, bilgiyi, hayatı ve kendini, unutmuş mudur aslında içeride olduğunu?

Çok uzun süredir içeride hapsedilmiş olan… İnsanın öz varlığı…

Şimdi gece ve gündüz eşit, artık uyanabilirsin… Bil ki, sen uyandığında gündüz hakimi olacak yaşamına…

Yaşamda dengesizlik varsa anlamak o kadar da zor değil, insanın aşamadığı problemler, içinden çıkamadığı sıkıntılar, çözemediği sorunlar, iyileştiremediği hastalıklar yaşamdaki dengesizliği anlatır.

Kökene gitmek gerekir çözmek için, çıkmak için, aşmak için. Köken özdeki kaynağa bağlıdır ve aranan tüm cevaplar oradadır.

İçerisi nasılsa dışarısı öyledir.

Biliyoruz ama bir türlü göremiyoruz. Dışarda ne olduğunu anlamadığımız için içeride ne olduğunu göremiyoruz.

Şimdi dünya temizleniyor diyorlar, hava daha temiz, sular daha temiz. Doğal hayat geri döndü diyorlar, şehirlere inen hayvanlar sanki artık kaçmak için bir neden göremiyorlar.

Sense sürekli ellerini yıkıyorsun, Lady Macbeth gibisin, ellerindeki kan izlerini yok etmeye çalışan. O kan ki, senin kanındır, başkasının değil, bugüne kadar tüm yaptıklarınla katlettiğin kendinden başkası değildi…

İnsan dengeyi kendi kuramazsa, yaşam ona denge için bir ders verir. Dersi çalışmak, soruyu cevaplamak ve yanıta göre değişmek gereklidir. İnsan değişmedikçe problem çözülmeyecek, sonuç da değişmeyecektir.

En büyük değişimse karakter değişimidir insan için.

Yaşadıkça değişmeyen, temizlenmeyen, güzelleşmeyen bir karakter ise tıpkı bir kere giyilip hiç çıkarılmayan elbiseye benzer, kirlenmiş, eskimiş, yırtılmıştır.

Oysa her sabah yeni bir gün uyanır. İnsan eğer uyanmaz ise her yeni günle, üzerinden çıkarmazsa dünün elbiselerini, yaşam bir süre sonra hastalanır.

Doğanın dengesi ise tuhaf. Bazen anlamıyoruz, sadece belgesellerde izlediysek doğayı anlamak da kolay olmuyor. O kadar yabancı…

Dalda öten güzel kuşu yiyen yılan, su kenarında serinleyen ceylanı avlayan aslan. Çoğu insan için kır gezisindeki romantik doğanın yanında vahşi bir doğa var, birbirini öldüren hayvanlar, güçsüzün tutunamadığı bir sistem… Vahşi doğa… Burada bile doğayı bölmüştür insan, bir tarafı vahşi bir tarafı ehlidir…

Gerçekten öyle midir? Yoksa sadece insanın algısında mıdır bölünen?

Peki, ya senin yaşamın? Onu da böldün mü doğa gibi? İş hayatın ev hayatın, dostların düşmanların, senin takımın diğer takım, sevdiklerin sevmediklerin, yediklerin yemediklerin, istediklerin istemediklerin…

Bir kere bölündüyse artık bütün değildir. Bir kere böldüysen kendini artık bütün değilsindir.

Bir kere böldüysek, artık diğerini kabullenmiyorsundur…

Hastalık doğanın dengesi içinde bir göreve sahiptir. İnsana problemin nerede olduğunu neyi değiştirmesi, neyi iyileştirmesi gerektiğini gösterir. Lakin, rüyalar gibi yorumlamak gerekir hastalıkları, yoksa yine bölerek tedavi etmeye çalışır insan. “Ah, kolumda problem geri kalan bedenim iyi” der, ya da midesindedir sorun, yoksa her şey çok güzeldir…

Tıpkı bölünmüş doğası, bölünmüş yaşamı gibi bedeni de bölünmüştür insanın. Yanıt ise bütünselliktedir, kabul etmektedir. Bölüm sadece yansımadır ve ipucunu verir…

Hastalık, virüs korkutuyor insanı, kaçıp saklanmak tek çözüm gibi… İnsan kendinden kaçabilir mi?

“Yaşamın kıyısındaki organizma” diye adlandırıyorlar virüsleri. Onlar ne yaşıyor ne de yaşamıyor. Yaşamsal evrimin tarihinde virüslerin kaynağı bulunamıyor. Bu evrimleşmede virüsler genetik çeşitliliği artıran gen transferinde rol alan bir araç. Bu nedenle “kopyalanıcı” da denmiş. Ne yüklerseniz onu yayıyor. İnsanlar virüsleri hastalıklar ile keşfettiği için kötücül yanlarını gösteren bir isim vermişler “virüs” zehir demek. Girdiği yeri zehirleyen. Ancak bugün tıp biliminde virüslerin pan-zehir olarak da kullanılacağı çalışmalar yapılıyor. Yüklediğiniz tedavi edici bilgiler girdiği bedene bu sefer hastalık değil de yaşam verecek…

Virüslerin canlı olup olmadığı sorusu, beraberinde başka bir soruyu getiriyor; hayat nedir? Virüsler enerji üretmedikleri ve üreyemedikleri için canlı değildir derken, bir kısmı da sınıflandırmaların, doğayı dış bir aklın bulduğu çizgilerle ayırmanın, Dünya’yı enlem ve boylamlarla işaretlemeye benzediğini söylüyor… Çünkü, aslında her şey bir bütün. Canlı ve cansız içiçe.

Bildiğimiz tipte bir hayata sahip olmasa da virüsler bir araç ve fonksiyonları var. “Tıpkı dedikodu gibi yayılıyorlar” diye düşündüm. Onlara verdiğimiz hastalık görevi ile -şimdilik- zarar vericiler, yaydığımız yanlış bilgiler gibi. İnsan onlara yeni bir görev vermeyi başardığında ise belki de çözümü getirecekler.

Bugün, gün ve gece eşit. Tıpkı, beynin sol ve sağ yarısı gibi, tıpkı akıl ve kalp gibi… Eşit olduğunda denge vardır.

Bugün, insana eşitliğin ve dengenin güzelliğini sunuyor. Doğada “taç utangaçlığı” diye adlandırılan bir fenomendeki gibi, birlikte ve bir dengede var olabilirsin diyor.

Uyandığın uykudaki rüyanı dış bir senaryo yazarı tasarlamadı. Senaryo senin kendi içinde, bilincinde yazıldı.

Artık, ne yapman gerektiğini biliyorsun, rüyan sana anlattı.

Dışta yaptığın temizliği içte de yapman gerekiyor. Nasıl ki ellerini yıkamayı öğrendin artık, yıkadığın eller kendi kanınla yaşamını katlederken kirlettiğin ellerindi.

Şimdi, bugün, yaşam içindeki tüm olumsuz duyguları, korkuları, endişeyi, vesveseleri ve zanları temiz suyla yıkamanı bekliyor.

İnan, içini ve dışını temizlediğinde, yeni elbiseni giydiğinde uyandığın yaşam bambaşka olacak…

Şimdiden, yeni yaşamına hoş geldin…

21/03/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Rüya

Bu, benim gördüğüm bir rüya olsaydı nasıl yorumlardım diye düşündüm…

Rüyaların anlamını çözmek zor gelir, rüya yorumcusu içinse çok kolaydır. Her ne kadar çoğu kişi rüyalarını bilen birine yorumlatıp anlamını öğrenmek istese de asıl anlam kişinin kendine özeldir. Rüya, rüya görücüsüne gelmiştir, anlam kişinin derinlerinde gizlidir.

Ben, kelimelerle başlarım yorumlamaya. Dikkatimi çeken nedir diye sorarım kendime?

Bu rüyamda sürekli tekrarlanan bir kelime var; “corona”. İşin tuhafı -ya da vurgusu- kelime başka yerlerde de dikkatimi çeker oldu, bize o kadar da yabancı değildi aslında. Corona, ya da crown, kraliyeti ifade eder, taç, kralın ya da ülkeyi yöneten lider otoritenin simgesidir.

Bilim insanları virüse bu adı vermişler, çünkü görüntüsü güneş tutulmasına benziyor. Tutulma esnasında güneşin etrafında görülen ‘taç’…

Ayrıca, nerede başladığı dikkatimi çekmişti; Doğu’da, güneşin doğduğu yerde, benim içinse Doğu aynı zamanda kadim öğretileriyle bilginin kaynağıydı…

Güneş erkeği sembolize eder, ay ise kadını. Güneş, erkektir, koruyucudur, bilgi kaynağıdır. Ay ise kadındır, şefkatlidir, doğurgandır.

Rüyamda neler yaşanıyor? Bir hastalık var, tüm dünyayı paniğe sürükleyen ve korku salan. Büyük bir bilgi kaosu, koruyuculuğun kalkması, korku ve çaresizlik. Diyorlar ki, evde kalın, dışarısı tehlikeli…

Tutulma, hakikatin perdelenmesi gibi, güneşin önünü örten karanlık, ışığa engel, gerçeğe ulaşmaya engel, liderlere ve yapılan açıklamalara alınan kararlara duyulan güvensizlik, bedenimizde ise bağışıklık sisteminin eksikliği ya da zayıflığı, düşüncelerimizde kaos, duygularımızda korku…

Peki, zayıf olan sadece yönetim otoriteleri ve bedendeki bağışıklık mı? Bizlerce beğenilmeyen ülkeleri yöneten liderler iken, aslında kendi yaşamımızın lideri olduğumuzu unuttuk mu? Bizim için kararı kim veriyor? Çocuğumuz okula gidecek mi? İşe gidecek miyiz? Evde mi durmalıyım? Dışarı çıkabilir miyim?…

İpleri dış liderliğe verdiğinizde karar almanız zorlaşır…

İnsan ne zaman doğru kararları verir?.. Yaşam tek bir kararla bambaşka bir yöne dönebilir, tıpkı makas değiştiren tren gibi, gittiğiniz yönden kilometrelerce uzağa doğru yönlenmeye başlayabilirsiniz. Tek bir karar sizi farklı bir hayata yöneltebilir.

Ya ben, kendim için doğru kararı nasıl alacağım? Bu pratiği belki de çok uzun zaman önce uygulamayı bıraktım. Birileri bana ne yapmam gerektiğini söyledi, ben de onları takip ettim. Şunu yap, bunu yapma… Bunu mu istersin yoksa şunu mu… Arada seçiyormuşum gibi gördüğüm şeyler aslında yine sadece bana sunulan seçeneklerden biriydi.

Yanıt içimdeydi, biliyordum ama nedense göz ardı ediyordum, içsel pusulamı, karanlıkta yolumu aydınlatacak ışığımı kaybetmiş gibiydim… Yanlış yerleşmiş inançlarda, başkalarının sözlerini kesin olarak kabul etmekteydi sıkıntım, güneşim tutulma altındaydı, doğru zannettiklerimin gerçeğini sorgulama cesaretini göstererek bulabilirdim yanıtları.

Rüyamda korku dünyamı ele geçirmişti, dirençliydi, yine de bir yerlere hapsettiğim cesareti özgür bırakabilirdim ki o cesaret korkunun olduğu yerde bile yolu açabilirdi…

Gerçeğe ulaşmak bu kadar zor mu? Toplumların, onca bilim insanı yetiştirip, gerçekleri hurafe haberler içinde aradıkları bu zamanlarda belki de zordu. Gerçeğe bir kez ulaştığınızda artık eski ‘siz’e geri dönemeyebilirdiniz, gerçek değişimi de beraberinde getirir, yeni bir hayatı getirir. Oysa, eskisinden vazgeçme cesareti olmadığında gerçeği araştırmak bile düşünülemez ki…

Güneş, bilginin kaynağı… Güneş parladığında etkisi güçlüdür. Gölgelendiğinde cehalet ve panik her şeyi kolayca ele geçirir. Zaten tüm hayaletler karanlıkta ortaya çıkmaz mı? Gecedir insana korku veren. Gölgenin en uzun olduğu zamanlar ise sabah ve akşamdır, gecenin öncesi ve sonrası, henüz uykudan uyanmış veya uyumaya hazır ya da uykudasındır, atalet hakimdir, öğle güneşinde gölge en kısa hale geçer, öğle vakti hareket zamanıdır.

Tutulma ise yeni ay zamanı olur, yeni bir başlangıcı müjdeler bu, ay güneşi gölgeledikten sonra çekilir ve artık yeni bir doğuma hazırdır dünya… Eve dönüş öze dönüş olacaktır aslında…

Şimdi bizlerin, parlak güneş ışığına, gerçek liderlere ve liderliğe, doğru bilgilere ihtiyacımız var ama, en önemlisi, şimdi hayatımızın liderliğini kendi elimize almamızın zamanı. Cahil olan da korkan da benim, panik yaratan da endişe içinde eve kapanan da benim… Ama bilgi sahibi olan da benim ve cesur olan da, dengeyi kuracak, harekete geçecek olan da ben olacağım…

Yine de insan, kendi bilmiyorsa eğer kendisine liderlik yapamaz. Bu nedenle bir süre öğretmenler ona yol gösterir. Ne zamanki, öğrenim süreci sona erer artık yetişkin bir birey, olgun bir insan olur, o zaman yön ve yol kendisine aittir.

O halde, bak bakalım senin rüyan sana neler anlatıyor?

Aklını kullanmayı ve kalbini keşfetmeyi başardığında, rüyanın sahibi de rüya yorumcusu da sen olacaksın…

18/03/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar