Alan

Kelime, sene başında kendime aldığım bir hediye ile birlikte geldi. Çok sevdiğim bir arkadaşımın hazırlanmasına katkıda bulunduğu bir defterin kapağında yazılıydı:

.

Bu ufak çalışma defteri, sivil bir çevre hareketinin tanıtıcı parçası olarak düşünülmüş ve konusuna bağlı olarak kuş görselleri ile bezenmiş, kuşların varlıklarını sürdürebilmeleri için ihtiyaçları olan yaşam alanına, doğanın hayatımızın dışında değil içinde yer aldığına ve bizim yaşam yuvamız olduğuna dikkat çekmek, farkındalığımızı pekiştirmek üzere tasarlanmış bir çalışma.

Ön sayfaları bu farkındalığı işaret eden kısa mesajları taşıyor: “Elinizde tuttuğunuz bu defterin düşüncelerinize ve ilhamınıza aracı olmasını, alan açmasını dileriz.

.

Ancak, tanıtım görselinde defterin içini değil de sadece kapağındaki ‘alan‘ kelimesini gördüğümde, arkadaşımın kaligrafi çalışmalarını düşünerek, defterin isme özel hazırlandığını ve görselin de yabancı birisine, ismi ‘Alan’ olan bir kişiye ait örnek olduğunu düşünmüştüm. İşin aslını öğrendiğimde bu düşünceme birlikte güldük.

Yine de, yanlış anlama sebebim belki de, ismi Alan olan bir kişinin ya da alan kelimesinin benim için aynı mesafede ve o anda uzakta olmasıydı.

Düşünce, bizi biz yapan alan” diyordu defter.

.

Oysa, kelime bir o kadar da yakın.

.

İçinde yaşadığımız evren, uzay olarak adlandırılan bir alan.

Evrenin noktasal bir merkezin açılarak genişlemesiyle ortaya çıktığı düşünülüyor ve hâlen de yayılarak kendini gerçekleştirmesi devam ediyor.

Evren kendini gerçekleştirirken, uzay ile birlikte zaman olarak adlandırdığımız bir kavramı daha ortaya çıkardı. Aslında uzay ve zaman birlikte var oldu diyebiliriz.

Dünya yaşantımızda deneyimlediğimize göre, her oluşum bir mekâna ve bir sürece ihtiyaç gösterir. Uzay ya da mekân olarak tanımladığımız, zaman ile ortaya çıkarak varlık âleminde kendini gösteren her şeyin yaşam alanıdır. Evren, güneş sistemimiz ve dünya bizim dışsal yaşam alanımızdır.

Yaşam alanlarını, dışarıdan içeriye ve merkeze doğru gözlemlediğimizde, dünya’dan yakınlaşarak, kıtaları ya da okyanusları, havayı, doğayı, ülkeleri, bölgeleri, mahalleri, çevreyi, toplulukları, evleri, odaları ve en nihayetinde bu organik ve inorganik yapıların merkezinde insanı, bedeni ve bedenin kapsadıklarını buluruz.

Gözlerimizle gözlemlediğimiz dış uzay insan bedeninin içinde iç uzaya bağlanır ve benzer bir kapsayıcılıkta ve devasalıkta açılır. Uzaysal alan hem dışımızda hem de içimizdedir. Uzaya bağlı olan zaman da hem içimizde hem dışımızda mevcudiyetini sürdürür.

.

Benim yanlışlıkla bir insan ismi zannettiğim ‘alan’ gerçekten de bir ve bireyseldir.

Evrende varolan sayısız varlığın hepsinin kendilerine ait yaşam alanları vardır.

Yaşam alanı, tüm canlıların en kıymetlisi” diyordu defter.

Ne kadar birlik halinde içiçe olsalar da görünmez bireysel sınırlar bu yaşam alanlarını birbirinden ayırır. Kullanım alanlarımız aynı olsa bile her birimizin yaşam alanı aynı ortamda bulunduğumuz diğer canlılardan, aynı evde yaşadığımız diğer bireylerden farklıdır. Bunu fark etmediğimizde veya dikkate almadığınızda birbirimizin yaşam alanını çok kolay bir şekilde ihlal eder, doğa ile başlamak üzere, bitkiler, hayvanlar ve insanları da içerecek şekilde yaşamsal zararlar verebiliriz.

Sulak alan, birçok canlının yaşam kaynağı” diyordu defter.

.

Yaşam alanı sınırı ne demektir?

Ormanlarda ve sık ağaçların olduğu alanlarda ‘taç utangaçlığı’ olarak adlandırılan bir fenomen, bazı ağaçların dallarının birbirine değmediğini ve aralarında hava kanalları bıraktıklarını gösterir. Aynı şekilde, hayvanların da kendi görünmez sınırları vardır. Av ve avcı olmanın getirdiği etkiler ya da güç ve tür baskınlıkları herkesi kendi bölgelerinde kalmaya teşvik eder.

Doğanın bir parçası olan insan ise başlangıçta hayvanlar âlemi ile benzerlik göstermiş olsa da kendi gelişimi içerisinde yayılmacı ve hakim olmaya meyilli yapısıyla alansal egemenliği eline almak istemiştir. Bunu tarih boyunca toprakların işgallerinde, bugün dünya üzerinde yer etmiş ülke sınırlarını belirleyen harita yapısında görebiliriz.

Sınır güvenli yaşam alanını işaret eder.

.

Yaşamın çift yönlülüğündeyse sınırların var olması gibi sınırsızlık da vardır.

Kendi sınırlarını çizen, bunlar için savaş veren insan, gökyüzüne baktığında sınırsız olanı görmektedir.

Dışarıda kendini sınırların içerisine yerleştiren insan, içeride hayal gücü ile bu sınırsızlığı arar. Tanrı’dan bahsettiğinde onun sonsuz ve sınırsızlığından dem vurur. Sınırlar için bunca çabadan sonra ironik bir şekilde en büyük arzusu sınırsız olanın içinde yaşamak olur.

.

Sonsuz ve sınırsız olanın kaynağı nedir?

Maddesel evren açığa çıkmadan önce ne vardı?

Bunun kabaca potansiyel bir enerji olduğunu söyleyebiliriz. Bu yaratım enerjisi kendini gerçekleştirmek üzere harekete geçmiş durumda ve hareketi değişimi, dönüşümü, gelişimi ifade ediyor, içeride olanı dışarıya taşıyor, görünmeyeni görünür kılıyor.

Görünür olmak sınırlanmak demek.

Bedenin sınırları var. Bedenin içinde organların, hücrelerin sınırları var. Bedenin yapabileceklerinin sınırları var. Bedenin dışında varolanların sınırları var. Evinizin, adresinizin, mahallenizin, ülkenizin sınırları var. Dünyanın sınırları var, kara parçalarının, denizlerin, nehirlerin, atmosferin sınırları var. Gezegenlerin, galaksilerin sınırları var. Görebildiğimiz uzayın sınırları var.

Göremediğimizin ise sınırı yok.

Bilmediğimiz evrenin sınırı yok. Düşüncelerimizin, duygularımızın sınırları yok. Sevgimizin, öfkemizin, korkularımızın sınırları yok. Hayal gücümüzün, yaratıcılığımızın sınırı yok. Biz koşullandırıp şartlandırmadıkça…

.

Bilinmeyenden korkan insan, sınırsız açılabilen korkuları içerisinde eski sınırlı düşüncelerine sarılır. Geçmişi ve geleceği ile bugününü sınırlandırır, bilmek ister. Potansiyeller hem cazip hem de ürkütücüdür insan için, garanti ister. Sürprizler güzel oldukları sürece hoştur. İnsan, iyi olanı sınırları içine alıp kötü dediklerini dışarıda bırakmak ister.

Yaşam ise kapsayıcıdır. Geçirgendir. Hiçbir şeyin sürekli olmasına izin vermez. Hiçbir şeyin sürekli kalmasına izin vermez. Yaşam alanı her şeyi ve hepsini içerir. Kendi dengesinde değişim ve dönüşüm için hepsini yeri geldiğinde kullanır. Tabağınızdaki lezzetli yemeğin görevi tamamlandığında bedeninizi terk edip tekrar toprağa karışması gibi sınırlar bile bir süreliğinedir uzay-zaman âleminde.

.

Sınır varsa saygı olmalıdır.

Evde uyuyan bir bebek ya da hasta için herkes sessizlik sınırına uyar. Yatak odası, banyo, çocukların odaları özel alan sınırlarını çizer. Evin kapısını kapadığınızda izniniz olmadan kimsenin giremeyeceği sınırınızı mühürlemiş olursunuz. İşyerinizde çalışma masanız ya da odanız size verilen alanın sınırlarını belirler. Ülkelerin sınırları ise daha kesin ve geçilmezdir, askeri güçlerle korunur.

Bununla birlike sahipsiz olduğunda doğanın sınırı yoktur insan için. İstediği gibi işgal edebilir, kirletebilir, ele geçirmek ve değiştirmek için kurnaz planlar yapabilir. Sınır olmadığında saygı sanki kendiliğinden ortadan kalkar.

Doğal alan, bizi zenginleştiren yuvamız” diyordu defter.

İnsan, sınırsız olduğunu düşündüğünde kendi yuvasını yok etmeye başlar.

.

Bu nedenle, birlikte yaşam için görgü kuralları, ahlak kuralları, toplumsal kurallar, dini kurallar konulmuştur. Hepsi insana sınır çizer ve saygı göstermesini bekler.

Evlendiğinizde eviniz artık sadece sizin değil, eşinizin ve çocuklarınızındır. Yeni taşındığınız bina yalnızca sizin değil aynı zamanda komşularınızındır. Ülkeniz, vatan dediğiniz topraklarınız sizin gibi bu topraklarda yaşayanlarındır. Sınırların içinde her görüşe her anlayışa saygı göstermeniz ve birlikte uyumlu yaşamanın yolunu bulmanız gereklidir.

Arzuların açgözlülüğe dönüşmemesi için sınırlandırılması gerekir. Konuşmak ve dinlemek bile bir sınır dahilindedir. Yaşamda zaman da mekân da sınırlıdır.

Yine de yaşam sınırda bitmez, sınırın ötesinde de yaşam vardır.

.

Sınırın olmadığı yerde sevgi vardır.

İnsan sınırsızca sevebilir.

Sevgi insanın sınırlı dünyasına değil, yaşamın sınırsız dünyasına aittir.

Yaşam hem sınırı ve saygıyı hem de sınırsızlığı ve sevgiyi içerir.

Bu dengeyi anlamasını bekler insanın.

Her ikisini de insana verirken fark etmesini ve yerinde kullanmasını ister.

Gündüzün ve gecenin, iyinin ve kötünün ince bir çizgide buluşması gibi saygı ve sevgi ince bir çizgide buluşurlar yaşamda.

İnsan hem sevebilir hem de sayabilir yaşam alanında tüm varolanları.

Çünkü bir olsa da yaşam, birlikteliktir yaşanan.

.

Özgürlük, tüm canlıların hakkı olan alan” diyordu defter.

İnsan için özgürlük, hem sınırları bilmek hem de sınırsızı bulmaktır.

Alanın bireyselliği insanın kendisi olabilmesinin güzelliği, alanın birliği ise insanın kendi içinden varoluşun doğuşunu seyredebilmesidir.

Eğer düşüncelerin alanı ise bizi biz yapan, bizi hapsolduğumuz benliklerimizden kurtaracak olan da düşüncelerin ötesindeki bir alandır…

.

.

.

Uyanış

Sabah pencereden bahçedeki kuşları izliyorum…

Her şeyin sessizlikten yeni uyandığı bu vakit günün sakinliğini yansıtıyor…

Doğanın içerisinde her ne kadar uyanışı güneşin doğuşu ile belirlesek de her varlığın kendine ait bir saati var. Bitkiler, böcekler, kuşlar, kediler, köpekler kendi iç zamanlarını takip ediyorlar. Gün ağarmış da olsa biri uyanıkken diğerini uyur görebilirsiniz.

İnsan doğadan ayrı değil… Herkesin günün aydınlanmasıyla birlikte uyanmasını bekleyemezsiniz.

Üstelik, toplumsal yaşam, iş hayatı, yaşam rutini ile birlikte kalıplaşmış uyku ve uyanıklık saatleri olsa da modern zamanda suni ışığın da yardımıyla insana serbest bir alan tanınmış durumda.

İstediğiniz an yaşamınızı gündüz kadar aydınlatabilir istediğiniz an gece kadar karartabilirsiniz.

.

İnsanın iç âlemi de benzer değil mi?

İçsel aydınlık ve içsel karanlık sanki elimizde bir ışık düğmesi varmış gibi bizim kendi insiyatifimize ya da insafımıza kalmış diyebiliriz.

Işık düğmesini zihnin eline verdiğinizde sizinle bir çocuğun oynadığı gibi oynayabilir. Duyulan iyi bir haberle ışıkları yakıp hemen ardından bir düşünce ile karartabilir. Doğanın dengesi gibi değildir zihin âlemi. Zihinden dengeli olmasını bekleyemezsiniz. Daha çok kontrolü elinde tutmaya çalışan bir lidere benzer. Tüm güç kendi ellerinde olsun ister.

.

Bu sabah kuşlar, günlerdir süren sıcak havanın ardından akşam yağan yağmurun etkisiyle rahatlamış gibiler. Bahçede keyifle geziyor, toprağın serinliğiyle yüzeye çıkan böceklerin peşinden koşuyorlar.

Yaşamın devamlılığını ve öyküsünü sağlayan av ve avcı çarkı her an her yerde…

Onları seyrederken dikkatimi bahçeye gelmiş olan yeni tür bir kuş çekti ve birden diğer her şey arka plana düştü. Fotoğraf çekiyorsanız buna odağı belirlemek diyebilirsiniz. Odağım tek bir kuşa çevrildiğinde bütün çevre alan ikincil bir öneme sahip oldu. Şimdi gözlerim için en net olması ve artık takip edilmesi gereken dikkatimin seçtiği bu kuş.

Ben, oturduğum noktadan, gözlerimin imkân verdiği bir mesafede ya da duyularımın alanı içerisinde var olan şeyleri algılayabiliyorum. Göz için bu görüş alanı demek. Duyularınız sağlıklı işliyorlarsa her birine ait bir kapasite mevcuttur. Bunun dışına ancak araçlar yardımıyla çıkabilirsiniz.

Duyularımın çerçevesinde bir dünya mevcut oluyor benim için. Tıpkı av ve avcı ilişkisindeki gibi, her ne giriyorsa bu dünyanın içerisine benim için var olan sadece o oluyor.

Oysa dünya sonsuz bir zenginliğine sahip. Evrenin tüm kapsamını ise bilemiyoruz. Sonsuz ve sınırsız kavramı yaşadığımız evreni ve varoluş hakkındaki sınırlı bilgimizi yansıtmak için kullandığımız bir terim. Kendimiz dışında bir yaratıcıya, tanrıya ait bir alan.

Benim dünyam ise benim algı alanım ile sınırlı.

.

İnsanın hayal gücü ve düşünceleri fiziksel dünyasının ötesine gidebilse bile yine bir sınıra sahip. Hayal edebilmek için bilinenlere ait bir fikire sahip olmalısınız. Ya da yaratıcı olmak için esinlenebilirsiniz.

Bilinmeyenin ortaya çıkarılmasına ise keşif diyoruz. Bu bilinenden başka bir oluşum. Sanatçıysanız buna ilham diyebilirsiniz. Ya da manevî âlemde en ileri seviyede vahiy denebilir.

Bilinen ve bilinmeyen, gündüz ve gece gibi, birlikte var olmalarına rağmen kendi farklı kurallarına sahipler.

.

.

Belirli bir an içerisinde, insan tek bir şeye odaklandığında dikkati en üst seviyeye çıkar. Odak yayıldığında dikkat de dağılacaktır. Bu yüzden önemli bir iş ile uğraşanlar rahatsız edilmek istemezler. Meditasyon gibi duyuları içe döndürdüğünüz ve dış âlemi kapattığınız bir hâle ilk başlarda sessiz ve dingin bir ortamda daha kolay geçebilirsiniz.

Yaşamın çift yönlü yapısı bir yandan dinginliği sunarken diğer yandan dış dünyanın tehlikelerine karşı canlı varlıkların bir cins gizli alarm halinde olmasını gerektirir. Siz fark etmeseniz bile içinizde bir şey sizi korur. Koruma mekanizması güçlü olanlar için dikkati vermek ya da düşüncelerin getirdiği endişelerden arınıp dinginleşmek daha zorlaşır.

Her insan için ortak olan, uykuya dalarken bu koruma mekanizmasının en düşük seviyesine inmesidir. Duyuların algısı odaların ışıklarını söndürmenize benzer şekilde teker teker kapanır. Zihin ise biraz dirençlidir, devre dışı kalmak istemez. Bu yüzden, bazıları için uykuya dalmak kolay bazıları için zordur.

Uyumak için önce güvenli bir yer arar insan ve en rahat içerisi ve dışarısı karanlıktayken uyur.

Uyku dinlenmektir.

.

Ancak yaşam sadece uykuda geçemez. Uyku gerçekleştiyse uyanış da gerçekleşecektir. Bedeniniz yeterince dinlendiğini bildiğinde zihninizin herhangi bir müdahalesi olmadan otomatikman uyanırsınız. Sizi uyandıran iç saatinizdir.

Hepimizin iç saati farklı bir zamana kurulmuş. Güneş doğmuş ve hâlâ uyanmadıysanız daha çok uykuya ihtiyacınız var demektir. Güvenli ve rahat alanınızda uyku tatlı gelebilir. Ama uyanmak isteyip de uyanamıyorsanız, uyandığınız halde kalkamıyorsanız sisteminizin dengesi bozulmuştur.

Dengesini yitirenin tekrar dengeye kavuşturulması gereklidir.

.

Uyanmak sadece fiziksel olarak güne uyanmak değil de bütünsel olarak yaşama uyanmak olduğunda da kurallar pek fazla değişmiyor.

İnsan, kendisi için vakti geldiğinde uyanabilmek için önce dengeye kavuşmalı. O zaman hiçbir müdahaleye gerek kalmadan, zihni ile çalar saatler kurmadan, birisinden kendisini uyandırmasını istemeden, kendi doğallığı içerisinde ve ihtiyacı olduğu anda uykusunu tamamlayıp uyanacaktır, bütün zindeliğiyle.

Uyanmak, algı kapılarının açılmasıyla birlikte farkındalık âlemine girmektir.

.

.

Gözlerini açıp uyandığında, insan kendi algılarının ve odağının farkındalığında sorabilir;

İçinde var olduğum bu varoluşun odağı nerededir?

İnsan gibi -benim gibi- mi odaklanır yoksa dikkati yaygın mıdır tüm kapsadıklarına?

.

Soruların yanıtını kim verecek?

Bilincin yapısını sadece kendi bilincimiz üzerinden gözlemleyebilir ve anlayabiliriz. Bu nedenle bilgimiz yine ortak olarak aracımız olan insan bedenimize ve bireysel olarak kendimize göre sınırlı olacaktır.

Hem ‘varoluş her şeyi kapsayacak kadar yaygın bir bilinç yansımasıdır‘ diyebilir, hem de ‘her bir varlık onun odak noktasıdır‘ diyebiliriz.

Her varlık, varoluşun tüm dikkatini verdiği ve yaratıma geçtiği bir çıkış noktasıdır. Ve her varlık için o anda –kendi yaşamında– diğer her şey arka plandır.

Arka plan yaşamın zenginliğidir, mevcudiyetin çeşitliliğidir, olasılıkların kaynağıdır. Ancak arka plan, önde olacak olan değildir.

Bilincin farkındalığında olan insan, nasıl ki kendi dikkatini verdiği şeyi öne alıyorsa, hatırlamalıdır ki kendi varoluşu kendisine verilmiş olan bir önceliktir, ön planda olma hâlidir.

Her insanın yaşamı, tek bir odağın izlenmesi gibi izlenebilir.

.

Var oluş bilinci, bütünlüğü içerisinde her bir varlığı aynı anda ortaya çıkarıp odak haline getirirken, her birini yine aynı anda birbirinin arka planı yapar.

Ben, kendi dünyama baktığımda, odağım kuş iken, o anda kuşun odağı böcek, böceğin odağı topraktır göreceli canlılar aleminde ve bilinç toprak ile birlikte göreceli cansızlar âlemine geçer, insanın henüz bilmediği bir biçimde var olmaya devam eder. Arka planın nasıl var olduğu ise bilinmezdir benim için.

Bu nedenle odağını şaşırır insan, bilinmeyeni kendisinden ayırır.

.

Uyanış insan için bilinenin ötesinde bilinmeyene atılan bir adımdır. Genişleyen bir farkındalıktır. Varoluşla birleşebilme potansiyelidir. Sınırları kaldırıp sınırsız olana erişebilme kapısıdır.

Her insan kendi vakti geldiğinde uyanır.

Aslında, var zannettiği, ne bir seslenmeye ne de kendisini uyandıracak birine ihtiyacı yoktur insanın.

Yaşama doğduğu an gibi kendisine aittir zamanı.

İzin verdiğinde

Gözlerini açmaya

Beklediği

Kendisidir

Hem uyanacak

Hem de uyandıracak olan

.

Her an tek bir ân’a uyanır insan.

Yaşam o ân’ın içinde varoluşun odağının bir tek kendisi olduğunu bilmesini ister. Uyandığında gördüğü şeyler yaşamın ve kendisinin gerçeği, işittiği sözler yaşamın ve kendisinin hakikatidir.

Baktığım zaman benimle birlikte gören sensin, işittiğimde benimle birlikte duyan sensin, ne ben senden ayrıyım ne de sen benden ayrısın…’

Her an tek bir ân’a uyanır insan.

Odağını yaşama çevirdiğinde

Yaşam veren de yaşayan da

Var olan da var eden de

Yalnızca kendisi olur.

.

.

.

Kendi Değerini Bilmek

Bazı sorular insan var oldukça sorulmuştur. Bazıları ise insan ancak kendisini geliştirdikçe sorulabilmiştir.

İnsan kendini geliştirdikçe hem daha önce sormamış olduğu soruları sorar kendine hem de diğerlerinin verdiği yanıtları değil kendi yanıtlarını bulmayı arzular.

.

Yaşamın içerisinde insan kendi değerini nasıl bulabilir?

İnsan nasıl kendi özgün hayatını yaşayabilir?

Benden doğan bana mı aittir, yaşama mı?

.

Bugün genişleyen bir farkındalıkla, sağlıklı ve dengeli bir yaşam için bireyin kazanması gereken özsaygı, özsevgi, özşefkat, özdeğer gibi kavramlardan bahsediliyor.

Bu kavramların kazanılması ya da ortaya çıkarılması gerekliyse ya hiç yaşanmamış ya da bir zamanlar bir yerlerde kaybedilmiş olmaları gerekir.

Aslında bunun da nedeni anlatılıyor…

Birey, içine doğduğu aile, toplum, vatan gibi kapsayıcı kalıplar ve şekillendirici yapıların içerisinde kendisine yüklenen bilgiler, öğretiler, çizilen yol haritaları, atfedilen yaşam modelleri, beklentiler, verilen sorumluluklar, yalnız kalma korkusu gibi sayılabilecek onlarca sebebe bağlı olarak, kendi varlığını ve özgünlüğünü keşfederek ortaya çıkarmak yerine, koşullandırılıyor. Koşullandırma artık bireyin etki altında olduğunu ve düşüncelerinin, davranışlarının çevresi tarafından şekillendirilip şartlandığını ifade ediyor.

O kadar ki, gerçek olanı sahte olandan ayırt etmek neredeyse imkânsız hale gelebilir. Birey kendi gerçeğini asla bulamayabilir.

Özgün olmaktan, yaratıcı olmaktan bahseden toplumlar bile bunu koşullar altında yapıyorlar. Yaratıcı ve aykırı olanın da bir şekilde topluma uyması isteniyor. Aksi taktirde dışlanıp göz ardı edilmek, eleştirilip beğenilmemek üzere, tarladan ayıklanan yabani otlar gibi bu bireyler de toplumdan ayıklanıp kendi başlarına kalmaya mahkum ediliyor.

.

Hem bütün olmak hem de bir olmak, birey olmak nasıl mümkün olabilir?

.

Gözlemlediğinizde, varoluş sisteminin kendi yapısı içerisinde bütünlüğe sahip olduğunu yine de, ortaya çıkardığı her bir varlığa kendi özgün bireyselliğini verdiğini fark edersiniz. Her varlık kendi âlemi içerisinde birbirine benzerdir, bununla beraber her varlık sınırlı da olsa bireysel farklılıklara sahiptir. Hiçbir taş, hiçbir bitki, hiçbir hayvan bir diğerine tamamen benzemez.

Bireyselliğin sınırsız bahşedildiği âlem ise insana aittir. Yaşama doğan, yaşadığı hayatın öznesi olan her insan tek ve bir olmanın özüne sahip. Ancak insan nasıl ki kendi bedeninin içini göremez, özünde sahip olduklarını da açıklıkla görüp bilemez. Her insanın kendi yaşamına ait en önemli sorumluluğu, doğuş hakkı olarak verilmiş olan bu özü önce keşfetmek, sonra da işlenip açığa çıkarılması gereken gizli bir cevher gibi değerini bulmasını sağlamaktır.

.

İnsanın kendi değerini bulması en başta bir değer sahibi olduğu idrak etmesiyle başlar.

.

Bu idrak bir merak sonucudur.

İnsan, çevresine baktığında gördüğü sayısız insan arasında, kendisinin kim olduğunu merak ettiğinde başlar değişimi. Cennet bahçesinden kovulan Âdem ve Havva misali, kendi değerini bulabilmek için ona söylenenlerin dışına adım atma cesaretini gösterdiğinde, sınırlı da olsa güvenli bir yaşamı geride bırakmayı göze alabildiğinde başlar dönüşümü.

Cennet, insan için yine öğrenilmiş bir kavram. Anlatıldığı kadarıyla, Âdem ile Havva’nın yaşadığı cennet bahçesi onlara safiyeti sunmuştur. Bu safiyet bilgi ve düşüncenin olmadığı bir yaşamdır. İnsan dünyada bu cenneti yaşamının ilk yıllarında deneyimler. Başka bir yaşam olduğunu bilmediğinde, insanın kendisi için hazırlanmış olanı tek yaşam zannetmesi gibi, her yeni doğan kendisi için hazırlanmış yaşamın içine, kendi cennet bahçesinin safiyetine doğar. Konulmuş kurallara itaat ederek yaşayacağı bildiği tek bir yaşam vardır, ta ki, cennetine şeytanı gelene kadar.

Çocukluğu geride bırakıp ergenliğe ulaşan insanın içindeki şeytanı uyanır. Şeytan, insan için ötesindekini işaret edendir. İnsana gördüğünün ötesinde bir yaşamı düşündürtendir. Bu nedenle, yoldan çıkarıcı denilir. Şeytan isyankardır, baş kaldıran, kuralları tanımayandır. Kendini beğenen ve üstün olduğunu söyleyendir. Şeytan hem kötü hem de iyidir insan için.

.

Sadece kötülüğü ile bildiğimiz şeytan, nasıl olur da iyi olabilir insan için?

.

Şeytanın iyiliği uyandırmasındadır insanı. Öğretilmiş kalıpların ve koşulların dışına çıkabileceğini fark ettirmesindedir.

Şeytanın kötülüğü ise açgözlülüğü getirmesindedir. İnsanın sadece arayışta ve sahip olunacak arzuların hayalinde kalıp, hiçbir şeyle tatmin olamayan bir hayatın içine çekmesindedir.

.

.

Aramayan bulamaz.

Yola çıkmayan ulaşamaz.

Kaybetmeyen kavuşamaz.

Yitirmeyen değerini bilemez.

.

İnsanın kendi değerini bilmesi için yitirmesi gereklidir değer taşımayanı.

Kendi gerçeğine kavuşabilmesi için kaybetmesi gereklidir sahte olanı.

Özüne ulaşabilmesi için göze alması gereklidir yola çıkmayı.

Bulabilmek için araması gereklidir kendini.

.

.

Merak olmasaydı insan yaşamda hiçbir şeyi keşfetmek, öğrenmek istemez, gelişemezdi.

Merak şeytana uymaktır. Bilinmeyeni bilmek arzusudur.

Merak değişimdir. Dönüşümdür.

Merak insanı cennetten çıkaran, dünyaya indiren, kendini fark ettiren ilk adımdır.

.

Farkındalık özün ışığıdır dışarı yansıyan.

Öz cevher, işlenip açığa çıktıkça genişleyen bir farkındalıkla, yeni bir yaşam inşa eder insan için.

Yeni bir yaşam, sunulmuş cennetten çıkıp kendi kurallarıyla cennetini kuranlara bahşedilir. Ancak cennet her kurulduğunda şeytan tekrar ve tekrar belirecektir. Yaşamda ne zaman düzen kurulsa düzeni bozmak için bir görevi vardır.

İnsan fark edene kadar…

Çıkması gereken diğerlerinin kurup kendisini içine aldıkları bir cennettir. Bu cennet ki belki de cehennemidir insanın.

İnsan ancak kendi cennetini kurduğunda ve sahip çıktığında gerçek vatanına, sahip olduğundan memnun olduğunda özüne kavuşabilir.

Özsevgi

Özsaygı

Özşefkat

Özdeğer

Kendi yaşamına sahip çıkanın bulacağı en kıymetli hazinedir.

.

.

Ben, sana ait olmayan ama senin dudaklarından dökülen o sözleri duyduğumda nasıl tanıyabilirim seni?

Ben, sana ait olmayan ama senin anlattığın o fikirleri dinlediğimde nasıl saygı duyabilirim sana?

Ben, sana ait olmayan ama senin sahiplendiğin o yaşamı gördüğümde nasıl sevebilirim seni?

Ve sen,

Benim gerçeğimi göremiyorsan eğer

Nasıl bilebilirsin kim olduğumu…

Ki ben,

O gerçeği ortaya çıkaramadıysam eğer

Nasıl bilebilirim kim olduğumu…

Ve yaşam,

Gerçeği sahteden ayırt edebilmesi için

Her insanın kalbine ihtiyacı olan tek şeyi sundu

Bütün ‘benim’ denilenler, bütün fikirler geçici iken

Şimdi sor kendine, senin için kalıcı olan neydi?

.

.

Yaşamın içerisinde kendi değerini bulmak için kendine değer vermesi gereklidir insanın.

Bedenin içinde her bir hücrenin yaşam kıymetinde olması gibi her bir insan yaşam demektir bu âlemde. Ne bir eksik ne bir fazla olması mümkün değildir kusursuz bir dengede.

Başkasına ait söylemleri geride bıraktığında insanın elinde kalan kendine ait sözlerdir. Kulaklarını kendisine kapatmış olan insanın ilk kez kendi içinden doğan sözlerini dinlemesindedir değeri.

Çok uzakta ve imkânsız değil, insanın kuşatıldığı sahte ve yapay olandan sıyrılıp özlemle ulaşmaya çalıştığı gerçeklik, sadece kendisi gerçek olduğunda gerçekleşir.

Değerli olan safi, som olan, gerçek olandır.

.

.

.

Doğru Çaba Doğru Çabasızlık

İnsan ölünce neden hayatını sıkıntıya sokan bütün sorunlar çözülür?

Hayatın akışına engel olan insanın yönlendirme arzusu mudur?

Hiçbir müdahale olmadığında her şey kendine nasıl bir yol bulur?

Yolu açan aradan çekilen bir ‘kendine zihinsel varlık verme’ durumu mudur?

Öyleyse, ölmeden önce nasıl ölünür ki gerçekten yaşanabilsin…

.

.

.

Varoluşun aklı ve bilgisi kendisini varlıklar âlemi üzerinden yansıtır. Bu, bilincin her katmanından doğan bir yaratımdır. Varlıklar bilginin bir nevi suretlenmeleridir.

Tek bir kaynaktan doğmalarına rağmen mevcut her şeyin sureti ve sahip olduğu bilgi birbirinden farklıdır. Taşı oluşturan bilgi bitkiden, bitkininki hayvandan, hayvanınki insandan hem farklıdır hem de temelinde benzerdir. Aynı anne ve babanın farklı çocukları gibi.

İnsanın hamuru varoluştur. Bu hamur kâinatınki ile aynı hamurdur. ‘Yer ve Gök’ün birleşmesinden doğar İnsan‘. Varoluşun bilinçaltı ve bilinçüstü birleşir, insanda bilinç olarak kendini gösterir. İnsan -hepsini kendinde toplayan- isterse kendisi üzerinden kâinata yayılmış olan tüm bilgiyi bulabilir, bilebilir, anlamlandırabilir.

Varoluş benzeri içten dışa kabaran, kabardıkça genişleyen ve göze görünen bir yapıdadır insan. Hem görünen bir yapı hem de görüneni var eden görünmeyen bir enerji, fırının ateşinde pişen ekmek gibi, insana piştikçe yaşam katar, olgunluk katar, lezzet katar.

Bir istekle yola başlasa da ekmeğin macerası, çabanın ve çabasızlığın birlikte uyumlu yürüyüşüdür yolun devamı. İnsan kendi hamurunu yoğurdukça gösterir çabasını, mayalanması ise yaşama emanettir çabasız, fırına verecek olan çabasıdır insanın, pişmesi ise yaşama emanettir çabasız.

İnsan, yaşam yolunda adım adım yaratır kendini, öğrenir hangi vakit araya gireceğini hangi vakit aradan çekileceğini.

.

.

Yaşama doğuşa hazırlanırken anne karnında insanın bedeni aşama aşama şekillenir. İki hücrenin birleşmesinden yeni bir yapı ortaya çıkmıştır, bu canlı yapı kendi içinde bir bilgiye sahiptir ve bu bilgi sayesinde dış müdahale olmaksızın kendini yaratır.

Organlar, uzuvlar sırasıyla teker teker belirir, görünen şekil tamamlanır. Ancak, görünürde olan ve beden adı verilen bu yapı henüz potansiyeldir ve gerçek bir kişi değildir. Bağımsız bireyselliğin gerçekleşmediği ve farkındalığın uyku halinde olduğu bu aşamada bir cins duyarlılık olsa da bu refleks benzeridir.

.

Yaşama doğuşa hazırlanan insan bu görünen fiziksel bedenin yanı sıra görünmeyen bir bedene daha sahip olur. ‘İnsan bedeni yaşam enerji alanı‘ adı verilen bu latif beden, oluşan her yeni fiziksel masif bedenin eşsizliğini yaratan ve bireyselliğini veren özelliklerini getirir, bu özellikler insanın öz’üdür.

Doğum sonrasında insanın canlılığı sürdükçe görünmeyen bu beden görünen beden ile birlikte faaliyet gösterir. Adı üzerinde ‘yaşam enerji alanı‘ ölüm anına kadar fiziksel bedenle birleşiktir ve bu bedeni kontrol eder. Ölüm anı gerçekleştiğinde fiziksel bedenden ayrılır. Biz fiziksel bedene yerleşen ve fiziksel bedenden ayrılan bu enerji alanına ruh adı veririz.

Yaşam enerji alanının bedene yerleşimi merkez kanal adı verilen bir bölge üzerinden gerçekleşir, bedenden ayrılması da. Tek bir noktadan giriş yaparak merkez kanala yerleşip açılır ve nihayetinde ayrılırken yine merkez kanalda toplanır ve tek bir noktadan çıkış yapar. Sürdürülen yaşama bağlı olarak çıkışı aşağı bir seviyeye ya da yukarı bir seviyeye olabilir. Biz bu seviyelere cennet ya da cehennem diyoruz.

Organik bileşenler bütünü olan fiziksel bedenin kişisel özgün ‘ben‘liği ve neden sonuç ilişkilerini içeren ‘yaşam programı‘ bu alan vasıtasıyla etkinleşir. Her bebek doğduğu andan itibaren belirli bir karaktere sahiptir. Yine de, yaşam coşkusu ve neşesinin yüksek olduğu safiyet döneminde bütün çocuklar genel anlamda benzerdir. Her insan doğduğu andan itibaren bir kadere sahiptir. Kimimiz bu kaderin değişemeyeceğine, kimimiz değişebileceğine, kimimiz hiç var olmadığına, kimimiz ise var olup olmadığını bilemeyeceğimize inanır. Yine de, yaşamadan öğrenilemez bu sorunun cevabı.

Doğuştan gelen saflık baskınlığını ergenlik döneminde başlayan hormonal aktivitelerle birlikte yitirir, içsel bekaret bozulur. Öz’e ait yaşam programı tüm kapsamıyla devreye girer, yaşam deneyimleri ve öğrenimleriyle birlikte, insanın gerçek ‘ben’liği üzerine, zihin ‘ben‘ olarak adlandırdığı ikinci bir varlık yaratır, teklik yitirilir ve bu dönemde zihinsel varlık baskınlaşır.

.

İnsanın ‘şimdiki yaşam‘ olarak tanımladığımız mevcut hayata gelişi ve ayrılışı, beden aracılığıyla merkez bir noktadan açılma ve kapanma ile gerçekleşir. Tıpkı büyük patlama ile açılan kâinat gibi insan da kendi büyük patlaması ile açılır, genişler ve zamanı dolduğunda toplanır, kapanır. Bu yaşam, zihinsel varlığın ‘benim hayatım‘ olarak adlandırdığı yaşamdır.

Zaman ve mekân olarak algıladığımız yaşam süresinde ve içinde gerçekleşen bu açılma hayata genişleyerek yayılmadır. Boş olanın dolmaya izin vermesi gibi, yaşam insana imkân sağlar, potansiyel boşluğu içinden çıkardıkları ile doldurmaya başlar insan, doğduktan sonra kendine bir hayat inşa eder. Çevresi, işi, ailesi, arkadaşları, sahip oldukları, yaptıkları ve hayatına ait her şey, gökyüzünde gördüğümüz yıldızları, galaksileri, gezegenleri içeren kâinat benzeri, kendisine yarattığı alandır. Hayat, algıda zaman ve mekânın kademe kademe açılmasıyla yaşanır.

Bedenin içinde yer alan merkez nokta gibi, tüm bunların merkezinde insanın kendisi yer alır. Yaşamın açılması ve kapanması, insan için doğum ve ölüm olarak adlandırılan evrelerdir. Merkez nokta ise insanın âlem değiştirmek için kullandığı bir geçit kapısı gibidir. Yaşama doğarken girdiği, yaşamı bırakırken çıktığı bir kapı.

Kapıdan girip doğmak insan için bir değişim evresidir, bilinmeyen bir âlemden gelerek dünyaya gözlerini açar insan. Kapıdan çıkıp ölmek de bir değişim evresidir, bilinmeyen bir âleme taşır insanı. Kimimiz bunu var oluşun yok oluşu olarak tanımlar, kimimiz ise dünya âleminden ahiret âlemine göçmek olarak. Tanım her ne olursa olsun, doğum ve ölüm değişim demektir.

.

Ancak insan, kontrolü dışında gerçekleşen bu iki büyük değişimin dışında, yaşadığı hayatın içinde de bazen değişimi arzular. –Ya da değişim insanı arzular.– Her gün kıyafetlerini değiştirir, kullandığı eşyalarını, mobilyaların yerini değiştirmek ister, işini, evini, eşini, yaşadığı ülkeyi değiştirmek ister…

Hatta öyle bir noktaya gelir ki dışarıdakileri değil aslında kendisini değiştirmesi gerektiğini fark eder.

Kapının iyi ve güzel olana açılmasını ister.

Kurallar aynıdır, doğuma ve ölüme benzer şekilde gerçekleşir her değişim.

Merkez nokta, dönüşüm noktasıdır.

Dağınık olan değişim zamanında işlevsizdir. Bu ister düşünceler, duygular olsun, isterse hayata açılıp yayılmış olan düzeni olsun. Sahip olunan tüm güç merkeze toplanmalıdır ki büyük patlamayı gerçekleştirebilsin. Mevcut kâinat, mevcut yaşam, mevcut düzen yok olurken bir yenisi doğar.

Yine de, her değişim arzulanan olmayabilir.

Kapının yeri sabit değil değişkendir. Merkez noktanın nerede olduğu kapının açılacağı yeri ve yeni doğan âlemi belirler.

Cennet ya da cehennem benzeridir. Kapı, dünyevî arzuların girdabına da götürebilir insanı içsel huzuruna da…

.

İnsan,

Kapılardan geçerek ilerler yaşam yolunda.

Bedeni besleyip can veren kan damarları gibi,

Bütün yollar kalbe çıkar en sonunda.

Kalp orta noktadır,

Kalbin yolu orta yoldur.

Tüm kapıların anahtarı kalpte saklıdır.

Kalbe ulaşmayı başaran ayrıştırır,

İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, güzeli çirkini.

Hem ayrıştırır hem birleştirir.

Kalp, yaşamın dönüştüren gücüdür.

.

.

Hayatın evreleri, doğum, gelişim, yaşlanma ve ölüm adımları ile ilerlerken, insanın hayatında gerçekleşen her şey, yaşamın bir parçası olarak aynı evrelerden geçer.

Okula başlarsınız, öğrenirsiniz, okulun size verecekleri tamamlanır ve mezun olursunuz. İşe başlarsınız, çalışır yükselirsiniz, göreviniz tamamlanır ve emekli olursunuz. Aile ve arkadaşlar edinirsiniz, birlikte yaşamı paylaşırsınız, vakit dolduğunda vedalaşırsınız. Eviniz, eşyalarınız ne kadar iyi bakarsanız bakın yıpranır, eskir ve bozulur.

Yaşam verdiğini bir süre sonra geri alır.

İnsanın yaşadığı sorunlar ve sıkıntılar da aynı şekilde, ortaya çıkar ve vadeleri dolduğunda kaybolurlar.

Varoluş, nefes alıp vermek gibi açılıp kapanarak dönüşür, devamlılığını, tazeliğini ve canlılığını korur.

.

Bütün bunlar yaşamın gerçekleri iken, yaşamı tanımadığında, insan gereksiz yere müdahale etmeye meyillidir. Safiyet geri çekildikten sonra, gittikçe gelişen ve yerleşen insanın zihinsel varlığı, yaşamı ‘ben ve diğer herkes, her şey‘ olarak görmeye başlar. Baskın bir benlik hissi ile ikilik içerisinde insan kendisini varoluştan ayırır, duygu ve düşüncelerine kapılır, yorumlar yapar, zannettiklerine göre kararlar alır, sınırlı görüş açısı ile hayatı yönlendirir.

Oysa insandan beklenen, birlik halinde, çaba ve çabasızlık arasında bir denge kurmasıdır.

.

Yaşamı anlamak ve uyum içinde yaşamak, tarlasını süren çiftçinin toprağı, suyu ve havayı anlaması gibidir. Bereketli mahsül ancak doğru çaba ve doğru çabasızlıkla elde edilir. Çiftçi kendi duygu ve düşüncelerine göre erken ya da geç ekim yapar, zanlarına kapılıp az ya da çok su verir, sınırlı görüş açısı ile mevsimin her yıl geçirdiği değişimleri görmezden gelir ve belki de en önemlisi bencilce daha fazlasını arzular ve açgözlü davranırsa, elde edeceği şey ancak doğal döngüyü ve dengeyi bozmak, sıkıntılı ve sorunlu bir hasat olacaktır.

İnsan yaşam tarlasına ürünüyle birlikte bilmeden engeller ve problemler eken çiftçiye benzer.

Yaşamın akışında gerçekleşenleri, tarlasında kendi kontrolü dışında büyüyenleri kendisine engel veya problem olarak gösteren insanın kendi zihinsel varlığıdır. Bu varlık yaşamdan kendini ayırmış olması nedeniyle doğal dengeyi nasıl kuracağını bilemez. Bir kısırdöngüde, zihinsel varlık müdahale ettikçe insan için engel ve problemler çoğalır. İnsana sürekli telkinde bulunan bu varlık sessizleşmedikçe yaşamı olduğu gibi görmek zorlaşır.

Zihin ise hiç susmak istemez, bilir ki bir kez susarsa, insanın sadece kendi zihninde yarattıkları hayatta kalamaz. Ölüm tüm dertlerin çözümüdür. Zihinde kurgulanan benlik ve yaratımları öldüğünde insanın hayatını sıkıntıya sokan bütün sorunlar da çözülür.

Çözümü getiren yaşamın bizzat kendi dengesidir.

.

Yaşama teslim olmak, yaşamla bir ve uyumlu olmaktır. Mevcutta gerçekleşeni fark edebilmek, kabul edebilmek ve zihnin yorumları, müdahelesi olmadan doğru ve uygun adımı atmaktır. Yaşamın dengesini gözle görmek ise her zaman mümkün olmaz. Zamana ve mekâna yayılan bu denge ancak insan bütünü algılayabildiğinde kendini fark ettirir.

Açan her çiçek, kiminin besini, kiminin göz zevkidir, tahmin bile edemeyeceğimiz onlarca bağlantıda bir ağ örgüsünün içinde var olur. Bugün kötü ve olumsuz gözüken yarın için bir fırsattır ya da çok arzulanıp elde edilen külfetiyle gelmiştir. Kötüyü düzeltmek isterken belki de bilmeden iyi olana zarar verilir.

Göremediği yerde, insan büyük bir adım atmadan önce, karanlığın aydınlığa dönüşmesini, görmeyi ve anlamayı beklemesini bilmelidir.

Görüşü geniş olan ise, adım adım açacaktır gördüğü ufuğa kadar yaşamını.

.

Sözsüz bir sesleniş der ki;

Ne erken davran ne de çok fazla geç kal

Ne umutsuz ol ne de çok fazla umut eden

Ne sabırsız ol ne de çok fazla sabreden

Yaşamın tadı kararında olmak ister

Vazgeçmeden hayatından

Vazgeçmeni bekler

Zihninde kurduğun boş hayallerden

Zanlarının sımsıkı bağlarından

Özgür olmanı ister

Yaşamın rahminde

Kendini yaratım

Her gün durmaksızın devam eder

.

.

.

Bir ve On Bin Varlık İnsan

Yaşam kararlar ve seçimlerle ilerliyor.

Bir yol ayrımında hangi yönün seçileceği alınan karara bağlı. Nereye gitmek istediğini bilen insan için seçim çok nettir.

Yol ayrımında kararsızlık varsa, yolun nereye götürdüğü bilinmiyorsa, insan önce duracaktır ama sonra bir karar vermelidir… seçim yapabilmek için.

Karar ve seçim yoksa mecburiyet vardır, yaşam yönlendirir.

.

İlerlemenin bir sonu var mıdır?

Gelişimin bir sınırı var mıdır?

.

Durağan olan görecelidir, yaşamda hareket kaçınılmazdır.

Yaşam insanı karar almaya zorlar, ilerlemeye teşvik eder, gelişmeye, kendini keşfetmeye, kendini gerçekleştirmeye yöneltir. İnsan için olabilecek en ileri, en üst nokta, üst insan, farklı kültürlerde farklı isimlerle tanımlanmıştır.

Biz, ‘insan-ı kâmil‘ olarak adlandırıyoruz.

Bu, hem özünde sınırsız ve sonsuz olana işaret eder hem de bedenî mevcudiyette insan olanın sınırını gösterir.

Kâmil insan, insanın en mükemmel hâlidir. Kemâlat, bilgi ve ahlak güzelliğidir, olgun kişiyi tanımlar. İyi huy, edep, erdem gösterendir. Kâmil insan, bütün, eksiksiz, noksansız, yetkin ve tamdır. Bir nevî mükemmel insan.

Yine de, bedensel olarak mutlak mükemmellik mümkün olamayacağı için sınırı vardır. Varlık dünyası, hayal âleminde kurulan mükemmel planların, yaşama farklar, çözülmesi gereken problemler ve eksiklere geçmesi gibi kusur sahibidir. Özde ise tüm bunları ortaya çıkaran mutlak mükemmellik olduğu için, potansiyelde kusursuz ve sınırsızdır.

.

Modern dünyada, filmlerde seyrettiğimiz süper güçlü kahramanlar, bilgeler, bedensel ve ruhsal olarak gelişimin üst noktalarını sergileyen insanların ilham kaynağı bu kavramdan açığa çıkar.

Tarihin çeşitli zamanlarında, tüm uygarlıklarda, tüm toplumlarda, insanın var olduğu her dönem ve mekânda örnekleri olmuş, hikâyeleri anlatılmış, mitler oluşturmuş, insana yol ışığı olmuşlardır.

.

.

.

Bundan iki bin beş yüz yıl kadar önce dünyaya gelmiş bir insan, kendi içsel ve dışsal yolculuğunun bir noktasında bu kâmil insanı temsil edecek hâle ulaşan bir kişi, bir üst insan, üstad, aydınlanmış ve uyanmış olan, buddha.

İsimlendirilmiş bir birey olmanın getirdiklerinden arınıp dünyanın hem mutluluk hem de acı veren döngüsünden kurtulan. İnsanın bilindik varoluşunun ötesinde, özünde, sınırlının içindeki sınırsızı, son bulacak bedensel olanın içindeki sonsuzu yaşamış olan.

.

Bilinen dinlerin ve peygamberlerin, kutsal kişilerin yanında farklı bir yeri var.

Buddha’nın hikâyesinde dışarıda bir tanrı yoktur. Bir insanın arayışını, aradığı ile buluşmasını ve kendini gerçekleştirmesini anlatır.

İmrenilecek bir hayata doğar, yaşamın en güzel yanlarını deneyimler. Korunulan ve sakınılan bir yaşam ise aşırı uçtadır. Varoluş denge kurabilmek için diğer ucu gösterir. Hastalıkları, acıyı ve ölümü.

Yaşamın bu iki yüzüne şahit olmak, mevcut dünyanın alt üst olması, yaşanan büyük sarsıntı, aslında yaşamın insanı teşvik etmesidir. Ötesinde olanı araması için yola çıkmasına yardım edendir.

Karar nettir.

Eğer tüm bu ihtişam, güzellikler, gençlik, zenginlik geçiciyse ve bir gün yok olacaksa, yaşamın hakikati nedir?

.

Yok olmayacak olanı bulmak ve bununla birlikte yaşamak.

Çare belki de insanlığın tarihi boyunca ortaya çıkardığı bilgilerde, öğretilerdedir. Yanıt belki de bilen birindedir. Oysa, aradığı cevap öğretilen bilgilerden ve inançlardan gelmez.

Dışarıdan söylenen sözlerin bir yanıt getirmediğini fark eden içerideki sese yönelir. İçsel ses, kendi hakikatini bulmasında rehberi olur ve hakikatini yaşamda gerçekleştirmesine yardım eder.

Bir insanın, hiçbir kutsallık ve tanrısallık üstlenmeden, sadece bir insan olarak yaşamda ulaşabileceği potansiyelin açığa çıkması.

Bir insan yapabiliyorsa, her insan yapabilir.

.

.

Dünyada yaşayan her insan potansiyelinde bu aydınlığı taşır. Bazılarının yolu önceden belirli, bazılarının ki kolay, bazılarının ki daha zorlu olabilir. Yine de, bu potansiyele ulaşmak isteyen her insana yol açıktır.

.

Yol açıktır ancak, yürünmesi gerekir.

Yürüdükçe ilerlemek mümkündür.

Öncelikle yola çıkmaya karar vermek gerekir.

Yol ayrımlarına gelindiğinde seçmek,

Her seferinde yeniden karar vermek,

Her seferinde hedefi hatırlamak gerekir.

.

Dünya yaşamında zıtlıklar âlemi birlikte var olur, mutluluk mutsuzlukla, güzellik çirkinlikle, sağlık hastalıkla, kazançlar kayıplarla, iyilik kötülükle bitmek bilmeyen bir dönüşüm içinde mevcuttur.

İki zıt yönün tam ortasında dengenin mümkün olabildiği bir nokta vardır. Bu orta nokta, orta yolu anlatır. İnsanın, yaşamda kendi dengesini bulabileceği yegâne nokta, yegâne hâl.

İnsanın orta noktada kalamayıp zıtlıklara savrulmasının sebebi ise arzuları, beklentileridir. İsteklerin açgözlü hırslara dönüşmesi çok kolaydır. Bir anlamda yaşamın devamlılığını sağlayan bu istekler, insanı kolayca kontrol ettiğini sandıklarının elinde kontrol edilene dönüştürür. Kendi kuyruğunu ısırmış ve bir türlü kurtulamayan bir yılan misali insan kendi yarattığı dünyasının içine hapsolur.

Güzel ve kolay bir yaşam uykuda tatlı bir rüya görmek gibidir. Kötü bir yaşam ise kabus benzeridir. Fark etmek uyanmaktır. Ancak uyanmak yetmez, ayağa kalkmak gerekir. Aydınlanma hem uyanış hem de kıyam etmektir. Dünyanın hakikatini sadece görmek ve bilmek yeterli değildir, ayağa kalkıp çarkın dışına adım atabilmek gereklidir.

.

.

Bununla birlikte diğer bir yol ayrımına gelir insan…

Anlatılır ki, aydınlandıktan sonra Buddha yedi gün boyunca susmuştur… Aslında, hiç konuşmayacaktır.

Kelimeler anlatmaya yeterli olamayacak‘ der. ‘Söylediklerim her hâlükârda yanlış anlaşılacak.’

Yine de, onu anlama potansiyeline sahip bir insan vardır… Göksel varlıklar yeryüzüne inerek onu ikna ederler. Bütün konuşma o insan içindir…

.

Varlığın birliği içerisinde, aydınlanmış kişi, bütün konuşmasını kendinden kendine, kendisi için yapar. Beden beldesinin her bir noktasına aydınlığını ulaştırabilmek için. Işığın ulaştığı her yerde yaşam ortaya çıkar, yeryüzü yeşerir, cennet misali canlanır ve güzelleşir.

O, öyle bir aydınlıktır ki, karanlık bir noktadan doğar. Kalbin içindeki en karanlık noktadan. Tıpkı, gecenin rahminden gündüzün doğması gibi, nur’u doğurandır bu nokta. Tıpkı, insanın gözbebeği gibi imgeleri yaratandır. Tıpkı, evrenin kara delikleri gibi her şeyi içine alan, bilinmez bir âlemde kaybeden ve yeniden ortaya çıkarandır.

.

Aydınlık karanlıktan doğar. Karanlık aydınlıktan doğar.

Her insan kendi karar verir. Yola çıkmaya, devam etmeye.

Her insan kendini doğurur. Seçimleriyle, gelişimiyle.

Her insan özgürdür. Sessiz kalmaya ya da konuşmaya.

.

.

Sessiz kalmak isteyenler, aydınlığa kavuşup yaşam döngüsünün ve çarkın dışına çıkmış olanlar, ulaşılan bu noktadan memnun daha fazla ilerlemeyi arzulamayanlar. Onlar için arzu ve benlik kalmamıştır. Her şey huzurda ve dingindir. Buddha’nın âleminde, onlara Arhat’lar denilir. Buddha’nın konuşma arzusu olmayan hâli gibidirler.

Ancak yaşam ilerlemek ister. Konuşmak isteyenler yolun daha ileri noktasını görmüşlerdir, onlara Boddhisattva’lar denilir. Buddha’yı konuşmaya teşvik eden göksel varlıklar gibidirler. Bir insan yapabildiyse, her insan yapabilir. Bu nedenle bilinenin anlatılması gereklidir. Tüm insanlara kurtuluş yolu gösterilmelidir.

.

İnsan kendini kurtarmışken neden diğerlerini düşünür?

Neden kendi cennetini kurmuşken tekrar dünyanın zorluklarına geri dönmek ister?

Diğerleri kendi hallerine bırakılsalar ne olurdu?

.

Yaşam, doğası geri bozulmaya meyillidir.

Bir çiçek baharla birlikte topraktan uyanır, güneşe doğru yapraklarını uzatır, doruk noktasında çiçeğini açar, bütün potansiyelini ve güzelliğini sergiler, sonra bu zirveden yavaşça aşağı iner, bedeni eğilir, çiçeği solar ve nihayetinde toprağa geri döner.

Tüm insanlar, çocukluk ve gençliğin enerjisini, güzelliğini, özgürlüğünü tadar, sonra yaşlılığın ellerine teslim olurlar.

Yaşamda her şey bir döngü içerisinde var olur.

En büyük kazanımlara sahip olsanız bile hepsini yavaşça bırakmak zorunda kalırsınız, ya tutmaya gücünüz yetmez ya da sizden geri alınır.

Bu yüzden, insanın kendini kurtarmış olması yeterli değildir. Bedenen burada olduğu sürece yola devam etmelidir aksi takdirde çark onu geri almak isteyecektir. Kendisini kurtarmış olan için yol diğerlerine yardım etmeye yönelir. Varlığın birliğinde, diğerleri de özde kendisinin bir parçasıdır. İçsel olarak gerçekleştirilen dışsal olarak yaşama geçirilir.

.

İnsanı dışarıya yönelten uyanmış olan içsel değerlerdir. İyiliksever kalp, sevecenlik, şefkat gibi değerlerin canlanmasıdır.

Tarihte Arhat’lar için bencil tabiri kullanılmıştır. Bu, insanın kurtuluş yolunda gerekli bir bencilliktir. Kendini kurtaramayan bir insanın diğerlerine yardım etmesi mümkün değildir.

İnsan önce kendisine ışık olmalıdır. Yeterince parlak olduğundaysa diğerlerini de aydınlatabilir.

Yayılan bu aydınlığın kaynağı, iyiliksever kalp ve şefkat, bir duygu değildir. Eğer sadece bir duygu olsalardı, bu insanı sevgi açgözlülüğüne götürürdü.

İnsan, iyiliği ve yardımı karşı taraftan bir beklenti üzerine, sevgi alışverişinde yaparsa kendini yine çarkın içine sokacaktır. Aydınlıkla birlikte yayılan, güneşin ışığı gibi beklentisiz ve kendiliğindendir.

.

.

Buddha, aydınlanmış kişi, sağ ve sol yanında iki Boddhisattva ile resmedilir. Biri elinde kılıç taşır, diğeri ise yaşamın neşesidir. Bu iki varlık, insanın kendi içinde birleştireceği iki yönüdür.

Akıl ve gönül tam anlamıyla birleştiğinde, insan en kâmil hâline ulaşır. Kalpteki putlar kırılır, iç âlem bu birliktelikle temizlenir ve insan beden evini arındırır.

Akıl kılıcın sahibidir, yol açıcı ve koruyucu, gönül ise coşkuya ve neşeye sahiptir, cenneti vaat eden.

.

Bütün insanlar bir tek insandır.

Işıkla aydınlanıp açan her çiçek gibi hepsi birbirinden farklıdır.

Bütün varoluş muazzam bir ağ örgüsü içinde birbirine bağlı tek bir varoluştur.

On bin varlık sembolik olarak sonsuz ve sınırsız farklılığı ve bütünlüğü temsil eder.

Her insan aynı anda hem bir hem de on bin varlıktır.

.

.

.

Üç Soru

Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi:

“Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gerek en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım.”

Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığının dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafât vereceğini ilan etti.

Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı.

İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. “Ancak böylece” dediler, “her şey tam zamanında yapılabilir.” Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar dikkat ederse etsin, tek bir kişinin hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.

Fakat bu defa da başka bilgeler: “Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılamayacağına ancak tek kişi anında karar verebilir.” dediler. “Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnız sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyenler sihirbazlara danışmalıdır.”

İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.

Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dinî ibadet dediler.

Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi. Ama hâlâ doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.

Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sadece halktan başkasını kabul etmezdi. bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola yürüyerek devam etti.

Kral yaklaşırken, münzevi kovuğun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parça toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu.

Kral yanına gelip şöyle dedi:

“Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim: Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimlerdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vermem gereken işler nelerdir?”

Münzevi, kralı dinledi ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti.

“Yoruldunuz” dedi kral, “küreği bana verin de biraz dinlenin.”

Münzevi, “Sağ olun.” diyerek küreği krala verip yere oturdu.

Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi:

“Biraz dinlenin, bir parça da ben çalışayım.”

Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi:

“Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen söyle de evime gideyim.”

Münzevi, “Buraya koşarak birisi geliyor” dedi. “Bakalım kim?”

Kral arkasını döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı; mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu. Adam kendisine gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş, hava soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işten öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti. Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözleriyle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı.

Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam:

“Beni affedin.” dedi, zayıf bir sesle.

Kral, “Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki.” dedi.

“Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum.”dedi adam.

“Ben, kardeşini astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama, akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusuya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz benim hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam, şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni!”

Kral, düşmanıyla bu kadar kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.

Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kere daha rica etmek istiyordu. Münzevi, dışarıda, bir gün önce kazmış olduğu tarhlara çiçek tohumları ekiyordu.

Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi:

“Sorularıma cevap vermeniz için size son bir kez yalvarıyorum!”

Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve “Cevabınızı aldınız.” dedi.

“Nasıl aldım? Ne söylemek istiyorsunuz?” diye sordu.

“Anlamıyorsunuz.” diye cevapladı münzevi. “Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani, en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim; ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam koşarak yanınıza geldiği zaman en önemli zaman onunla ilgilendiğiniz zamandı, çünkü eğer onun yarasını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı.

Bundan sonra şu gerçeği unutmayın; tek önemli vakit vardır; içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşemeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur.”

Öykü: Lev Nikolayeviç Tolstoy, İnsan Ne ile Yaşar?

.

.

.

Öyküyü okuduğunda insan düşünmeden edemiyor…

Aslında kime sadıktır insan?

Gerçekte kime yapılmaktadır bütün iyilikler?

Hakikatte ayrı mıdır sorular yanıtlardan?..

.

.

Bir noktadan açıldıysa zaman

Bir noktadan açıldıysa insan

Bir başkasının daha olması

Mümkün müdür varolan

.

Bütün zamanlar an’da

Bütün insanlar ben’de

Varlık bulduğunda

Bütünlenir yaşam

.

.

.

Baktığınızda Ne Görüyorsunuz?

.

Gözlerimin önünde ne varsa onu görüyorum.’

.

İnsan, kendisini varolan bir dünyanın içine yerleştirilmiş olarak algılar. Dünyanın içine doğduğu andan itibaren hazır bir yaşam alanına gelmiştir. Her şey mevcuttur.

Mevcut olanı sağa sola çekip yerini değiştirebilir, kendi yerinizi değiştirebilir, ortadan kaldırıp başka bir yere koyabilir, bir daha hiç bulmamak üzere atabilirsiniz.

Ancak, mevcut olan mevcuttur.

Dünya, bildiğiniz haliyle gözlerinizin önündedir.

Aynaya baktığınızda bildiğiniz kendinizi görürsünüz.

.

.

Yakın döneme ait bilimsel çalışmalar maddeyi oluşturan atomaltı parçacıklara ulaşmayı başardı. Ulaşılan bu seviyenin yapısı incelendiğinde algıladığımız gerçekliğe dair ummadığımız bilgilerle karşılaştık.

Bugün, atomların yapılarında çekirdek etrafında yer alan elektronların sabit bir yörüngede değil hacimsel bir bölgede bulundukları biliniyor. Bulunma olasılıklarının en yüksek olduğu bulutumsu bir bölgeden bahsedilebilir ancak, her ne kadar bulundukları bu bölge bilinse de tam olarak nerede oldukları söylenemez.

Buna benzer edinilen yeni bilgiler bazı şeyleri açığa çıkarsa da diğer şeyler gizemlerini korumaya devam ediyor.

Modern bilimsel kuramların en çarpıcılardan biri, çift yarık deneyi olarak adlandırılan bir çalışma. Bu deneyle fotonların gözlemlendiklerinde gözlemcinin niyetine göre davranarak yani, baktığınızda veya bakmadığınızda farklı özellik sergiledikleri keşfedildi.

Gözlemcinin dikkati üzerlerindeyken fotonlar beklenen davranışı sergiliyor, örneğin, kullanılan yarığın şeklini yansıtıyor ancak, gözlemci dikkatini üzerlerinden çektiğinde farklı bir davranış modeline geçiyorlar.

Gözlemcinin dikkati ne demektir?

Bu, belirli bir zihin niyeti içerir. Enerji dikkatin odaklandığı yere doğru akar. Fotonları etkileyen gözlemlemenin ötesinde gözlem yaparken sahip olunan zihin niyetidir. Onlardan bir beklentiniz var ve bunu bildiklerinde beklentinize uygun davranıyorlar. Anne ve babalarının evde olduğunu bilen çocuklara benzer belirlenen kurallara uyuyorlar. Siz bakmadığınızdaysa evde yalnız bırakılan çocuklar gibi bambaşka bir hale geçiyorlar.

Fotonlar nasıl oluyor da gözlemlendiklerini biliyor?

Şimdilik, bilinçli olduklarını söylemekle yetinebiliriz.

.

Dış dünya sadece mevcut değil de tümüyle bilinçli bir mevcudiyetse, ne değişir?

Bunun üzerine düşünebilirsiniz…

.

Bütün varolanlar gerçekten bilinçli ise, kendi yaptıklarının sorumluluğunu aldıkları ve buna uygun istediklerini yapabilecekleri özgür yaşamları olmalı. Bu kulağa hoş gelse de kaotik bir dünya düzenine benziyor. Hem taş, toprak gibi yapıların hatta bitkilerin bile kendi iradeleri ile hayatlarını sürdürdüklerini düşünmek bize tuhaf gelir.

Bizim yaşadığımız dünya birbiriyle bağlantılı ve belirlenmiş varoluş kurallarına sahip, gerçekleşenler neden sonuç ilişkileri içerisinde oluyor, bu nedenle tarlaya ne ekersek onu biçeceğimizi biliyor, bilimsel araştırmalar yapabiliyor, sonuçları kararlara bağlayabiliyoruz. Bildiğimiz yaşam öğrendiklerimizi tekrarlayarak bizi doğruluyor. Güneşin hangi dakikada doğacağını hangi dakikada batacağını biliyoruz, mevsimlere göre gerçekleşecek değişimi hesaplayabiliyoruz. Suyun kaynama derecesi değişmiyor. Bitkilerin, hayvanların yaşamlarını öğrenebiliyoruz. Kendimize bildiklerimizle bir yaşam inşa ediyoruz.

Yine de, beklenmeyen gerçekleşebilir. O zaman buna, mucize ya da keşif diyoruz. Belki de sadece bir kez olacak ama olma ihtimali var. Yaşamda bunun da yeri hazır.

Her şey bu kadar kusursuz işliyorsa, varolanların değil de varoluşun bilincinden bahsetmek daha doğru olacaktır. Bölünmüşlüğün içerisinde birleşik tek bir bilinç.

.

.

Benim yaşamım bildiklerim ile düzenlendi.

Fotonlar her an onları gözlemlediğimde beklentim üzerine şekillenip bana yanıt veriyorlar. Bilincim yerinde oldukça devamlılık bozulmuyor.

Devamlılığın bozulması için iki şeye ihtiyaç var. İlki, bilinçli zihin niyetimi değiştirmem. İkincisiyse, zihnimin kontrolü dışında, bilincimin altına düşmem ya da üstüne çıkmam.

.

Zihin niyetini değiştirmek, genel anlamda bir dilekte bulunmaya benzer. Olmasını istediğiniz şey için farklı düşünmeye başlarsınız. Bunun için kullanılan çeşitli teknikler var, dua etmek, bir yaratıcıdan dilemek, imgelemek, kendini motive etmek, kendine telkinde bulunmak, irade kullanmak, formatlamak… Ancak, zihin diğer yöne de sahip, olumsuz düşünceye. Korktuğunuz, endişelendiğiniz ya da aşırı düşündüğünüz şeylerle karşılaşma olasılığınız da bir dilek gibi iş görür.

Zihin niyeti değiştiğinde gözlemlenen fotonlar yeni arzuya yanıt vermek üzere gözlemciye uyum sağlayacaktır. Olumlu değişimlerde başarısı sevinç ile karşılanan bir durum.

Bilinçaltı ya da bilinçüstü ise biraz daha gizemli hareket eder. Burada bilinçli zihin ve bir zihin niyeti devrede değil. Bilinçaltında mevcut bir bilgi deposu işlevde. İnsanların kolay öfkelendiklerine dair bir kavrama sahip olan bir kişi için yaşamda kolay öfkelenen insanlarla karşılaşmak hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Kendi kendini doğrulayan bu fenomen, her gerçekleştiğinde sahip olunan kavramı daha da güçlendirecek, içinden çıkılmaz bir duvar örerek bu kişiyi içine hapsedecektir. Yaşamsa iyi kötü seçmeden sedece bildiğiniz, alıştığınız, tanıdığınız dünyayı sizin için mevcut kılmakta.

Depolanan bilgiler kişi farkında olmasa ya da farkına varsa bile değişmedikçe kendilerini gerçekleştirmeye devam ederler.

Peki, çıkış yolu nerede?

Farkına varmanın avantajı değişim arzusunu devreye alabilmektir. İnsan yaşamını niyetlerle, motivasyonla ve irade ile değiştirebilir. Adım adım ilerlenecek ve sonuç alınabilecek bir yol. Ancak bilinçaltında siz bir şeyi değiştirirken ürettiği diğer şeyler halen devrede olacaktır. Bu nedenle, insanın düştüğü girdabın içinden çıkması gereklidir. Problemlerin veya sıkıntıların kaynağı girdabın derinliklerinde insanı aşağı çeken bir vakum yaratır, çıkış ancak yukarıya ulaşıp nefes almakla sağlanabilir.

.

İnsanın henüz bilmediği, bilmediği için hiçbir zihin niyetine ya da dileğine yerleştiremeyeceği şeylerin kaynağı nerededir?

Günlük yaşamda hiç beklemediğimiz bir şeyle karşılaşmak ya da mucize benzeri bir keşif yapmak bizi şaşırtır, alışageldiğimiz kalıbın dışına çıkarır. Bugün daha çok sanatçılarda gördüğümüz dünya ötesi âlemlerin yansıtılması, geleceği gösterdiğini düşündüğümüz filmlerin yapılması aralıklardan giren ışık gibidir. Farklı bir foton gerçekliği.

Oysa sanatçılarda hayranlıkla seyrettiğimiz şeyi, bir çocuk yaptığında ve gökyüzünü pembe, ağaç yapraklarını mor resmettiğinde bunun hatalı olduğunu düşünürüz. Çocuğa doğrusu itina ile öğretilir. Gökyüzü mavi, yapraklar yeşildir. İnsana itina ile yaşam öğretilir, bildiği gerçeklik yaratılır.

Bilmediğini ise anlatmanın mümkünatı yok. Çağlar boyunca, bilinmeyene ulaşabilenler sadece işaret edebilmiş, sembollerle anlatmış ve yolu tanımlamaya çalışmışlar. Onlar, yükselmekten, aydınlanmaktan bahsettiler. Kirlerden arınıp, mevcut inançların bağlarından kurtulmaktan. Hayata önyargısız bakıp özgür olmaktan.

Bu gerçekleştiğinde sizin ne göreceğinizi kimse bilemez. Herkesin yaşamı kendine özeldir. Bu nedenle ne bir diğerini ikna etmeye çalışmanız ne de kendi doğrunuzu savunmanız gerekli değildir.

Yaşamın güzelliği de buradadır.

Baktığınızda gördüğünüz sadece sizin için orda vardır.

Tek bilinç sizin bilincinizdir.

Yaşam sadece size aittir.

Mevcut olan sizin için mevcuttur.

Dünya görmek istediğiniz dünyadır.

Görmek istediğiniz kendiniz karşınızdadır.

.

.

.

Benim dünyamda gökyüzünün sınırı yok. Benim dünyamda yükselmeyi engelleyecek hiçbir şey yok. Tek sınırım katı inançlarımda, endişelerimde, korkularımda, kontrol arzumda.

Belki de bu, dünyalarımızın ortak noktasıdır.

Benim dünyamda mucizeler mümkün. Bakımsız bir bahçede açan bir çiçeği, aniden kanat çırpan yabani bir kuşu, yağmur sonrası gökkuşağını, hayatımı değiştiren bir kitabı, bir insanı mümkün kılıyor.

Belki de bu, dünyalarımızın ortak noktasıdır.

Benim dünyam hiç bilmediğim bir dille benimle konuşmaya devam ediyor.

Bu dünya keşife açık, gözlemcinin yorumsuz yargısız bakacak gözlerini bekliyor.

Belki de bu, dünyalarımızın ortak noktasıdır…

.

.

.

Dinginliğin Büyük Yolu

Enerji’nin tanımı çok kapsamlıdır ancak kısaca, bir sistemin iş yapma kapasitesidir denilebilir. Enerji, evrende ve doğada meydana gelen tüm fiziksel ve kimyasal olay ve tepkimelerde, mekanik, termal, ışık, elektrik ve manyetik tiplerde kullanılan veya dönüştürülen tüm formların genel adıdır.

Aslında enerjinin görünür maddesel bir varlığı yoktur yine de, enerji canlı varlıklarda ve nesnelerde gözlemlenebilir, depolanabilir ve ölçülebilir. Canlı varlıklarda enerji sadece fiziksel olarak iş görmez, kütlesiz olan can, ruh, düşünce veya duygu da birer enerji kullanım ve üretim/dönüştürme sistemidir.

Potansiyel enerji bir cismin durumuna veya konumuna bağlı olarak sahip olduğu enerjidir. Öte yandan, kinetik enerji hareket halindeki bir cismin enerjisine verilen isimdir. Bu enerji cismin hızına ve kütlesine bağlıdır.

Termodinamik yasalarında enerjinin korunumu açıklanır. Enerji asla tamamen yok olmaz, bir formdan diğerine dönüşür ve dönüşme sürecinde iş yapabilme imkânı verir. Bu nedenle evren, açılmış olan kendi uzaysal alanı içinde, kapalı bir sistem olarak tanımlanabilir, yani, evrenin mevcut halindeki toplam enerji artmaz ve azalmaz.

Yanı sıra, kutupsal ya da zıt değerleri içeren bir yapıda olan evrenin enerjisi hem pozitif hem de negatiftir ve sıfıra yakın mutlak bir denge halindedir.

Bu enerji, içinde varolan her şeyi oluşturmuş ve kendini oluşturduklarının içinde depolamıştır. Bu bakış açısıyla, enerji olarak adlandırdığımız şeyin “yaşamın ve maddenin özü” olduğunu söyleyebiliriz. Maddenin özü, zamana ve mekâna bağlı değildir, başlangıcı ve sonu yoktur, her şeyi doğurabilir, yorulmadan değişebilir, farklı ögelere dağılabilir yine de tek bir şeyde birleşebilir.

Varolan şeyler, içerdikleri farklı enerji tiplerine göre farklı maddesel yapılar sergiliyor ve ayrı birimler gibi gözüküyor olsalar da, birbirleri ile evrensel ortamda bağlantılıdır. Varlıklar, kendilerine ait hem kapalı hem de açık sistemleri sayesinde, mevcut enerjiyi paylaşarak kullanabilirler.

.

Enerji, evrende bulunan doğal şeylerdeki tüm olay ve değişikliklerin ana kaynağıdır. İş gören enerji hareket halindedir. Bilincin, istek/arzu/zihin niyeti olarak tanımlayabileceğimiz etkeni enerjiyi harekete dönüştürür. Akış, zihin niyeti-enerji- hareket sıralamasındadır. Her enerji kendi doğasına göre farklı bir hareket sergiler.

Yanan ateş, yukarı doğru yükselir ve tepede sivrileşir. Ateş kolayca yayılır, bu nedenle ateş yakıldığında gözetimsiz bırakılmaz. Yanan ne olursa olsun, isterse bir mum, ister kamp ateşi, ister ocaktaki alevler, her zaman gerçek doğası ve hareket şekli aynı olacaktır.

Su, aşağı doğru hareket eder. Akarken önünde ne varsa içine alıp toplar. Su ile temizlik yapmak kolaydır. Akan ister bir nehir isterse yağmur damlaları olsun gerçek doğası ve hareket şekli hep aynıdır.

Ağaçlar, bitkiler ve çiçekler yukarı doğru büyürler, yükselme ve dışa açılma eğilimi gösterirler. Kökleri sağlam durmalarını sağlamak için aşağı inse de kökler de dışa açılır ve yukarı yükselmeye yardım ederler.

Esnek hava ve rüzgar genişleyerek her yöne hareket edebilirken, katı madenler yoğun, sabit ve kısıtlayıcıdır.

Toprak gevşek ve işlenebilirdir, uyumludur, hem açılabilir hem de kapanabilir.

.

Doğada gördüğümüz bu hareket şekilleri, bahsi geçen enerjilerin gerçek doğasıdır ve yalın hallerine aittir. Karşılaştıkları ya da birleştikleri zaman hareket şekilleri değişir.

Su toprak ile birleştiğinde akamaz ağırlaşır, ateş su ile birleştiğinde yükselemez söner, metal ateş ile birleştiğinde katılığını koruyamaz erir, ağaç metal ile birleştiğinde açılamaz kısıtlanır ve toprak ağaç ile birleştiğinde gevşekliğini yitirir sabitlenir. Hareketin gerçek doğayı değiştiren bu şekline, birbirini kısıtlama ve kontrol denilir.

Bazı birleşmeler ise gerçek doğayı besler ve mevcut hareketi güçlendirir. Ateşi ağaç ile beslersiniz, ağacı su ile, metal toprağın içinde oluşur, toprak ateşin küllerinden doğar ve su metalin esnekleşmiş hafiflemiş halidir.

Bütün bu hareket dinamikleri doğanın içerisinde sürekli devinim halindedir. Biz fark etmesek bile her şey bir diğerini ya besler ya da kısıtlar. Böylece doğanın içinde dengeyi sağlayan hem doğurgan hem de aşırılığa gitmeyi kontrol eden bir döngü var olur.

.

Bildiğimiz evren kapsadığı her şey ile birlikte hareket halinde. Doğduğu andan itibaren yayılmaya ve genişlemeye devam ediyor. Evrenin ömrünün son bulması açılmasının zıttı olan bir kapanma ile gerçekleşecek. Varolan her şey doğar ve açılır, ömrünü tamamlar ve kapanır. Kapanma bir cins toplanmadır, kaynağa geri dönüş.

Hareket halindeki her şey, genişleyen evrenin mevcudiyetinde olduğu gibi, doğdukları kaynaktan uzaklaşırlar. Hareketin içerisinde bir yönlendirme vardır. Bu, yükselme ya da alçalma, açılma ya da kapanma, genişleme ya da daralma olabilir. Dikkatlice gözlemlediğinizde varlıkların gerçek hareket doğalarını fark edebilirsiniz.

Öfkelenen bir insanın hareketi üst bedende gözlemlenir, elleri ve kolları dışa açılma eğilimi gösterir, çok öfkeli insanlar gözlerinden öfke saçarlar ve bunu ifade etmek için ‘kan beynime sıçradı’ derler. Tepeye ulaşan öfke kısıtlanıp kontrol altına alınmadıysa dışa açılmak isteyecektir, o zaman kişi yakınındaki eşyaları kırıp dökmeye başlayabilir, bu hareketin gerçek doğasını gerçekleştirme arzusudur.

Hayvanlar âlemini izlediğinizde, kızgınlık içerisinde birbirleri ile dalaşan iki hayvanın, kavgalarının sonunda yükselen tüm enerjiyi boşalttıklarını ve bir anda sakin hallerine döndüklerini görürsünüz. Bakiye varsa silkinerek üzerlerinden atar ve umarsızca kendi yollarına giderler. Geriye birikmiş bir şey kalmaz, birbirlerine kin duymazlar.

.

İnsanın dünyası ise farklıdır.

İnsan bilincin gelişmiş bir haline sahiptir, yaratıcı gücü vardır. Doğal olanı istekleri, arzuları ve zihni niyeti ile kontrol ederek değiştirebilir. Evrenin değişim ve yaratım yasaları, mümkün olduğu taktirde, bu yönledirmeye yanıt verir.

Doğum ile birlikte sahip olduğunuz beden özelliklerini, saç, göz, ten renginizi, boyunuzu değiştiremeseniz bile, bedeninizi geliştirerek becerilerinde ve gücünde fark yaratabilirsiniz. Hayalini kurduğunuz bir şeyi yapabilir, yaşamınızı değiştirebilirsiniz. Beden gücünüzü ve becerilerinizi yönetebildiğiniz gibi sahip olduğunuz huyları ince bir ayarda dengeleyebilirsiniz.

İnsan, bu yönünü bilse bile bilemediği şey, bir şeyi değiştirirken aslında binlerce şeye dokunuyor olduğudur.

Evrenin özünün farklı şeylere dağılabilme özelliği onu insanın gözüne onbinlerce ayrı varlık olarak gösterir. Yine de evrenin özü tek bir şeyde birleşebilir, onbinlerce varlık aslında birbirinden hiç ayrılmamıştır.

.

‘Benden doğan benden uzaklaşır’, tıpkı genişleyen evren gibi.

İnsan, kendisinden doğan ve uzaklaşması gerekeni bırakmaz, içinde tutmaya devam ederse dışa açılamayan hareket içe yönelecektir. Doğamayan bir bebeğin anneye zarar vermesine benzer, içeride kalan zarar vermeye başlayacaktır.

Sağlıklı olan, doğan bütün düşüncelerin ve duyguların kendilerini gerçekleştirip serbest kalmalarına izin vermektir.

Serbest bırakmak bazen onları hayata geçirmek demektir, bazen de vazgeçmektir. İnsan ancak serbest bıraktığı kadar özgürdür.

Serbest bırakılamayan ve dönüşemeyen her düşünce, her duygu birikir, biriktikçe baskınlaşır, baskınlaştıkça sıkıştığı yeri olumsuz etkiler, insanı kölesi haline getirir. Bu nedenle, en ideali hiç birikmemesini sağlamaktır.

Fark edilmeden içeride kalanlar ise bir süre sonra kendilerini fark ettirmeye başlar, yaşamdaki engeller, sıkıntılar, hastalıklar olarak hareket doğalarını gerçekleştirirler. Şifalanmak, özgürleşmek, dengeye izin vermektir.

.

Varoluşun neden var olduğunu bilemiyoruz. Ancak, onu tanıyabilir ve anlayabiliriz.

Yaşamı öğrenmek insanın kendisini bilmesidir.

Her şeyin bir denge üzerine kurulduğu bütün bu âlem, insanın hem dışında hem içindedir.

Göreceli bu denge hali, sürekli bir itina ile gözetilmek ister. Bu nedenle, insan gözetmediği anda denge bozulduğunda, evrensel yasalar dengeyi getirmek için devreye girecektir.

Doğa insan için daimi bir okul gibidir. Bir sınıfı tamamladığınızda bir diğeri sizi bekler, bir bölümden mezun olduğunuzda bir diğeri sıradadır.

Yaşamı kolaylaştırmak öğrenmeyi sevmekle başlar.

İnsan, bildiğinin en iyisini yaparken hiç bir şeyi bilmiyormuş gibi açık olduğunda evrenle uyumlanır. Bu uyumlanma dengenin orta noktasıdır.

Birlik hali, büyük bir anlayışı, büyük bir anlayış büyük bir huzuru getirir.

Dinginliğin büyük yolu, insan için etki tepki çarkının dışına çıkmaktır.

İnsanın gerçekten kendini bildiği, kendini bulduğu bir sükûnet tüm yaratımın, yaşamın başlangıcıdır.

.

.

.

Her Güne Bir Masal

Bir varmış, bir yokmuş…

Çok uzun zaman önce, uzak bir diyarda, cennet gibi mutlu güzel bir ülkede bir çocuk yaşarmış…

Bu tatlı çocuk her gece uykuya dalmadan önce, anne ve babasından kendisine bir masal anlatmalarını istermiş.

Dermiş ki, ‘Masalı dinlerken sanki ordaymışım, bütün olanları ben yaşıyormuşum gibi geliyor… Ne kolay bırakıyorum o zaman kendimi uykunun kollarına, bir rüya âleminden diğer bir rüya âlemine…

Anne ve babası memnuniyetle karşılamışlar bu isteğini.

Bildikleri tüm masalları bir bir anlatmaya başlamışlar ardı sıra ama, kaç masal bilebilir ki bir insan? Günler geçtikçe ezberledikleri öyküler, öğrendikleri masallar tükenmiş, geriye dönüp tekrarlamaya başlamışlar taa en başta anlatılmış, öğretilmiş olan masalları.

Çocuksa, ‘Olmaz demiş, ben bu masalları dinledim… Bana yenilerini anlatın yoksa hiçbir anlamı yok her gün aynı masalı dinlemenin!

Çaresizlikle düşünmüş anne ve babası, her güne bir masal… Nasıl olacak bu? Dünyada kaç masal vardır ki hepsini bilseler bile mümkün müdür her güne yeni bir masal anlatmak?

Birden bir fikir gelmiş akıllarına, ‘Evet çözüm işte bu!‘ demişler sevinçle. ‘O gün ne olduysa, ne yaşadıysak dönüştürelim bir masala, sabahtan akşama olanları anlatalım bir masalın içinde gerçeği anlaşılmaz şekilde!

.

.

Peki, sıradan bir gün nasıl bir masala dönüşür? Ne vardır masalın içinde onu masal yapan?..

İyiler ve kötüler olmalı mutlaka, iyi bir kahraman ve ona kötülük yapanlar…

Farklı olsa da yaşadıkları yerler, bir ülke vardır mutlaka, bir kralı ve kraliçesi olan…

Elbet vardır ülkenin hemen yanında bir orman, ormanın içinde envai çeşit ağaçlar, çiçekler, türlü türlü hayvanlar, gizemli karanlık kuytular, serin suların aktığı pınarlar…

Hepsi vardır ama öykü nasıl çıkar ortaya?

Kahramanın bir macerası olmalıdır…

Hem kaybedip hem kaybolması, yeniden bulup bulunması, önce kendini sonra diğerlerini kurtarması gerekir.

Her masalın kahramanı cesur ve akıllı olmalıdır mutlaka…

Öyle bir cesaret ki, en karanlık gecenin sabahı olacağını, öyle bir akıl ki, uykuya dalan çocuğun uyandığında yeni bir insan olacağını ispatlayan.

Her masalın kahramanı sevebilmelidir…

Yaşamı, yaşayanları, kendinde olanları, kendisine sunulanları.

Bu yüzden masalların sonu mutludur…

Bütün sıkıntılar bir bir yok olur, herkesin kalbi huzurla dolar, tüm isteklere kavuşulur, bütün ayrılanlar birbirine kavuşur.

Masal bu, iyilik her zaman kötülüğe üstün gelir…

Her masal, küçük çocuğa karanlık gecenin korkulacak bir şey olmadığını, her sabahın yeni günün aydınlığını getireceğini müjdeler.

.

.

Böylece çocuğun anne ve babası kurgulamışlar ilk masallarını…

Yaşamda masal çemberinin sınırını çizmiş, hem kendilerini hem de küçük çocuğu almışlar içine…

O gün pazar yerine gidip tavukların yumurtalarını satan babası anlatmış olanları masal diyarının içinde.

Masalda pazar yeri kocaman bir ülke olmuş. Baba kendini ülkenin kralı yapmış, anneyi de kraliçesi. Öyle bir ülkeymiş ki burası, her bir evinde başka diyarlardan gelen insanlar yaşarmış. Hepsinin kendi mahareti, kendine özel bir becerisi varmış. Çocuk –bu masalın kahramanı olmuş– kendine yeni bir ev arayan uzak bir ülkeden gelen bir yabancıymış…

Anlatırken masalını, bu yabancıyı sevecenlikle karşılayan iyi insanları, aralarına almak istemeyen katı insanları, işini bozarak kötülük yapmaya çalışan kıskanç insanları yerleştirmiş içine. Ve yumurtalar, ne de çabuk kırılıyormuş bir dikkatsizlik anında.

Kısacık bir gün o kadar renklenmiş ve hareketlenmiş ki, kendisi bile hayret içinde kalmış sıradan olanın bir masala dönüşmesine. Bugün yabancı olan, yarın da kral oluverirmiş bir başka masalda.

Unutmuş asıl olanı, masal daha güzel gözükmüş gözüne.

Şimdi,’ demiş güvenle eşine, ‘Artık işimiz kolay… Kolayca anlatabiliriz her güne bir masal…

.

.

.

Çocuk masallarla büyür…

Yaşam bir masal gibi anlatılır çocuğa.

Kimse söylemez her masalın ardında aslında bir gerçeğin olduğunu.

Kimse masalların sırrını vemez.

Kimse çocuğa yaşamı nasıl okuyacağını öğretmez.

.

.

.

İnsanın hayatı öğrenmesi, yaşamı tanıması vakit alır. Hepimizin öğrendiği hayat ve bildiği yaşam birbirinden farklıdır. Yine de, yaşamın kuralları aynıdır.

Herkese anlayacağı dilden konuşmalısınız.

Tüm yaratılış kendi dili ile konuşur. Evrenin kendi dili vardır. Üzerinde yaşadığımız dünyanın kendi dili. Bu dünyadaki canlıların kendilerine özel dilleri. İnsanın kendi dili vardır.

Her ne kadar dünyadaki insanlar onlarca farklı dili konuşuyor gibi gözükse de, bütün bu diller aynı şeyleri anlatır. Birbirlerine çevrilebilir, isterlerse insanlar birbirlerini dinleyip anlayabilir.

Dünya yaşamında insanın aklını karıştıran şey diğer dilleri bilmemektir.

İnsan, evrenin dilini bilmez. Bitkilerin, hayvanların dilini bilmez. Dinlemezse diğer insanların dilini öğrenemez. Anlamak için bütünü anlaması gereklidir. Hepsinin kendinden olduğunu bilmesi gereklidir. Her bir parçanın birbiri ile bağlantısı olduğunu, her birinin yaşamın bir yüzü olduğunu, özünde tek bir dili konuştuğunu fark etmesi gereklidir.

.

Yaşam var ettiklerini örter.

Varlıkların özü katman katman örtü altındadır. Dışarıdan içerisini görmeye imkân vermez.

İçini bilebilmek, gizleneni bulabilmek için bakış açınızı değiştirmeniz gerekir.

Her doğan doğduğu kaynaktan uzaklaşır. Hiçbir el tutamaz kendi yarattığını.

Yaşam içten dışa var olur. Yaşam bir çocuğa masal anlatır gibi konuşur insanla.

Yaşamı anlayabilmek için tersten okumak gerekir.

Tıpkı, masallara dönüşen sıradan günleri bulabilmek için masalı tersten okumak gerektiği gibi.

Yaşamın dilini öğrenmek için uzaklaşanı yakına getirmek, öyküyü gerçeğe dönüştürmek gerekir.

.

.

.

İnsan…

Karanlık günlerini aydınlığa çıkarmaya çabalayan.

Işığı arayan.

Yaşamın çocuğu…

Her gece bir masalla uykuya yatırıp yeni güne yeni bir insan olarak uyanmasını beklediği.

.

.

.

İnsan büyümedikçe etrafında çizilen çemberi fark etmesi, bu bilmecenin içinden çıkması zor.

Masallar çocuklara anlatılır, istenir ki adım adım keşfedip öğrensinler, korkmadan yetişsinler.

Vakti gelinceye kadar gerçekler sırlanır, toprağın aldında boy veren tohumlar gibi.

Ancak vakti gelip güçlendiğinde, filiz toprağın üzerine çıkmayı başarır.

Zihnin ağır toprağını delip açığa çıkan hakikat gibi.

.

İnsan…

Vakti geldiğinde öğrenir

Her güne aslında kimin anlattığını bir masalı

İnsan…

Anlatır içindeki çocuğa

Büyüdüğünü fark ettiği güne kadar

İnsan…

Yaratır kendini

Sonunda, çıkar çemberin dışına…

.

.

.

Başkasının Mektubunu Okuma

Çocukluğumuzda öğretilen önemli görgü kurallarından biri, başkalarına ait özel eşyalara izinsiz dokunulmamasıdır.

Birisine ait odaya kapıyı çalmadan giremezsiniz.

Size ait olmayan bir eşyayı alıp kullanamazsınız. İzin alıp kullansanız bile aldığınız gibi iade etmeniz gerekir.

Diğer bir kişinin defterlerini, kitaplarını, özel notlarını karıştıramazsınız.

Duymanız istenmeyen bir sohbet, özel görüşülen bir konu varsa, kapalı kapılara kulaklarınızı yaslayıp duymaya çalışamazsınız.

Başkasına gelen bir mektubu, kapalı bir zarfı açıp okuyamazsınız.

.

.

İlk bakışta bunun, kişilerin özel hayatlarına olan saygıdan dolayı uyulması gereken ahlakî bir kural olduğunu düşünebiliriz.

Ancak bu, gerçekte, dışarıya yönelik bir konu değildir. Aslında, içeriye yönelik bir konudur.

Yaşam öğrenildikçe, insanı korumak için konulmuş bir kural olduğunu fark etmek gereklidir.

Senin hayatın sana, benim hayatım bana‘ aittir.

Ve ben, kendi hayatımı yaşayabilmek için, bana ait olmayan her şeyi dışarıda tutmakla yükümlüyüm.

.

.

İnsan, evine sadece sevdiği kişileri davet etmek ister. Yaşayacağı mekânı sevdiği, kendi elleriyle seçtiği eşyalarla süslemek ister. Giyeceği kıyafetleri, yiyeceği yemekleri, okuyacağı kitapları, arkadaşlarını, mesleğini, eşini, işini kendisi seçmek ister.

Bütün bunların kendi seçimi olmasını ister, yine de, başkalarının düşüncelerini alır kendi hayatına uygular, başkalarının arzularını beğenir kendisi için özenir, başkalarının duyguları ile heyecanlanır, öfkelenir, üzülür.

İnsan, iç âleminin kapısını açar, kendisine ait olmayan şeyleri tek tek içeri alır, kendi hayatıymış gibi yaşamaya çalışır.

Bugün o kadar kanıksadık ki bu durumu, sadece başkalarının hayatlarını seyretmek, nereye gittilerse biz de gidelim, ne yedilerse biz de yiyelim, ne giyiyorlarsa biz de giyelim istiyoruz.

‘Popüler’ denilen her şeyin bizim için olduğunu zannediyor, popüler olabilmek için bunların peşine düşüyoruz.

Oysa insan, biricik olan, tek başına özgün olan, eşsiz ve benzersiz yaratılan… idi.

İnsan bu hayatta her ne yaşayacak ve yapacaksa, kendisinde olan ve kendisinden doğan ile başlamak zorunda.

.

.

Size ait olmayan bir zarfı açtığınızı düşünün…

İçinde bir kitap var. Sizin sipariş etmediğiniz bir kitap… Belki varlığını bile bilmediğiniz, okumayı hiç düşünmediğiniz bir kitap.

Zarfı açtınız, kitabı aldınız, masanıza yerleştirdiniz. O artık sizin kitabınız gibi… Belki de birkaç gün sonra merak edip açacak, okumaya başlayacaksınız.

Ama o kitap size ait değil.

.

.

‘Her insana kendi kitabı verilmiştir.’

Kitabını açıp okuyacak olan kitabın sahibidir.

‘Her insan kapalı gönderilmiş bir mektuptur.’

Mektubu açıp okuması gereken sadece gönderildiği kişidir.

.

Bizler, masumane bir merakla ya da kendimizi keşfedememiş olmanın sıkıntısıyla, gözlerimizi bir başkasının hayatına çevirip kopya çekmeye başladığımız anda doğru yoldan çıkmış oluruz.

Çocukken özendiğiniz meslek belki de sizin işiniz değil.

Özenerek aldığınız bir eşya belki sadece birkaç kez kullanılacak.

Arkadaşınıza heves edip başladığınız bir hobi belki zevkten çok sıkıntı verecek.

Herkesin iştahla yediği yemek belki de sizi hasta edecek.

Bizler, yaşayabilmek için, nedense en zor olan o kolay yolu seçer, diğerlerine çeviririz gözlerimizi.

İçeride kaynayan pınarlarımızı keşfedip kendi suyumuzu içmektense, işlenip paketlenmiş albenili suları ararız.

Kendi hayatımıza paralel bir hayat sürdürür, yarın için beklentilerle, bugünü yaşamadan geçeriz.

Kendimizle dolamadığımızda içimizdeki sahte boşluk gittikçe büyür ele geçirir hayatımızı, boşa geçer günler, tüm yapılanlar boşunadır. Her şey boş gelir.

.

Halbuki gerçek boşluk var edendir.

Varoluş boş bir tuval üzerine yazar ve çizer tüm var olanı.

Varoluş kendini gerçekleştirir her bir kelimesiyle, yazdığı her bir satır, çizdiği her bir resimle.

Varoluş kendini keşfeder, kendini öğrenir, kendini hayata geçirir, yarattığı her bir varlıkla.

.

İnsan kapalı ve mühürlü zarfla yaşama gönderilmiş bir mektup gibidir.

Zarfın içindekini önce merak etmesi, açıp okumaya niyet etmesi gereklidir.

Ne tuhaftır ki, mektubu merak edip açan herkesin karşılaşacağı aynı şeydir.

Beyaz boş bir sayfa.

Varoluşun var eden gerçek boşluğunu sunan bir sayfa.

İnsanın kendi mektubunu kendisine yazması gereklidir.

Kalem elinde, her bir kelimesini seçerek, yaşamının kitabını sayfa sayfa tamamlaması beklenir.

Öyle bir dikkatle eğilmelidir ki önündeki boş sayfaya, kendisine ait olmayan hiçbir şeyi merak bile etmemelidir, kolayca yoldan çıkaracak olan.

İnsan için tek bir doğru yol vardır.

Kendi yolu.

.

Çocukluğunuzda size öğretilen her şeyi koyun bir kenara.

İdrak ettiğinizde, ‘başkasının mektubunu okuma’ diyen o tembihe de artık gerek yok.

Okunacak bir mektup yok dışarıda.

Özenilecek, imrenilecek bir yol yok dışarıda.

Bugün, şimdi, artık bu yaşam bir tek size ait.

Alın kalemi elinize, yaşamı anlatın kendinize.

.

.

İnsanın tek bir evi olur kendi evi,

Tek bir adresi olur kendi adresi,

Tek bir kimliği olur kendi kimliği.

.

Bilirim ki, bütün yazdıklarım bir tek kendim içindir.

Hepsi kendime gönderdiğim birer mektuptur.

Yazmaktan ve okumaktan zevk aldığım,

Kendimden kendime bir muhabbette, yaşam...

.

.

.