İnsanın içsel âlemine bakması bir evin içinde dolaşmaya benziyor…
Ev bazen tanıdık, bazense ilk defa adım atılıyormuşçasına yabancı…
Kimi odaların kapıları ardına kadar açık, kimilerininse sımsıkı kapanmış, kilitlenmiş, hiçbir zaman bulunmasın diye anahtarları dipsiz denizlere atılmış…
Bazı odaların içinden sımsıcak bir ışık, kahkaha sesleri yayılırken, bazı odalar hüzünlü, kederli, öfkeli ya da sessiz…
O sessizlik ki anlamlandırması en zor olanı, girip girmemekte sizi tereddütte bırakan bir uzaklıkta…
Kimi odanın kapısı artık kapanmış da olsa, içeriden sızan yumuşak ışık yüreği ısıtırken, kimi odanın kapısı ardına kadar açık olsa bile adım atmaya cesaret edemeyeceğin… bir ev…
Aslında insanın kendi yaşamı…
Tüm odalar bir anı, bir dönem, bir olay, bir insan…
.
İnsan yaşadıkça inşa edilen bir ev gibi kendi tarihini oluşturuyor. Ne tuhaf ki, o ev bazen tanıdık bazense yabancı…
.
Tarih de böyle yazılmıyor mu?
İçinde yaşadığımız halde tarihi yazan bizler farklı farklı hikâyeler anlatmıyor muyuz?
Algı süzgecimizden geçtiğinde ‘gerçek’ dediğimiz her şey bizim yorumumuz değil mi?
Hatırlamakta zorlandığımız ya da çok emin olduğumuz o gerçek ‘gerçek’ mi?…
Gerçek olmasına imkân var mı?
Hangimizin algı kapıları yargılardan, yorumlardan arınmış? Hangimiz artık inanç sistemini aşmış?
.
Hepimiz yolda olduğumuz kadarız… En iyisi, bunun farkında olmak ve ille de gezmek gerekiyorsa o evi, yargılamadan hüküm vermeden gezmek…
.
.
“Edmund Burke dünya tarihiyle ilgili bir kitap yazıyordu. Kitabının yarısını tamamlamıştı; yani yaklaşık bin beş yüz sayfayı. Daha önce böyle detaylandırılmış bir dünya tarihi yazmak için harekete geçen kimse yoktu. Burke kitabını yazmak için hayatının otuz yılı boyunca geceli gündüzlü çalışıp didindi.
Burke bir gün yazarken, dışarıdan aniden kargaşa sesleri geldi. Bazı komşularının evden dışarı fırladıklarını görünce o da dışarı çıktı ve sordu: “Ne oldu?”
Komşular cevap verdiler: “Evinizin arka tarafında bir cinayet işlendi.” Burke onlarla birlikte olayın olduğu yere koştu.
Ceset oradaydı, katil yakalanmıştı ve büyük bir kalabalık toplanmıştı. Bir adama ne olduğunu soruldu, adam bir cevap verdi. Başka bir adama yine aynı soru soruldu; adam başka bir şey söyledi. Üçüncü bir kişiye yine aynı soru yöneltilince, o daha başka bir hikâyeyle cevap verdi. Fakat hepsi de görgü tanığıydılar.
Burke şöyle dedi: “Bu tam da gözünüzün önünde oldu. Nasıl olur da aynı şeyi söyleyen iki cevap yok? Olay benim evimin arkasında olmuş, ceset hâlâ orada -kan hâlâ akıyor- katil yakalandı ve tüm bu kalabalık burada. Yine de olan bitenle ilgili hemfikir olan iki kişi bile yok. Herkes kendi başına bir hikâye anlatıyor.”
Burke evine girip yazmakta olduğu kitabı yaktı; otuz yılın emeğini ateşe atarken şöyle diyordu: “Ben iki bin yıl öncesinde neler olduğunu araştırıp saptamaya çalışırken, evimin arkasında yeni olmuş bir olayda iki insan aynı fikirde buluşamıyor. Bu tümden faydasız. Tarihin bir kıymeti yok…”
.
.
Kendi tarihimi de kendi algı süzgecimden geçirip hikâye ettiysem, ne kadar gerçek bir geçmiş olabilir hatırladığım…
Ve eğer bugün değiştiysem, geçmişe bakışım ne kadar benzer olabilir…
Tüm anlatılanlar ve dinlenenler bir hikâyeyse eğer, senin perspektifin, benim perspektifim… hakikât nerde bulunur?
Zamanın düz akışında döngüler önemlidir insan için, bir an durup değerlendirme fırsatı sunarlar…
Şanslıysa insan sorar kendince…
Belki der ki:
Yürüdüğüm bu yolda nerdeyim?
Dün ve bugün arasında neler oldu?
Geçmişteki ben ve gelecekteki ben arasında şimdide duran bu ben, ben kimim?…
Her sorunun bir yanıtı vardır.
Bazen yanıtsız kalmış gibi gözükse de, yanıt ya verilmiştir ya da verilecektir.
Dikkat ederse insan yanıt kendini aşikar edecektir.
…
Bugün ben de düşünüyorum, onlarca soru geçiyor aklımdan.
Yağmurun baskınlaştırdığı bahar çiçeklerinin, toprağın, çam ağaçlarının kokuları, biz hep burdaydık diyor, yağmur sadece bizi sana aşikar etti.
…
Aşikar olmaksa tek yönlü olmuyor hayatta. Kendini gösteren kadar bir de gösterileni gören olmalı.
Çocukluğumu hatırlıyorum, annemin sihirli bir eli vardı sanki. Diktiği her çiçek kolayca toprağını benimser, büyür ve gelişirdi. Benim için bir çiçeğin ‘tutmaması’ diye bir şey yoktu, çok sonraları tanıştım ‘tutmayan’ çiçeklerle…
Sihirli el nasıl oluyordu da her dokunduğunu yaşatıyordu? Belki de hikmet elde değildi, ele can veren kalpteydi. Kalpteki sevgi ve eldeki itina birleştiğinde ortaya çıkan her ne ise, yaşam da sanki bize tüm bu karmaşanın içinde birleştirmemiz gerekenleri hatırlatıyor. Ne o, ne de bu… Hikmet her ikisi birleştiğinde ortaya çıkan, ortada olan, orta yolda bulunanda.
…
Öyküde anlatılır ki:
“Bir tüccar Mutluluğun Gizi’ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret sebebini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi’ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
‘Ama, sizden bir ricada bulunacağım,’ diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş. ‘Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.’
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.
‘Güzel,’ demiş bilge ‘peki, yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvan Başı’nın yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?’
Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
‘Öyleyse git, evimin harikalarını tanı,’ demiş ona bilge. ‘Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.’
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarda asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
‘Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?’ diye sormuş bilge.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
‘Peki,’ demiş bunun üzerine bilgelerin bilgesi, ‘sana verebileceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.’…
…
Mutluluğun Gizi’ni yaşama geçirebilmemiz dileğiyle…
03/06/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
belki de en kolayı ama en zoru insan ruhunun güzelliğini görebilmek,
‘Kendine ışık ol’ diyebilmek…
Her gün, her an sevgiyle
“Buda ölüm döşeğindeyken en yakın öğrencisi Ananda ağlamaya başladı. Orada binlerce öğrenci vardı, en az on bin kişi. Hepsi gözyaşlarına boğulmaya hazırdı ama bir şekilde kendilerine hâkim oluyorlardı çünkü Buda bundan hoşlanmazdı: “En azından bizden öteye giderken onun öğrencilerinin mesajına kulak verdiğini hissederek gitmesine izin verelim.”
Ama Ananda kendini tutamadı. Bu herkes için zordu ama Ananda için daha zordu, çünkü en az altmış yıldır o bir gölge gibi Buda’nın yanındaydı. Karşılık beklemeden mümkün olan her şekilde ona hizmet etmişti. Ona hizmet etmek ve o başkalarıyla konuşup soruları yanıtlarken sessizce oturmak büyük bir zevkti. Ananda asla araya girmezdi. Böyler adanmış bir insan bulmak çok zordu…
Bu adam kendine hâkim olamadı: Altmış sene uzun bir süreydi. O bir gölge gibi olmuştu ve şimdi tek başına kalıyordu. Gözleri yaşardı. Buda bakmak , öğrencilerine son bir kez bakmak için gözlerini açtı. Ananda’nın gözlerindeki yaşları görünce, “Ananda, kendine ışık ol,” dedi. “Ben senin ışığın değildim. Ben senin kurtarıcın değildim. Benim ölümüm hiçbir şeyi değiştirmez. Hatta şimdi sana altmış yıldır söylediğim şeyi anlayacaksın: Sırf bana hizmet ediyorsun ve kendini bana adıyorsun diye herhangi bir illüzyona kapılma. Böyle bağlılık bulmak çok zordur ama yine de seni bu bağlılık kurtarmaz.”
Bir dönüşümden geçmek zorundasın ve bunu yalnızca sen yapabilirsin. Bu öyle içsel bir çalışmadır ki bir usta bile oraya ulaşamaz. Sen hariç, oraya kimse ulaşamaz. Ve insan ruhunun güzelliği budur, senin dışında kimsenin erişememesidir. Merkezin varoluşla öyle korunur ki ona kimse el süremez.
Birini kurtarmak söz konusu değildir. Evet, merhametli insan sana yolu, onu nasıl tecrübe ettiğini açıklmak için elinden geleni yapar. Ama bu sadece hikâye paylaşmaktır. Belki de o hikâyeden kendin için bazı ipuçları yakalayabilirsin ama bu sana kalmıştır…”
Öykü alıntı: Osho, İnsan Ruhunun Güzelliği
09/05/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
Dünya’da yaşamın var olabilmesi Güneş’ten gelen elektromanyetik radyasyona bağlıdır; güneş ışığı atmosferde süzülerek yaşamı var edecek şekilde yararlı gün ışığına dönüşür, aydınlık ve sıcak, karanlık ve soğuk sayesinde Dünya üzerinde yaşam var olur…
Ancak ışık her zaman aynı miktarda gelmez; zamanın parçalarını, gün içinde saatleri ve yıl içinde mevsimleri oluşturacak şekilde farklı miktarlarda ve yoğunlukta gelen ışık, bizim için gündüz ve geceyi oluşturur…
Sonsuz bir dans içinde ışık, bazen baskınlaşır bazense geri çekilir. Gündüz ve gecenin kendine özgü doğası ile yaşamın sürdürülebilirliğini sağlar.
Sanki bitmek bilmeyen bir hakimiyet mücadelesi, bu iki dövüş sanatçısının dansında gücü birinden diğerine taşır durur… Kadim bilgiler bunu “zirveye ulaşan dönüşmek zorundadır” diyerek anlatır, her ikisi de birbirlerinden bir parça taşırlar, tıpkı bir tohum gibi ve aslında her zaferde biri diğerini doğurmaktadır…
Sadece bir an vardır, sanki bir karar anı gibi, gündüzü geceye eşitleyen, ışığı karanlığa eşitleyen.
Mücadele durur.
Bir anlığına her şey eşitlenir yaşamda…
Bu bir fırsat anıdır.
Tıpkı yaşamda geldiğiniz bir yol ayrımı gibi…
Seçim öğretilerle ve dışsal etkilerle gerçekleşirse, bilgiye muhtaçtır, doğru bilgi doğru kararı getirecek diye düşünülür…
Bir de emin olunan bir karar vardır, o zaman artık seçim yoktur, insanın güneşi doğmuş, gün ışımış, aydınlanmıştır her yer ve her şey… Emin olunan yolda yürünür, dosdoğru bir yoldur bu, yaşamı bambaşka bir âleme taşıyacak olan doğru yol…
*
Aequus Nox – Eşit Gece…
24 mevsim takvimine göre 21 mart – 4 nisan tarihleri bahar ekinoksunun zamanıdır. Bu sene ekinoks bir gün erken, 20 mart’ta başlıyor.
Batı astrolojisindeki tanımıyla, Güneş’in Koç burcuna geçişi baharın gelişini müjdeler.
Dünya’nın devinimine bağlı olarak, kendi ekseni etrafındaki dönüşü ve Güneş etrafındaki yörüngesindeki seyahati esnasında bir yarısı güneş ışıklarıyla aydınlanırken, diğer yarısı karanlıkta kalır. Dünya’nın dönüşü ve ilerleyişi nedeniyle, Dünya’nın karanlık yarısı ile aydınlık yarısını birbirinden ayıran çember şeklindeki hat yani aydınlanma çemberi de sürekli ilerler, gece ile gündüz arasındaki sınırı oluşturur.
Yılın diğer günlerinin yükseliş ve alçalışından farklı olarak, ekinoks gündüz ve geceyi eşitleyerek mükemmel bir denge sunar.
Bu eşitlenmeyi, güneş ışınlarının ekvatora dik vurması sonucunda aydınlanma çemberinin kutuplardan geçişi sağlar. Yılda sadece iki kez gerçekleşen bu geçiş ilkbahar ve sonbahar dönüm noktalarını işaretler…
*
“Gök ve insan birdir” der yine kadim öğretiler. İnsan doğanın parçasıdır. Dünya ile birlikte yaşayan bizler de aynı devinimleri yaşarız. Yılın bu zamanı kışa ait olan uykunun sona ermesini, baharın gelişini ve yeni bir döneme uyanmayı bekleriz…
Güneş, bugün bizi tekrar uyanmaya hazırlıyor.
Karanlık ve aydınlık arasında yaptığımız yolculukta bir an için dengeye kavuşturuyor.
Ancak salt dengeye kavuştuğunda yürüyebilir insan doğru yolda, ancak denge daim olduğunda geçebilir sırât köprüsünden…
Vadedilen Cennet dengenin sırrında gizlidir…
21/03/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
‘Sanki pamuklar içinde yumuşacık geliyorlar dünyaya’ diyordu doktor…
Anlattığı sezeryan doğumların kolaylığıydı, hem annenin korkularını ve acılarını ortadan kaldırıyor hem de bebeğin yumuşacık kolay doğmasını sağlıyordu…
Peki, neden doğal doğum dedikleri sancılıydı? Neden anne doğum sancısı başlamadan, su kesesi boşalmadan anlayamazdı bebeğin vaktinin geldiğini? Nedendi bunca telaş bunca zamandır?
Doğal doğum buysa, doğanın bir kastı mı vardı tüm o annelere tüm o bebeklere?
Hikâyeye bakarsanız, kadına bir kastı vardı elbet… Cennetten kovulan kadının doğumu sancılı olacaktı ve bu dünyaya gelen her bebeğin doğabilmek için ta en baştan bir emek vermesi gerekti. Annenin koruyucu rahminden başlayan yolculuk çabasız çıkış sağlamıyordu hiçbir bebeğe, çıkarken de başaşağı düşmek vardı dünyaya…
*
‘Nasıl bulduysan öyle bırak!’
‘Bu da nerden çıktı şimdi?’ diyorsunuz belki de… Bu cümle bu konuya ait değil. Memleketin tuvaletlerinde görürüz sıklıkla çünkü. Çoğu kişi de görmezden gelir, görmek istemez, umursamaz bu uyarıyı. Hiç üstüne alınmaz, kendisine söylenmiyordur, ya bir öncekine ya da bir sonrakinedir tüm ikaz…
‘Bırakmazsam ne olur?’ Benim işim bittiğinde, arkamı dönüp gittiğimde -umurumda da değilse- bırakmazsam ne olur…
*
Çocuk büyütenler bilir, küçük yaşlarda başlayıp, ‘ağaç yaşken eğilir’ misali öğretmek gerekir her şeyi. Siz küçük fidanlarınızı nasıl büyütürseniz, büyüdüklerinde seyredeceğiniz bahçeniz öyle olacaktır.
Hangimiz hatırlamayız annelerin kulaklarda çınlayan sözlerini, ‘Yavrum tabağını kaldır sofradan’, ‘Yatağını topla kalınca’ ya da ‘Böyle dağınık bir odada nasıl buluyorsun aradığını’, gereksiz gelir çoğu gence.
Halbuki, sofradan tabağını kaldırmayan nasıl tamamlıyordur başladığı işleri, sabah yatağını toplamayan zihnini nasıl topluyordur gün boyu, dağınık odamda her şeyi bulurum istediğimde diyen yaşamının dağınıklığında aradığına nasıl ulaşıyordur?..
Siz nasıl yaşarsanız yaşamınız öyle olur…
*
Japonları seviyorum, ruhuma iyi geliyorlar. Sadelikleri, çalışkanlıkları, düzenleri, özenleri, yaşamı güzelleştirmeleri, geliştirmeleri iyi geliyor. Onların da zayıf yönleri yok mu? Elbette var. Yaşam denge ister. İki yanlışın bir doğruyu götürmediği bu dengede ne zaman eksik, zayıf yönünüzü görseniz onu düzeltip orta yolu bulmanızı bekler.
Her sabah yeni güne uyandığınızda, günün yeni olduğunu fark edip coşkuyla karşıladığınızda,
Yediğiniz her yemekte, sunulan sofra için teşekkür edip saygıyla kurulanı topladığınızda,
Kullandığınız eşyalara size sundukları rahatlık ve konfora karşılık özen gösterdiğinizde,
Bu ufacık şeyleri, kolayca gözden kaçan detayları görüp değiştirdiğinizde,
Belki siz de değişir, yaşamınızı değiştirir, güzelleştirirsiniz.
*
İnsan seçebilir. Hoyratça yaşamayı ya da zarafetle yaşamayı seçebilir…
Geçen gün seyrettiğim bir belgeselde, bir tür maymunun hayatı gösteriliyordu. İnsana benzerlikleri her zaman bizi şaşırtan maymunlar becerikli ve akıllılar, alet kullanabiliyor, öğrenebiliyor ve yaşam kalitelerini artırabiliyorlar.
Bu tür çoğunlukla böcek, ufak hayvanlar ve kabuklu yemiş ile besleniyordu. Ellerindeki küçük taşlarla yemişleri bir kayanın üstünde kırıp kolayca yiyebiliyorlardı. Taşı sertçe vurduklarında yemişi kırmak kolaydı…
‘Başka bir tür daha vardı, onlar taşı zarifçe vurup yemişi kırıyorlardı’ dedi.
Ne tuhaf, bir tür diğerine göre daha kaba ve hoyrat. Oysa bize göre hepsi hayvanlar âleminin bir parçası, yine de hepsi birbirinden farklı.
Tıpkı bizim gibi.
Bizler de onca farklılığımıza karşın aynı türün altındayız; bize ‘insan’ diyorlar. Tek bir tür. Halbuki hepimiz okulda okuduk, insanın evriminde şimdiki insanın kategorisi homo sapiens ‘akıllı, bilen insan’a kadar farklı farklı türler yaşadı. Homo erectus ile başlayan kıyam, türün gelişiminin sonu değil başlangıcıydı.
Elli bin yıl kadar önce, dik duruşu, gelişmiş beyni, soyut konuşma yeteneği, lisan kullanma kabiliyeti ile donanmış bu tür bizlerin atası olarak kabul edilir. Tüm bu becerileri ile ihtiyacı olan araçları üretebilen, kendi farkındalığı olan, rasyonelliği ve zekasıyla yüksek seviyede düşünmeyi başarabilen bu tür, insanı ‘insan’ yapan özelliklere sahip olarak tanımlanır.
Biyolojik evrim teorisi halen tartışıla dursun, yaşamda bir evrim olduğu aşikâr. Olmasa hiçbirimiz kendimizi geliştirmek için uğraşmaz, çocuklarımız bizden daha iyi yaşasınlar diye çaba göstermezdik.
Kısacık insanlık tarihinde bile gördüğümüz gelişim yaşamın ve bizlerin sürekli değiştiğini gösteriyor.
Bazılarımız artık homo sapiens olmayabilir. Bazılarımız da belki hiç homo sapiens olmadılar…
*
Mağara adamından bu yana çok yol kat ettik.
Bugün teknolojimizle övünebiliriz. Yine de bir düşünsek, birkaç yüzyıl önce hayal bile edilemeyen şeylerin şimdi gerçekleştiği bir dünyada aslında daha kat edeceğimiz çok yol var…
‘Siz hâlâ atalarınızın dini üzerinde misiniz?’ sorusunun yanıtı bulmak için bir kez daha düşünmek gerekli.
*
‘Nasıl bulduysan öyle bırak’ demiş bizden öncekiler.
Şimdi ben artık, ‘Bulduğundan daha iyi halde bırak’ diyorum.
İşiniz bittiğinde arkanıza bile dönüp bakmadan çıktığınız tuvaleti, Yemeğiniz bittiğinde darmadağın kirli tabaklarla dolu kalktığınız sofranızı, Kapınızı kapadığınızda içerde savaş çıkmış gibi dağılmış eşyalarınızı, Konakladığınız mekânda temizlikçilere terk ettiğiniz süfliyetinizi, Belki de en önemlisi, karşılaştığınız tüm insanların duygularını, düşüncelerini, Bir değişiklik yapın ve yarın bulduğunuzdan daha iyi halde bırakın.
Önce kendinizi, bugün evinizi, yarın yaşamınızı, giderken dünyanızı bulduğunuzdan daha iyi hale getirip öyle bırakın. Misafiri olduğunuz bu dünya sizi ağırlamış olmaktan zevk duysun, memnun olsun…
Kendisi kutsal saydığı bir mekâna girerken kapıda ayakkabılarını atarcasına çıkarıp öylesine bırakan, nasıl düşünebilir ki kutsaldan daha değerli olan yaşamına saygı ve sevgi göstermeyi?
Yaşamda kutsal hiçbir şey yok. Sadece insanın kutsallaştırdıkları var. Din ‘yol, hüküm’ demektir. Din yaşamdır.
Yaşam bütünüyle kutsal ötesinde değerli.
Yaşam, boşalan su kabını doldurup bırakmakta gizli, Yaşam, yanından geçtiğin çiçeğe gülümseyen bir bakış sunmakta gizli, Yaşam, yanındakilere söylediğin tatlı sözlerde, uzaktakilere gönderdiğin sevgi dileklerinde gizli.
Yaşam, kutsal olanın ötesinde, gözlerinin önünde gizli.
Yaşam, artık değerine sahip çıkmanızı ve onurlandırmanızı bekliyor.
Onu yüceltecek olan sizsiniz.
*
Güzellik herkes için göreceli ancak, herkesin bir güzellik anlayışı var.
İnsanın içsel pusulasında kuzey yıldızı iyiye ve güzele çevrilmiştir. Yine de bu pusulanın kullanımının öğrenilmesi gerekir. Ve siz güneydeyseniz göremezsiniz kuzey yıldızını. Bazen büyük bir dönüş gerekir.
Çocuk büyütenler sadece büyümelerini sağlar ama çocukların kendilerini keşfedip yetiştirmelerine doğru destek olmazlarsa, bahçe olgunluğa eriştiğinde sefasını süreceklerine cefasını çekmeye başlarlar.
Sizi büyüten anne baba artık görevini tamamlamış olabilir, o zaman siz kendinizi yetiştirmeye devam edeceksiniz.
Bahçenin tüm ayrık otlarını toplayıp yerine envai çeşit çiçek ekmek artık sizin işiniz. Kendi bahçeniz güzelleştiğinde inanın sizi gören herkes özenip sırrınızı öğrenmek isteyecektir.
Tıpkı bir zen bahçesindeki gibi, yaşamda attığınız her adım suya düşen damlanın yarattığı halkalara benzer ancak kalıcı izler bırakır kendi yolunuzda.
İnsanı ‘insan’ yapan şey kendi farkındalığı, yüksek seviye düşünme yeteneği ise bunu sadece dışsal gelişim, araç gereç ve şimdinin teknolojisi için kullanmak yeterli midir?
İnsan yerçekiminin kanununa karşı kıyam etmiş ve başaşağı geldiği bu dünyada ayağa kalkmıştır. Dik duruşu yaşamdaki tutumunu işaret eder. Kendisini aşağı çeken her şeye karşı kıyam edeceğini söyler.
Soyut konuşma yeteneği ve lisan kullanımı sadece düşüncelerini ifade etmek için midir? İnsanı tüm canlılardan ayıran duyguları unuttuğunda kullandığı lisan yarım kalmış gelişmemiştir…
*
Tüm manevî öğretiler hizmet et der.
Her güzellik emek ister.
Yaşam sahip olabileceğimiz en güzel şey.
En büyük emeğiniz kendinize, kendi yaşamınıza olsun…
11/09/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
İnsanın sonsuzluk içinde yaşamı anlamlandırmak için kullandığı en önemli araçlar; geçmiş ve geleceğin yapı taşları, arzuların ve isteklerin koşulları, varsayımları…
İnsan tüm var olma çabası içerisinde sınırsıza sınır çizer, kendince anlamlar yükler.
Zamanı ve mekânı gerçekten anlamak içinse kavramların ötesine, yaşamın içindeki doğal var oluş hallerine bakmak gerek.
Oysa, el yapımı mekanik saatlere ve sunî binalara bakıp doğal olana ulaşmak ne kadar da zor…
İnsan kendi rızasıyla kendi özgürlüğünü, kendi yarattığı bir zamana ve mekâna teslim ederken, geçmiş ve geleceğin bu kavramsal yapı taşları sessizce insanın kendisi için –kendi elleriyle– inşa ettiği hapishanenin duvarlarını örer…
*
“Zaman nerdedir?
Güneş ve Ay’ın birbirini takip eden döngüsünde mi?
Mevsimlerin geçişinde, açan çiçeklerde, dökülen yapraklarda mı?
Doğumda ve ölümde, büyüyüp gelişen bedenlerde, yaşlanan yüzlerde mi?
Zaman nerdedir?
*
Mekân neresidir?
Doğduğun, büyüdüğün ev midir?
Diktiğin ağacın, çocuklarının yetiştiği, çalışıp çabaladığın yer midir?
Ölüp de gömüldüğün toprak mıdır?
Mekân neresidir?
*
Her şey değişip dönüşürken, tüm bunlardan hangisi elinde kalandır?
*
Bildiğin bilmediğin gökkubbenin altında, sonsuzlukta varolan gökcisimlerinin senin Dünya’ndaki bir yansımasıdır sana göre zaman.
Gecen ve gündüzün, tüm mevsimlerin Güneş’tir, gel-gitlerin Ay’dır, duygusal ve yaşamsal değişimlerin gezegenlerdir dönüp duran…
Senin zamanınsa saatin rakamlarında, takvimlerin sayfalarında… Onlarca takvimin oldu bugüne kadar, hangisi anlattı yaşamı sana?
Arka arkaya sıralanan günler, bayramlar, kutlamalar, bulabildin mi içlerinde güzelliğini yaşamın?
Nihayetinde anlayabildin mi, değişen bir tek olaylardır… Döngü hep aynıdır, bu sahne hep aynı sahnedir… Geçip giden zaman aslında, zamansızlıktır…
*
Tekrarlayan zaman içindeki kısır döngüler gizli tuzaklar gibidir insan için. Her sahnede ayrı bir dekor, türlü türlü tipte oyuncu, deriz ki:
“İşte bu sefer yeni bir sefer.”
Oysa, seyr-ü sefer’de içerik hep aynıdır.
Yok mudur döngüyü durduracak bir düzen? Yok mudur tüm bu kısırlığı berekete dönüştüren?
Bilsen ki dünya, insanı insan yapmak için insanla var olur, zaman ve mekân ise sadece birer araçtır. Anlarsın, aracın içine hapsolduğunda, yolda olmanın da bir yere varmanın da anlamı yoktur.
Özgürlüğü elde etmenin tek yolu yaşamının sorumluluğunu eline almaktır.
Bir kez bunu kavradığında artık zamansızlığa ulaşır insan, çünkü şimdi yaşam ile doğrudan konuşur, ihtiyacı olan tüm cevaplar yaşamın içerisinde kendisine sunulur.
Evrenin sonsuzluğunda insanın bildiği zaman yoktur. Zaman sadece insanın zihnindedir. İnsanın tek özgürlüğü zihninin hapishanesinden çıkmaktadır…
Sordum “Geldiğim sadece bir yer midir? Bu yer nedir, neresidir?”
Dünüv’dür Dünya’nın kökü, yakın olmak demektir. Ednâ, en yakın demektir.
Dünya bizim yerküremizdir, gezegenlerden bir gezegen deriz ama yakına gelmişiz, canlanmışızdır.
“Dünya hâli işte…” deriz, arz-ı endâm ederiz, burada doğumdan sonra ölümden önce onlarca hâl yaşar, yaşatırız.
Yer ve yeryüzü arz’dır, yaşadığımız hayat ise dünya hayatı, yakın hayat, önce gelen hayat’tır.
Her ne kadar yaşanılan hayat yeryüzünde geçse de, yeryüzü ve dünya aynı değildir. Yeryüzü bir coğrafî mekân, dünya ise manevi ve ahlâkî bir anlamın ifadesidir.
Yeryüzünün üzerinde ikamet eden insanın dünya hayatının nasıl olacağı yaşama karşı tutumuna, maddi olanın ötesindeki öğretiyi görmesine bağlıdır…
*
Doğum için fiziksel bağlamda bir anne ve bir baba gereklidir. Gebe kalmak gereklidir.
Doğum için duygusal bağlamda besleyip korumak, sabırla emek vererek beklemek gereklidir.
Doğum için düşünsel bağlamda istek ve inanç gereklidir.
Doğum için aşk ve sevgi gereklidir.
Her doğum güzel olanı arar…
Doğum öncesinden gelen varlık düşer, önce ana rahmine. Bedeni yoktur, bedenlenir. Rahimin kapalı dünyası tek varoluştur. Yaşama teslimdir, müdahale yoktur, süreç kendini gerçekleştirir.
Doğum ise çaba ister, zorlayıcıdır –hem doğuran hem de doğan için. Doğumu reddedemez, doğumu durduramazsın.
Sonra varlık yine düşer, ana rahminden yaşam rahmine. İnsan dünyaya, yakın hayata doğar. Zanneder ki bir kez doğdu, bir kez yaşayacak, bir kez ölecek.
Oysa zannın aksine, yaşam rahmi bir kez doğurmaz insanı, sürekli yeni doğumlar içindedir. Yaşamsal sistem her an yeniden doğması için varlığı sürekli zorlar.
Ne’çare, insan sevmez zorlanmayı…
Yaşam tek bir şey bekler varlıktan; ana rahimindeyken nasıl onu koruyup besleyen, seven anneye güveniyorsa, yaşam rahiminde büyürken de yaşama güvenmelidir…
*
Gebedir sürekli yaşam, yeni doğuşlara, yenilenen yaşamlara.
Ve gebelik varsa doğum kaçınılmazdır.
Her gebelik farkı bir doğum getirir –hem doğana hem de doğurana-, bazı doğumlar sancılı bazılarıysa bir nefeste kolaycadır, yaşamda herkesin kısmeti ihtiyaca göre farklıdır.
Bu, yaşamın çeşitliliğidir.
Doğum ile başlar öğreti. Yaşam –öğrensin diye– sürekli yeniden doğmasını gerektirir insanın. Yeni doğum yoksa büyüme, gelişme de yoktur.
Hep aynı olan, her yeni güne yeniden doğmayan, her an kendine yeniden doğmayan artık yenilenmiyordur.
Yenilenmeyen yavaşça ölür.
Yaşamak için doğum kaçınılmazdır.
Yaşamın rahminde insan, korunup gözetileceğine güvenmelidir, –aslında başka çaresi de yoktur.-
Nasıl ki, kendi âleminde, kendi gerçekliği içinde ‘anne’ yaşam demekse bir bebek için ve reddedilemez bir süreçse oluşumu, insan için de kendi gerçekliğinde dünya yaşamı aynısıdır; reddedilemez bir oluşum süreci.
Yaşam her ne getiriyorsa insanın büyüyüp gelişmesi için gereklidir.
İnsanın yapması gerekense yaşamın sürecine güvenerek teslim olmaktır…
*
Doğumdan sonraki yaşam diyorlar…
Ölümden sonraki yaşam diyorlar…
Doğum da ölüm de senin zihninde,
Sen ne doğdun ne de öldün,
Sen hep burdasın, hep var olansın…
… Sonsuzluğun aynası, annem ve babam için, sevgiyle…
08/09/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
Bedenin kendi âlemi vardır; her organın, her hücrenin bir âlemi.
Duyguların kendi âlemi vardır; öfkenin, sevincin, hüznün, neşenin, korkunun ve güvenin.
Düşüncelerin âlemi, hepsinin birer kendi âlemi vardır…
İnsanın âlemlerinin yanında, âlemlerinin de kendi ayrı âlemleri vardır; eşinin, çocuğunun, ailesinin, arkadaşlarının, toplumunun, ülkesinin ve atalarının.
Karşılaştığı her insanın, her canlının, hatta -bize göre- her cansızın bile bir âlemi vardır.
Geçtiğiniz yolun, girdiğiniz binanın, oturduğunuz koltuğun bir âlemi vardır.
İnsan bir dursa,
seyreylese bir sokak neler anlatır
ya da bir mahalle,
bir binanın dilinden ne hikâyeler dökülür
yaşamı renklendiren.
İnsan biraz vakit ayırsa ve dursa,
bir ağacın yanında,
kim bilir hangi kuşlar sohbet eder dallarında,
hangi mevsimler geçer,
hangi zamanlar akar,
kimilerini getirir,
kimilerini götürür sessizce.
…
“Ben hep bulutların âlemini severdim, kuşların âlemini ise bilmezdim, öğrendim.
İnsan öğrenince bir diğer âlemi, onun tüm zenginliği kendi âlemine akar, bir o kadar zenginleştirir insanı…
Sen bilmezken ‘benim âlemim’i, ne kadar kolaydır öfkelenmek, yargılamak ve ben bilmezken ‘senin âlemin’i…
Oysa yaşam iki âlemi boşuboşuna buluşturmaz, ister ki tanışsınlar, birbirlerinden öğrensinler.
Bazen bir an yanyana kalırlar, bazen bir gün, bazense yıllar boyunca.
Her karşılaşma bir fırsattır sunulan, yepyeni bir âlemi tanımaya, yepyeni bir âlemi kucaklamaya…”
…
Aslında saymaya çalışsak, sonu yoktur tüm bu âlemlerin.
İnsan ise ancak kendi bildiğini tanır, bildiği kadarını var sanır.
…
Bir âlem daha vardır ki, el-âlem deriz, insan için ‘yabancılar âlemi’dir…
Düşünmez ki insan, her birimiz birbirimize el-âlem’iz, birbirimizin yabancısıyız.
Kendi âlemini tanıyıp bilene ise ne yaban vardır ne de yabancı.
O bilir ki biz hepimiz, birbirine benzer yine de kendine özel âlemlerde yaşarız;
Aynı havayı solur, aynı toprağa ayak basar, aynı suyu içer, aynı dünyayı paylaşırız.
Açıldığında tüm âlemler gerçeğiyle, hepsi ‘yaratanın tek bir âlemi’dir.
Âlem içre âlem, var olur birlikte.
Sırası geldiğinde, yolcunun yolu geçer her bir âlemden.
…
Şimdi yolculuktaki insan için kalbini açma vaktidir,
Tüm âlemlere sevgi ve saygı gösterme zamanıdır.
Hepsi kendi âleminde var olurken,
İnsan için en güzeli kendi âlemini yaratmaktır,
Her sabah gözünü açmak için heyecan duyacağı
Yeryüzündeki kendi cennet âlemini.
İnsanın en büyük sorumluluğu önce kendinedir…
01/09/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
Çocukluğumdan beri psikolojiye meraklıydım… Ortaokuldaydım sanırım, evdeki psikiyatri kitabından farklı tip hastalıklara ait vakaları okuduğumu hatırlıyorum -babam mühendisti ama tıbba meraklıydı, kitap bu nedenle evde olmuş olmalı-, Prof. Dr. Ayhan Songar’ın “Psikiyatri, Modern Psikobiyoloji ve Ruh Hastalıkları” üzerine hazırlamış olduğu kitap hâlâ kütüphanemde…
Bugün bölüm başlarındaki alıntılar beni şaşırtıyor, girişte Yunus Emre karşılıyor okuyanı:
“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır
Yunus Emre der hoca gerekse var bin hacca
Hepsinden iyice bir gönüle girmektir”
Aslında giriş ve tarihçe yazısı sadece kitaba dair değil, daha geniş bir perspektifte Türk psikiyatrisinden bahseder; Kur’an’dan başlayarak, Anadolu’da Selçuklular döneminde yer aldığı bilinen ve hastahane-köy olarak adlandırılan tekkeler ile bunlar arasında özel bir yer teşkil eden şeyh Karacaahmed’i, Osmanlı döneminde Bimarhane’leri, Cumhuriyet dönemi hastanelerini ve ünü tüm memlekete yayılmış olan Mazhar Osman hocalarının çalışmalarını anlatır. Bugün kaç kişi hatırlıyordur, Türk edebiyatında 19. yüzyıl şairlerinden Yenişehirli Avni Bey’in Mirat’ı Cünun (Deliler Aynası) adlı eserini?…
Batı’da “Psikiyatri tıp sanatlarının en eskisi, tıp bilimlerinin en yenisidir” denmiş. Kökünü eski Yunanca ‘psyche’ (nefes, hayat, ruh) kelimesinden alan bu sanat ya da bugün bizim için bilim, Ayhan Songar’ın sözleriyle: “Mitolojide Psyche evvelâ ölümlü bir insan olarak doğar, fakat sonradan kendisine ölümsüzlük bağışlanır ve Eros ile evlenir. Eros aşk tanrısıdır. Bu hikâye, ‘ruh’ ve ‘aşk’ arasındaki bağlılığı da ifade etmesi bakımından çok ilgi çekicidir.”
Gerçekten de ilgi çekicidir, aslında ölümlü insan olarak doğanın kimlik değiştirmiş ruh olması ve ölümsüzlüğün sonradan kazanılması. Bugün manevi öğretiler de bize anlatmaz mı, insanın kendi ruhunu emekle kazanması gerektiğini ve ancak ruhu keşfettiğinde ölümsüz olduğunu anlayacağını…
Ayhan bey “Şuur” bölümünün başına yine Yunus Emre’nin sözleriyle başlar:
“Beni bende demen bende değilem
Bir ben vardır bende benden içeri
Senin aşkın beni benden alıptır
Ne şirin dert bu dermandan içeri…”
Batı için bilim olduğunda, ruh hastalıkları akıl hastalıkları olarak tanımlanmış. Artık bu bilim, -belki de kendisine yabancı olan- ruh ögesinden uzaklaşarak hastalıkların nedenlerini insanların akıllarında aramaya başlamış. Her nasıl adlandırsanız adlandırın, bu hastalıklardan mustarip kişiler en yakınları da dahil olmak üzere toplumu korkutmuş, çağlar boyunca inanılmaz tedavilerle -ve bazen işkencelerle- düzeltilmeye çalışılmış.
Bozuk bir makine gibi tamir etmeye çalıştığınızda hangi parça diye bakabilirsiniz ancak, insanı bir makineye indirgemek ve bozuk parçayı bulmaya çalışmak nafile bir bakış açısıdır. Her türde bütünlüğü içinde insan anlaşılmadan, rahatsızlığın ortadan kalkması ve köken sebebin çözümlenmesi zor gözükmekte…
Modern tıp ve modern psikiyatrinin kazandırdıkları yadsınamaz. Yine de ruhun dünyası dışlandığında gelişim bir yerden sonra farklı bir yola geçmiş oluyor…
*
Yirmi sene önceydi, annemle telefonda konuşurken kelimeleri hatırlamada zorluk çektiğini fark ettim, bu dinleyen kişi için sıkıntılı bir süreçti; eksik kelimeyi yerine koyup konuşmayı devam ettirmeniz gerekiyordu, bu nedenle, bir yandan da hafifçe kızıp neler olduğuna kolayca söylenebilirdiniz. Oysa annem, sanki bu kızgınlıkları bilirmişçesine, isimler ve sıfatlar âlemine geçmişti, kelimeler eksildikçe onların yerine sohbeti en sevdiği isim ve sıfatlarla süsler, aklınıza hayalinize gelmeyecek güzel çiçek demetleri sunardı size; ben onun papatyasıydım…
Modern psikiyatride bunun bir adı varmış, sonradan öğrendik -alzheimer-. Bugün hâlâ çok geniş bir yelpazede tanımlanan, demans ile sınırlarını ayırt etmekte zorlanılan, halk arasında sadece unutkanlık hastalığı diye bilinen ancak ilerledikçe tüm beden fonksiyonlarına etki eden dejeneratif bir rahatsızlık. Ayhan Songar kitabında tedavisi yok demiş, bugün hâlâ bilinen kesin bir tedavisi yok.
Şimdi düşünüyorum da, belki bu hastalığı Batı bulup adlandırdığı, batılı usullerle tedavi etmeye çalıştığı için tedavisi yok. Oysa Doğu’da, ruhun dünyasında, bize anlatmak istediği başka şeyler olabilir…
Her ne kadar doktorlar bir hastalık teşhisi koymuş olsalar da “annem aklını kaçırdı” diye düşündüğüm zamanlar oldu. Öyle haller yaşıyordu ki bizim için anlaşılması zordu. Bizim için zordu ama kendisi çoğunlukla derin bir mutluluk içindeydi, neşesi ve uçarılığı zirvede, anın zevkinde… “Gezelim” dediğinde, “Gezelim ama sen sonra hatırlamıyorsun gittiğimizi” yanıtıma, “Olsun, gezerken güzel” sözleri çoğumuzun bir türlü içinde olamadığımız o ‘an’ın güzelliğini hatırlatıyordu…
Annem kaçmıştı, aklından, tüm sorumluluklarından, yaşamın zorluklarından, çektiği sıkıntılardan ve üzüntülerden… Her şeyden gönüllü olarak kaçmıştı. Ne zaman bir sıkıntı olsa, “Sakın üzülme, unut” diyen düşüncesi bir hayat mottosu haline gelmişti yavaşça. Üzülmemek için unut. Önce isteyerek unut. Unutmak her şeyin basit bir çözümü gibi. Sanki bir doz ilaç alıp kendini iyi hissediyorsun, bir nevi semptom tedavisi.
Halbuki semptom tedavisi asla gerçek tedavi olmaz. Hastalığın kökeni derinde yerleştiği yerde durur. Semptom tedavisi kişiyi ancak iyi hissettirir. Her ilaç gibi beden alıştıkça dozu artırmak gerekir bu tedavide. O zaman daha çok şeyi unut, hemen unut… Siz sisteme istediğinizin bu olduğunu kesin bir şekilde belirttiğinizde, sistem bir süre sonra otomatik olarak görevi yerine getirmeye başlar.
Ayhan Songar’ın kitabında beni etkileyen vakalardan birisi, ‘mevcut olana bağlılık’ olarak tanımlayabileceğim bir durumdu; hasta genç bir kadın, klinikte yemek saatinde odasına yemeği getirildiğinde pencerede bir kedi duruyormuş, bunu bir resim olarak düşünün; yemek saati ve penceredeki kedi. Bu genç kadın sonraki tüm yemek saatlerinde eğer pencerede kedi yoksa yemek yemeyi reddetmiş. Bağlantıyı önce göremedikleri için yemeyi reddetme sebebini anlayamamışlar, bağlantıyı bulduğunuzdaysa yemek yemeyi sağlayabilirsiniz, yine de köken sebep hâlâ çözülmüş değildir.
Bizler -hepimiz- yaşamda bu resimlere sahibiz. Bu kadar aşikâr olmasa bile, bebeklikten geldiğimiz bu yaşa kadar hepimizin kendine ait bir filmi var, resim karelerinden oluşan bir film. Bu filme, o karelere o kadar alışkın oluyoruz ki, bilinçaltında yer etmiş olan bu kareler bizim gelecek yaşantımızda istesek de istemesek de yaşadığımız şeyler haline geliyorlar.
Geçen gün seyrettiğim bir belgeselde Norveçli sanatçı Lene Marie Fossen’in hayat hikâyesi aktarılıyordu: 10 yaşında kendi içinde ‘büyümek istemiyorum’ diyerek bir karar alıp yaşamının geri kalanında ise anoreksiye karşı mücadele vermiş genç bir kadın… ‘Büyümek istemiyorum’ bir anlamda zamanı durdurma arzusudur, çocukluğun sunduğu bütün güzellikleri sonsuza kadar koruma çabası. “Yemek yersen çabucak büyürsün” sözü ise karara karşı çalışan bir yöntem. Büyümemek için çözüm yemek yemeyi kesmek gibi gözükür. Ancak yaşam kendi kurallarına karşı olan bu arzuya acımasız bir ceza verir… Lene Marie muhteşem bir fotoğraf sanatçısı, çok çarpıcı olan kendi portrelerinde ve diğer çalışmalarında kurban temasını işlemiş çoğunlukla… Belgeselin bir bölümünde, evinde yapılan bir çekimde etraftaki yoğun dinî temaları görüyorsunuz; çarmıhtaki İsa, hüzünlü Meryem ve acı temasıyla yoğurulmuş dinî ögeler. Lene Marie’nin nasıl bir ortamda yetiştiğini bilmiyorum ancak kurban temasının benzerliği şaşırtıcı. Belki de onun çocuk kalmasını isteyen kendisi değil de bir başkasıydı, tıpkı İsa’nın kendini diğerlerini kurtarmak için kurban ettiğinin söylenmesi gibi, o da kendini bilmeden ama gönüllü olarak kurban ediyordu. Yemek yemeyi artık istediğinde bile yiyemez hale gelmişti…
Budistlerin biz sözü vardır, “Düşüncelerine dikkat et; düşünceler davranışları, davranışlar alışkanlıkları, alışkanlıklar karakteri, karakter ise kaderi oluşturur.” Yaşam boyunca karşılaştığımız her şey, her insan ve her olay ile bir ilişki içinde oluruz. İlişkinin tipini hislerimiz, düşüncelerimiz ve zihin niyetimiz belirler. Bunun yansıması bir kavramdır; en basiti, seviyorum sevmiyorum, istiyorum istemiyorum… Bu kavrama bağlı olarak bir davranış sergileriz; seviyorsam beraber olmak iyidir. Benim için iyi olan bir şeyin alışkanlık olması hayatımda sürekli yer alması için gereklidir. Kendime göre yaşamımı ‘bana göre iyi’ şeylerle donatmak için bazen artık aktif olarak düşünmeme bile gerek kalmadan bu alışkanlıklarla yönetebilirim. İyi bir yaşam hedeflemişimdir ve alışkanlık bunu kolaylaştırır. Yerleşik alışkanlıklarım karakterim haline gelir, sadece ben değil yakın çevrem bile bilirler, neyi istediğimi neyi istemediğimi. İsteyip istemediklerim, seçtiklerim ise benim kaderimi belirler. Üzüntülerimi unutarak çözmeyi seçtiysem, artık unutmak benim kaderimde yer alır.
*
Hafızası, hatıraları, tanıdıkları, yaşamını oluşturan çoğu şeyi artık hatırlamamasına, bambaşka bir âlemde yaşıyor olmasına rağmen bir gün annem tüm bilincinin berraklığıyla “Hiç böyle olacağını düşünmemiştim” dedi… Bu sözler bir anlamda sadece ona ait değil, hiçbirimiz düşünmeyiz aslında, yürüdüğümüz yolun bizi nereye götürdüğünü pek de düşünmeyiz…
Oysa insan değişir, insan değişmeli ve gelişmelidir. Yaşamın kuralı büyümemizi söyler. Ufak bir çocukken aldığınız bir karar halen yürürlükte desem çoğunuz bana inanmazsınız. Size göre siz fizikî olarak büyümüş, akıllanmış ve olgunlaşmışsınızdır…
Tarihte altına imza atılan tüm anlaşmaları biliriz, imzayı atanlar artık hayatta olmasa bile imza iptal edilene kadar geçerlidir. Yüz yıl geçse bile geçerlidir… Bizler de kendi kişisel tarihimizde onlarca anlaşmaya imza attık, kendimizden kendimize. Bazıları işe yaradı, bizi ileriye götürmek için cesaret ve güven verdi. Bazılarıysa sadece günü kurtardı. Günü kurtaran her anlaşma, yemek saatinde pencerede kediyi görmek isteyen hastanın yaşadığı durumu yaşamamıza sebep oluyor. ‘Mevcut duruma bağlılık’ anlaşması gelişiminizi ve ilerlemenizi durduran bir ant. Yaşamda her an değişkendir, eskiye ve mevcut duruma olan bağlılık ise değişkenliği reddedip sadece aynı günü tekrar tekrar yaşamak gibi.
“Saçma, nasıl aynı günü yaşayabiliriz?” dediğinizi duyuyorum. Tabii ki fark etmeden… Oda değişti, pencere değişti, kedi değişti, yemek değişti, ancak resim aynı. Bu resimde bilemediğimiz hastanın neden yemek yemek için pencerede kediye ihtiyaç duyduğuydu. Belki kendine yemekte eşlik edecek birini arzuluyordu, belki kedi ona evinin sıcaklığını hatırlatıyordu, belki de kedi o yemek yerken odada bitirmesini bekleyen ama onunla aynı sofraya oturmayan annesiydi… Tıpkı televizyon ile kandırarak yemek yedirdiğiniz ufak bebekler gibi; gelecekte dikkatini yaptıkları hariç her şeye veren büyükler onlar.
*
Halbuki yaşam tekrar tekrar oynatılan bir film değil sürekli yenilenen bir akış. Yaşamı gerçekten yaşayabilmek için sizin tüm dikkatinizle bu an’da burada olmanız gerekiyor. O zaman diyebilirsiniz ki: “Seni görüyorum.” Ve siz bir kez gerçekten gördüğünüzde tüm yaşam açılır, kendisini -kendinizi- keşfetmeniz için…
Kalp kelimesi Arapça KLB kökünden gelir; bu kökten gelen fiiller genellikle değişim, durum ve şekil değiştirme, dönüşüm gibi mânâları ifade etmede kullanılır. Kalp, bir şeyin içini dışına çıkarmak, altını üstüne getirmek, ters çevirmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek değiştirmek demektir. Bu nedenle fiziksel bedende kan dolaşımını sağlayan organın adı da kalptir ve bu organda kirli ve temiz kanın birbirine karışmamasını sağlayan hassas bir denge vardır. Manevî olarak ise bu fiziksel kalpten ayrı olarak kalp denildiğinde, “Rabbânî latife” ya da “ilâhî cevher” kast edilir. Ruhun merkezidir. Akletmek, düşünmek fiili, kalbe nispet edilir. İnsanın anlama, kavrama, düşünme ve şeylerin hakikatini bilme yönünü, başka bir ifadeyle insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran temel niteliğini dile getirir. İnsanın idrak eden, bilen ve kavrayan tarafı olduğu için kalp ilâhî hitaba muhataptır, yükümlü ve sorumludur denir. Ve kalp değişkendir.
Anadolu’yu da geçip Doğu’da biraz daha uzağa gittiğinizde, bilimsel ortama biraz yaklaşıyor ve psikolojiyi bambaşka bir çerçevede anlama imkânı buluyorsunuz. Yaşamın özünden ve tüm evreni oluşturan enerjiden bahseden bu bilgiler otomatik bir kayıt sisteminden bahsediyor; buna gerçek kalp diyorlar, gözle görülemeyen bir mikro birim, henüz Batı’nın keşfedemediği bu birim, insanın tüm yaşamını içerir, ruhla ve tüm yaratılışla bağlantılıdır. Doğduğunuz anda size ait olan karakterin temelini ve yaşamınız süresinde şekillendirdiğiniz karakteri de içerir.
Yunus Emre’nin dediği gibi,
“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır
Yunus Emre der hoca gerekse var bin hacca
Hepsinden iyice bir gönüle girmektir”
Kaderi değiştirmek isteyen insan kalbi temizlemelidir. Tüm manevi öğretilerin arınma olarak adlandırdıkları bu temizlik gerçekleştiğinde, insan saf doğası ile karşılaşma ve kendini keşfetme imkânını bulabilir. Girilecek ilk gönül, insanın kendi gönlüdür…
29/08/2022, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
Eskiye duyulan özlem… Nostalji diyoruz romantik bir iç çekişle… Sanki bir daha hiç geri gelmeyecek olan çocukluğa, neşeye ama belki de en çok umarsızlığa duyulan özlem…
Hayat ne veriyor bize?
Neden eskiye bir özlem var?
Onca zenginliği içinde hayatın bize verdiği sadece bir ağırlık mı?
Geçmiş güzel ve hafifti, bugün ise zor ve ağır mı?
Yaşanan onlarca yıl -nedense- tıpkı içinde yaşadıkça değişmeyen eşyalarla ve istiflenen anılarla ağırlaşan evler gibi, bugün çoğunlukla bir ağırlık olur insana…
Sorumlulukların, duyguların, düşüncelerin, kalıpların, emrivakilerin, birikenlerin, taşınan yüklerin ağırlığı altında ezilip yok olmaya mahkûm olduğunu düşündüğünde, insan için aslında bu, geçmişe değil yaşamaya duyulan özlemdir…
“Bu hayatı hakkıyla yaşa…”
Neydi hakkıyla yaşamak?
Yaşamın bir noktasında idrak anı geldiğinde geride kalan her şey ‘boş’ gelir. Atmadan istiflediği her şeyin içi boştur aslında. O zaman ölüm bile kurtuluş olur.
Oysa hakkıyla yaşanan bir yaşamda, bir uyurgezer gibi değil de capcanlı uyanık ‘tam farkındalıkla’ ne olduğunu bilerek yaşanan yaşamda, insan giderken elleri boş gidecektir ama her şey ne kadar da ‘dolu’dur. Dolu dolu yaşanmıştır o yaşam…
Doluluğun bulunacağı tek yer ise aslında yine o boşluğun içindedir…
Bazıları kendinden korkar; tuhaftır ki korktukları kendi içlerindeki cevherdir, yapabileceklerinin, olabileceği insanın potansiyeli. Kalıplar kolaydır böyleleri için, söylenenleri takip etmek, diğerlerinin ardından gitmek kolaydır. Bu da bir kaçıştır, hastalık ve ölümün bazen bir kaçış olduğu gibi. Bu sefer kaçtığı kendisidir insanın, uğraşmaktansa, çaba ve emek vermektense baş eğer kendisinden güçlü gördüğü her şeye. Baş eğdiği zaman da ezilmeye mahkûm olur. Sonra “Hayat…” der, “Hayat gittikçe ağırlaşıyor.”
Bazıları kendini anlatır sürekli; sanki bozuk bir plak gibi, yeni bir şey duymanız mümkün değildir. Takıldığı o şarkı; geçmiş yaşam öyküsü, dertleri, sıkıntıları dilindedir hep. Yeni bir şey ne kadar da zordur, öyle ya yaşamda yenilik olmayınca nasıl konuşabilirsin yeniyi? Sadece konuşurlar, dinleyemezler, çünkü dinlemek belki de değişimi getirir, bir kez dinlemeye başladığında belki de anlarsın senin plağının takıldığını ya da eskidiğini, artık dinlemeye değmez ya da kulakları tırmalayıp rahatsız eden eski bir melodiyi çaldığını…
Oysa yaşam yeniliktir, her doğan gün ‘yeni’dir.
Korkuların ve alışkanlıkların oluşturduğu kalıplar ve kaçışlar labirentinde çıkış kapısını bulmak ise neredeyse imkânsızdır. Önüne baktığında tüm yollar birbirinin aynı gözüküyorsa, zamanı gelmiştir insan için, eğdiği başını kaldırmanın, yukarıya bakmanın, dik durmanın. Kıyam et dedikleri budur belki de, eski yaşamın son bulmasıdır kıyamet. Ancak, kaybolduğu labirentin içinde bir kez doğrulup da başını yukarı kaldırdığında doğru yolu bulabilir insan, gökyüzünde yıldızlar, doğan güneş ve batan ay bambaşka bir yol gösterirler insana…
Yol… Değişim ve gelişimin anahtarı…
Gerçekten yola çıktığında -geride bıraktığında her şeyi- bir gün geri dönecek olsan bile, tüm sıkıntılar, endişeler uzaklaşır. Düşünceler ve duygular yavaşça sakinleşir. Şimdi merak uyanmıştır, alışkanlık kalıpları içinde uzun süredir uyumakta olan, ileride bekleyen her şey keşfetmek için merak uyandırır. Her an bir yenilik, bilinmeyen yolun verdiği tazelik ve canlanma, yolda kolayca ‘Ben yaşıyorum’ der insan. Yaşam, şimdi, keşfetmek için yola çıkana kendini açmaya başlar.
Yola bir kez çıktığında, yolculuk dışarıda değil aynı anda içeride de başlar…
Çünkü, tek başına kalıp içe döndüğünde bir nevi görünmez olur insan, varlık âleminden yokluk âlemine geçer. Belki de bu yüzden korkar, görünmek ve bilinmek arzusu sanki kaybolmayı engeller. Oysa kaybolduğunda, bir kez ‘gayb’ olduğunda bilmez ki aradığı aradığı tüm hazineleri bulacağını. Tıpkı denizin dibinden çıkan cevherler gibi, tıpkı karanlık madenlerden çıkarılan mücevherler gibi, tüm yaratımlar bilinmeyenden gelmez mi?..
…
Arabadaydım…
Bir süredir aklımdan geçenleri düşünmüştüm…
Geçtiğim sokakta biraz yavaşladım, sol tarafımda bir tabela takıldı gözüme: “KUL GEÇİDİ” diyordu. Bir an boş bulunup, “Doğru” dedim “hepimiz için bir geçiş bu dünya”, âlemler arasında bir geçit. Birçoğu bunu sadece öte dünyaya geçiş olarak düşünse de insan her an geçiştedir bir âlemden öteki âleme… Sonra farkındalıkla, “Ah!” dedim, “OKUL GEÇİDİ”. Tabelanın dibinde durduğu ağacın yapraklarının O harfini örttüğünü fark etmiştim…
Fark etmiştim ki, ‘O’nu kaybettiğinde geriye kalan sadece bir ‘kul geçidi’ idi. Bir tek ‘O’nu bulduğunda başlıyordu tüm öğrenim ve gelişim. Aslında fark ettiğinde her kul, bir okulda olduğunu… O fark anı değil miydi, labirentte başını kaldırıp kıyam ettiği…
Trafikte durmadan devam etmiştim, arabayla yolda biraz daha ilerlemiştim… Şimdi manzaram değişti. Bu sefer, önümdeki aracın üzerinde bir yazı çekti dikkatimi: “Anlat İçinden Geçenleri” diyordu…
“Doğru” dedim, “vakti geldi…”
Artık içimden geçenleri anlatmanın vakti geldi…
28/08/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar