Toprakla Barışmak

Bu dünyada insana kalan bir avuç toprak olduğunda, bir başka kıymete biner o nokta misali toprak parçası…

Bazen gelir kapısı olur bereketin doğuş noktası, bazen de veda kapısı olur bu âlemle öbür âlemin geçiş noktası…

.

1. Ziyaret:

Araları açıldıkça zamanın, insan bazen şaşırıyor, değişimin olmadığı hiç bir yer yok şu dünyada…

“Bunlar önceden vardı” dedim zambakları işaret ederek.

“Bunlar da benim ektiklerim” çiçek açmış bir iki sümbül soğanı, yaprak vermiş yonca köklerini gösterdim. -Kalıcı olsun diye soğanı, kökü olan bitkilerden seçmiştim.-

“Bunlar görevlinin ektikleri” dedim, iki tane gül dalı, zor da olsa tutunmuştu toprağa.

Sonra durdum, ne diyeceğimi bilemedim, kelimeler döküldü dudaklarımdan,

“Bunlar da, Allah’ın ektikleri” dedim, toprağın geri kalanını kaplamış tüm yaban otlarına baktık beraber…

Bana bile tuhaf geldi söylediklerim, en çok da onlardan kurtulmaya çalışıyorduk kendimizce düzenleme yaparken.

“Böyle yemyeşil güzel olmuş” dedim, “Otlar kalsın, bir daha ki ziyaretimde bakarız.”

Kuru yaprakları temizledik, suladık, bir anda canlandı toprak sevinçle….

.

2. Ziyaret:

Yol kenarında tabela gözüme çarpınca, iç sesime kulak verdim, “Yeşil Efendi”nin kitaplarını biliyordum ama şimdi sanki bir tanışma çağrısına uyar gibi tabelayı takip ettim.

Tek bir tabela yetmez bazen, yol çatallanır, hangi ayrımdan gideceğini bilemez insan. Ama tek bir tabela vardır takip edecek.

O zaman, sormaya başlar, yolu gösterecek “bir bilen” ne kıymetlidir kaybolunan yollar üzerinde…

Taşları yontan adama sordum, hangi yoldan gideceğimi nereden döneceğimi tarif etti,

“Ben” dedim “Yürüyeceğim, kestirme burdan düz gitsem olmaz mı?”

“Olur, tabii!” yol tarifi birden değişti niyetle birlikte, bu sefer bambaşka bir rota açıldı gözler önüne.

Bir zamanlar belki de benim gibi yol arayanların yanından usulca geçerek buldum “Yeşil Efendi”yi… Sımsıkı kapatılmış bir bina içinde, adına benzer hiçbir yeşil yok etrafta…

Mekanik bir akciğer gibi nefes alan bir şey vardı binada, hava boruları bu akciğeri dışarıya bağlıyor, derinden bir ses veriyordu. -Sanki, bir cins yaşam ünitesi ile hayata bağlanmış bir bina.-

Dışarıda nedense pek de hoş olmayan bir koku vardı, yine de binaya yaklaştığınızda pencerenin o sımsıkı kapanmış kanatlarının aralıklarından bir gül kokusu karışıyordu havaya.

Yakına, ancak çok yakına gelenlerin duyabileceği kadar naif…

.

3. Ziyaret:

Bu sefer az da olsa bildiğim bir yere gidiyordum, kendimden emin, bir kez gitmenin verdiği rahatlıkla bulurum diyordum.

Yine de, değişimin olmadığı hiç bir yer yok şu dünyada…

Kapı tanıdık gelmekle beraber, aradığımı bulamacağımı fark ettiğimde en iyisi yine “bir bilene sormak” dedim.

Görünürde görevli yoktu, görevliyi bulmak için misafirlere sordum. Misafirler başka bir görevliye, o görevli başka bir noktaya işaret etti.

Aradığım bu değildi, ama, Merkez’e gelmiştim, “Merkez Efendi”nin yanı başına.

Belki de, insan kendi merkez’ine gelmeden bulamıyordu gerçekten aradığını. -Yıllar öncesinden bir arkadaşımın sözleri çınladı kulaklarımda, “Merkeze gelin, merkezinize” diye seslenen.-

Merkez’den açılan diğer yollar, arayışı kolaylaştırdı, zaten çok yakınından geçip de fark etmemiş olduğumu bulmamı sağladı…

Öyle derin bir sükûnet vardı ki, minik su kabında çırpınan üç küçük böceğin çağrısını duymamak imkânsız gibiydi.

Usulca sudan çıkarttım üçünü… Hepimiz bu kurtuluşun şaşkınlığını yaşarken, görevli elinde su kabı ve fırçalarla beliriverdi…

Temizlik zamanı gelince, tek bir hedefe kilitlenmişti bütün duyular, artık ne böcekler, ne de çiçekler duyuramazdı sesini. Zaten tuhaf bir şekilde görevli de konuşamıyordu bildiğimiz kelimelerle…

Hızlıca, toz kir savruldu, suyun ferahlığı ile canlandı solgun olan…

Fırtınanın ardından durulmuş gibi, güneş parladı su damlacıklarının üzerinde, çiçekler memnuniyetle kaldırdılar başlarını, zevkle uçuşan arılar misafirleri oldu…

.

.

Bu dünyada insana kalan bir avuç toprak olduğunda, bir başka kıymete biner o nokta misali toprak parçası…

İster bereket kapısı, ister veda kapısı olsun, toprak hep ıslah edilir, bir şekilde…

.

Topraktan gelip toprağa giden insan da, toprak misali ıslah edilmek, işlenmek, gelişmek, tüm cevherini ortaya çıkarmak ve sunmak ister…

.

İnsan ancak toprağa yakın olduğunda işitiyor söylediklerini.

İnsan ancak yakına geldikçe tanıyabiliyor kendini.

Kuruduysa su vermeni, sıkıştıysa alan açıp havalandırmanı, zamanıysa tohum ekmeni, zamanıysa meyvesini toplamanı anlatıyor toprak… Dilinden anlayana…

Anadolu insanı derler, toprağın dilinden anlayan…

Öz’de hepimiz Anadolu insanıyız, sanki ana dilini unutmuş, gurbette yaşayan…

.

Toprağı ıslah etmek, onunla aynı dili konuşup, iyileştirmek, güzelleştirmek demek.

Toprağı ıslah etmek, ilk adımda, toprakla barışmak demek.

Topraktan gelip, toprağa giderken, sevgiyle kendini kucaklamak demek…

İncecik çatlaklardan, havaya karışan gül kokusunu, ancak yakına geldiğinde koklayabilir insan…

“Onca dolambaçlı yollardan geldin,” diyor yaşam,

“Şimdi, merkeze gel, bul kendini,”

“Şimdi, yakına gel, bil kendini,”

Bak sesleniyor, “Bana bir adım yakınlaşıp gelene, ben on adım misliyle yaklaşırım…”

Artık bekleme, adımını iyilik, güzellik ve sevgiye doğru at…

Bir adım at ki, şifalansın, yeniden doğsun yaşam…

.

23/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Balığın Karnında

‘Hayat bir tek benim bildiklerimden mi ibarettir?…’

.

İnsan kendini ne kadar geliştirse de ara ara kendine sorması gereken bir soru,

Hayat bir tek benim bildiklerimden mi ibarettir?

.

Hayatta sadece benim görüşüm mü doğrudur?…

Hayatın ne kadarını anlayabiliyorum?…

Hayatın ne kadarını anlamlandırabiliyorum?…

.

Yunus’un kitabında anlatıldığına göre, Yunus’a kendisinden olmayan bir halkı başlarına gelecek bir felakete karşı uyarma görevi verilir. Ancak tüm çabasına rağmen, halk kendisini dinlemeyince, Yunus verilen uyarıcılık görevini kızgınlıkla bırakır ve bir gemi ile denize açılır.

Yolda gemi büyük bir fırtınaya yakalanır. Gemiciler bu felakete sebep olan kişiyi kur’a ile belirlemeye karar verirler. Kur’a Yunus’u işaret ettiğinde, gemicilere –belki de hâlâ geçmeyen kızgınlığı ve üzüntüsüyle– kendisini denize atabileceklerini söyler.

Denize düşen Yunus’u büyük bir balık yutar, gövdesi pullarla kaplı büyük bir balık… Balığın karnında üç gün üç gece kalan Yunus kalbinde pişmanlığı hisseder.

Balık, pişman olan Yunus’u karaya bırakır… Ama kara, çorak, ağaçsız bir arazidir… Çıplak, aç, susuz bu sefer de başka bir çaresizliğin içine düşer Yunus.

Kararları ve yaptıkları buraya getirdiyse, bundan sonra başına ne geleceğini sadece izlemeye karar verir… Oturduğu yerde, Yunus’un yanı başında yeşil bir filiz belirir. Büyüyen filizin geniş yaprakları Yunus’a gölge olur, bir nebze olsun rahatlatır…

Ama, uyardığı halk ve onların gönülsüzlüğü gelir aklına, üstüne üstlük uyardığı felaket de gerçekleşmemiştir… Hem halkın gözünde yalancı hem de göreve karşı itaatsiz duruma düşmüştür… Kızgınlığı yine hisseder, bu sefer de ona gölge olan bitkinin yaprakları kurur…

Kuruyan bitki için üzülen ve yine eski çaresizliğine düşen Yunus’a, uyardığı halkın o gittikten sonra af dilediği için felaketin onlardan uzaklaştırıldığı söylenir…

Kendi yetiştirmediği halde kuruyan bitki için üzüntü duymuştur, kendi uyarısıyla olmasa bile ve kendi halkı olmasa bile felaketten kurtulan halk için sevinmelidir…

.

Yaşamda her birimiz zamanı gelir Yunus oluruz…

.

Bir an gelir Yunus olurum, sahip olduğum bilgi ve ilim belki de başkalarına yardım edecek, hayatta yön gösterecek diye düşünürüm…

Yine de, kalbim bir tuhaf bencilliğe düşer, seçmek ister kime yardım edip kime etmeyeceğimi, benden olan benimledir derim. Biraz gönülsüzümdür ellerimi ‘eller’e uzatmaya…

Sonra bir bakarım, aslında, ben ne kadar vermek istemiyorsam onlar da o kadar almak istemez, kulakları tıkanmıştır beni duymaya. Anlarım, herkes kendi yaşamından sorumludur, söylesem de sözlerimi işiten kulakların gerçekten duymasını sağlayamam…

İşitilmemek ve kaale alınmamak öfke verir kalbime, öyle büyük bir öfke ki çekerim tüm yardımımı geriye, terk ederim zaten kıymet bilmeyeni…

Küskün çıktığım yolculuk, kendi görüşüme olan inancımla kendi âlemimdedir. Yoldaşlarımsa benimle aynı kaynaktan beslenen, aynı görüşü paylaşan denizcilerdir…

Yine de her nasılsa, içime düşen şüphe çalkalandırır denizi, bu sefer şüphe fırtınasına tutulur denizcilerle birlikte bindiğimiz gemimiz, tüm bildiklerimiz…

Onlar ki, kendilerinden emin, bir günahkâr ararlar, bilgimin kurbanı olur, ilmin derinliklerinde bulurum kendimi…

Su hem hayat verir hem de hayat alırken, deniz öyle engindir ki, bilmediğimi bilen biri yetişir yardımıma, kurtarır kendi içimde boğulmaktan… Kurtuluşum çilehanemdir. Kabullenir, bu sefer dalarım gönüllü iç âlemimin derinliklerine…

Üç günlük dünya hayatının, biri aş, biri iş, biri de ev aile imiş bir bakarım. Bedenim ilgi ister yine de bedenimle bitmez ihtiyacım anlarım…

Bir mektup gibi kapalı gelmişim bu dünyaya. İçim açılıp okunmak ister, okuduğunu anlatmak ister…

Dünya öğretmenim ben öğrenci olurum… Heybetinden korksam bile, kaçacak yerim yoktur, bırakırım kendimi kollarına, olur dediği yollarına…

El elden üstündür, öyle bir çıkarır ki doğru bildiklerimin içinden, ana rahminden doğan bebek gibi yeniden doğarım pullu balığın karnından…

Çırılçıplak…

Bugüne kadar bana ait ne varsa artık yoktur, yine de bir bakarım ‘ben varım’, öz’üme yeniden doğanım…

Nedensiz yerden biten filiz gibiyim, büyürüm, suyum, ışığım dünyadan…

Bir noktadan açılırım, yaprağa, çiçeğe, meyveye, meyveden tohuma dolanırım…

Ben ve benim düşüncelerim rahatlatır beni, bitkinin gölge veren büyük yaprakları gibi…

Oysa, hayata geçmeyen her düşünce, kuruyan bir yaprak gibidir, üzüntü verir insana…

Tek bir düşüncenin kaybına bile bu kadar üzülebiliyorsa insan, şimdi sevinmelidir, kendi gayretiyle kaderini değiştirip hayatta kalana…

Tıpkı nefes gibi her aldığın zaten verilmek üzeredir… Bana düşen her nefesin kokusunu güzelleştirmektir.

.

Anlarım, hayat bir tek benim bildiklerimden ibaret değildir.

Her mektup iletir mesajını zamanı geldiğinde.

El elden üstündür arşa kadar.

Kimi zaman ihtiyacı olana uzanır elim, kimi zaman ihtiyacım olduğunda tutarım uzanan eli.

Tıpkı, bir zincirin halkaları gibi, kenetlendiğinde güçlenir her bir halka.

Bir’den bir’likteliğe, el ele…

Hayatın içinde yaşarım…

.

12/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Leviathan

İnsan için yaşamda masumiyetin bittiği bir an gelir…

Çocuksu safiyet anlamında değil de… daha çok suçsuzluk anlamında…

Yeryüzüne gönderilen Âdem ile Havva’nın çocukları Habil ve Kabil, masumiyetin bittiği böyle bir an’ı sembolize ederler.

.

İnsan yeryüzüne, içinde binbir tohumla gelir…

Tohumların bazıları güzel çiçekleri, bereketli ekinleri, dayanıklı ağaçları saklarken, bazıları da dikenli çalıları, zehirli mantarları, ısırgan otlarını saklar…

İnsan toprağına hangisini ekip hangisini sularsa onun mahsulünü toplar…

İnsan yeryüzünde, ektiğini biçmekle sınanır…

.

Bireyden topluma, toplumdan devlete, insanlık tarihi olası onlarca senaryoyu hayata geçirdi. Dışsal ve içsel gelişiminde deneme yanılma yoluyla en idealini bulmaya çalıştı, hatalar yaptı, bazen ders aldı bazense ısrarla yoluna devam etti… Ne pahasına olursa olsun…

Burada paha, ‘etme bulma dünyası’nda, sadece edene etki etseydi, belki de daha kolay olurdu birçok şey…

Ama ‘ne pahasına olursa olsun’ dediğimizde, attığımız her adımın bir şekilde diğerlerini etkilemesinden kaçamayız… Yolda verdiğiniz selama karşılık bir tatlı çift söz ederken kim bilir belki de bir kazadan korunur birileri ya da kızgınlıkla tartıştığınız bir başkası içinde yükselen öfkeyle kendine bir musibeti davet eder…

Tohum bizim içimizde olsa da, toprağını isteyerek ya da istemeyerek sulayan çok olur… Siz de başkalarının topraklarını sularsınız aynı şekilde…

.

1600’lerde Thomas Hobbes, ‘Leviathan, Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Gücü’ isminde bir eser yazar. İngiliz İç Savaşı sırasında yazılmış olan bu eser, sosyal bir sözleşme ve mutlak bir egemen tarafından yönetilmeyi tartışır. Toplumsal sözleşme teorisinin en eski ve en etkili örneklerinden biri olarak görülür. Bugünün demoktratik devletlerinde yaşayanlar olarak katılsak da katılmasak da hatırlamakta fayda var anlattıklarını…

Elbette, dünya yaşamında insanın tek başına hayatta kalması mümkün değil. İnsan tarihi boyunca, korunmak, barınmak, beslenmek gibi temel fiziksel ihtiyaçlarının yanı sıra paylaşmak, sevmek, güvenmek gibi duygusal ihtiyaçlarını karşılayan gruplar içerisinde var olmuş. Zamanla gruplar büyümüş, toplulukları, topluluklar büyümüş toplumları, toplumlar ülkeleri ve devletleri ortaya çıkarmış. Her birinin içinde aile ve arkadaş grubu, bütün oluşumun hücresel çekirdeği olarak yer almış.

Hayvanlar âleminde nasıl ki güçlü olan hayatta kalır ve grubu yönetirse, hayvana yakın insan âleminde de küçük topluluklar kendilerine güvenecekleri güçlü liderler seçmiş, liderin takipçisi halinde kendilerini bir anlamda onun ellerine teslim etmişler. Ancak teslimiyet öyle noktalara ulaşabilir ki, güven içinde olmak için teslim olduğunuz lider size rağmen sizin hayatınızı elinizden alacak kişiye dönüşebilir.

Toplumsal ya da sosyal sözleşme dediğimiz kavram bireylerin bazı ortak kurallara uyarak kendilerini şiddet, sahtekarlık ya da olası tehlikelerden korumak için birleştiklerini ifade eder. Birey, bu sözleşme karşılığında devlete ya da otoriteye, ‘hukukun üstünlüğü’ kapsamında, bir bölümünden vazgeçerek bağımsızlığını sunar ve yöneten tarafından yönetilmeyi kabul eder. Tabii ki hâlâ, yaşadığı toplumun içinde bağımsız var olmaktadır ancak hukuk devreye girdiğinde ortaya koyacağı tüm şartları kabul ettiğini beyan eder… Bizler, bugün, bu kavram ile bir araya gelmiş toplumlar içinde ve devlet düzenlerinde yaşıyoruz. O kadar bunun içine doğuyoruz ki, çoğunlukla sorgulamıyoruz bile. Demokratik bir ortamda oy vererek seçtiğimizi düşünerek yönetenin bizi temsil ettiğini farz ediyor, belki de çok düşünülmeden verilen sadece bir anlık kararın sorgusuz sualsiz bir teslimiyete dönüşmesine izin veriyoruz…

.

Egemen bir gücün yönetmesi büyük bir grubun, farklı düşünce, farklı eğitim ve bilgi düzeyine sahip bireylerin, farklı ahlakî değerler ile yaşayanların bir araya gelerek kendilerini yönetmesinden daha kolay. Aile içinde bile çocukların henüz olgunlaşmadığı dönemde baba ya da anne otorite figürüdür. Her ne kadar bugünkü yönetim şeklinde demoktratik seçilmiş gibi gözükse de, yöneten bir şekilde ‘doğası gereği’ egemen olmak için kendisine kapılar aramaya başlar.

Burada, ‘doğası gereği’ demek, insanların dışsal gelişimlerini görmenin daha kolay olduğu, içsel gelişimlerini ise her zaman bu kadar net göremeyiz demektir. İnsanın asıl doğasını bir bakışta hatta bazen uzun süre geçse bile tam olarak bilemezsiniz. Her insan kendi gelişim merdiveninde bir basamakta durmaktadır ama hangi basamakta, o, kendisine bile her zaman aşikâr değildir.

Egemene teslim olmak aslında bireyler için de avantajlı gözükür, kararları sizin yerinize biri alır, eylemleri organize eder hayata geçirir, siz bu eylemler iyiyse o birinin sırtını sıvazlar, kötüyse parmağınızı doğrultup suçluyu gösterirsiniz…

Egemen, bireyi kendi yaşamının sorumluluğunu almaktan kurtarır. Ama kendi yaşamının sorumluluğunu almamak demek, tıpkı bedensel olarak büyüdüğü halde evden ayrılmayan bir çocuk gibi asla gerçekten büyümemek, kendine ait özgün bir yaşamının olmayacağını kabul etmek demektir…

.

Leviathan, ya da Livyatan, aslında bir deniz canavarıdır. Mitolojide ve kutsal kitaplarda bahsi geçen bir yaratık… Eyüp kitabında anlatıldığına göre, sabır örneği olarak gösterilen Eyüp peygamberin her şeyini kaybettiği zaman “Rab verdi, Rab aldı, Rabbin adına övgüler olsun” şeklindeki nidası sınanmasını sonlandırmaz, öyle bir noktaya gelir ki vücudunda çıkan çıbanlara musallat olan kurtçukları düştükleri zaman yerden elleriyle alıp tekrar vücuduna koyarak çilesini tam teslimiyetle kabul eder. Ne tuhaf ki, bu teslimiyete rağmen çile nihayetinde Tanrı’nın kendisiyle konuşması ve uyarması sonucunda sonlanır. Tanrı ona bilmediği bir çok şey olduğunu ve kendisinin Livyatan’ı bir olta ile çekecek kadar güçlü olduğunu söylemiştir. Livyatan kötülüğü simgeler, şeytanın bir görüntüsü gibidir… Ayağını yere vuran Eyüp, tüm kurtçukları üzerinde silkeler ve hem bedenini hem yaşamını iyileştirir…

Thomas Hobbes kitabının kapağında, Egemen’i denizden çıkan güçlü bir dev gibi göstermiştir. Livyatan’ın bedenine sahip bir insan, balık benzeri bedenindeki her bir pul, bir insan başıdır, tek bir yöne, Egemen’in yüzüne bakan, yüzlerce insan… Bu figürün bir elinde savaşçı liderin gücünü simgeleyen bir kılıç, diğer elinde dinî hakimiyetini simgeleyen bir asa ve başında her şeyden üstün olduğunu gösteren bir taç vardır…

Her ne kadar Egemen yüceltilse de, bir anlamda biliriz ki burada egemen merhamet ve sevgi gibi insanî değerlerden yoksundur…

.

Kral balığı’nı duymuştur belki bazılarımız…

“Pasifik Okyanusu’ndaki Blatter Adası’nı çevreleyen sularda özel bir balık türü yaşar. ‘Kral balığı’ denen bu türün inanılmaz bir kabiliyeti vardır. Kral balığı doğuştan sihirbazdır. Pulları olup olmayacağına kendisi karar verebilir. Yaşamını pulsuz sürdüren kral balıklarının daha iyi, kolay ve sakin bir hayatları olur. Çünkü doğanın tasarladığı gibi bir yaşam sürerler.

Pullu kral balıkları, küçük balıkların kendilerine yapışmaları için sihirlerini kullanırlar. Bu küçük balıklar kendilerini kral balığının gövdesine yapıştırırlar. Başlangıçta kral balığı bu yapışan balıklara bazı yararlar sağlar. Küçük balıkların kullandıkları özel bir beden sıvısı salgılarlar. Ancak zaman geçtikçe bu sıvı küçük balıkları içine alır ve sonunda kral balığının üzerindeki pullar gibi olurlar. Bu pullar gerçek pul olmazlar tabii ki, sadece yapışan balıklardan oluşan bağlantılardır.

Bu pullara sahip kral balığı, normal bir kral balığından dört kat daha büyüktür. Gençken, pullu olanlar pulsuz olanlardan daha muhteşem görünür.

Peki yaşlandıklarında ne olduğunu biliyor musunuz?

Kral balığı zamanla, bedenlerine yapışık küçük hayvanları tutma yeteneklerini kaybeder. Çok uğraşırlar ama insanlarda da olduğu gibi yaşlandıkça beden işlevleri zayıflar. Bu yapışık bağlantıları tutmaya ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hepsi teker teker dökülür. Ta ki kral balığı gerçek boyutuna dönene kadar.

Bir zamanlar heybetli olan kral balığının bu durumu kabullenmesinin ne kadar zor olduğunu siz tahmin edin… Uzun süredir tuttuğu pulları kaybettikten sonra, onlarsız nasıl düzgün yüzeceğini bilemez. Ayrıca çıplak gövdesiyle çevresine nasıl uyum sağlayacağını da kestiremez. Depresyona girer, kendini küçümser ve diğer balıkların önünde itibarını kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşar.

Sonunda kendini öldürmeye karar verir. Kafasını kayalara vurur ve diğer balıklara bilerek çarpar. Kayalara vurmak ve başka balıklar tarafından ısırılmak canını yakar. Birkaç günlük uğraşı ve acının sonunda, kral balığı ölür…”*

Kral balığı bize insanın güç açgözlülüğünü anlatır.

.

Yaşamda bazı yollar aslında daha zorlu olmalarına rağmen insana kolay gözükürler…

Düşünmeden inanmak, bilinçsizce teslim olmak kolaydır…

Karar vermek, emin olmak, hayatının sorumluluğunu almak zordur insan için.

Kimi hata yapmaktan korkar, kimi kendini eğitmeye, geliştirmeye üşenir, kimi tembel, kimiyse çok inatçıdır değişmek için…

İnsan gücünü dışarıya bir kez verdiğinde, geri alması asıl zor olandır.

Zordur ama imkânsız değildir…

Eyüp gibi ayağını yere vurup büyük bir sarsıntıyla üzerindeki kurtçukları silkelediğinde kendine gelir insan ve iyileşmeye başlar.

Kurtçuklar diğer bir açıdan kral balığının pulları gibidir. Bu ilişkide her iki taraf için de denge yoktur…

Aklıyla beraber kalbini de geliştiren insan için yaşamda dengeyi bulmak, aşırılıkları törpüleyip açgözlülükten arınmak, orta yola ulaşmak kolaydır…

Aklın ışığı, ilimin ve bilimin gösterdikleri, kalbin ışığı, sevgi, anlayış ve hoşgörünün getirdikleri ile tamamlanır.

Akıl ve kalp birlikteliği yoksa insanlar arasındaki birliktelik de yok olur.

O zaman tıpkı Habil ve Kabil gibi, kardeş bile kardeşi göremezken, bir diğerinin sizi görmesini bekleyemezsiniz…

.

Hayatta hatasız insan yoktur.

Yeter ki hatalarımızdan ders alıp büyüyelim.

Büyürken kendimizi sevelim, kendimize değer verelim.

Ancak bu büyüklükte tekrar kavuşuruz… masumiyete…

Masumiyetin safiyetine…

Safî’yetin kudretine…

.

10/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

*Kral Balığı’nın öyküsü için alıntı: Şifa Sanatları, Emei Qigong 13. Soy Sahibi Büyük Usta Fu Wei Zhong

Kintsugi… Kırılanı Onarmak…

İnsanın içinde yaşamı geliştirmeye, iyileştirmeye, güzelleştirmeye yönelik bir pusula vardır.

İhtiyaç temelli istek ve arzular hayatta kalmasını sağlar insanın. Ancak yaşam, hayatta kalmaktan ibaret değil. Yaşam gelişim, değişim ve dönüşüm çarkında hareket eder. Tıpkı bir arabayı ileriye taşıyan ahşap tekerleklerdeki gibi, çubuklar sabittir, temel ihtiyaçlar hiç değişmez. Aradaki boşluklar ise arzularla doldurulur, boşaltılır. Siz, yaşam yolunda ilerlerken almayı ve bırakmayı öğrenirsiniz… Denge kurmayı öğrenirsiniz…

Diğer taraftan, yaşam çok yönlüdür, istekler ve arzular çoğaldıkça, tek bir hedefte kilitlendikçe dengesizlik ve açgözlülük baş gösterir. Teker bir kere yalpalamaya başladı mı kolay değildir tekrar dengeyi kurmak. Hele bir de yoldaysanız…

En iyisi bir durmak, problemi tanımlamak ve çözüm getirmek…

*

Bütün bunlar olurken, insan elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır. En iyisi bazen mükemmel arzusunu doğurur. En ideal olan…

Her şey mükemmel olsa, yaşamın daha da güzelleşeceğine, mutlu olacağına inanır insan. Oysa yaşamın da kendi dengesi vardır. Mükemmel olabileceğini gösterir yine de hep bir kusur ekler.

Yaşam, ideal ve kusur ile dengeye kavuşur. O zaman ne ideal diyebilirsiniz ne de kusur bulabilirsiniz var olana, olana… Her ikisi birlikte olmadan yaşam olmuyordur, öğrenirsiniz…

Güzellik varsa çirkinlik vardır, sağlık varsa hastalık vardır, zenginlik varsa yoksulluk vardır, bereket varsa kıtlık vardır, mutluluk varsa acı vardır…

İki tarafı da kabullenmeden bir olmaz yaşam.

*

Kabullenmek anlayıştır. Anlayış olmadan kabul gerçekleşmez. Kendini ve yaşamı anlamadan, hayatta başına gelenleri kabullenmesi zordur insan için. Anlayış olmadan gösterilen kabul olsa olsa çaresizlikle baş eğmektir.

Anlayış ise dışarıdan insana verilebilecek bir olgu değil. Anlayış içten doğar. Bu tıpkı kaynama noktasına gelen suyun hal değiştirip, buharlaşmaya başlaması gibidir, insanın gelişim noktaları vardır, o noktaya ulaşınca birden hal değiştirir ve farklı olur. O kadar farklı olur ki, ne kendisi ne de başkaları tanıyamaz insanı…

Yükselen bir doğada bu iyidir, yine de suyun buz halini unutmamak gerekir. Hal değişimi ve fark iki yönde de olabilir insan için… ya yükseklerdedir ya da alçaklarda…

Bir kez yükselip anlayış kazanmaya başladığında yaşama bakış da değişmiştir. Gören göz aynıdır. Ancak görüntüsündeki bulanıklığın ya da bozukluğun dış gözünden değil de kalp gözünden olduğunu anlar insan.

Yükselmek demek arınmak demek, tek tek fazlalıklardan arınmak, tek tek kalp gözünün berraklığını kapatan kirden, tozdan arınmak…

*

Bir istek ile başlamıştık, tek bir arzu… Yaşamak.

Yaşamak, ama nasıl?

İçinde güvenli olduğu bir evi, karnını doyuracak yemeği, ihtiyaçlarını karşılayacak bir işi, yanında bir ailesi, arkadaşları varsa insan halinden memnun durabilir ama ancak bir anlığına. İstek doğuran yapı insanın içindedir, var oluşunun bir parçası. Memnun olduğu anda diğer bir istek doğacaktır. Önemli olan dengeyi koruyabilmek…

Mükemmel yaşam arzusu, açgözlülüğün kapısına giden kısa yol. Mükemmel yaşamınızda güce ve paraya sahip olacağınızı, tanınıp sevileceğinizi düşünebilirsiniz. Oysa her hayalle birlikte yaşamda hayal kırıklığı da vardır…

Hayal kurmaya başladığında insan için sınır yoktur. İyi ki de yoktur yoksa tüm gelişim dururdu kıt kanaat geçinme düşüncesinde olan bir zihinle birlikte. İnsan yaşamı hayalleriyle var eder bir anlamda. Yine de, diğer ucu çok kolay unutur insan. Hayal kırıklığı…

Sınırsız hayal âleminde sınırsız hayal kırıklığı da beklemektedir. Bazen tohumu siz ekersiniz meyvesi nesiller sonra yenir. Bazen en büyük arzunuz tıkanır, elinizden alınır, sizin yeni bir hayal kurmanız beklenir. Bazen de hayalinizle kurup yarattığınız tüm âlem sizden sonra başkalarının elinde hırpalanır, dağılır…

Yaşam, hem hayale hem de hayal kırıklığına ev sahipliği yapar. İnsan içinse hayal iyi, hayal kırıklığı kötüdür. Kırılan hayalleriyle öyle bir kırılır ki insan, ne kendini ne de yaşamını onaracak, tamir edecek, yeniden doğuracak gücü kalmaz, küser hayata…

Yine de bir yerde küskünlük varsa yanında mutlaka barışmak vardır. Hem de hemen yanı başında. Sadece kendimizi nasıl onaracağımızı, yaşamı nasıl onaracağımızı bilirsek, hemen yanı başımızda…

*

Zen, doğuda, Hindistan’da doğdu, Çin’de tohumu Tao ile güçlendi, nihai çiçeğini Japonya’da açtı denir. Gerçekten de aynı felsefenin farklı yönlerini bu ülkelerde gözlemleyebilirsiniz. Her birinin kendi özel ve özgün yanı kıymetli. Yine de çiçeğin latifliğini köklerde bulmak mümkün değil, köklerin besleyiciliği olmadan gövdeyi büyütmek mümkün değil, gövdenin gücü olmadan çiçek açtırmak mümkün değil, birbirleri olmadan gelişmeleri ve var olmaları mümkün değil.

İnsan, tohumu, kökleri, gövdeyi ve çiçeği ayırt ettiğinde bütünlüğü görebiliyor. Karşılaştırmadan her birini yerli yerine koyduğunda anlayabiliyor.

Tohum olmadan başlangıç olmaz, gövde olmadan güç olmaz, çiçek olmadan güzellik olmaz. Çiçeğin içindeyse tohum gizlidir. Yenilenmek için.

*

Kintsugi, Japonya’ya özgü bir teknik, kısaca ‘kırılanı onarmak’ diye tanımlanabilir. Kırık bir çömlek, ‘altın ile bir araya getir’ilir. Kayıbın kazanca, talihsizliğin talihe, kusurun güzelliğe dönüşmesi…

Kırık çömlek, hayatın zorluklarından geçmiştir, dayanma eşiğine ulaşmış, belki de bir kazaya uğramıştır. Kırıldığı anda artık işe yaramaz görülür. Ancak, kırılmadan çömleği tam anlamıyla tanımak, anlamak da mümkün olmaz. Tıpkı insan gibi…

Biz her ne kadar başarılarımızla kendimizi tanıdığımızı düşünsek de bu ancak bir yarımızdır, diğer yarımızı hatalarımızla, kırıldığımız zamanlarda tanırız. Yaşam kırgınlıklarla ilerler…

Siz hem kendinizdeki kırıkları hem de diğerlerinde yarattığınız kırgınlıkları onarmayı öğrenmeden ne kendinizi ne de yaşamı tanımış olmazsınız.

Yaşam size ölümü gösterdiğinde doğmuş olmanın kıymetini, hastalık gösterdiğinde sağlığın kıymetini, nefret gösterdiğinde sevginin kıymetini anlarsınız…

*

Şimdi, kırık tüm parçaları bir araya toplayın.
Dikkatlice ve itinayla yerlerini bulun.
Bir zamanlar bütün olan ve şimdi dağılmış durana bakın.
Bakın ama, kalp gözünüzle bakın.
Tekrar bütünü görün.
Onarmak için son adımınız altın tozu kullanmak.
Bu, hem kırığı hem kırılanı onarırken onurlandırmak için.

*

Her hayal kırıklığı, her kalp kırıklığı onarılabilir.
Yeter ki biz yaşamı anlayabilelim.
Kırıklara, kırgınlıklara tutunmamıza gerek yok.
Doğru onarıldığında, eskisinden daha güzel, eskisinden daha özgün, biricik olacağını bilin.

Binlerce çömlek var olacak hayatta, yine de bu güzelliğe sahip olan sadece bir tane…

*

06/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

İnsan Olan Anlar…

Sabah kalktığımda bahçedeki gül parçalanmıştı…

Gül ile aynı bahçeyi paylaşan köpeğimiz, geçirdiği bir buhranla, içinde biriken enerjiye odak olarak onu seçmiş…

İsteyerek -ama istemeden…

*

“İnsan olan laftan anlar” derler.

Birkaç gündür bu konuyu kendisiyle konuşmuştuk aslında,

Tabii insan olan laftan anlar, benim sözlerim kim bilir ne ifade etti onun kulaklarında…

*

İnsan olmanın kıymetini unutuyoruz…

*

Bu dönemde çok popüler, ben de denk geliyorum, insanların hayvanlarla ilişkilerini gösteren kısa videolar, çoğu kedilerle köpeklerin insan âlemine uyumunu ya da uyumsuzluğunu gösteriyor.

Vahşi hayvan âleminden, evcilleşerek mertebe mertebe insana yaklaşanların en yakını, artık evin içine girmeyi başarmış olan kediler ve köpekler…

Beklentimiz ne olmalı? İki farklı âlemin buluşma noktasında kim kime uyum sağlamalı?…

Videolardan birinde, çiftlik hayvanlarının bakımını anlatan bir genç kız vardı. Anlatımı esnasında merakla telefona yaklaşan bir devekuşuna sesleniyor, “Emmanuel, sakın yapma!” diyerek uyarıyor, devekuşu ise hiç oralı değil, ikinci uyarı cümlesi daha sert, “Emmanuel, akıllı seçimler yap!” uyarı cümlelerini ne kadar tekrarlasa da karşındaki varlıkta bir değişim olmadığını görünce çaresiz ve öfkeli bir tonla, “Emmanuel, burada insanları eğitmeye çalışıyorum, yapma!” diyor en sonunda. Oysa izleyenler için olay komik, bir yorum “Şahsen yapmasını tercih ederim” demiş…

Kim kimi eğitiyor diye düşünmeden edemedim…

Bir başka video, dünyanın en zeki hayvanlarından biri olarak bir papağanı gösteriyor, yirmi yıl boyunca araştırma amaçlı eğitilmiş ve gösterdiği gelişim sonucunda kendini ifade etmeyi başarabilmiş bir kuş. Hatta o kadar ileri gitmiş ki, bir noktada kendi rengini sormuş, bu tür bir farkındalık için ‘olağanüstü’ deniyor. İnsan için o kadar olağanüstü bir farkındalık ki, sıkıca kapalı bir kapının aralanması gibi… Ölmeden önce sahibine son sözleri “Seni seviyorum, kendine dikkat et…”

İnsana bu kadar yakın, sevgiyle…

*

İnsan olan anlar…

İnsan olmak,

Laf’tan anlamak,

Hal’den anlamak…

*

Videoda insanları eğitmeye çalışan genç kız gibi, bizler de yaşam boyu dışımızdakileri eğitmeye çalışırız. Kendi eğitim sürecimizi okul hayatı ile hızlıca noktalar, gözlerimizi dışarıya çevirir, çocuklarımızı, ailemizi, iş arkadaşlarımızı, komşularımızı, yakınımızdaki tanıdıkları, marketteki kasiyeri, kuyruktaki delikanlıyı, trafikteki şöförü, yoldaki yayayı, kime denk gelirsek elimizden geldiğince -kendimize göre- eğitmeye çalışırız.

Oysa, yaşam her an bizi eğitmek üzere şekillenir, bir türlü fark etmeyiz…

*

Yaşamın sizi eğitmesine izin verin.

*

Sabah şahit olduğum olaya bakıp sordum kendime, ben bu olayın dışında mıydım diye?

Gül ağacı yirmi yaşındaydı ama hâlâ toprağa dikilmemişti. Köklenmesine ve güçlenmesine izin verilmemişti.

Köpek bir süredir huzursuz, hırçındı, bir derdi vardı ama anlatamamıştı.

Konuşabildiğimiz tek dil sevginin diliydi.

İki âlemi birbirine yakınlaştıran tek nokta sevgiydi.

Yine de o bile bir yere kadardı, bir yere kadar bizi getirip sonra bırakıyordu… Sevgi anlayışı açan kapının anahtarıydı.

*

Yaşam emek ister.

Yaşam dikkat ister.

Yaşam sevgi ister.

Yaşam anlayış ister.

*

Yaşamda en zor yetişen varlık insan.

Kendini bulmasına izin vermek gerek, izin verirken elinden tutmak gerek,

Özgürlüğünü ve bireyselliğini bulması beklenirken sabırla yaşamı okumayı öğrenmesi gerek.

Yoksa bazen yan sokakta havlayan köpeğe tepkiyle gülü parçalayan, parçalarken de kendini yaralayan köpek misali hırpalanır,

Bazen de gül gibi ne suçum vardı diye üzülür insan.

*

Sahiplendiği kediyi ‘sırnaşık’ diyerek geri vereni suçlayana sorsak,

Belki o kedi de biraz mesafe ihtiyacını anlamadı.

Sahiplendikleri köpeği ‘bakamıyoruz’ diyerek iade eden itfaiye birimine “Koca itfaiye bir köpeğe bakamadı!” diye isyan edene sorsak,

Belki o köpek de itfaiyeci olmayı anlamadı.

Yaşamın düğümleri anlayış olmadan çözülemiyor.

Her varlığın kendi varoluş sınırları var.

Dokunacak kadar yakınlaşsak bile dışarıda bir olamıyoruz.

Birlik sadece insanın içinde gerçekleşiyor…

*

Bir tek insan olan laf’tan anlar.

Bir tek insan olan hal’den anlar.

Bir tek insan olan sevginin anahtarıyla açtığı kapıdan anlayışla bakar.

Bu kadar kıymetli insan olmak.

*

Hal’den anlamayan sözde insan, içindeki hayvansal dürtülerle bazen o kedi kadar sırnaşık, bazen o köpek kadar zaptedilmez, bazen hırçın, bazen kavgacı…

“Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma” sözü kadar basittir yaşam, bu kadar kolay ve bu kadar zordur yaşamayı öğrenmek.

*

Dal gibidir insan, tohumdan büyür,

Bir ucu köklerde bir ucu çiçeklerde iki âlemi bağlar insan.

Bahçedeki gül ağacını ben kendi ellerimle dikmiştim, nasıl olduysa fark etmeden baş aşağı ekilen dal, toprağı hangi yönde bulduysa köklerini oraya, başını ise ters yöne uzatmış, bir ara gövdesinde hem aşağı büyümüş hem de yukarı büyüyen yapraklarla yaşamıştı.

Dünyasının ters yüz olduğunu anladığında yönü de belli oldu.

Dal gibidir insan.

Niyeti ne yöndeyse o yöne büyür insan.

Ayağını nereye basarsa oraya köklenir insan.

Güneşi nerede parlarsa orada çiçek açar insan.

Dünyası terz yüz olsa da yaşamda dimdik durabilir insan.

*

Bu âleme insan olmaya geldik.

Öyleyse, yaşamın bizi eğitmesine izin verelim.

Çünkü bir tek, insan anlar…

*

27/12/2022, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Kendimden Kendime

Kalemlerle oyun oynarken fark etmiştim, ilk çizim, kendi kendine zihin olmaksızın ortaya çıktığında… Yine de hemen ardından zihin devreye girip sorgulamıştı, “Bu da ne şimdi? Nerden çıktı? Ben çizmedim mi? Ben değilsem, kimdi çizen?…”

On sene önce, onbir mayıs ikibinoniki, gülümseyen hücreler diye not almışım… Merak ya, ertesi gün yine oturdum, önümde defter, elimde kalemler, baktım renkleri kendi kendine seçen, elimi bir sağa bir sola hareket ettiren bir başka güç var içimde, oniki mayıs ikibinoniki -annemin doğumgünü-, biz ‘evren’ bir’iz demişim… Ertesi gün yeniden, onüç mayıs ikibinoniki, dünya gezegeninin ruhu demişim… Ve ertesi gün yeniden, her oturduğumda, hiç düşünmeksizin, ne olacak diye dert etmeksizin, her gün yeni bir çizim ortaya çıkmış…

Üç isim sonrası isim vermeden ortaya çıkmalarını kabul ettim… Ne zaman otursam, ne zaman kalemi elime alsam, benimle iletişim kuran, kendini benim aracılığımla ortaya çıkartmaktan zevk alan bir kaynağın kapısını bulmuş gibiydim…

Bazen atomik yapıları seyrettim, bazen evrenin derinliklerini… Ne kadar anlamlandırmaya çalışsam o kadar zorlandım… İsimsiz yaşamayı kabul eden bir insan olur mu diyordu zihin… Kabul ettim…

.

Bir öykü gelir aklıma…

Yaşamdaki arayışının son evresinde, Siddhartha, bir ağacın altına oturur ve aradığı yanıtı buluncaya kadar kalkmamaya karar verir. Zihni ise bu kararı sevmez, onlarca imge ile öfkesini gösterir, korkutmaya, vazgeçirmeye, kandırmaya, cezbetmeye çalışır… İradesi sonsuz güçlenmiş, imgelerin sahteliğinin farkında, oturmaya devam eder Siddhartha…

En sonunda bir an gelir, tüm imgeler kaybolur, tarif edilemez bir dinginlik ve sükûnet kaplar her yanı. Sessizlikte oturmaya devam eden Siddhartha da sanki imgelerle birlikte kaybolmuştur, artık o bildiği Siddhartha değildir. İsmi yoktur. Dinginliğin içinde tüm sahte benlikle beraber simgesi olan ismi de kaybolmuştur… Derin sessizliğin içinde söylenecek söz, sorulacak soru, verilecek yanıt kalmamıştır…

Yine de ona bir isim vermek ister zihin. Dünya hayatının düzeni bu der. Buddha olarak adlandırılır. Zihin sorulara yanıt ver der, dünya hayatında soru ve yanıtlar vardır diye ekler…

Buddha konuşur, konuştuğunda derin sessizliğin içinden gelir sözcükler. Tüm soruları yanıtlar, tek bir tanesi hariç: ‘Ben kimim?’… Yanıtı olmayan tek soru. Sessizliğin içinde yankılanıp sessizlikte kaybolan tek soru…

.

Şimdi diyorum ki kendime, bütün sorularının yanıtları verilecek bir gün, tek bir sorun hariç, ‘Ben kimim?’… Yanıtı aramaktan vazgeçtiğinde kendini yanıtlayacak tek soru… Zihnin sözcükleri olmadan verilecek yanıtı kabul ettiğinde yok olacak tek soru. İçindeki kaynağa ulaştığında yerini bulacak tek soru… Olduğu gibi olmasına izin vereceğin tek soru…

Kendimden kendime… Yazıyorum, çiziyorum…

Ama zannetmeyin siz bir başkası için döküyorsunuz onlarca sözü, paylaşıyorsunuz onlarca resmi… Senesi devredince hatırlatacak size, bak bu sen diyecek… Oysa aynı kalabilir mi insan… Ne geçmişin ne geleceğin içinde, sadece an’da var olan…

Bütün yanıtlar hatırlamak içindir…

Bırak Varoluş İçeri Girsin

Bütün kapılarını kapamış yaşıyor insan…

Aslında gerçekte yaşayamıyor, belki de sürekli şikayet etmesinin sebebi bu…

Bir yerden sonra şikayetler her yeri, her anı o kadar ele geçiriyor ki kapıları açma şansını tamamen kaybediyor insan…

*

“Tıpkı kurumuş bir yaprak gibi içine kapanmış bedenim” dedi…

Yaşam için tek aracı bedeni sanki artık onun yoldaşı değil gibiydi…

*

İnsan sağlıklı olduğunda fark etmez bedenini, ne zaman hastalıklar baş gösterir beden kendisini ifade etmeye başlar, “Burada bir sorun var, benimle ilgilen!”.

Meşguldür oysa insan, ilk çağrı da aslında bu kadar yüksek sesli değildir, o yüzden ya duymaz ya da duymamazlıktan gelir…

Bazen çağrı susar bir süre, tıpkı annesinin dikkatini çekmeye çalışan bir bebek gibi, bazen o da, anne kendisini duymadıysa oyalanacak bir şeyler bulur kendine. Halbuki, bir ihtiyaç vardı, bir sıkıntı, kendinden kendine bir yardım isteğiydi…

Sonra geri gelir çağrı, şiddetli, çok ihmal edildiyse beden bir noktadan değil bir çok yerden bağırmaya başlar, uzuvlar, organlar elbirliği yapar dikkatini çekmeye çalışır, kendinin…

Ne tuhaf, ben’den bana bir çağrı… çağıran kim?

Düz bir mantıkla bakarsak ‘hastalandım, iyileşmem gerek’ deriz. Doktor birkaç ilaç verecek biz de iyi olacağız. Sorunu bir an önce gidermek ve her şeye kaldığı yerden devam etmek yaşamın normalidir. Hiç düşünmeyiz normal midir gerçekten böyle yaşamak?

Ah, insan bilmez, yaşamı, yaşamayı bilmez aslında…

“Bilmiyorum” demekse o kadar zordur ki, değil başkalarına, kendine bile itiraf edemez. O çağrı, yanıtlanmadan kalır, kendinden kendine…

*

Bulutların gökyüzünde akışını seyrediyordu… Birkaç martı uçtu hızlıca… “Hiç ses yok şimdi” diye düşündü. Biraz daha dikkat ettiğinde öten ufak bir serçenin sesini duydu… Tek hareket bulutlarda, martılarda ve rüzgarın etkisiyle kıpırdayan dallardaydı…

İçimde hareket yok… Dışımı seyrediyorum…

İçimde ses yok… Dışımı dinliyorum…

İçimde düşünce yok… Dışımı içime alıyorum…

Güldü… “Hah, en sonunda içim dışım bir oldu” dedi kendi kendine…

*

Ne kadar şanslı insan, kapıyı aralamayı başardığında. İçi dışı bir olduğunda. İlk kez bölünmüş, parçalara ayrılmış değil de bir, bütün olduğunda…

*

Bütün kapılarını aç, bırak varoluş içeri girsin…

*

Algının kapıları duyu araçlarıdır insan için; görmek için gözler, duymak için kulaklar, konuşmak için dil, koklamak için burun, dokunmak için ten… Hepsi içi ve dışı bağlayan kapılar gibidir, bazen açık bazen kapalı…

Doğal bir denge vardır aslında, merak ve ihtiyaç ile almak için açılır, sükunet ve dinlenmek için kapanırlar. Uykuya dalarken göz kapakları perdelerdir penceredeki, sonra perde kulakların üzerine kapanır, içerisi sıcak bir yuva gibi dinlenmeye hazırdır, eve dönüş vakti…

Zamanla başka bir şey devreye girer, algının kapılarını kontrol etmeye başlayan bir yönetici, zihin kumandayı ele geçirir. Evin kapısını sadece istediklerini içeri almak için açar, istemedikleri, beğenmedikleri, korktukları için kapatır, korunmak için… Zihin iyi bir yöneticidir, bir süre sonra kurallar yazar kapıya: “Satıcı, dilenci giremez” -bu iyi, girmesin tabii, deriz-, “Yabancılar giremez” -ne işi var yabancının içeride, deriz-, “Misafirlerin kullanımı için” -evet, bir ben ve bir de istediğim misafirlerim, deriz-, “Kapıyı açık bırakmayın kedi, köpek giriyor” -tabii, kirletiyorlar her yeri, burası benim evim onların yeri dışarısı deriz-… Yöneticiyle uyumlu tek tek kurallar koyar, kuralları kabul ederiz…

Kapı kontrol altında, sımsıkı kapatıldığında bir süre sonra pek de uğrayanı olmaz o evin…

Oysa, yaşam dışarda… İçeride ne kaldı?

Düşünceler, endişeler, korkular…

Oysa, yaşam seviçti, neşeydi, huzurdu… ‘Yaşam sevinci’ idi bizi ayakta tutan… Geriye ne kaldı?

*

“Kurumuş bir yaprak gibi içe kapanmış bedenim”…

Canlılık, esneklik, tazeliktir yaşam… Tüm kapılar kapandığında geriye kalan kuru, katı, kırılgan ve cansızdır…

*

Bütün kapılarını aç, bırak varoluş içeri girsin…

Dışarıda gördüğün akan bulutlar hava durumu değil de yaşam olduğunda,

Baharla uyanan bitkiler, böcekler mevsim değil yaşam olduğunda,

Kuşların ötüşü, rüzgarın, dalgaların kıpırtısı uzaktaki ses değil yaşam olduğunda,

Bilirsin ki içeri giren varoluştur…

Kapılar açık, içi dışı bir, yaşamla bütün olmuştur insan…

Bütün kapıları aç, bırak varoluş içeri girsin…

*

Şimdi, artık biliyorsun.

Yönetici ile konuşma zamanı, kapıdaki uyarıları tek tek kaldırma zamanı.

Sen, yaşama doğdun, öyleyse izin ver bırak ki, yaşayabilesin…

Tek ihtiyacın biraz sessizlik, dinle, seyret…

Demin güneş vardı, şimdi etraf biraz karardı, ufak bir bulut geçiyor,

Demin uçan martılardı, şimdi bir karga geçti, martılar gizleniyor,

Demin havanın güneşli olacağından emindin, şimdi yağmur geliyor biliyorsun,

Demin yağmur yağdı, şimdi güneş açtı, camda damlalar parıldıyor,

Yaşam seninle konuşuyor,

Kendinden kendine,

Yaşam sensin,

Sen yaşamsın,

Tek varoluş,

Zihindeki son düşünce;

“Bir’leştim

Ben…”

*

03/04/2022, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Samimiyet

Bu yıl, dün çok sevdiğim bir arkadaşımla yaptığımız sohbetin ardından, aklıma takılan bir kelime ile tamamlanıyor…

“Samimiyet”…

Yeni yılda bunu isterdim kendim için dedim… Yeni bir sayfaya adım atıyorsam eğer, artık gerçekten “samimi olmak” istedim…

‘İstekler kendin, dilekler başkası içindir’ demiş yine çok sevdiğim birisi…

Yaşam sorumluluğu üzerimize almamızı istiyor. “Kendin için iste” diyor “çünkü bu, senin hayatın”…

Bir hediye vereceksem sevdiklerime bu sene, herkes için samimiyet dilerim…

Dilek bana ait olsa da istek size ait… ve içinizde biliyorsunuz ki, siz isterseniz olur… ❤

Kimin kölesisin?

.

“Bilmiyorum” diye yanıtladı.

“Gerçekten samimi miydim bilmiyorum…”

Konuştuğu kendisinden başkası değildi.

Bu bile bir şans!

Yanıtının evet ya da hayır olması şimdilik ikincil sırada. Çoğumuz bu konuşmayı asla yapmayız. Çoğumuz kendimize asla sormayız: “Gerçekten samimi miyim?”

Zaten ne önemi olabilir ki samimi olmanın? Yapılan yapılmış, söylenen söylenmiştir. Bir strateji dahilinde diyebiliriz, ya da o anda öyle gelmiştir… içten.

İçten gelen… Özde samimi olması gereken…

Samim olan yani iç, asıl, gönül ve öz olan.

İnsan ne zaman kendine samimi olur?

İçten gelen her şey samimiyet taşır mı?

Ve eğer samimiyet yoksa insanın yalanı kimedir?

Kendine mi? Yoksa karşısındakine mi?

İnsan kendine yalan söylerken ne düşünür?

Yarattığı hayal âlemine kendisi de inanır mı?

Hayalleri ile oyalanan, kendine yalan söyleyen, artık kendi gerçeğini görmekten bile korkan insan için

Bir kurtuluş var mıdır?

Ya gerçek…

Bu kadar zalim midir?

Daha onlarca soru var aklımda.

Oysa,

“Hayatın kokusu ve rengi olan samimiyet sizden uçup gitmişti.”*

Şimdi kendi içime bakıyorum, ayıklamaya çalışıyorum: “Burada samimiydim burada değil, evet burada ama burada değil… Ah, bu çok samimiymiş ama o tek kelime nasıl da çıkmış ağzımdan, doğru mu ki? Peki, neden söyledim?”

İnsan yaratılışı itibari ile kendi iç rehberine sahiptir. Bu rehbere vicdan da diyebiliriz. Vicdanı insana nerede hata yaptığını nerede doğru davrandığını söyler. Böyle bir rehberlik ışığında kolay olmalı yaşam. Yaşam ise sanki oyun oynar gibi her şeyi karmaşıklaştırmaya meraklıdır… “Bir saniye kadar göz ardı edeyim şu iç rehberi. Bir saniyeden bir şey olmaz. Sadece bir düşünce. Tek bir davranış.” Ne de olsa sonucu -bana göre- benim için iyi olacak.

Akıl böyle söylesen daha iyi edersin der, kalp ise sessizce bekler, kendisine sorulmasını. Aklın ukalaca her şeye müdahale etme arzusuna rağmen, kalp alçakgönüllülükle, tüm samimiyetiyle bekler.

Ne çare… Bir kere atladı mı insan kalbin sesini dinlemeyi, haritasını kaybetmiş gezgine döner. Yaşam bir anda kuşatır etrafını uçsuz bucaksız bir orman gibi. Kaybolmak işten bile değil şimdi…

Kaybolmuşluğunda insan belki de pişmanlıkla kendi kendine konuşur: “Ah,” der “dinleseydim onca uyarıyı bu koca ormana girmeden önce, güvende olacaktım!”

Güvende olmak için önce güvenmek gerekir.

İnsana bahşedilmiş olan iç rehbere güvenmek.

Her ne kadar öğrenilmiş bilgiler yaşamı ilerletiyor gibi gözükse de, ilerlenen yol doğru mudur? Bu soruyu sormadan yaşanan bir ömür tükendiğinde, insan bir anlık boşluğunda yakalanır, kendi iç sesine, soran: “Gerçekten samimi miydin?”

Kendine samimiyeti yoksa o kişinin kurduğu bütün yaşam sahtedir, seçtiği yol yanlıştır.

Samimiyetsiz bir yaşam içinden çıkılamaz bir hapishaneye dönüştürür hayatı. Samimi olmadan söylenen her söz, yapılan her eylem, birer pranga gibi kendi sahte gerçekliklerine sıkıca bağlar. İnsan yavaş yavaş kendi inşa ettiği “samimiyetsiz dünyanın” kölesi olur… Nasıl itiraf etsin artık?

Özgürleşmek ise içsel bir eylemdir. İnsan önce içinde özgür olmalıdır. Vicdanı hür olmayan kendi kendisinin kölesidir. O vicdan ki kimse bilmese bile bilir, içinden geçirdiğin, samimi olduğun her ne ise bilir. Geri kalanı ise senin kendine vereceğin hesabın içindedir.

O halde, artık “Kimin kölesisin?” diye sormanın bir anlamı yok. İnsan bilmeli ki ancak kendi kendisinin kölesidir, başka hiç kimsenin değil.

Özgürleşmek kişinin kendi kendisine samimiyetindedir. Yaşama duyduğu içten ve kalpten sevgi ve bağlılığındadır. Vereceği bir hesabın kalmadığı, kalbinin hafif, özünün doğru olduğu bir yaşamda, insan özünde özgürlüğe ulaşabilir.

Özgür bir yaşam için seçim sizin… Önce kendinize samimi olun, sonra da başkalarına… Yaşam iç’ten olsun, gönül’den olsun, can’dan olsun… 09/12/2013, Kimin Kölesisin?” – Yaşam Gördüğünün Ötesinde

31/12/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Kendi Yaşamımın ‘Öykücü’sü

9 sene olmuş doğalı… Ama yaşı bu değil, o ebediyetten gelen ve ebediyete giden biri…

İnsan sahiplenmeyi sever, halbuki senden doğan, sana en yakın olan bile kendi yolunda yürümeli…

Bense sahiplenemedim bazı şeyleri -böylesi daha iyi, ben de böyle büyümedim mi ki-, bu düşünceler, duygular ve yazılar biraz da yalnız kaldılar kendi yolculuklarında, yabancı oldular öz topraklarına…

Her üretim insanın kendi çocuğudur…

Anne ya da baba olmayan hiç kimse yoktur bu hayatta.

Ve tüm anne babalar, yaşamın zıtlıklarını temsil eden bir yaratıcı kisvesi altında ya hayran olur sadece kendi çocuklarından bahsederler ya da kendi haline bırakır nerdeyse unuturlar çocuğun ihtiyaçlarını… Utanç veya çaresizlikle terk edenlerse yaratımını beğenmeyip yok etmek isteyen bir sanatçı gibi öfkelerine, pişmanlıklarına yenik düşmüşlerdir…

Oysa tüm manevi öğretiler demez mi, ‘O seni asla yalnız bırakmaz’…

Evet, sen bıraksan bile kendini, yaşam seni bırakmaz…

Şimdi kendime söylüyorum, ‘Öykücü, senden başka kimse yok burada… Tüm bu öyküler sana yazıldı… Hatırlaman için… Sadece izin vermen yeter…’

Hepimiz… her birimiz kendi yaşamımızın öykücüsüyüz… Sadece hatırlamamız ve izin vermemiz yeter…

*

Bir öykücünün bir zamanlar anlattığı gibi…

“Yolun ortasında duruyorum, burası son mu yoksa başlangıç mı?..

Karanlıkta kalırsa insan, zihin hemen “dur” der, “sakın kıpırdama, görmeden ilerleyemezsin”. Sonra insan bekler, belki gözleri karanlığa alışır biraz, biraz alışsa zaten el yordamıyla bulunamaz mı çıkış yolu? Sağa sola çarpar bedenini, kendini acıtır, acıttıkça öfkelenir. Sonra zaman geçer ve ümidi azalır, ama azalsa bile yok olmaz, belki de şimdi biri gelecek ve ışık getirecektir…

İnsan ne kadar bekleyebilir?..

Sonra içine döner, karanlıkta -yapacak daha iyi bir şey yoktur zaten-. Kendi kendiyle konuşur, soran kimdir, yanıt veren kim, bilemez, ikisi de kendisi olsa gerek, “ben” diye düşünür. Aklında tek bir şey vardır, ışık gelinceye kadar oyalanmak, kendini oyalamak ve sakin kalmak. Oysa içi hiç de sakin değildir.

Zihin ise tuhaftır, kendi kendine kalınca türlü hikâyeler çıkarır ortaya. Unutulmuş anılar, gelecek planları… Zihnin ellerine bıraktığında, insan için beklemek bir kâbus da olabilir bir heves de…

Zihin tuhaftır, kendi kendine kalınca, yalnızlığı kadar gevezeleşir, belki de yanıttan çok soru üretir…

Karanlıkta kaldığım gün beklerken başladım kendi kendimle konuşmaya. İçimde bir özlem vardı. Işığı arzuladım. Ve geri dönmeyi. Döneceğim yer başlangıç mıydı yoksa son mu bilemedim.

Kelimeler çoğaldı, sorular çoğaldı. Hiç mi yanıt yoktu? Belki de sorular yanıttı ve yanıt zannettiklerimiz sadece birer öyküydü.

Karanlıkta onlarca öykü döküldü zihnimden. Güldüm. Kendime “öykücü” dedim, “seni dinleyen başka biri yok burada!”

Sonra, kelimeler özledi ve okunmak istedi, kavuşmak ve bilinmek arzusuyla bu kez onlar beklemeye başladı…

Işığı.

“Görmesem bile biliyorum” dedim, “gelecek orada, o gelecek ki hem başlangıç hem de son, hem var oluş hem de yok oluş.”

“Ve biliyorum ki ‘yaşam’ gördüğümün ötesinde… 20/11/2011, İstanbul”

*

16/12/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Hazine Sandığı

Bir rüya hatırlıyorum…

Deniz resmi çizmişim, denizden çok dalgaları resmetmişim…

Resim kütüphanede kitapların yanında yerini almış, –gururlu bir ressamın hâne halkına, ki en çok kendisine açtığı sergi alanı…

Resmin içine dalmış, dalgalarının arasında gezdirirken gözlerimi, aniden dalgaların canlandığını, suyun ışıltılı hareketini fark ediyorum…

Hayranlık ve şaşkınlık içinde uyanıyorum rüya âlemimden…

*

Bir resim hatırlıyorum…

Poseidon’un Atları…

Mavi deniz dalgaları, beyaz köpükler içinde kıyıya vururken, her bir dalga kendi haşmeti içinde güçlü ve güzel beyaz bir ata dönüşmüş,

Atların dizginleri denizlerin tanrısı Poseidon’un bir elinde, diğer elinde ise azametle taşıdığı mızrağı sanki yolu açıp denizin tüm gücünü karaya iletiyor…

Evin salonunda sergilediğim bu resim kayboldu nedense –nasıl, ne zaman kaybolduğunu hatırlamıyorum- anısı ise hiç kaybolmadı dünya âlemimden…

*

Öyküleri severim…

Her bir öykü, yepyeni bir pencere açar insanın iç dünyasında, yaşama bakışını değiştirir, bazen kendini anlamasına yardım eder, bazen de diğerlerini anlatır…

Nasıl ortaya çıkar bir öykü?

Nerededir bu sayısız sonsuz öykünün kaynağı?

İnsanın içinde nasıl bir yer vardır ki, tıpkı bir kuyu gibi, su çektikçe bereketi artar…

*

Her bir düşünce bir dalga gibi…

Engin bir okyanustan gelip tüm denizleri ve nehirleri dolduran sonsuz bir kaynak…

Her bir düşünce bir dalga gibi…

Kaynağın kıyıya yansıması, bazen şiddetli, bazense latif bir dokunuş…

*

Öykülerde bir arayış vardır, –aradığı ister gerçek bir hazine isterse görünmez bir arzu olsun- kahramanın yadsıyamayacağı bir çağrının peşine düştüğü arayış…

Bazı öyküler mutlu sonla biter, aranan bulunur, arzulanana kavuşulur…

Bazı öykülerse sanki yaşamın hırçın yüzünü sert bir rüzgar gibi hissettirir içimizde, ne arayana ne de aranana çare yoktur…

*

Bir sesleniş: “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim…”

*

Kurgusu farklı bile olsa her kültürün paylaştığı bir öykü, anlatılır ki: Kahraman bir hazine sandığının peşinde, sonu bilinmeyen bir yolculuğa çıkar…

Tıpkı, yaşama doğan her birimiz gibi, bilinmedik bir yolculuk başlar…

Her birimiz aslında o hazine sandığını ararız yaşamda…

Kimimiz maddiyat isteriz, iyi bir iş, çok para, güzel bir ev, eşyalar…

Kimimiz güç isteriz, kontrol etmek, hükmetmek, zirvede olmak…

Kimimiz itibar isteriz, adımız bilinsin, başarılı olalım, tanınalım…

Hazine sandığının içinde ne olduğunu bilmeyenlere bilenler anlatır; kıymetli taşlar, paha biçilmez mücevherler, sayılamayacak kadar çok altın, gümüş ve daha neler neler…

Hazine sandığının içinde ne olduğunu bilmeyenler anlatılanlara inanır; kendi hayallerinde bir sandık yaratır, yarattıkları hayalin peşine düşerler…

*

Her bir düşünce bir dalga gibi, denizin bir parçasını taşır getirir, kıyıya vurduğunda insanın zihninde bir yansıma yaratır, o yansıma bir fikir, bir arzu olur yaşamda…

Dışa baktığında tüm düşünceler tıpkı kütüphanedeki kitaplar gibi sıralanır…

Yaşamı ve kâinatı tanımlayan, anlamlandıran her bir düşünce hazine sandığının görünen yüzüdür…

Her bir düşünce sandığın içindeki kıymetli bir parçayı ortaya çıkarır…

O kadar ki, insan kendini sadece düşünceleri ve arzuları sanır…

*

Oysa, bir kelime değişse, her şey değişir…

Ben, “gizli bir hazine idim, bilinmek istedim” değil de “sevilmek istedim” dendiğinde, yaşama bakış değişir…

Ancak belki o zaman arayan gözler dışa değil içe döner, gerçek hazine sandığı dışarıda değil içeridedir…

Bir kelime değişirse, yaşama tüm bakış değişir…

*

Hepimiz kendi gizli hazine sandığımızla doğarız bu hayata…

Başkalarının öykülerini dinlersek eğer, bulunacak tüm hazineler dışarıda bir yerlerdedir, gözlerimizi uzaklara çeviren ve bizi yollara düşüren…

Bilgi en büyük hazinedir denir, tüm kapıları açan, yaşamı geliştiren, ileriye götüren…

“Kendini bil” sözleri ile içimizde öğrenme arzusunu kamçılayan…

Oysa bir kelime değişse, her şey değişir…

Bir kelime değiştiğinde, insan değişir…

“Kendini bil” değil de “Kendini bul” dersek, dışarıdaki arayışı sonlandırsak ve bir dursak ne olurdu?

Dursak ve gözlerimizi içeri çevirsek, içimizdeki gizli hazine sandığını görsek…

Her birimiz onlarca kıymetli hazine parçasıyla geliriz bu yaşama….

O kadar gizlidir ki bu hazine, zordur bulmak…

Zordur insan için kendine bakmak…

Zordur bakmanın ötesinde kendini görmek…

Zordur görmenin ötesinde kabullenmek…

Zordur kabullenmenin ötesinde değer vermek…

Zordur insan için kendini sevmek…

*

Belki de yaşamın başlangıç noktası burasıdır…

Her bir insanın şimdi kendi durduğu noktadır…

İnsan noktası: “Ben”

*

Hazine sandığını bulmak için, önce tüm zorluklardan geçmelidir…

Kendini bilmeli,

Kendini görmeli,

Kendini kabullenmeli,

Kendine değer vermelidir insan…

-Bir kelime değişirse, yaşama tüm bakış değişir…-

“Kendini sev”melidir insan…

Şimdi “ben”i “ben”e kör eden her ne ise, tek tek tüm perdeleri kaldırmalıyım gözlerimden...

Sevgi bir kez yeşerdi mi insanın içinde, kendinden kendine –kendimden kendime

Bilgi ancak o zaman yaşamı güzelleştirir…

“Kaynağından yeniden doğan ben,

Ben yaşamım,

Yaşamın tüm güzelliğini içimde saklıyorum,

Gizli bir hazine gibi,

Ben’i bilmeni, ben’i bulmanı, ben’i sevmeni bekliyorum…”

Her bir düşünce, sonsuz kaynaktan gelen bir dalganın yansıması…

Kıyıya vuran her dalga, kaynağın ben’de yansıması…

Tıpkı atların yularlarını sıkıca kavrayan denizlerin tanrısı gibi,

Fark edip kabullendiğinde,

İnsan da kendi düşüncelerinin hükümdarı…

Her hükümdarın hazinesi koruma altındadır…

Hazineye ancak cesur olanlar ulaşır…

En büyük hazine insanın kendi içinde gizlidir…

Yaşamın sırrı bu en büyük keşiftedir…

Sırrı açacak tek anahtar ise sevgidir…

*

Ben’den bana bir sesleniştir yaşam: “Ben” gizli bir hazine idim, sevilmek istedim…

*

23/12/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar