Üçüncü Göz

İstanbul’da güzel hazırlanmış bir resim heykel müzesi var… Katlara ve odalara dağılmış resim tarihi, bir anlamda bu topraklarda var olmuş sanatçıların ve sanatın seyranını hem akıla hem gönüle hitap ederek gözler önüne seriyor…

Yakın dönemde ben ikinci ziyaretimi yaptım. İlki hızlı bir haritalama gibiydi, bütün katları ve odaları görmek istemiştim, ancak zaman hepsinin hakkını vermeye izin vermedi. Günün sonunda zaten konsantre olamayacak kadar da yorgun düşmüştüm.

İkinci ziyaretim daha farkındalıklıydı, her katta ve odada ne göreceğimi aşağı yukarı biliyordum, yine de bazı görsellerin hiç görmemişim gibi yeni durduğunu, ‘acaba gerçekten mi yeni eklendi’ sorusunu uyandırdığını fark ettim. Algıda seçicilik yapmış ya da atlamıştım…

Bununla birlikte, tekrar ederken ilk ziyaretin haritalaması işe yaramıştı, odaları birleştirmeme ve bütünü görmeme bir nebze de olsa rehberlik etmişti… Alt katın ilk dönem çalışmaları, bazılarının ismi, dönemi bile tam bilinmeyen ressamları, doğayı resmetme arzusunun bazen askerî bir akılla birleşimi, bugünün fotoğrafik bakışının ilk izlenimleri benim için çok keyif vericiydi. Bir kat yukarıya çıktığınızda dönem ve yaklaşımlar değişiyor bugüne yaklaşıyorsunuz. En üst kat en yakın dönem, benimse kendimi en uzak bulduğum dönem, huzur yerini huzursuzluğa bırakmış, karamsar bir terapi seansına eşlik ediyormuşum hissine kapılmıştım.

Sanatın ve sanatçının seyranı, dıştan içe, somuttan soyuta keşfin akışını gösteriyor. Sonu olmayan, bitmeyen bir keşif… Bu, aslında insanın kendini keşfetme yolculuğu…

.

İnsanın algı kapıları olan duyu organları, dış âlemde her ne varsa bunu içeriye taşıyıp anlamlandırmaya ve yaşamı şekillendirmeye yardım ederler. Göz en etkili olandır. Evlerimizde kullandığımız aynalar gibi, insan gözü de gördüğünü içine alıp yansıtma özelliğinde çalışır. Ev dekorasyonunda aynanın neyi yanısttığına dikkat edin derler, insan kendi gözünün içine neyi yansıttığına ise pek dikkat etmez.

Doğanın resmedildiği, dış âlem resimleri, insanın güzele olan heyecanını ve meylini gösteriyor. Alabildiğine açık alanlar, korular ya da ağaçlıklar, su kenarında konumlanmış yerleşimler huzur duygusunu taşıyor. Ancak bir şey ne kadar güzel olursa olsun, insan arayıştaysa keşfetme arzusu hakim gelir. Dış mekân iç mekâna dönüşmüş, çerçeve insanı ve yaşam alanı olan odayı içine alacak şekilde daraltılmış. Bu belki de kendine daha yakından bakma isteği… Diğerlerini tanımak için portrelerle birlikte kendini tanımak için yapılan oto-portreler… Daralan çerçeve odadan bireye, bireyden daha da içe, iç âleme yönelmiş….

Duygu ve düşüncelerin aktarımı somutun ya sembolleşmesine ya da soyutlaşmasına neden oluyor. Çerçevenin yansıttığı alan kadar içini gerçekleştirme teknikleri de değişime uğramış, renkler, ışık, fırça darbeleri, malzemeler hep daha derine inmek için kuyuya atılan bir su kovası gibi, içeriden susuzluğu giderecek berrak bir su çıkmasını arzulamış… Yine de su her zaman berrak değil.

Kendine döndüğünde ve dışa açılan aynı gözlerini içe çevirdiğinde, insan genellikle ilk etapta içerideki kaosa ve karmaşaya şahit olur. Kuyudan beklediğiniz temiz su çoğunlukla çamurlanmış ya da uzun zaman öncesinin atıklarıyla kirlenmiştir… Somuttan soyuta geçen anlatım kendi iç kaosunun dışa vurumu haline geldiğinde bugün sanat büyük ölçüde karamsar, eleştirel ya da aşırı öznel, anlamsız gözükebiliyor…

Güzellik nerede?…

Sanatın güzel olması gerekiyor diye bir şart yok, yine de insan doğası güzele çekilir. ‘Bu resmi evime asıp her gün görmek ister miyidim’ sorusu tahminden çok önem kazanır. Çünkü aynı seçim hayatın her alanı ve her ân’ı için geçerli…

Yaşamın döngüsünde, yükselen ve alçalan ögeler gibi, dingin başlayan kaosa dönüşür, kaos tekrar dinginliğe, huzura geri döner… Ancak başlangıç noktası asla aynı olmaz. Yolculuk bir toplama ve bırakma süreci benzeri, alma ve verme üzerine ilerler. Yolun sonunda aradığını sadece elinde kalan ile bulur insan, ya da bulamaz…

Dışa bakmaya programlanmış iki gözle içe bakmak, insanın gerçekten aradığını bulmasına müsade etmez. Berrak suyu görebilmek için üçüncü bir göze ihtiyacı vardır. Dış âlemin zanlarından, yargılarından, kıyaslamalarından, kıskançlıklarından ve hükümlerinden arınmış yepyeni bir göz.

.

.

.

en derin karanlıktan

noktanın içinden doğan

aydınlık

.

üçüncü bir göz ile

ilk defa

görmek yaşamı

.

uyanış

her seferinde

yeniden doğuş

.

her seferinde

kendine

yeniden dönüş

.

.

.

Üçüncü bir ziyaret bekliyor beni. Üçüncü bir göz ile seyredeceğim.

İstediğim ân’da istediğim nokta’da durup vakit geçireceğim, zevk edeceğim.

Gönlüme ve aklıma istediğimi alıp, yaşamımı güzelleştireceğim.

Üçüncü bir ziyaret bekliyor beni.

Kendimle gönülden muhabbet edeceğim.

Düşüncenin Yolculuğu

Yaşamın iki başlangıcı vardır derler…

İlki, hayat veren kuvvetlerin birleştikleri yeni bir oluşuma can verdikleri zaman, tohumun ekildiği ân’dır. İkincisi, gizli hazinenin âşikar olmak için çıktığı yolculuğun sonunda nefes ile buluştuğu ân’dır…

Biz daha çok bu ikinci başlangıcı biliriz, kutlamalara layık bir sevinç. Yaşama doğulan, yaşamın doğurduğu neşe.

Her bir düşünce ilk önce tohumlanır, hazine sandığında özenle korunur büyütülür, zamanı geldiğinde yaşama doğar, doğurulur…

.

Doğumun eskiden tek bir yolu vardı. Doğuran ve doğanın elbirliği ile yapılan bir yolculuk. Sanki her bir hücreye doğduğunu fark ettirmek, uyandırmak gereklidir. Sıkıştığı dar tünelin ardında bekleyen aydınlık ve ferahlığa doğru akması gerekir her bir hücrenin. Her sıkıntının sonu bir ferahlık, derin bir nefes ile içe çekilen yaşamın can veren havası…

.

Akış yaşamın canlılığı demek. Durağan her şey yavaşça kurumaya, kapanmaya, canlılığını yitirmeye başlar. Her ân bir diğerini doğurur. Yaşayan yaşam, canlı olan, izin vermez duraksamaya.

Bitmek bilmeyen bir döngü, ne başı ne sonu bilinen bir yolculuk, yaşam…

Bütün düşünceler, hazine sandığındaki cevherler gibi keşfedilmeyi, yaşama doğmayı beklerler. Bu bekleyiş bile durağan değildir, kendi içinde bir hareket büyütür olgunlaştırır her düşünceyi. Bu yüzden, doğuma kadar içeride hem gizlenir hem de korunurlar dışarının etkilerinden. Rahim, hem merhamet hem rahmet sunar doğacak olana. Merhametiyle korur ve büyütürken rahmetiyle hazırlar rızkını, yaşam ortamını…

.

Her sıkıntıdan sonra bir ferahlık vardır,

Doğumun sıkışmışlığının zıttıdır yaşamın açıklığı,

Korkunun ve endişenin zıttıdır doğmanın cesareti,

Düşüncenin yolculuğu yeni bir doğumdur,

Her doğum yeni bir sevinç olsa da bazı doğumlar zorludur,

Bazen tohumdan öteye gitmez,

Bazen yeterince büyüyemez,

Bazen de iki âlem arasında sıkışır kalır doğacak olan…

.

Sıkışan, araf’ta kalan, ne geri dönebilir rahimin korunaklı yuvasına ne de ileri gidebilir yaşamın hayat veren nefesine.

Aslında burada bir seçim de yoktur, doğum baş aşağıdır, tek yönedir.

Bir düşünce sıkıştıysa doğamadan, hem kendine hem de kendini doğurana tehlike arz eder.

İki yolu vardır kurtuluşun; biri doğuranın katılığın verdiği darlıktan çıkıp genişlemesi, diğeri de doğanın bazı unsurlarından feragatı.

Bir düşünce bir hayatı yok edebilir.

Tıpkı başı sıkışanın derdine çare araması gibi, doğmayan, doğamayan her düşünce bir çareye, esnekliğe, değişime muhtaçtır.

.

Yaratıcılık bütünün içindeki parçaları görmekle başlar.

Her bir unsur başka bir görevde var olur.

İnsan, sıkışıp kaldıysa bir düşüncenin içine, içinde sıkışılan düşünce için ya kendini değiştirmesi ya da düşüncesini değiştirmesi gereklidir.

Parçalar bütünde gizlidir.

Parçaları bilmeden bütünü gören için değişim zordur.

En mucizevi doğumlar bir yandan kendi değişirken bir yandan doğurduğunu dönüştürebilenlere aittir.

Tıpkı kendini yeniden yaratan bu topraklar gibi…

Her şey bir düşünce ile başlar… Hayatî olan korunacak, yeni sınırlar çizilecek, yaşama yeniden can verilecektir.

.

Yaşam, sondan başa doğru yazılır.

En zorlu savaşlar yeni bir doğumun sancısıdır.

Bütün zaferler aslında zaten kazanılmış olandır….

.

.

.

Son Kale

İnsan elini yıkamadan uzatırsa ona verilen nimetlere, temiz olanı kolaydır bir anda kirletmek.

Kendi tarlasını ekip sürenin eline bulaşan toprak değildir bu kir, o toprak ki güneşin altında tertemizdir zaten, bir silkelesen döner hemen tarlanın bağrına.

O yüzden, sofraya oturmadan el yıkanır.

O yüzden, bir işe başlamadan el yıkanır.

O yüzden, her gecenin sonunda beden yıkanır, temizlenir, o günün kirinden ve tozundan.

Yıkamak, arınmaktır.

Ancak arındığında kavuşur her şey, ilk günkü safiyetine, güzelliğine.

Yaşam, gün be gün arınmaya sevkeder insanı, nihayetinde kendi özüne yeniden kavuşabilmesi için.

.

Arındıkça kuvvetlenir insan.

Kendini buldukça özgürleşir.

Özgürleştikçe güçlenir.

Öyle bir güce ulaşır ki, ‘hepsi yıkılsa yeniden yaparım’ der.

Emindir, bilir ki ‘muhtaç olduğu kudret damarlarındaki asil kandadır’.

.

Yine de, zaman ister bazen yaşam.

Biraz daha zaman ver.

Biraz daha emek ver.

Görmek için, aşılması gereken son zayıf noktayı.

.

Bir adım, bedenin sağlığı, güçlenmesi demektir.

Bir adım, sürekli konuşan zihnin fark edilmesidir.

Bir adım, düşünce ve duyguların ayrıştırılmasıdır.

Bir adım, iradenin güçlenmesidir.

Bir adım, aklın parlatılması, anlayışın ve farkındalığın önünün açılmasıdır.

Adım adım öyle bir yere gelir ki insan, meydanda kendinden başka kimse kalmaz, dışarıdaki kavgası biter, içine döner.

Arınmaya devam eder.

Kendine düşman tüm duygularından, tüm düşüncelerinden, tüm inançlarından, alışkanlıklarından, tüm öğretilmişliklerinden arınır.

Kendine ait olmayan, yüklenmiş bütün huylardan temizler kendini.

Her köşeyi her bucağı öyle bir deşer ki, açar tüm örtüleri, görür tüm gizlenenleri.

Bilir hakkıyla tüm vatanını, kendine verilmiş olan var oluş toprağını.

.

İşte son bir adım, karşısında bekler onu zayıf noktası.

Buldum dese bitmez, oldum dese sonu gelmez bir son adım.

Yine de, durmanın imkânı yok artık bundan sonra.

.

.

.

Ben kendi değerimi kazanmadan içimdeki bütün kadınların değerli olması mümkün müdür?

Ben kendi özgürlüğümü kazanmdan içimdeki bütün erkeklerin özgür olması mümkün müdür?

Ben bilmeden, mümkün müdür bir başkasının bilmesi, ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ yaşamak nedir.

Pazarlıklar dünyasında, neyi alıp neyi verdim ki bugün olduğum yerdeyim?

.

Dün dediğim bir günde,

Hayatımın en kıymetli değeri, zamanımı verip para kazanmıştım.

Var oluşumun en değerli hazinesi, özgüvenimi verip bir başkasının bilgisini, gücünü kabullenmiştim.

Öğrenmenin kendini keşfetmek olduğunu unutup, bilgi sahibi olanların kölesi olmuştum.

Yaşamın keşfedilmek üzere beni beklediğini unutup, bilinen kalıpların zindanında mahkum olmuştum.

.

Şimdi

Bir adım var

Dünden

Bugüne ulaşmaya

Son kaleyi

Kuşatmaya

.

.

.

Bütün savaşlardan galip çıktım da,

Bu son çarpışmada ‘merhamet kalesi’ aldı elimden kılıcımı.

Görünenin ardındakine bakmadan, gördüğüme aldandım.

Yine de fark ettiysem artık, zamanıdır sona erdirmenin.

İzin vermenin, yanlışın yerini doğrunun almasına.

İzin vermenin, yeni bir yaşama.

.

.

Hepimiz şimdi bastık ayaklarımızı kuvvetle toprağa,

Son kalemizin kapısında,

Fethin bir adım yakınında.

.

.

.

İnsan Nasıl Terfi Eder?

Bazı kavramları yaşamda belirli yerlere oturtmuşsa insan, aslında her kavramın tüm yaşama dair olduğunu kolayca gözden kaçırabiliyor.

Terfi etmek iş hayatına ait diye düşünülür çoğunlukla. Okuldan yeni mezun bir genç işe girecek, belki önce staj yapacak, işin püf noktalarını öğrenip okul hayatı boyunca edindiği bilgi ve teorilerin pratikte nasıl var olduğunu görecektir. Staja ya ücret verilmez ya da ödenebilecek en düşük ücret verilir. Burada sistem bilgi öncelikli değil tecrübe öncelikli çalışır. Tecrüben yoksa istersen dünyayı değiştirecek fikirlerin olsun kimse sana iş vermek istemez. İş hayatı felsefik değil pratiktir.

Sistemin içinde kendine bir yer bulan çarkın parçası olur, sistem bireyselliği de çok sevmez, çarkı çevirebilmek için birlikte hareket etmek gerekir. Eğer uyumlu değilse bu genç, ‘Sen en iyisi kendi işini kur’ denilir. Farz edilir ki, sistemin içinde bireysel bir parça olduğunu düşünerek yine de sistemle beraber var olsun.

Oldu ki uyumludur o genç, kurum denilen yapıların içerisinde aşağıdan yukarıya bir merdivenin ilk basamağına adımını atmıştır. Hedef merdivenin basamaklarını çıkmak en tepeye ulaşmak. Tepe nokta, her işin zirvesidir, vaadi dünya yaşamına dair insanı tatmin edecek şeylerdir, zenginlik veren para, iyi bir unvan, kontrol etmek için güç, saygı ve belki de sevgi… Burada bile başka bir merdiven vardır tırmanılacak, önce para gelir, sonra unvan ve güç, saygı ve sevgi ise belki vardır, belki de yoktur basamakların sonunda.

.

Bunu bir kalıp olarak gördüğünde insan, aynı kalıbın yaşamın farklı yerlerinde kolayca tekrarladığını fark eder. İnsan için, yaşama dair her ne olursa olsun, hep bir merdiven vardır tırmanılmayı bekleyen.

Yukarı doğru merdivenin basamaklarını çıkmak, yükselmek, terfi etmektir. Yine de bir garip merdivendir bu, yukarı çıkarken bir yandan da aşağı iner, yükselirken alçalır, dışa açılırken içe döner.

.

Terfi şirketlerin zam döneminde önemlidir, kazancın artmasını belirler. Ya da terfi, arzulanan bir unvanın –bir cins madalyanın– isminizle anılmasıdır. Kartvizit sahibi olduysanız eğer, bilirsiniz ki unvan ismin öncesinde yer alır. Unvan sahibi olukça isim önemini yitirir der sistem. İnsan artık bir makam sahibi olmuştur. Makam yer belirler, üstünlük bildirir.

Terfi önemlidir insan için.

Bir bakkal dükkanında tek bir çırağınız ve müşterileriniz olur, siz bir anda üst olursunuz, işin ehli iseniz usta olursunuz. Bir kurumda binlerce çalışanınız, yurtiçi ve yurtdışında bilinirliğiniz olur, şirket başkanı olursunuz. Bir ülkenin başında, hayatî kararlara imza atıp ulusun kaderini belirleyen kişi, tüm milletin önderi olursunuz.

Askerseniz, hele bir de savaşa girmişseniz, hizmet madalyalarınız şereflendirir göğsünüzü. Bazı emeklerin karşılığı ödenenemez misali, ömrünüz boyunca ve sonrasında şükran duygusuyla anılır adınız.

Terfilerin en şereflisi, bütün maddiyatı ardında bıraktırır insana. Göğüse takılan madalya ile kazanılan makam bu sefer gönüldedir.

.

Yaşamın içinde insan bir bakar ki, istese de istemese de basamakları tırmanmaya başlamış. Ya kendi gücüyle ya arkasından itenlerin gücüyle ya da tüm gücü birleştirip, bir olmanın akıl almaz sinerjiside.

Bu güç nedir?

Yaşama arzusu nereden gelir?

Daha iyisi neden istenir?

Neden bıraktığınız yerde durmaz insan –yaşam– sürekli bir devinimdedir?

Bütün bu çaba, bunca emek, kayıp ya da kazanç ne içindir?

.

Öyle bir âleme doğmuştur ki insan, bazı şeyler ne tartışılabilir ne de değiştirilebilir.

Su kaynama noktasına kadar dışta sakindir, o noktadan sonra artık içinde birikmiş olan dışa hareket verecek göze görünür olacaktır. Bu yaşamın değişmez bir kuralıdır. Onlarca kuralından sadece bir tanesi.

İnsan kolay ya da zor yoldan öğrenir yaşamın kurallarını. Kural olduğunu fark etmedikleriyle de isterse bir ömür çatışsın sonuç elde edemez.

İnsan, merdivenin basamaklarını yaşamı öğrendikçe tırmanır, yükselir, yükseldikçe manzarası değişir, manzarası değiştikçe bakış açısı değişir, bakış açısı değiştikçe bir önceki durumu fark eder, fark ettikçe bir sonraki hali idrak eder, idrak ettikçe anlayışı açılır, anlayışı açıldıkça kavrayışı açılır, katman katman soyunup içi açıldıkça güzelleşir, güzelleştikçe latifleşir, latifleştikçe terfilerin en yücesine elle tutulamayan gözle görülemeyen ama her şeyi var eden dışın içine, için özüne, özdeki cevhere, cevherden doğanlara, içten dışa yansıyana, her şeye ve hiç bir şeye ulaşır.

İnsan terfi eder.

Kendinden kendine.

.

Şirketin sahibi ben olsaydım, terfi ettireceğim elemanım güler yüzlü olurdu, tatlı dilli olurdu. Kendini geliştirmeyi kabul etmiş, tüm potansiyelini, bilgisini ve becerilerini keşfetmek için yola çıkmış, hevesli heyecanlı neşeli olan olurdu. Kolay vazgeçmeyen, tecrübe için denemeye devam eden, yeri geldiğinde bırakmasını, yön değiştirmesini bilen, isteklerini inanca, inançlarını eminliğe dönüştürebilen, kendini ifade edebilen, cesaret gösterebilen yine de kendini koruyabilen olurdu.

Yaptığı işe, bulunduğu yere, kendisini besleyene, kendisinin beslediğine sevgi ve saygı duyan olurdu…

Anladım ki ben, benim yaşamımda, bunlar olmadan terfi edemiyorum. Kendimi terfi ettirmiyorum.

Yaşamın içinde bir söz verdim kendime

Henüz bedene doğmadan önce

Sordum, ‘Ben senin rabbin değil miyim?’

Yanıtladım, ‘Evet’

O zaman, ‘Eti senin kemiği benim’ dedim

Ve yaşam doğdum

Söz verdim, unuttum

Unuttum, kayboldum

Kayboldum, bir ipucu aradım

Aradım, buldum

Buldum, okudum

Okudum, hatırladım

Hatırladım verdiğim sözü

Kendime

Sen dedim, güzel bir yaşam istemiştin

Bil ki, ne senin ne de benim olmadığım o yerde

Terfilerin en yücesinde

Tek bir kelimen zaten yaşamdır.

En Güzel Hikâye

Dün koruda yürüyüş yaparken bir grup kedi dikkatimi çekti… Grup olarak oldukça kalabalık, güzel güneşli havanın tadını çıkararak dinlenen kediler… Bir an’da hareketlenip koşmaya başladılar, yanlarından geçen arabanın ardından hepsi küçük bir meydanda toplandı… Arabadan inen bey, elinde yemek poşeti, kedileri beslemeye başladı… İşini bitirip geri döndüğünde biraz sohbet ettik, o sırada arabadan yaşlıca bir hanım daha indi, sohbete o da dahil oldu…

‘Her gün geliyoruz’ dedi arabayı kullanan güleryüzlü bey…

‘Kediler aç, perişan, burdaki işletmeler yemek vermiyor onlara’ diye ekledi yaşlı hanım…

‘Ama dedim, bunlar çok sağlıklı ve gürbüz gözüküyor, mutlaka bir yerlerden besleniyorlardır.’

Yaşlı hanım üzüntülü bir ifadeyle ‘Malesef’ dedi, ‘Ben bir tek buraya gelmiyorum, başka parklar da var gittiğimiz…’

Sonra doğum yapmış bir kediyi aradı, görevlilere sordu…

Arabayı kullanan bey ‘Yemekleri biz hazırlıyoruz’ dedi…

Ben, söyleyecek başka bir şey bulamadım, onlara teşekkür ettim.

Geldikleri gibi hızlıca uzaklaştılar…

Kedilerle birlikte olup onları sevmeye bu seferlik belki de vakitleri kalmamıştı…

.

Hayatta hepimizin bir hikâyesi var…

Koruyu dolaşınca iç alanları kendine mekan edinmiş birçok kedi görüyorsunuz. Piknik masalarının çevrelerinde o günün misafirlerini, kendilerine sunacakları yiyecekleri bekleyen güzel kediler… Korunun günlük ziyaretçi sayısını düşününce bu kediler için orası cennet bahçesi gibi bir yere dönüşüyor. Hem seviliyorlar hem de besleniyorlar…

İşletmelerin yemek vermeme sebebi genel kurallar çerçevesinde olabilir. İyi niyetle başlattığınız ufacık bir yardım karşı tarafın size bağımlı hale gelmesine neden olur bazen. Hem misafirlerin rahat edeceği hem de kedilerin yaşam çabasını unutmayacağı bir orta yol bulunmuştu…

Burası o kadar dingin ve huzurlu bir yer ki, içeri girdiğinde yepyeni bir dünyaya adım atmış gibi hissediyor insan.

.

Hayatta hepimizin bir hikâyesi var…

Onlarca farklı bakış içerisinde, bu olayı kimse benim anlattığım gibi anlatmayacak.

Belki bazı noktalarda hem fikir olacağız, yine de bazı yerlerde fikirlerimiz, görüşlerimiz çatışacak.

Yaşam herkese kendi algı pencerelerinden gözüken, kendi filtrelerinden geçen, kendi birikmiş duygu, düşünce, inanç ve kavramları ile pekiştirilen bir hikâye sunar.

Nasıl bakarsanız öyle görürsünüz…

.

İnsanın hikâyesi ona hayat veriyorsa dokunmamak gerekir. Bazen doktorların hastalıkları zararsız görüp kendi akışına bırakması gibi. Yaşlı hanım, kedileri beslemek için her gün evden çıkıyor, şehrin farklı köşelerine gidiyor… Kendine bir yaşam amacı edinmiş…

Ama bazı hikâyeler hayat vermez… Yavaşça hayatı elinizden alır… Doktorları bilemem ancak şifacıların ‘aslında iyileşmek istemeyen’ birçok danışanları olur… Aynı hikâye, tek bir plak kaydı gibi, sürekli anlatılır. Konuya aşina olmayanlar bu anlatımların iyileşmek adına bir adım olduğunu zannedebilirler, oysa bu anlatımlar ateşe atılan odunlar gibi her hatırlandığında, her anlatıldığında yaktığı yeri kor eden, hayatı zorlaştıran, içinden çıkılmaz bir döngüye sokan alışkanlıklara dönüşür…

.

Alışkanlık insan için yaşamı kolaylaştıran bir araç, bir cins kısa yol. Yeniden öğrenmenize gerek yok, bildiğinizi tekrarlamanız yeterli.

‘Yeniden öğrenme’ durduğundaysa yaşamın gelişimi, değişimi ve yenilenmesi durmuş olur. Çocukluk, gençlik çağının heyecanının yerini yaşlanmanın ve hastalanmanın durağanlığı alır. Hem de yaşınız kaç olursa olsun…

.

Yaşam her sabah yeniden kurgulanırken insanın her sabah en az kendisi kadar uyanık olmasını bekler…

Nasıl ki tüm hayvan âlemi yaşam çabası içinde hareketlenir, yuvalarını terk eder, yaşam insanın da aynı canlılık ve hareketle yaşamını kurmasını ister…

Hayatta hepimizin bir hikâyesi var…

Anlatacak hikâyelerimizin olması da güzel…

Yine de bazen hikâyemize bakıp, anlattığımızı bir de kendi kulaklarımızla dinlemek gerekli.

Hikâyede yaşamın coşkusu, neşesi, sevinci yoksa, yenilenmiyorsa, heyecanla bizi içine sürüklemiyorsa belki de o hikâyeden çıkmak en iyisi…

.

Şimdi, bildiğimiz tek bir hayat var…

Geçmişin hikâyesi yazıldı, artık o sayfaları çevirdik… Geleceğin hikâyesi ise bugün yazılıyor.

Ne geçmiş ne de geleceğin var olmadığı bir ‘şimdi’de yaşam her an yeniden kurgulanıyor…

Anlatacağımız tüm hikâyeler inişli çıkışlı olacak, hem zorluk hem kolaylık, hem sıkıntı hem de ferahlama yansıtacak.

Öykünün sonunda ‘güzel’di diyebilmek insanın kendi çabasında…

Zaten bütün öyküler de böyle bitmez mi, kahraman en sonunda her ne aradıysa onu bulacaktır…

.

Sevgi güzelliğe açılan kapı.

Yaşamınız sevgiyle güzelleşsin sizin hikâyeniz en güzeli olsun…

.

Sevgim Olmasa

“İnsanların, hatta meleklerin dilleriyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses veren pirinç bir çalgı ya da gürültü oluşturan bir zil durumuna düşerim.

Peygamberlik etme yeteneğim olsa, tüm gizleri ve bilgileri bilsem, üstelik dağları yerinden oynatabilecek iman bütünlüğüne sahip olsam, ama sevgim olmasa bir hiçim.

Sahip olduğum her şeyi yardım niteliğinde sunsam, bedenimi de yakılan sunu kılsam, ama sevgim olmasa bana hiçbir yararı olmaz.

Sevgi katlanır, iyilikle davranır, kıskançlık bilmez.

Sevgi büyüklenmez, böbürlenmez, utandırıcı bir şey yapmaz, kendi çıkarını kovalamaz, içerlemez, kötülüğün hesabını tutmaz.

Haksızlık karşısında sevinmez, gerçek karşısında sevinir.

Sevgi her güçlüğe dayanır, her şeye inanır, her şeyden umutlanır, her duruma sabreder.

Sevgi yozlaşmaz.

Peygamberliklere gelince geçip gidecekler.

Diller susacak, bilgi de yok olacak.

Çünkü bilgimiz de, peygamberliğimiz de tam değil, sınırlıdır.

Ama Yetkin Olan geldiğinde, sınırlı olan ortadan kalkacak.

Çocukken çocuk gibi konuşur, çocuk gibi düşünür, çocuk gibi kafa yorardım.

Olgunluk döneminde çocukluğa özgü davranışları geride bıraktım.

Çünkü şimdi aynada bir bilmeceye bakarcasına görüyoruz; ama o zaman yüzyüze göreceğiz.

Şimdi kısıtlı kapsamda biliyorum; ama Tanrı’nın beni tam olarak bildiği gibi o zaman ben de tam olarak bileceğim.

Şimdi kalıcı olan iman, umut ve sevgidir; bunların üçü. İçlerinden en üstünüyse sevgidir.”

Pavlos’un Korintoslulara I. Mektubu’ndan alıntı

*

Binbir kilitle sımsıkı kapatılmış bir kasa gibi insan.

İçindeki kıymete sahip olabilmesi için açması gereken binbir kilitli bir kasa ile başbaşa insan.

Bazısı hemen görünür kolay açılır.

Bazısı görünür ama açılmaya zorlanır.

Bazısı derinde gizli, ne kendini gösterir ne de açılmaya yeltenir.

Bir kilit var ki, hepsinin merkezinde…

O kilide ulaşmadan, mümkün değil bu kasanın kalbine ulaşmak…

*

28/03/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Denge

Yaşam var olabilmek için iki kutbun birleşmesine ihtiyaç duyar…

Bir iki olur, iki bir olur…

Yeni doğan, bir’in üç’ü olur…

Gök ve yer birleşir, insanlık doğar.

Baba ve anne birleşir, çocuk doğar.

Erkek ve kadın birleşir, yaratım, üretim başlar…

Bedensiz bir istek, bir düşünce, bir söz vücud bulur bedenlenir,

Semâlar arzı, gök dünyayı var eder…

Bütün âlem yok’tan var olur.

*

İki’den biri eksik olsa,

İki bir olmasa,

Varlık olmaz.

*

Âdem ile Havva sembolüdür ikinin birleşmesinin.

Ne Âdem bildiğin bir adamdır, ne de Havva bildiğin bir kadın.

Onlar, iki kutbun eril ve dişil doğasını anlatır bize, anlayacağımız bir dilde…

Yokluk âlemi sonsuz potansiyeldir. Yoğunlaşır, birlik olur.

Bir çiftleşir ikiye bölünür, zıtlık olur. Zıtlık birleşir varlık olur.

Varlık bölünür çokluk olur, yaşam olur…

*

Bilim bunu anlatırken “çift yaratılma gerçeği”ni aktarır. Bu, Parite Teorisi’dir.

Parite latince bir kelime, çift demek. Der ki, “Her varlık benzer veya zıt ikizi ile birlikte aynı anda doğar.”

Bu zıt ikizler, artı ve eksi kutuplar, proton ve anti proton, atomun çekirdeği ve elektronları, güneş ile ay, gece ile gündüz gibi çift olarak yaşamlarını sürdürüler…

*

Çift olarak birbirini bütünleyerek yaşamı sürdürmek.

Söylendiği kadar romantik ve kolay olmaz yaşamda.

Çiftler, kutupların zıtlığında tamamlayıcı gibi gözükmez, birbirini iter;

Çiftler, çekirdeğin merkez konumunda, elektronları bir yörüngeye sabitler;

Çiftler, güneş ve ay’ın varlığında, birleşemeyen zamanların döngüsüne girer…

Çift olmak, beden âleminde yaşamın binbir kuralını yansıtır.

*

Oysa insan, bedenin ötesinde var olur…

*

Kadın doğası

Yeryüzünde su gibidir.

Gökyüzüne çıktığında ay olur.

İçine alır ve büyütür. Yaşam verir.

Besler, gözetir.

Gizemlidir ve kapalı.

Sessizliktir.

Sevgidir…

.

Erkek doğası

Yeryüzünde dağ gibidir.

Gökyüzüne çıktığında güneş olur.

Nüfuz eder ve kuşatır. Yaşam verir.

Korur, gözetir.

Aşikardır ve açık.

Sözdür.

Güçtür…

*

Dünyada yaşamın var olabilmesi için güneşten gelen gün ışığına ihtiyaç vardır.

Gün ışığının çiftleri, aydınlık ve karanlık, sıcak ve soğuk sayesinde dünya üzerinde yaşam var olur…

Gün ışığı, gündüz ve gece ile çiftleşir, zaman olur…

Yaşamın değişim ve dönüşümü devran olur…

*

Her yıl iki kere, gündüz ve gece eşitlenir.

Eşitlenme dengeyi gösterir.

Dengenin içinde ne biri ne diğeri baskın gelir.

Tıpkı dans eden bir çift gibi, ekinoks günü, bir an’lığına yanyana durur, her biri diğer tek’ine bakar.

Devinimin olmadığı o bir an, diğerini bütünlüğünde görme anıdır.

*

Yaşamın iniş ve çıkışları, sonu gelmez bir çaba ister insandan.

İnce bir ip üstünde yürür gibi bir sonraki adım hep dikkat ister.

Dikkat hep dengeyi kurma çabasındadır.

Yaşam, yılda iki kez çabasız dengeyi sunar.

Çabasız bir denge içinde,

Durup da bakmak,

Bakıp da görmek için bir fırsat sunar…

*

Çiftin içinde tek olanı,

Tekliğin içinde var olanı,

Bedenin ötesinde insanı…

*

21/03/2023, İnsan Bedenin Ötesinde

Emsalsiz Yaşam

Hukukta yürüyen bir konunuz varsa öğrenirsiniz ki emsaller sonuçları kolaylaştırır…

Karara bağlanacak olana benzer bir konu önceden görülüp karar alındıysa, sizin için emsal oluşturur. Hakimin kararı netleşir. Bu nedenle, işe yarayan bir emsal bulmak önemli iştir hukuk çalışanları için…

Yine de, emsaller işinizi bir o kadar zorlaştırabilir…

Farklı bir karara ihtiyacınız varsa, emsali çok olan size ayak bağıdır, kararın dışına çıkabilmek neredeyse imkânsızlaşır. Büyük çaba ister emsali yıkıp sonuç almak…

Hukuk emsallere dayanan tek alan değil…

Hastaysanız iyileşen bir diğer hasta emsaldir sizin için, ne güzel bir emsaldir o… Çaresiz gördüğünüz derdinize, benzerini yaşayanın bulduğu çareyi ararsınız, içinizi açtıkça ferahlar, bir bileni bulursunuz… Damdan düşen Nasreddin Hoca bile, ‘Bana damdan düşmüş birini getirin‘ der fıkralarda.

Neredeyse bütün yaşam emsal üzerine kurulur, düzenlenir, yürütülür…

.

Emsal yaratmak ise, bir tek bireye kalmıştır…

Bir bakarsınız tarihte,

Biri gelir,

Tüm çabasıyla kendi olur,

Kendi dünyasını var eder

Ve kendine göre yaşar, yaşatır…

.

Ve ne tuhaftır ki, emsal olmak o kadar ayrıştıcıyken, emsal olduğunuz anda birleşirsiniz…

Düzende ayrık otlarının bile bir yeri vardır…

.

İnsanın mucizelere inanması kolay değil.

Mucize, olmaması beklenenin olması demektir.

Mucize, bütün sistemi alt üst edecek güçtedir.

Her mucize bir emsaldir insana.

Yaşamın farklı olabileceğini işaret eden.

Yaşamın değişebileceğini gösteren.

.

Değişimse iki türde gerçekleşir….

Yüzeyde olan, popüler denileni benimsemek kolaydır çoğu insan için. Popüler, bir anda çiçek açan bahar dalları gibi tüm manzarayı değiştirebilir. Ama bahar dallarının çiçekleri kısa sürelidir. Yine bir anda dallara veda eder yerlerini yapraklara bırakırlar…

Derinde gerçekleşen değişim ise uzun zamanın görünmeyen etkisidir. İnsan ne zaman çocuk olduğunu ne zaman yaşlandığını ayırt edemez. O ‘bir an’ yoktur ama bir bakarsınız artık çocuk değilsinizdir…

Yaşam ne bu ne de diğeri der, yaşam hem bunu hem de diğerini seçer. Yaşamın iç’içeliği kavranması zor bir örgü tekniği ile sınırsız sonsuz bir çeşitlilik var eder…

.

İnsan, emsallerle büyür, emsallerle hayatı öğrenir…

Toplum, aile emsaller üzerine kurulmuştur. Kendine göre doğruları seçmiş, bir düzen inşa etmiştir.

Toplumun ve ailenin içinde birey olmak uyum sağlamak demektir. Uyum sağlamak ise insan için belki de en baştan emsalsiz olabileceğini düşünmemek, özgün varlığını reddetmektir…

Oysa, parmak izleri ile ayrıştırır toplum bireyleri. Herkes bilir ki parmak izi eşsizdir. Doğduğu anda insana eşsizliğin işareti verilmiştir.

Benim parmak izimin senin parmak izine benzemesi mümkün mü?‘ diye sorsa insan, alacağı tek bir yanıt vardır, ‘Mümkün değil.

Her insana eşsiz, benzersiz bir yaşam verilmiştir.

Bir yönünüz benzese bile diğer bir yön mutlaka farklıdır…

İnsan göremediği iç özünün etkisinde, tıpkı bir mıknatısın iki ucunun yaptığı gibi bazen çeker bazen de iter…

Yaşam ikiye ayrılır, hoşlandıkları hoşlanmadıkları, istedikleri istemedikleri var olur. İnsan, benzer yanları ile arkadaşlarını seçer, hayatta kendisine en yakın olanı, gerçek eşini bulur…

.

Yine de, her yeni doğanın emsali yoktur biliriz…

Belki de bu yüzden her veda edenin ardından hissedilir en büyük üzüntüler, her kayıpta çaresiz kalır tüm pişmanlıklar…

.

Sonsuz, sınırsız örgüsünde

Var etmeye devam ederken,

Hatırla‘ der, yaşam insana,

Sana verdiklerimi bir tek sana verdim, gönlünce faydalanman için…

Seni benzersiz sevdim, kıymetini görebilmen için…

Hazinemi içine gizledim, emsalsiz olanı keşfetmen için…’

Hatırla ki, emsalsiz bir emsal olsun yaşamın,

Mucizeyi mümkün kılan, tek bir şeyi anlatan…

.

Bu yaşam bir tek senin...’

.

18/03/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Teslimiyet

Buddha aydınlanmadan önce bir ağacın altına oturdu ve meditasyon yaptı diye aktarılır… Aydınlanma ânı, ağaç, oturma ve meditasyon ile yoğun bir şekilde ilişkilendirilir… Çoğu kişi için meditasyon aydınlanmaya giden yolun kapısı gibidir…

Oysa her yolculuk adım adım ilerler…

Bazen tek bir sahnesine şahit olduğumuz bir olayın öncesi ve sonrası vardır…

Nedenler ve sonuçlar vardır…

Aslında Buddha’nın öğretisi, bu neden ve sonuçları çok temel bir yere oturtmuştur. Yaşamın devinimini açıklayan karma yasası nedenler ve sonuçlardan bahseder…

Ne ektiysen onu biçersin…

Yaşam bu kadar adildir bir anlamda….

İpi geriye doğru sardığınızda sizi ilk başlangıç noktasına götürür. Ama çoğumuz ne ipi takip etmeyi hatırlarız ne de başlangıç noktalarını…

Yaşam bir o kadar adaletsiz gözükür bir anlamda…

.

Buddha’nın yolculuğunda ipi geriye doğru sarsak onu ağacın altında oturmaya getiren adımları görebiliriz. En başa gitmeyi başarabilirsek de neden yola çıktığını görürüz…

Fanî olanın, geçici olanın içinde bakî olanı, kalıcı olanı bulmak…

Yaşamın bize sundukları, ister gençlik ve güzellik, ister zenginlik ve ün, isterse sevgi dolu bir aile arkadaşlar olsun, insan bir süre sonra anlar ki hepsi bir süreliğine verilmiştir.

Yaşam tüm armağanlarını tek bir şart ile sunar, ‘Bu, bir süreliğine seninle’ der…

İnsan için her armağan sadece bir süreliğine zevkini yaşayabilmesi içindir… Tıpkı doğum gibi…

Bu yüzden belki de insanın duyabileceği en anlamlı sözlerden biridir, ‘Hayat en güzel hediye’…

.

Bütün yolları yürüyüp, bütün metodları deneyen Buddha için bir ân gelmiştir, durmaktan başka çaresinin kalmadığı, otrumaktan başka bir yolun olmadığı…

Meditasyon dışsal yolculuğun sonu içsel yolculuğun başı gibidir.

Meditasyon, teslimiyetin zirvesidir.

İnsan bedeni dışarıdan gelebilecek her türlü etkiye açık bırakılır, tüm enerjisi içe döner, içten doğan her türlü tezahür kabul edilir ve aklın alamayacağı bir dinginlik içinde teslim olunur… olana… yaşama…

.

Hepimiz biliyoruz –ya da büyük çoğunluğumuz öğrendik– diyebiliriz ki, yaşamın devinimi asla durmaz…

Sabah yataktan kalkmak istemeseniz de güneş doğar, tabiat canlanır, pazar yeri hareketlenir… En yakınınızı kaybedip en derin üzünütünün içinde olsanız bile karnınız acıkır…

Yaşam insanın bir önceki ân’da kalmasına izin vermez.

İnsan ancak düşüncelerinde ve duygularında kalır –ısrarla– o bir önceki ân’ların içinde, geçmişte.

İnsan ancak düşüncelerinde ve duygularında gider –ısrarla– o bir sonraki ân’ların içine, geleceğe.

Yaşam ise mevcut ân’ın sunduğundan başka bir şey değildir… Ne varsa nefes aldığınız bu ân’ın içinde vardır.

Ayağınızın altındaki toprak, başınızın üzerindeki gökyüzünden, dönüp de gördüğünüz dört yönden ötesi belirsizdir.

Yaşam tüm belirsizliği içinde var eder… olanı…

.

Buddha’nın tüm arayışı sonucunda bulduğu, teslimiyetin gücüdür.

Yaşam tüm heybetiyle bazen ürkütücü bazen muhteşem gözükür insana.

İnsanın hayatta öğreneceği en büyük beceri dengede kalmak olur, farkında, esnek, değişebilen ve dönüşebilen bir yapıda.

İnsan ancak ân’a teslim olduğunda en büyük potansiyeline kavuşur…

Bütün planları yapabilen yine de bütün planları tek bir hamlede yıkabilen… Tek bir sözü ile hem yaratan hem yok eden olur…

İnsan ancak yaşamı gerçekten anladığında teslim olur… Hem dimdik ayakta durabilen hem de gönülden boyun eğen…

İnsan ancak taraf seçmeden hepsini kabul eden bir olduğunda var olur…

İnsan bir bakar ki, bir ân’da yaşam olur…

.

16/03/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Suyun Getirdiği

Bir ziyaret daha vardı, onu diğerleriyle birlikte yazmadım…

Toprağa değil, suya yapılmıştı bu ziyaret…

.

Yaşamın kaynağı’na

.

4. Ziyaret:

Görevli hafifçe gözlerini kısarak baktı bana,

“Siz” dedi, “Daha önce gelmiştiniz, değil mi?”

“Evet” dedim, “Hatırladınız…”

“O gün, burada çok öfkeli bir kadın vardı, öfkesi dinmemişti bir türlü” diye devam ettim,

“Ben bile bir kaç söz söylemek zorunda hissettim ama nafile…

Aklımda kaldı burası, bugün de gönlüme düştü yine gelmek istedim.”

Görevli kendiliğinden başlayan sohbetin içtenliğiyle o günün bütün detaylarını anlatmaya başladı,

“Bir sakinleşip bir öfkelendi… Şikâyeti bitmedi bir türlü…

Aslında zaman değişti, insanlar daha saygılıydı eskiden…

Şimdi resim çekmek için yapmadıkları kalmıyor,

Kimi kapıdan çıkar gibi yürüyor, benim görmediğimi zannedip kenardan telefonu uzatıyor,

Kimi hemen öfkeyle itiraz ediyor, ‘kim bana karışabilir ki’ diyerek dikleniyor,

Kimi bir fırsatını bulup olmadık pozlarla arkadaşının elindeki telefona gülümsüyor,

Yok değil tabii saygılısı da var, bir iki kişi de anlayışla kabul ediyor uyarıyı,

Birinin ‘bir bildiği vardır’ diyerek saygı gösteriyor…”

Söz dönüp dolaşıp, o günkü öfkeli kadına geri geldi; bir türlü anlatılanı anlamayana, rica, uyarı dinlemeyene…

Gayriihtiyari bir yanıt dile geldi benden:

“Ah, dedim, dileğimi değiştirdiniz” elimde üç tane mum vardı yakmak için,

“Dersimizi kolay yoldan öğrenelim” diye devam ettim,

İlk dileğim bu oldu…

.

Buraya, şifa bulmak için gelen insanlar var.

Halkın anlattığına göre, suda yüzen balıkları görmek şans getirirmiş…

Görevli balıklara bakıyor, ‘dört tane var’ dedi, sabah yem verdiğinde hemen geliyorlar,

Biz konuşurken bir tanesi kendini gösterdi,

“Bakın” dedi görevli, “Orda kenarda duruyor.”

Beraber balığa baktık…

Balık kendi âleminde suyun içinde…

Bizler kendi âlemimizde…

.

Musa ile Yuşa’nın hikâyesini hatırladım…

Bir gün Musa’ya ‘insanların en bilgilisi kimdir’ diye sorulur, içinden gelen yanıt ‘benim’ demek ister ama, doğru yanıtı bulabilmesi için bir yolculuk yapması gerekmektedir. Kimi ve nereyi aradığını bilmeden yola çıkar, tek bir ipucu vardır elinde, aradığı yanıt iki denizin birleştiği, balığın canlandığı yerdedir.

Yuşa ile birlikte yola koyulurlar. Yanlarında bir sepette balık vardır, acıkınca yemek için. Yol uzundur, yorulduklarını hissettiklerinde dururlar. İki denizin birleştiği yerde, bir kayanın yanına geldiklerinde başlarını koyup uyurlar. Onlar uyurken sepetteki balık atlayıp denize karışır. Uyanınca Yuşa balığın kaybolduğunu fark eder, fark eder ama Musa’ya haber vermeyi unutur. Yola devam ederler. Ne zaman ki Musa acıkır ve Yuşa’ya ‘artık acıktık balığı getir’ der, Yuşa balığın canlanıp suya karıştığını söyler. Musa aradıkları yeri fark etmeden geçtiklerini anlayınca hemen geri dönerler, yorulup da uyudukları, balığın suya karıştığı yerde bulurlar ‘kullarından bir kul’u… İki denizin birleştiği, balığın canlandığı yerde aradığını bulmuştur Musa. ‘İnsanların en bilgilisi’ne soracak ne çok soru vardır. Ancak, ne tuhaftır ki, onunla başka bir yolculuğa çıkar bu sefer Musa, ‘kullarından bir kul’un ‘sen bana sabredemezsin’ dediği, soru sormadan sadece eşlik edip izleyeceği bir yolculuğa…

.

Ben de geri dönmüştüm, aklımda kalan gönlümün istediği, iki denizimin birleştiği noktada, işte balık canlanmıştı benimle konuşuyordu yaşam…

.

Sohbet inançlara, dileklere, niyetlere, emin olmaya doğru aktı.

İki ayrı dünyanın insanı, bir suyun kenarında, balığın yanında buluşmuş,

Yaşamı anlatıyorduk birbirimize…

“Ben” dedi görevli, “Aslında bahçıvandım, yukarıda bahçedeydim,”

“Sonra buraya geldim…”

Ama belli ki biraz sıkıntılıydı bir türlü laf anlatamamaktan ziyaretçilere…

‘Çekilecek derdim var’ diye düşündüğünde insan, biraz konuşursa ne kadar da rahatlar, ferahlık gelir kalbine…

Kalplerimiz ferahlamış, gülümsedik,

“Sizin” dedim, “Bu insanları görmeniz gerekiyormuş herhalde”.

O an’da düşünülüp de verilmiş bir cevap değildi…

.

Şimdi düşünüyorum…

Hepimizin birbirimizi görmemiz gerekiyor.

Yukarıda bahçede sessizce uyuyanlar vardı bir tek, artık suskun âlemlerinde ne öfke kalmıştı ne de itiraz…

Aşağısı ‘yaşam veren su’yun kaynağına açılıyordu, insanın bin’bir yüzünü canlandıran yaşama…

Kimi yüz öfkeli, kimi yüz sevecen…

Hepsi aynı kaynaktan besleniyor ama hepsi farklı yüzlere bürünüyor, öyle farklı ki karşısındakine baktığında kendini hiç bir şekilde tanıyamıyor…

Bu âlemde, herkes kendi âlemini yaşıyor…

.

Yukarıdan aşağıya, letafetten kesafete, dünya sahnesinde, çekilecek derdi varmış gibi yaşar çoğu insan…

Oysa yolculuk, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, bir ağırlaşıp bir hafifleyerek devam ediyor…

Bahçıvan gibi, vakti geldiğinde aşağıda insanlarla bir’likte görevli, vakti geldiğinde yukarıda sükûnetle bir’likte bahçede…

Bu âlemde, insan isterse, zanlarının yarattığı büyük beklentilerinin peşinde, balığı görmek için çırpınıp, belgeleyeceği o an’ın resmi için öfke krizlerine tutulabilir…

Bu âlemde, insan isterse, balık bahane diyebilir, çünkü geriye akılda kalan gönülden yapılan bir sohbetin güzelliğidir…

.

Su, insana yaşam verendir bu dünyada,

Su, kaynaktır insan için,

Aradığı, bilgi ise bilginin,

Aradığı sevgi ise sevginin.

.

Yaşam dopdoludur,

Boş bir nokta bulamazsın,

Her istediğin her ihtiyacın,

Yaşamın içinde bir yerlerde.

.

Şaşırma su’yun getirdiğine,

Yaşamın sundukları,

Kaynağı bulmasını bekler,

İnsanın kendi içinde.

.

25/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar