Şehadet

Vatan şehit vermeden kazanılmıyor…

.

içimde bir vatan

kopuyor bir cins tufan

kıran kırana bir savaş

hakkıyla yaşamak

yaşamıma ve kendime

sahip çıkabilmek için

.

Kimleri kaybettim bu güne kadar…

Benim için kimler canını feda etti…

Bilemedim, ta ki fark edinceye kadar…

.

.

Bu dünyada karanlık ve aydınlığın savaşı bitmez derler. Dünyanın düzeni bu derler. Yaşamın doğal bir süreci…

Savaş varsa eğer bu dünyada, kurtulup zafere kavuşan kadar, kaybeden de vardır.

Kazananların yerini biliriz de, kaybedenlerin yeri nedir bu yaşamda?

Savaşın içinde canını verenlerin yeri nedir bu hayatta?

.

.

İnsan, kendisine öğretildiği gibi yaşarsa, iyi iyidir, kötü kötüdür.

Hâlbuki, gece karanlığı getirdiği için kötü olabilir mi? Mümkün müdür kışın soğuğu, çölün susuzluğu getirmesine kötü demek? İnsanın hep bir bahar gününün tatlı esintisi ve güneş ışığının sıcak kucaklaması içinde yaşamaya imkânı var mıdır?

Yaşam, “Sınırsız bir zenginlikte benim sofram” der, “her gün aynı yemek konulmaz aynı tabağa...”

İnsan ne kadar sevdiklerini beklese de, yaşam tatmasını ister her tadını, bazen de açlığın verdiği hissiyatı.

İnsanın öğrenmesini bekler, her şeyi yiyebilmeyi ve her şeyi hazmedebilmeyi.

.

Oysa kolay mıdır hazmetmek? Kolay mıdır her şeyi yiyebilmek?

İnsan olabilmek için çıkmak gereklidir hayvanlar âleminden…

O âlem ki, kimin ne yiyeceği bellidir ve keskindir sınırları… Tek bir uygunsuz lokma bile canından edebilir bir hayvanı.

.

İnsan, yeryüzünün tüm tatları kendisine sunulmuş olan….

Herkes kendi toprağında yetişene aşina olsa da, yeryüzünün tüm toprakları sayısız çeşit sunar insanın âlemine. Yaşamı kabullenmek, sunulanı almak ve kendi beden toprağında işleyebilmektir. İşleyip dönüştürebilmektir. Hepsi can vermek içindir insana.

Bedene can veren gıda iken, ruha can veren gıdadaki mânâ olur.

.

Ve hiçbir vatan şehit vermeden kazanılmaz.

Birileri insan için can verir gıda olur, birileri insan için can verir mânâ olur.

Mânâ’yı fark edebilirse insan, şahit olabilirse olana, o zaman can veren her şey şehit olmuştur.

İnsanın yaşamı, –görebilirse eğer– ‘kurtuluş savaşı’nın meydanıdır hayat alanı. Kazanan ya da kaybeden yoktur bu savaşta, tek bir hedefi vardır, hürriyete kavuşmak. Özgür olmak. Kendi vatan beldesine sahip çıkmak. İşgal edilmiş bir yaşamı, hakkıyla yaşamayı, geri almak.

.

Görünür âlemde insan, içine doğduğu, üzerinde yaşayıp büyüdüğü toprağa vatan dese de, insanın kendi vatan beldesi beden toprağıdır. Aydınlık ve karanlığın meydan savaşı insanın içinde kopar kıyameti. Ne birine iyi ne de ötekine kötü denebilir, savaşın asıl galibi dengeyi kuran insan olur.

Ve kuruluncaya kadar denge, birileri can verir insan için…

İnsanın görünmeyen âleminde süregelen savaşın görünür âlemindeki yansımasıdır hayatı. Ve insanın, o tek bir insanın, şahit olabilmesi için hâkikate, canını verir niceleri, şehit olur.

Ta ki, fark edinceye kadar…

İnsan, kendisi, şehadet edene kadar…

.

.

Gün gelir şehit olurum

Bir insan şahit olsun ve dirilsin diye

Gün gelir ben’im için şehit olunur

Şahit olayım hakikâte, insanlığıma dirileyim diye

O hâlde, kim diyebilir ki şehitler ölmüştür?

Şehitler ölmez

Şahit olanın âleminde daima diridirler.

.

İnsan vakti geldiğinde şahit olur kendi asılsız inanışlarına. O halde, hakikâti açığa çıkaran, her ne ise veya her kim şehadetle, minnettar olmak gerekir verilen cana…

.

.

Kusurlu Peygamberler

İnsanın içinde kusursuzluk için duyulan derin bir özlem var…

Yaşamın mükemmel olmasını arzulayan bir özlem…

.

Hâlbuki düzeltecek ne çok şey var yaşamda… kusursuzluğu arayan insan için.

.

Gözlerini kendisine çevirdiğinde, şaçı, başı, kıyafetleri –kolay belki bunları değiştirmek– ama yetmez, boyu, kilosu, bedeni –hele bir de bütünü bir yana bırakıp parçalara indiğinde-…

Dışını bırakıp içine geçtiğinde, düşünceleri, duyguları, huyları, alışkanlıkları –üstelik bir de sıkıntı veriyorlarsa-, ne çok şey vardır değiştirecek insanın kendisinde.

Gözlerini dışarıya çevirdiğinde, evinde, eşyalarında, mahallesinde, şehrinde, ülkesinde –sınır gittikçe açılır– dünyanın düzeninde ne çok şey vardır düzeltecek…

Üstelik bir de diğerlerine çevirdiyse gözlerini, herkes kusurludur, kiminin tipi, boyu posu, kiminin huyu suyu –bir şey tamam olsa diğer bir şey kusurludur mutlaka– bir ömür geçse yetmez hepsini düzeltmeye.

.

Kusursuzu arayan insan, aradığını yanında olmayan, hayalinde var olanda bulabilir ancak.

.

Efsanelerde anlatılan kahramanlardır kusursuz olan.

Tarihe adını yazmış olan cesur, akıllı, güzel insanlardır kusursuz olan.

Bilge olan, insanlığa ışık tutmuş olanlardır kusursuz olan.

En kusursuzu ise yaratıcının mesajını taşımaya muktedir olanlardır.

Kusurluların arasından itina ile seçilmiştir onlar.

Kusursuzdur peygamberler insan için.

Gerçekten de öyle midir?

Yaşam için bir farkı var mıdır kusurlu olanın ve kusursuz olanın?

Yaşamda mutlak kusursuzluk var mıdır?

İnsan bulacak mıdır aradığını? Dinecek midir içindeki derin özlem?

Varlığın birliğinde, ne biri ne diğeri ayrı olmadığında, hem biri hem diğeri bütün olduğunda belki de aramaktansa anlamaktır önemli olan…

Hakk ile halk oluyorsa insanın dünyası, kusurların da kusursuzluğun da kaynağı aynı yer değil midir aslında…

İnsan, tüm bu arayışı içerisinde bir gün fark eder ki, barışa ve huzura ihtiyacı vardır en çok.

İçindeki eleştiriyi, çekişmeyi, dışlamayı, yok etme arzusunu bırakıp kabullenmeye, anlamaya, hoş görmeye, her şeyin yerini bilmeye ihtiyacı vardır.

Okula giden çocuklar gibi, öğrenmesi için önünde açıp okuyacağı bir kitap vardır herkesin. Kendi yaşamının kitabı.

Kitap, –okusa da okumasa da– açıktır insanın önünde.

Ne zaman ki kitabını fark eder insan, eline alır –yaşamını-, okumaya başlar kendisine anlatılanı.

Ve bazen de yazar birisi kitabını –yaşamını-, kendine aktarılan ve öğretilen doğru yolu.

Kimi şimdi öğrencidir, kimi artık hem öğrenci hem öğretmendir bu hayatta.

Her bir kitaptan çıkarılacak bir ders vardır mutlaka ama, insanın asıl kitabı kendine verilen kitaptır bu yaşamda.

Bu yüzden, vakti geldiğinde dışarıya kapanmalıdır kulaklar bir ân’lığına, ki duyabilsin içinden yükselen sesi.

O ân’ı fark edebilirse insan, fark edebilirse ve izin verirse o kaynaktan gelen safi sesin sözlerine, yeniden doğabilir yaşama…

yeni bir yaşama

.

bakireden doğan…

dışarıdan hiçbir bilginin döllemediği,

hiç bir söz ile kirlenmemiş olandan

dünyaya gelen...

bakir olan kaynaktan,

ne doğmuş ne doğurulmuş olan

kendi içinden

kendi hakikâtini açığa çıkaran…

saf, temiz, özgün ve bütün

sadece bana ait olan,

her şeyiyle yaşam olan…

.

.

.

Yaşamın dengesinde kusur ve kusursuzluk bütünler birbirini.

Bir ân gelir birini seyreder bir ân gelir ötekini seyreder insan.

Hem kusurlu hem kusursuzdur yaşam ve yaşama ait olan.

.

Ve bir gün öyle bir göze sahip olur ki,

tüm perdeleri kalkar,

her şeyi olduğu gibi yerli yerinde,

kendi gerçeğini gözlerinin önünde,

apaçık aşikâr görebilir insan…

Beslenme Zinciri

Canlı organizmalar hayatlarını sürdürebilmek için besine ihtiyaç duyarlar.

Besin, kısaca, varlığı sürdürebilmek için gerekli olan şeydir.

Gıda olarak düşündüğümüzde, organizma için gerekli olan, yenilmeye, beslenmeye elverişli her türlü maddedir. Bunlar su, mineral, tuz gibi inorganik veya bitki ve hayvan kökenli organik kimyasal maddeler olabilir.

Besleyici maddeler genel olarak yenilebilir ve içilebilir. Canlı organizmanın bedeni içine aldığı bu maddeleri işleme sistemi kendiliğinden ve doğal olarak geçekleşir. Faydalı bölüm işlendikten sonra faydasız bölüm bedenden dışarı atılır. Bu otomatik sistem organizmanın yeterli besin alıp almadığını, besine ihtiyacı olup olmadığını farklı göstergelerle bildirir. Bedenin dilini anladığında, organizma, sistem ile uyumlu hayatını devam ettirebilir.

Ancak bazen sistemin bu yerleşik aklını bozan etkenler ortaya çıkar. Alınan besin görünürde yenilebilir ve faydalıdır halbuki bu faydalı görünenin içine zarar verici etkenler dahil olmuştur. Zehirleyen gıdalar, kimyasal bileşikler, ilaçlar, uzun süreli tüketimi bedene hasar veren gıda türleri gibi bugün artık bunları bir miktar ayırt edebiliyoruz.

.

Gıda yelpazesi, bitkiler, böcekler, kuşlar, balıklar ve kara hayvanları âleminde her türün kendisine özgü, nisbeten dar bir sınıra sahip. İnsan ise beden olarak kara hayvanları âlemine yakın olmasına rağmen neredeyse her şeyi besin olarak kullanabilir durumda.

Bu yelpaze o kadar geniştir ki gıdanın ötesini içine alır.

.

İnsan ne ile beslenir?

Yaşamla uyumlu bir insan dünyanın beş tadını tüketebilir. Acı, tatlı, tuzlu, ekşi ve baharlı tüm tatlar insan için uygundur. İnsan bu tatları, bitkiler, tohumlar, kökler, meyveler, hayvansal gıdalar üzerinden sağlar. İnsanın geniş yelpazesi o kadar sınırsızdır ki tatları yalın halleri ile tüketmenin yanı sıra birbirleri ile harmanlayarak değişik yemek türleri, tarifler olarak bildiğimiz birleşimler yaratabilir. Hem, hayvanlardan farklı, çiğ bir tüketim de değildir insanın ki. İnsan lezzet dediğimiz bir ögeye sahiptir. Bu yüzden sadece içerik değil pişirme yöntemleri de çeşitlidir insan için. Yemek insan için doymanın ve hayatı sürdürmenin yanı sıra bir zevk unsurudur.

Ama insanı besleyen sadece farkındalıkla yapılan bu gıda tüketimi değil. İnsan farkında olmadığı bir başka besin zincirinin de bir parçası.

.

Bütünlüğü içinde insan kendi başına canlı bir varlık. Kâinatın içinde ise onun bir parçası. Dünya üzerinde dünyanın bir parçası. İnsanın bedeni içinde uzuvları ve organları beden bütünlüğünün görünen birer parçası.

Ama tıpkı kâinat gibi, tıpkı yaşam gibi, insanın bütünlüğü hem görünen hem de görünmeyeni kapsıyor. İnsanın sahip olduğu her düşünce, her duygu, her kavram bu bütüne ait görünmeyen birer canlı varlık. Ve tıpkı görünen bedenler gibi beslenmeye ihtiyaçları var.

Günümüzde enerji beden tanımı çoğu kişi için bilindik. Yine de enerji bedenin nasıl çalıştığı ve alt yapısı, fiziksel bedenin doku, kas, organ yapılarının ve işlevlerinin bilindiği kadar bilinmiyor. Oysa belirli organların, uzuvların belirli görevleri yerine getirmesine benzer, enerji beden de hayatiyet verirken kendi sistemi içerisinde farklı katmanlarda ve görevlerde bu bütünlüğün içinde hizmet veren unsurlara sahip.

Fiziksel olarak karaciğer temelde bedenin iç temizliğini, toksik ve zararlı maddelerin arındırılıp atılmasını sağlar. Enerjetik olarak ise karaciğer zihinsel ve duygusal bir işleve sahiptir; analiz ve ayırt etmekten sorumludur.

Fiziksel olarak akciğer temelde nefes alış veriş vasıtası ile kanın oksijenlenmesini ve karbondioksitten arınmasını sağlar. Enerjetik olarak ise akciğer eski olandan kurtulmak ve yerine yeniyi getirmekten, tazelenmekten sorumludur.

Aynı şekilde, fiziksel olarak kalp temelde bedenin besin ihtiyaçlarının, gereken oksijenin dağıtımını ve bunun için kanın bedende dolaşımını gerçekleştirir. Enerjetik olarak ise kalp, bilinç, düşünce ve duygulardan sorumludur.

Batı tıbbı olarak adlandırdığımız modern tıp daha çok bedensel sağlıkla ilgilenirken, doğu tıbbı fiziksel beden yanı sıra enerji beden üzerine de çalışır. Her iki tıbbın sahip olduğu psikoloji anlayışı birbirlerinden farklıdır. Batı, buradaki dengesizlikleri konuşma terapisi ve kimyasal düzenlemelerle tedavi ederken doğu, enerji bedendeki dengesizliğin düzenlenmesi için bazı duygu, düşünce ve kavramların gözden geçirilip arındırılmasına yönelik teknikler kullanır.

.

Her düşünce, her duygu görünmeyen birer canlı varlıktır demiştik. Var olan her şey hayatta kalabilmek için beslenmek ister.

Görünür âlemde bu besin zinciri göz önündedir. Kimin kimi yiyeceği aşağı yukarı bellidir. Görünmeyen âlemde ise kimin kime besin olduğunu bulmak için biraz daha dikkat etmek gerekli, biraz daha yaşamın işleyişinin farkında olmak gerekli.

Bir insanın gün içerisinde neyi ne kadar yemesinin bedeni için yeterli, sağlıklı ve uygun olduğunu tanımlayabiliriz. Peki aynı insanın düşünce ve duygularının her gün neye ne kadar ihtiyacı olduğunu söyleyebilir miyiz?

İlk bakışta yanıt hayır.

Ama aslında yanıt evet. Sadece biraz daha dikkat vermemiz gerekiyor. Düşünceler ve duygular, acıkan bedenin açlık ihtiyacını göstermesi gibi, beslenmek için kendilerini ön plana çıkarır ve bedensel açlığın zihni yöneltmesi gibi kendi açlıklarını doyuracak şeye yöneltirler.

Kendi yaşantımıza bakmamız anlamak için yeterli.

.

Gün içerisinde sahip olduğu düşünceleri ve duyguları gözlemleyebilen birisi, onları ne ile beslediğini de görebilir.

Okuduğu, dinlediği haberler, kitaplar, yazılar, seyrettiği filmler, ilgi gösterdiği alanlar, yaptıktan sonra kendini iyi ya da kötü hissettiği şeyler, birlikte olduğunda güçlü, motive ve zinde olduğu veya tükenmiş hissettiği insanlar. Ayrılamadıkları, alışkanlıkları, hiç bir şekilde yanında duramadıkları… Bütün bunlar o insanı besleyen ya da kendisinin beslediği ögeleri gösterir.

Her insan kendi merkezinde bu beslenme zincirininde tüketen olduğu kadar bir diğerinin merkez olduğu halde de tüketilendir.

O halde biraz daha dikkat etmek iyi olur, nasıl yaşadığımıza…

.

Fiziksel türde gıda beslenme zincirinde tüketilmek, organik yapılar için hayatını kaybetmek demek. Bu nedenle türlerin devamı ve hayatta kalabilmelerini sağlayan beslenme ihtiyacı belirlenmiş sınırlara sahip. Aç oldukça yenir, tüketilen şey her yönüyle yaşam zincirine geri döner, son bakiye toprağa ve toprak canlılarına aittir. Hayatta kalmak için kendinizi korumanız ama yine yaşamak için öldürmeniz gereklidir.

Oysa fiziksel bir yapının olmadığı enerji âleminde beslenme başka bir doğaya sahip. Tüketen ve tüketilen ilişkisi olduğu kadar, yok etmeden karşılıklı birbirini besleyen ve geliştiren bir ilişki türü de mevcut.

Bir düşüncenizi ele alın. Şimdi onu izleyin… Bu düşünce ilk ne zaman ortaya çıktı, ne kadar süredir sizinle birlikte? Her gün bir şekilde kendini hatırlatıyor mu ya da bir süre unutulup tekrar mı beliriyor? Ne olduğunda güçleniyor, daha belirginleşiyor ve neyin olması onu zayıflatıyor?

Bu düşünce bir korkunuz olabilir, genele ait çok basit bir şey: “Yaşamak için para gereklidir...” Belki de herkesin hemfikir olduğunu düşündüğünüz bir şey: “Para kazanmak için çok çalışmak gerekir…” Düşüncedeki vurgu ‘para’da, ‘çok’ta, ‘kazanmak’ta ya da ‘çalışmak’ta olabilir. Vurgu neredeyse o alan önemlidir… Sizin için önemli olanın ‘para’ olduğunu farz edelim. Aslında bu düşünce bir kavrama dönüşmüş durumda ve ‘para’ya ait düşüncelerinizden sadece birisi. İçinizde ‘para’ya ait sayısız düşünce varlığını sürdürüyor. Birbirlerini destekliyor ya da birbirleriyle çatışıyorlar. Bu düşünceler var olabilmek için sizin üzerinden beslenecekler. Aslında sizinle beslenecekler. Ve siz de onları besleyebilmek için kendinize kaynaklar bulacasınız. Okuduğunuz bir haber, arkadaşınızla yaptığınız bir konuşma, zihninizde durmaksızın dönüp duran içsel diyaloglar besin olacak.

O haberleri yazanlar sizin için besin üretiyorlar, ama bu üretim olumsuz bir düşünce içinse aslında sizin için toksik. Arkadaşlarınızla yaptığınız konuşmalar da aynı şekilde. Dedikodular, şikayetler, karamsarlık, tüketim üzerine yapılan çoğu şey insan için toksik.

Toksin ise tuhaf bir varlık. Yerleştiği ortama zarar vermesine rağmen etkisini artırmak için elinden geleni yaparak kendini bir alışkanlığa dönüştürmeye meyilli. O yüzden ‘kötü’ dediğimiz çoğu şey çok kolay bir şekilde alışkanlık olur; ‘kötü alışkanlık’. Bu sadece içki, sigara da değil, durağanlık, karamsarlık, şikayetçilik, dedikoduculuk gibi bir alanda alışkanlık haline dönüşmüş bir yaşam olur.

Birileri sizin için besin üretirken siz de birilerinin besini olursunuz. O sevdiğiniz arkadaşınız dertleşmek için içini size döker, komşunuz memleketin gidişatından size şikayet eder. Ama bu kadarı ile kalmaz, annenizin, babanızın, eşinizin, çocuğunuzun da sizden beklentileri vardır. Görünüşte iyi niyetli ilgi, sevgi isterler, kendi yaşamlarına uygun olması için sizi şekillendirmek, kontrol etmek isterler. Sizi yaşamlarının hayati parçası haline getirir, bağımlı olur, siz olmadan yaşayamaz hale gelir ve en uç sınırda sizinle kendilerine bir yaşam inşa eder sizin yaşamınızla beslenirler.

Sadece sevgilerini değil, bazen öfkelerini, korkularını, endişelerini beslersiniz. Fark etmeden…. Sonra da aynı evde, aynı ülkede, aynı dünyada yaşadığınız bu canavarların neden bir türlü gitmediklerini düşünürsünüz.

Bugün sunî gıdalar, zehirli, kirlenmiş, ilaçlı gıdalar, sağlıksız gıdalar, dengesiz tüketilen gıdalar, doğaya, canlılara, yaşama verilen zarar aslında hepsi insanın sağlıksız yaşam halini ve dengesini yitirmiş varoluşunu işaret ediyor.

Halbuki tam tersini yaşamak mümkün.

.

Tüketme ve tüketilmenin ötesinde birbirini besleyen geliştiren bir ilişki türü de mevcut.

.

Sevgi her şeyin ilacıdır‘ denilir. İlaç olabilmesi için o sevgi, hakiki, samimi ve kapsayıcı büyük bir sevgi olmalıdır. Bencil ve küçük sevgiler sözde karşı tarafı severken aslında tükettiğinin farkında olmaz. Bir annenin bile çocuğuna duyduğu sevgi, onun kendi başına bir birey olmasına izin vermiyorsa küçük sevgidir.

Birbirini beslemek demek, üretme ve tüketme, alma ve verme dengesinin kurulmuş olması demektir. İnsanın duygu ve düşüncelerini besleyen diğer duygu ve düşüncelerle kuracağı karşılıklı, sağlıklı ilişkilerdir.

Yaşamda insan kendisine arkadaş olarak, fikirdeş, duygudaş insanları seçtiğinde bir denge kurma şansına da sahip olabilir. Karşılıklı alınan ve verilen fikirler sohbet, karşılıklı hissedilen güzel duygular muhabbet kurulmasını sağlar.

Ancak sadece benzer fikir ve duygular yeniliğin ve gelişimin önünde bir engel de olabilir. Yaşamı her yönüyle, her haliyle kabullenen insan her şeyi hazmedebilen insandır. Farklı bir görüş bile bu kişi için tabağındaki değişik bir lezzet olacaktır.

Bu gerçekleştiği anda, sadece tüketim amaçlı kurulan zincir doğasını değiştirir üretim yapabilecek hale gelir.

.

Üretim ne demektir?

İnsanlığın gelişmek ve devamlılığını sağlamak için ortaya çıkardığı her şey bir üretimdir. Modern toplumlarda tarım, sanayi, teknoloji gibi farklı alanlarda insanlığın hizmetine ve yararına sunulmuş sayısız üretim nesnesi görebiliriz.

Bununla birlikte üretim fiziksel yaşamın devamlılığının ötesinde bir kapsamdadır. İlkel olarak adlandırdığımız ilk insanların yaşam dönemlerinde dahi, anlamak ve anlamlandırmak üzerine ürettiklerinin izlerini görebiliyoruz. Bugün sanatın ilk örnekleri denilen çizimler, heykeller, inançlarını gösteren tanrıça, tanrı, hayvan sembolleri, giysiler, eşyalar, takılar, evler, köyler, şehirler, mabedler, hepsi insanın hem yaşamı korumak, kolaylaştırmak, güzelleştirmek hem de kendini ifade etmek için ortaya çıkardıkları.

.

Tek bir el, bir arada onlarca el… İki farklı insanın, iki farklı kültürün birleşmesinden doğanlar aslında karşılıklı birbirini besleyen ve geliştiren bir ilişkinin varlığını ortaya koyar.

‘Ben ve biz’in kaynaştığı, bir bütün olduğu bu birliktelik, birbirini tüketmeden, yaratılan ortak alanın her iki tarafı da beslemesini hatta verdikçe güçlenmesini sağlar.

Bu ortak alan, yaşam verebilen yaratılışın kaynağı ile bağlantıdadır. Sonsuz ve sınırsız olanın kaynağı.

.

Bir’i ve bir’liği anlayabilmek…

Yaşamda her birey kendi tekliğine ve özgünlüğüne sahip. Bulup ortaya çıkarması gereken bu bireysellik insanın yaşamının kıymetini gösterir. Kendi tekliğini ve özgünlüğünü bulan her birey ise birliktelik ile çoğalır. Yaşam birleşik bir bütündür. Hem tek’tir hem de bu tekliğin içinde çok’tur.

Beslenme zincirinde hayatta kalma ve tüketmenin bir adım sonrasına geçebilen insan üreten insan olur. Tüketmeden üretebilen insan. O zaman yaşam, bambaşka bir dünya açar bu insanın karşısına. Sonsuz ve sınırsız kaynağın ortaya çıkarabildiklerini, gücünü ve yaratımını fark eden insan için korku kalmaz, sınır kalmaz.

.

İçinde yaşadığımız kâinatın temel yapı taşları –aslında mağara duvarındaki ellere benzer– birbirleriyle birleşerek elementleri, maddeleri, bugün gördüğümüz sayısız canlı ve cansız varlığı ortaya çıkardı.

Kimi birbirine benzer kimi tamamen farklı bu varlıklar halen yaratımın temel yapı taşlarını oluşturuyor, birbirleriyle birleşerek gördüğümüzün ötesinde yeni ve benzersiz bir yaşamı var etmek için.

Bunu fark eden insanın yapması gereken tek şey bu birleşmeye izin vermek olacaktır.

Yararlı olanı kullanmak yararsız olandan arınmak insanın üretken yaşamına açılan kapının anahtarı gibidir. Yaşamın neşesi ve güzelliği bu tarifsiz doğurganlıkta gizlenmiş insandan açığa çıkmayı bekler.

İnsanın kendisinin yaşamın bizzat yaratıcısı olduğunu fark etmesini ister.

.

.

.

Değeri ve Yeri Nedir?

Görünen o ki herkes bilmek istiyor… ama neyi bilmek?

.

Kimi olanı bilmek istiyor, haberleri dinliyor… Nerede hangi ülke savaş içinde, liderler ne diyor, nelerin fiyatı arttı, bu gidişat nereye… Ama bu yeterli değil, dünya ve ülkenin hâli bir yana, kim kime ne demiş, kim nerede kazanmış nerede kaybetmiş, kimler birilerinin canına, malına el uzatmış… Bu da yetmez, akrabalarım, arkadaşlarım, beraber çalıştıklarım, alışveriş yaptığım bakkalım, manavım, insanlar, şu meşhur olanlar, ne giyiyorlar, ne yiyorlar, kime ne söylüyor, neler anlatıyorlar… Bilmek istiyor kimileri.

Kimi olmuş olanı bilmek istiyor… Tarih, siyaset, edebiyat, kültür, sanat, medeniyet, ilim, bilim… Bugün bizi, insanı buraya hangi adımlar getirdi, neleri keşfetti insan, hangi denizlere açıldı, hangi kara parçalarını fethetti, uzayın derinliklerinde neler buldu, denizlerin gizemini çözebildi mi, nasıl belgeledi bulduklarını, hangi kitapları, şiirleri yazdı, hangi söylevlerle bildiklerini insanlığa aktardı… Bilmek istiyor kimileri.

Kimi olacak olanı bilmek istiyor… Yıldızlar, kehanetler, rüyalar, içsel veya dışsal, bilim dışı ya da bilimsel öngörüşler, istatistikler veya tahminler… Henüz bilinmeyeni bilmek istiyor kimileri.

Kimi kâinatı bilmek istiyor…

Kimi sadece yaşamı.

Kimi diğerlerini bilmek istiyor…

Kimi sadece kendini.

.

Ve insan merak ettikçe her sorusunun yanıtını buluyor bir şekilde.

Ne merakın bir sonu var ne de bilmenin.

Ama zamanın, insan yaşamının bir sonu var.

O yüzden en iyisi bir sınır çizmek bilinen ve bilinmeyen -bilinemeyen- arasına…

En iyisi kendi alanını belirlemek.

.

.

İki basit soru insanın yaşamını tümüyle değiştirebilir.

“Benim için değeri nedir?”

“Benim için yeri nedir?”

.

Şimdi, yazıyı okumaya ara verip başınızı kaldırın, etrafınıza bir bakın….

Oturduğunuz yerden hemen yanıbaşınıza çevirin gözlerinizi, en yakınınıza…

Gördüğünüz her bir şeyin üzerine sorun bu iki soruyu kendinize… Ve her yanıtınız üzerine düşünün biraz…

Kahvemi ya da çayımı içtiğim bu fincan, benim için değeri ve yeri nedir?

Oturduğum bu koltuk, benim için değeri ve yeri nedir?

Duvardaki resimler, benim için değeri ve yeri nedir?

Masada duran şu biblo, benim için değeri ve yeri nedir?

Okuduğum bu yazı, bu kitap, benim için değeri ve yeri nedir?

Değeri ve yeri nedir, içinde yaşadığım bu odanın, bu evin, bu mahallenin, bu şehrin, bu ülkenin, bütün bu mekânların ve eşyaların?

Cansız diye nitelendirdiğim ama her an birlikte olduğum bu şeylerin değeri ve yeri nedir benim için?

Peki ya canlı olanlar?

Ailemin, arkadaşlarımın, komşularımın, bir ülkeyi paylaştığım vatandaşların, dünya üzerinde benim gibi yaşayan tüm insanların, hayvanların, bitkilerin, havanın, suyun, besin olup can verenlerin, gecenin, gündüzün, mevsimlerin, ışığın, karanlığın, güzelin, çirkinin, gördüğüm, dokunduğum, işittiğim, tattığım, kokladığım tüm bu şeylerin, dünyanın ve yaşamın değeri ve yeri nedir benim için?

Ya düşündüklerim, duygularım, arzularım, sevdiklerim, saygı duyduklarım, korktuklarım, anlam yüklediklerim, anlamsız bulduklarım, ülkülerim, hedeflerim, becerilerim… Bu dünyada nedir değeri ve yeri benim yaşamımın?

En nihayetinde, yaşam bulduğum bu varoluş içerisinde, kendi değerim ve yerim nedir… benim için?

.

.

Yaşam kaos ve düzen arasında gidip gelir, kurulur, yıkılır, yeniden kurulur ve yeniden yıkılır ve yeniden yeniden…

Kaos potansiyeldir. Bilinmeyene gebedir. Bilinmeyen, belki doğacak belki de doğmayacak olan.

Kaos’un bilinmeyeni yaşamın bir yarısı olsa da, insan için yaşam diğer yarının bilinen düzenidir. Yaşam, ince bir denge hâlinde var olan Dünya’dır. Hava, su, toprak, ışık, ısı birazcık azalsa ya da artsa bozulacak, yok olacak olan bir düzen. Yaşam, ip üzerinde yürüyen cambaz gibi bulmak zoundadır dengesini, var edebilmek için Dünya’sını.

Bu yüzden yaşam bilir, her şeyin değerini ve her şeyin yerini…

.

Yaşamla uyumlanmak isterse insan önce dengeyi öğrenmelidir.

Kendi bedeninin, düşünce ve duygularının, sahip olduğu kavramların, aldıklarının ve verdiklerinin, bildiklerinin ve yaptıklarının, içindekilerin ve dışındakilerin dengesini kurabilmeyi öğrenmelidir.

Yaşam alanının dengesini korumayı öğrenmelidir.

İnsan yaşam gibi bilmelidir, dengeyi kurabilmek için, her şeyin ve herhangi bir şeyin, herkesin ve birisinin, kendisi için değerini ve kendi yaşamındaki yerini.

.

.

Kaos’a aitse etrafında gördüklerin, bil ki yaşamın bilinmeyene gebedir.

Bir sonraki adım doğumun getireceği düzendir.

İpin üzerinde yürüyebilmek denge ustası olmayı gerektirir.

İleriyi görebilmek her seferinde yeniden sağlam bir adım atabilmek için gerekendir.

Gebe ise yaşam beklemek gerekir doğacak olanı.

Güzel şeyler düşünmek gerekir.

Güzel olanı davet etmek için her ân’ı güzellikle kuşatmak gereklidir.

İnce ipin üstünde yürüyen insanın elindeki denge sopası olur iki basit soru:

Benim için değeri nedir?.. Benim için yeri nedir?..

.

.

Değer dediğimiz şey ise sabit görüldüğünde pek yanıltıcıdır ilk başta.

O kadar yanıltabilir ki, bazen değer verilen zehir olur yok eder, bazen değeri bilinmeyen panzehir olur kurtarır bütün bir yaşamı.

Değer, görünmeyen bir özdür, kiminle ve neyle birleşirse oraya taşır aktarır sahip olduğu cevheri.

Bu öyle bir özdür ki, hem hiç değişmeden kalan hem de maddi manevî, zamansal mekansal her an değişmekte olan.

Değerin özüdür belirleyen yaşamdaki yerini. Kimi değer işlevdedir, kimi biçilen pahada, kimi zevktedir.

Nehir kenarında suyun bolluğu, kaynak noktasında suyun saflığı ve temizliği, denize kavuştuğunda suyun birleşip bütünleşmesi, çölde kaldığında suyun yokluğu gösterir değerini ve yerini.

İnsan, gerçekten yaşamak isteyen insan, her gününe yeni baştan başlamasını bilmelidir.

Bilmelidir ki, yaşam her an farkında olmasını ister, değişenin ve değişmeyenin, hava ve su gibi değerini hiç kaybetmeyenin.

.

İnsan için yaşamın doğuş noktası kendi durduğu yerdir ve kendi yaşamı sahip olduğu en büyük değerdir. Bir unutup bir hatırladığı en büyük değer…

Şimdi, tekrar bakın etrafınıza.

Aynada kendinize bakın, ama en derine, göz bebeklerinizin içine, doğumun gerçekleştiği yere.

Değer, görünende değil asıl görünmeyende, dışarıdan yansıyan aslında içeride.

Ne yakınlık ne de uzaklıkla ölçülmez ait olduğu yer çünkü, yeri değerinin eşidir.

Bugün kaos varsa yaşamınızda bilin ki doğacak olana gebedir.

Doğumu yapacak olan ise sizden başka biri değil.

Yaşam göz bebeklerinizden doğar hayata.

İnsan, salt yaşam olduğunu bildiğinde anlar kendi gerçek değerini.

Bilir ki kuracağı yaşam kendi biricik eseridir.

Şikayet yaşamını başka ellere emanet ettiğini gösterir insana.

Her doğum cesur olmaktır.

Her doğum yeni yaşamın sorumluluğunu almaktır.

Her doğum yeni bir isimdir yaşama doğan.

Kendi ismini almaya hak kazanan,

Kendine gerçek ismini verebilen,

Yalnızca kendini doğuran insan olur yaşamda…

.

.

.

İnsan

İnsan içindeki hayvanî tarafı nasıl fark eder?

.

Hiç kimsenin kendisine yakıştırmak istemediği bu yön sanki hep başkalarında gözlemlenen bir şey gibi. Genellikle de öfkeli, kaba, saldırgan olanlara atfedilir.

Halbuki hayvanlar âlemi çok renklidir.

Kiminin avcı kiminin av olduğu bu yaşam alanı halkalarıyla bir zincir gibi birbirine bağlı örgüsel bir yapıya sahip.

Bilimsel açıdan baktığınızda, kimin kime besin olacağını, avcı ve av doğalarının tanımlarını, nerede yaşadıklarını, nasıl ürediklerini, genel karakterlerini bulabilirsiniz. Çok uzağa değil, şehirdeyseniz kendi mahallenize baktığınızda evcil hayvanları ya da kırsalda besi hayvanlarını hemen kendi yaşam alanınızın içinde görebilirsiniz. Onlar uysallaşmış ve insana alışmış yapılarıyla bir nevi kabullenme içindedirler… insandan geleni.

.

İnsandan gelen nedir?

İnsanı hayvandan ayıran nedir?

.

Hayvanları bitkilerden ayıran, duyumsama ve hareket yetenekleri ise insanı hayvandan ayıran da konuşarak kendini ifade edebilmesi ve aklıdır. Ancak bugün bitkilerin de duyumsama yetenekleri olduğunu biliyoruz. Bitkiler de ışığa duyarlı harekete, büyüme, gelişim hareketlerine sahipler, çiçek açıp meyve vermeleri kendi âlemlerinde bir harekettir. Hatta kök hareketiyle yer değiştiren ağaçlar bile mevcut. Kökler sadece göremediğimiz bir hareketi değil kendi aralarında iletişimlerini, besin alışverişlerini de sağlıyor.

Belki de, hareketin tanımı bir zamanlar oldukça dar bir kapsamla yapıldığı için bugün bu dar içeriği değiştirmeyen insan zihni bitkileri hareketsiz görüyor.

Aynı şekilde hayvanlar âlemine dair de görüşümüz dar olabilir.

İnsan dilinde konuşma yetenekleri olmasa bile iletişime sahipler. Daha ötesi, bilimsel alanda araştırma amaçlı yetiştirilen bazı kuş ve memeli hayvan türlerinin insanlarla da iletişime geçebildiği biliniyor. Akıllı denilen hayvan türleri tanımlanıyor. Ama en ilginci türün genelinde değil de bireysel olarak ortaya konulan farklar. Aynı türden tek bir birey ortaya çıkarak aklın ötesinde bir yetenek sergileyebiliyor.

Bütün türlerin becerileri ise sahip oldukları fiziksel bedenle sınırlı.

Bunu insana hatırlatmak için insan bedenine en yakın hayvanlara bakmak yeterli. İnsanın atalarının bu primatlar ile bağlantısı olduğunu düşünen bilimsel tezler halen geniş anlamda kabul görmüş durumda.

Yine de bu sadece fiziksel olarak düşünülebilir.

.

Bir canlı nasıl var olur?

.

Hayvan kelimesi dilimizde ‘hay’ yani canlı olanı ifade eder. Diğer bazı dillerde hayvan hareket halinde olandır. Tanımlar bir ipucu verseler de geneldir, bu canlı ve hareketli varlık türünü tamamen anlatmazlar. Kuşu kediden, kediyi köpekten ayırt etmek için diğer özelliklerine bakmak gerekir.

Öyle ki, insan da beden olarak aynı kategoride olmasına rağmen insana hayvan değil de insan dedirten kendi özellikleri var. Bilim dünyası dışa bakarak bunu insanın zekasında, düşünme, analiz etme, yorum yapma yeteneğinde görür. İnsan iki ayak üzerinde yürüyendir. Manevî dünya ise içe bakar ve bunu anlamlandırma, fark edebilme, yakınlık kurabilme, anlayış gösterebilme yeteneklerinde görür. İnsan kıyam ederek ayağa kalkmış olandır.

İnsan her iki dünyada da potansiyel olarak en üst gelişim seviyesine sahiptir. Kendini fiziksel ve akıl yönünde geliştirerek mimari, mühendislik, mekanik, elektrik, elektronik, teknolojik, sanayi, bilim, ilim, sanat, bedensel faaliyet alanlarında açığa çıkardığı gibi, kendini duygusal ve ruhsal yönünde geliştirerek sevgi ve saygı üzerine, birlikle beraber teklik ve bireysellik, bütün yaratılış âleminde çevresinde her şeyin yerini ve merkezinde kendi yerini bilmek üzerine açığa çıkarır.

İnsan bir anlamda kendini unutmuş olandır. Tüm yaptıkları hatırlamak içindir.

.

Bitkiler, hayvanlar diğer tüm canlılar ‘can’lıdır, ruh ise bir tek insana aittir. İnsanı hayvandan ve diğer tüm canlılardan ayıran bedenindeki aklı ve konuşma yeteneği değil özündeki ruhudur.

Hiç kimse akıl becerileri düşük seviyede olan veya konuşma yeteneği kaybolmuş ya da hiç ortaya çıkmamış olan bir kişiye hayvan demeyecektir. Sadece potansiyel olarak kısıtlı alanlarını görecektir. Potansiyel, her kişi için doğuştan bazı alanlarda geniş bazı alanlarda dardır. Gelişim için bir pay olsa da kimi müziğe meyillidir, kimi resime, kimi hiç birini yapamıyorum der, ancak yine içinde en iyi yaptığı bir şeyler vardır, arayıp bulmasını bekleyen.

Bir insanı hayvanlığa en yakın gösteren öfkesi, kaba ve saldırgan yapısıdır demiştik. Ancak bu sadece vahşi hayvanlar için geçerli ki, vahşi hayvanlar en acımasız kategori olarak görülebilir. Oysa hayvan olan, hayatta kalabilmek için doğasında bir cins acımasızlığa sahip olmak zorunda olandır. Kurnaz birisi, korkak birisi, sinsi birisi, cesur birisi, dedikoducu birisi, kibirli birisi, açgözlü birisi ve daha sayabileceğimiz nice karakter özelliğini sergileyen birileri de hayvanî bir sıfata, sıfatlara sahiplerdir ve yaşamak için, bir üstten korunmak için bir alta acımazlar.

Her insan içinde öyle ya da böyle bir hayvanlar âlemi saklar. Nuh’un gemisine binen bütün hayvanlar aslında insanın içindedir. Ve insandan beklenen bu hayvanlarla birlikte çıkacağı yolculuktan sonra eski dünyasının yok olması, bambaşka, yepyeni bir dünyaya adım atmasıdır.

Ruhun dünyasına.

.

Yolculuğun sonunda hayvanlar hiçbir yere kaybolmaz. Onlar sadece hatırlatıcı ve yol göstericidir.

Dönüşüm ve kurtuluş insan içindir.

İnsanın, insan olduğunu hatırlaması, bedeninin içinde ikâmet eden ruhunu ve ruhunun biricik vatanını fark etmesi içindir.

.

Bütün manevî öğretiler ya da dinler, insan bedeni ile doğan varlığın kıymetinden bahseder. Bu beden dünya üzerinde en yüksek potansiyeli, ruhu açığa çıkarma şansına sahiptir.

Ancak, potansiyel sadece potansiyeldir. Harekete geçmeyen hiç bir güç, bir yeteneği geliştirip gerçek özü ortaya çıkaramaz. İnsanın insan olabilmesi için kendini gerçekleştirmesi, kendini gerçekleştirmek için de kim olduğunu hatırlaması gereklidir.

.

.

Bir denge halinde bu dünya üzerinde yürüyen insan, yeryüzünde aradığı cenneti kuracak olandır. Cennetinin içinde korur kendini dış dünyanın hayvansal vahşeti ve acımasızlığından.

Kendini tüm insanlarda görebilen, içindeki hayvanları dışında seyredebilen, dünyayı var eden bu birleşik zincir örgüsünün aslında yaşamı koruyan bir zırh gibi bütün olduğunu bilen, insandır.

O bilir ki, karşılaştırma yapmaya, imrenmeye, üzülmeye, öfkelenmeye ve kıskanmaya gerek yoktur, bir insan bütün insanlardır.

Bir diğerinin sahip olduğu ya da gösterdiği güzellik ve marifet, kendi içinde takdir edeceği bir yanının açığa çıkıp sergilenerek ona kendini seyrettirmesidir.

Ne yokluğa üzülmeye ne de varlığa sevinmeye yer yoktur yaşamında, insanın.

O bilir ki, bir diğer canlının gözlerinin içine baktığında gördüğü sadece kendisidir.

Seveceği, saygı duyacağı, dost olacağı, yaşam vereceği kendinden başka biri değildir aslında.

.

.

.

Medeniyet

Dağlık bölgede avlanmaya çıkmış iki avcı, belki aynı avın peşine düştükleri belki de sadece rekabet ya da öncesine ait bir düşmanlık sebebiyle, diğer bir grup avcının saldırısına uğrarlar.

Kalabalık olan grup sadece iki kişi olan avcıları kolayca kuşatır ve üstün gelir. Aldıkları yaraların ve saldırının şiddeti ile avcılar ellerindeki avı ya da muhtemel avları geride bırakarak canlarını kurtarmak için kaçarlar.

Dağın sarp yamaçları her ne kadar gizlenmeyi mümkün kılsa da yaşamak için aşılması zor engellere sahiptir. Yaralı arkadaşını bir süre sırtında taşıyan avcı en sonunda onu bırakmak zorunda kalır. Dağa ve kaderin ellerine emanet ettiği yaralı arkadaşı, yanında silahları, kendisine bir süre yetecek yiyecek ile birlikte şimdi yalnızdır…

.

Binlerce yıl öncesinden gelen bir hikâye…

Hikâyenin devamının nasıl olduğunu bilemiyoruz. Bugün bulunan sadece o gün yaralanmış olan avcının bedeni. Bu beden, bize binlerce yıl önce yaşanmış olan bu ân’ın olası hikâyesini anlatıyor. Günümüzün teknolojisi ve analiz metodları ile yaşını, boyunu, kilosunu, en son ne yediğini, nerede yaşadığını, hastalıklarını, yaşam tarzını ve buna benzer onlarca bulguyu ortaya çıkarabiliyoruz. DNA yapısı, genetiği, soy ağacı bile tespit edilebiliyor. Yüzü, bedeni yeniden canlandırılabiliyor.

Bulgular elde tutulur gerçekleri gösterirken geri kalanını kendimize göre tamamlamak zorundayız. Yaralı arkadaşını taşıyan diğer avcı ile aralarında geçen konuşmayı bilemeyiz. Kendi yaşamına dair düşündüklerini, hissettiklerini de bilemeyiz…

.

.

Bir dönemin saygın bir antropoloğunun, ‘Medeniyetin ilk göstergesi nedir?‘ sorusunu, ‘Kırık bir kemiğin tedavi ve bakım ile iyileşmiş olmasıdır‘ diye yanıtladığı anlatılır. Soru ve yanıt yazılı olarak kayıtlı olmasa ve gerçek olmasa bile bu cümle üzerine düşünebiliriz…

Bir diğer insana, bir diğer canlıya kendine gösterdiğin önem kadar önem vermek ve iyi halde olabilmesi için çaba göstermek...

.

Medeniyet, toplulukların birarada yaşadıkları yerleşik yapılar ve yaşam alanları ile birlikte ortaya çıkar. Uygarlık ya da kültür anlamlarını içerir. Bu alan bir şehir ya da daha kapsamlı olarak bir ülke olabilir.

Bu ortak yaşam alanı içerisinde yer alanlar, maddi ve manevi gelişimlerini birlikte gerçekleştirir, birlikte düşünce, sanat, bilim ve teknoloji ürünleri ortaya çıkararak yaşam kalitelerini ileriye taşırlar.

Gelişim ilerledikçe, sosyal, psikolojik, siyasal, ekonomik ve benzeri unsurların eklenmesi medeniyet kapsamını genişletmiş ve genişletmekte. Yine de özde aynı çıkış noktası duruyor:

Birey olmak ancak birlikteyken daha güçlü olarak kendini geliştirmek.

.

.

Tarih ise bize bu birlikteliklerin hiç de kolay olmadığını gösteriyor.

Eğer bir grup kendi içinde birleşebilirse kendini dışarıya karşı koruması ve bütünlüğünü elinde tutması gerekiyor. Dışarıya karşı bütünlüğü ve korunmayı sağladığında da bu sefer içte ortaya çıkan çatışmaları ve bölünmeleri yönetebilmek gerekiyor.

Oysa, ülke ve şehir yaşantıları içerisinde alt birimlere indiğimizde göreceğimiz aile yapısında bile barışçıl ve uzlaşmacı bir ortam bulmak her zaman mümkün değil.

Bugün, en basit örnekte ortak yaşam alanı olan haneler, apartmanlar, siteler, mahalleler gibi nisbeten küçük sınırların içerisinde birarada olan bireyler dahi pek de medenî sayılamayacak bir yaşam tarzı sürdürüyor olabiliyorlar.

.

Binlerce yıl geçmesine, modernleşip bilgi alanında ilerlememize, teknolojimize ve artan yaşam kalitemize rağmen nedir bizi gerçekten özde medenî olmaktan alıkoyan?

Kalabalık bir şehrin içerisinde biraz tenha bir yerde ya da akşam karanlığında içi rahat yürüyememek, tanımadığı bir kişinin yanında güvensiz hissetmek, mal ve can güvenliğini, asayişi, otoriter güvenlik güçlerinin göz korkutması ile sağlamak, geçim derdinde olmak, hayatta kalmaya, sağlığını korumaya çalışmak, yaşlıları ve çocukları, fiziksel olarak gücü zayıf olanları, kırılgan ve içe dönük yapıdakileri, hatta kendi yakınlarını, aile bireylerini, arkadaşlarını anlayamamak, anlayamadıklarına yer bulamamak veya eşdeğer görmemek, güçlü olmayı, fiziksel güç, maddi güç, ezici güç, yok edici güç zannetmek…

Hâlâ fark edip geliştireceğimiz çok şeyin olduğunu işaret ediyor.

.

Dağda arkadaşını sırtında güvenli bir yere taşıyan avcı içsel bazı değerlere sahipti. Her ne kadar çaresizlik bir yerde arkadaşını yalnız bırakmasına sebep olmuş olsa da, biliyoruz ki, binlerce yıl önce belki de insanın kendi gelişimindeki en önemli adım diğer canlılara, doğaya, yaşama verdiği değerle başlamıştı.

.

İnsan için gelişim hem içe hem de dışa yöneliktir.

Tıpkı bir bacak diğerinden kısa olduğunda dengeli yürünemeyeceği gibi, insan birinden diğerini eksik bıraktığında dengeli bir yaşama sahip olamaz.

Günlük hayatın kalitesini artıracak keşifler, ekonomik atılımlar, bilimsel araştırmalar her ne olursa olsun, insan dışsal değerlerine benzer kendi içsel değerlerini ortaya çıkarmadığı sürece medenî olmayı başaramayacak.

Birliktelik aslında insan için bir kolaylık. İnsana ait ortak değerler biraraya geldiklerinde daha kolay görülebiliyor. Birbirlerine gösterdikleri anlayış, sevgi, saygı, hürmet, merhamet, şefkat, paylaşım, takdir, destek gibi değerler sadece bir diğeri olduğunda varlığını ya da yokluğunu hissettiriyor. Birlikteyken daha güçlü olmak bu değerleri ortak bir şekilde sahiplenip açığa çıkarmakla gerçekleşiyor.

Birlikteyken hâlâ bir birey olmak ise insanın sadece kendine ait değerlerini bulmasına bağlı. Her bireyin farklı ve özgün yaratıldığı bu dünya düzeninde, birliktelik halindeyken bir olmaya değer vermeye bağlı…

.

.

İnsan varoluş programı içerisinde en başta kendini korumayı ve kendini geliştirmeyi öğrenir. Halbuki bu program, kendini sevmeyi ve kendine saygı duymayı da içerir.

O yüzden insanlık tarihine baktığımızda, bazen hemen bazen de biraz geç olsa da, değişmez bir şekilde insanın içsel uyanışına şahit oluyoruz. Tarih boyunca, kendini cehaletten, esaretten, zulümden kurtarmak için ilk adımı atan birileri hep olmuş. Ve bu birileri kendileriyle beraber, birlikte yürüyecek diğerlerini de daha aydınlık günlere yönlendirmişler.

.

Civis ve civitas, insan ve şehirdir. İnsanın kendine ait ilk şehri kendi bedenidir.

Civilitas, yani kurulacak ilk medeniyet insanın kendi beldesindedir.

Kendi medeniyetini kuran her birey kendi emin beldesine kavuşur.

Her medenî birey, bir diğeri için açılan kapı, güven verici, aydınlatıcı, yol gösterici olur.

Huzur ve refah olmadan gelişim hep kısır kalacaktır insan için.

Bahar çiçeklerinin açabilmesi için kış gereklidir yine de güneşin ışıkları, sıcaklığı ve yaşam enerjisi olmadan yeşermez ağaçların dalları.

Sadece kendi dünyasını yüceltmek ve var etmek isteyen zihin kapıları kapalı bir şehre benzer. Yaşam ise insanın öğrenmesini ister.

Ben ve biz’in aynı bütünün farklı yüzleri olduğunu…

Tek bir kaynaktan doğar,

Kuşatır kolları tüm var olanı,

Ayrı değildir her şey tek olan şeyden,

Mümkün değildir bölmek bütün olanı,

Hem yoktur hem de vardır karanlık,

Gözlerini kaparsan kaybolur,

Gözlerini açarsan ordadır,

Işık.

.

.

.

Dönüşüm Sanatı

Biraz hesapsız bir pazar alışverişi sonunda tüketemediğim sebzeleri ne yapacağımı düşünüyorum. Hâlâ tazeler ama sıcak havanın da etkisiyle benim onları adı konmuş yemeğe dönüştüresim yok. Aklımda başka fikirler beliriyor. Hafta başındaki planım değişti…

.

Yapmak istediğim resim sulu boyaya hakim olamayışım nedeniyle tahminimin dışında bir seyir izledi. Aklımdaki ile karşımdaki aynı değil. Ancak hâlâ içindeki güzelliği görebiliyorum ve sanki resim benimle konuşuyor, devam etmek istiyorum. Şimdi resime dair aklımdaki plan değişti…

.

Yaşamım bir on yıl, yirmi yıl, belki otuz yıl önce farklı yollarda ilerliyordu. Bugün burada ve bu halde olacağımı hiç düşünmemiştim. Yoldaki dönemeçleri, ayrımları, çıkmaz sokakları görebiliyorum. Artık takip etmeyi istemeyeceğim hedeflere yöneliyorlar. Şimdi ise ben bambaşka biri gibiyim. Yaşamım, bazen benimle bazen de bana rağmen, değişti…

.

Yeniden hayat vermek yaşamın belki de en büyük mucizelerinden birisi.

Fazla gelen meyve ve sebzeleri hiç düşünmeden çöpe atabilirim. Ancak aklıma gelen fikirler onların yeni bir hayat için dönüşebileceklerini gösteriyor.

Düşündüğüm gibi olmayan resmi kaldırıp bir kenara koyabilirim. Yine de içinde gördüğüm güzellik tahmin bile edemeyeceğim bir oluşumu açığa çıkarıyor.

Ben, birçok yerde kendimi başarısız, kaybolmuş ve mutsuz hissedebilirim. Halbuki yaşam her an beni bambaşka bir şeye dönüştürmek için bekliyor.

.

.

Bugün insanlığın yaşadığı en büyük sıkıntılardan biri geri dönüşüm. Belki de ismi yanlış koyduğumuz için bir türlü istenilen sonuçları alamıyoruz. Tekrar ve tekrar aynı sistemin içine sokmak üzere şekil değiştirmenin yeterli olacağını düşünüyoruz.

Geri dönüşüm yaşamın içinde pek de anladığımız gibi işlemiyor.

Dönüşen her şey ileriye yönelik, daha doğru bir isim sanırım ileri dönüşüm olurdu.

Hayatın içinde bazı kavramlar ya yanlış anlaşıldığı için yanlış isimlendirilmiş ya da bir zamanlar içlerinde barındırdıkları hakikat şimdi unutulduğu için doğru şeyi işaret edemiyorlar.

Yeniden doğum gibi.

Bazı dillerde tekrarı ifade eden bir ön ek ile tanımlanan bu kelime veya buna benzer üretilmiş kelimeler, üzerine düşünmediğinizde, sizi anlatmak istediği şeyden tam tersi bir yöne doğru uzaklaştırabiliyor.

Oysa geri dönüşüm önce dönüşümü, yeniden doğum önce doğumu anlamak gerektiğini fısıldıyor insanın kulağına…

.

Doğum bir yaratım mıdır yoksa bir dönüşüm mü?

.

Maddesel olarak baktığımızda dünya üzerinde tekrar bedenlenen her şeyin moleküler bazda mevcut olanı çözüp tekrar birleştirerek kullandığını söyleyebiliriz. Organik bileşenler çözünerek toprağa, suya, havaya karışır ve tekrar birleşerek yeni bir canlı beden oluşturur. Hayatını sürdüren canlı bir organizma kendisine besin olup can katacak olan diğer organizmaları içine alır ve atık olanı tekrar dışına gönderir. Sonsuz bir devinim içerisinde bu moleküler yapılar kah bitki olur, kah hayvan ya da bir bakmışsınız bunları okuyup yazan bir insan.

O halde, doğum gerçekten nedir?

Tarih boyunca bu soru tabii ki sayısız defa sorulmuştur. Bize gelen yanıtlar doğumun bedenle sınırlanmadığını anlatıyor. Bedenin gelip geçiciliğini fark eden insan bedenin ötesinde olanı anlamaya çalışmış.

Bedensel olarak her doğum madde boyutunda özünde bir dönüşüm ise, yaratımı gerçekleştiren bedenin ötesinde bir şey olmalı. Büyük ihtimalle, bize bir yaratım olduğunu söyleyen de bir yaratıcı olduğunu söyleyen ile aynı kişi…

.

İnsan kendini bu âlemde yaratılmış olarak gördüğünde kendini yaratmış olan yüce gücü arar. Hem kendini hem de içinde var olduğu bütün bu âlemi, kâinatı, canlı cansız tüm varlıkları yaratmış olan, zâtını göremediği ancak gücünü yarattıklarının ihtişamında ve gizeminde görebildiği yaratıcıyı arar.

Dünya üzerinde ise, bu arayış aslında hiçbir zaman aradığını bulamayacak. Dışarıda hiç bir yerde kendi varlığını bizzat gösteren düşündüğümüz anlamda bir yaratıcı yok. Bu varsayılan yaratıcı ancak yaratılmış olanlar üzerinden gözlemlenebiliyor ve biliyoruz ki yaratılanların sonu yok. İnsan, bu dünyada göremediğini öbür dünyada göreceğini düşünmüş, bir zamanlar…

.

Doğum bir yaratım değil de dönüşüm ise, o zaman gördüğümüz nedir?

.

‘Doğmamış ve doğurulmamış olan. Tek, yekpare ve katışıksız olan. Eşsiz ve yegane olan’ın sonsuz ve sayısız yüzü…

İnsanın içinde var olduğu dünya bu tek, yekpare, katışıksız, eşsiz, yegane olandan başka bir şey olabilir mi?

İnsan, kendisini bundan ayırabilir, ayrı görebilir mi?

O ki, doğmamış ve doğurulmamış ise, insanın doğması mümkün müdür?

.

.

Hayat insanı büyülüyor.

Bunu romantik bir bakış açısıyla söylersek dünyanın ve yaşamın güzelliği, şaşırtıcılığı, muhteşemliği insanı gerçekten de kendisine hayran bırakıp gözlerini başka bir şeye çevirmesine engel oluyor diyebiliriz.

Ancak aynı şey yaşamı anlamak açısından da geçerli. İnsan hayatın mevcut oluş şekliyle ve hayata dair söylenenlerle büyülenip bazen gözünün önündeki gerçekleri göremeyebiliyor.

.

Her doğum yaşamın bir dönüşümü. Yeniden bambaşka bir seyrana dalıp yola devam etmesi.

.

Yaşam bazen dönüştürmek için bekler, şimdi var olanın tamamen mevcut potansiyelini gerçekleştirmesini. Bazen o potansiyel bir türlü açığa çıkmaz, o zaman yaşam yine dönüştürür, elindeki hazır tazeyken bambaşka bir potansiyele çevirir. Hiçbir potansiyeli açamayan bile kıymetlidir yaşam için, vakti geldiğinde diğerlerini besleyecek olan temel kaynağa, gıdaya, güce dönüşür.

Yaşam en büyük dönüşüm ustasıdır. İçinde her ne varsa buluşturur, birleştirir ve dönüştürür. Bitmeyen ve sonu gelmeyecek bir döngüde her birini açığa çıkarır, görür ve bilir.

Gören ve bilen fark edendir.

İnsan fark edip anladığında doğmamış ve doğurulmamış olanı, yaşamı, bilir ki gözlerini açtığı her yeni gün yeni bir potansiyeldir. Dün var olan dönüşmüştür çoktan. Bugün yepyeni ve taptaze gerçekleşmeyi beklemektedir.

.

Hiçbir şeyi kalıcı zannetme

Göz açıp kapayıncaya kadar

Değişti her şey

Sen elinde tutmaya çalışırken

Çoktan dönüştü

Eski olan yeniye

Gece gündüze

Yekpare bir âlemde

Birinden diğerine

Birbirinin içinde

.

Bugün ben neye dönüştüm… Bir zamanlar var olan ‘ben’ şimdi nerede?

Yaşam beni kimlerle, nelerle buluşturdu, birleştirdi ve dönüştürdü. Geriye bakarsam her bir bağlantıyı görebilirim ama artık geride bakacak bir şey yok.

Gözlerim şimdi var olanı seyrediyor.

Kendimi tanımak için kendime bakıyorum.

Kendi dönüşümümü, ben’den açığa çıkanları seyrediyorum.

.

.

İnsan için kolay olan yaşama karşı değil yaşamla birlikte hareket etmek olurdu.

Bilgili insan yaşama dair olanları öğrenen ise, bilge insan yaşamı anlayandır. Anlayış, reddetmeyi bir kenara bırakıp kabul etmek ve uyumlanmaktır. Gözlerdeki önyargı perdelerini aralayıp gerçekten ne olduğuna bakmaktır.

Önce yaşam sanatını öğrenir insan. Sonra dönüşüm sanatını.

Bilir ki, doğmamış ve doğurulmamış olan, tek, yekpare ve katışıksız olan, eşsiz ve yegane olan, her an dönüşmektedir yaşam adıyla.

Ne bir yaratıcı ne de yaratılan var bu yaşamda…

Kendini tanımak isteyen senden başka, ben’den başka biri değil…

.

.

Yaşamı Kutlamak

Zamanın varlığını nasıl biliyoruz?

Peki, ya mekânın?

Eğer saatler ve takvimler olmasaydı zaman var olur muydu?

Gözlerinizi kapatıp derin bir karanlığa daldığınızda mekân var olur mu?

Peki ya insan… Yaşamını üzerine inşa ettiği bu iki zemini ortadan kaldırdığında, insan nasıl var olur?

.

.

Bahçede uzanmış gözlerim kapalı dinleniyorum…

Gözlerim kapalı olsa da güneş ışığının değişken aydınlığını hâlâ görebiliyorum. –Tuhaf bir şekilde içerisi dışarıdan daha aydınlık.-

Yaprakların arasından geçip yüzüme ulaşan gölge ve ışık oyunları durmaksızın devam ediyor.

Tenimde hafif esintiyi hissedebiliyorum.

Kuşların sesi, uzaktan gelen şehir sesi, bir anlığına belirip sonra kaybolan bir inşaat makinesi, tekrar kumruların sohbeti…

Sessizlik…

Kulağımda bir arka fon sesi belli belirsiz… Belki bir yerde bir evren yaratılıyor…

Bir kanat çırpışı…

Bedenin dinginliğe teslimiyeti…

.

Ansızın bir düşünce beliriyor, ‘Saat kaç oldu?

Ne kadar bir süredir bu halde olduğumu ölçmem çok zor, emin olmak için saate bakmalıyım. Ama aslında öncesinde de bakmış olmalıydım. Saat olmasa nasıl bilebilirim ki dakikaları, zamanı ve de takvimler olmasa günleri, ayları, yılları.

Dışsal saat yaşamı organize etmeme yardımcı oluyor. Oysa bir de içsel saatim var. Sabah kalkmama yardım eden, akşam dinlenme vaktimin geldiğini bana söyleyen. Bir işe başlama enerjimin hazır olduğunu bildiren ve belki de beklemem gerektiğini uyaran.

Ancak dışsal saate önem vermeye başladığımda içsel olan sanki buna saygı gösterirmişçesine suskunlaşıyor…

.

.

İnsan için zaman kavramı nasıl ortaya çıktı bilmemiz mümkün değil. Kadim uygarlıkların sahip olduğu takvimleri ve saatleri, hatta astronomik yapıları, tapınakları bulduğumuzda toplum içinde birlikte yaşayan insanların zamanı kullandığını öğreniyoruz yine de yaşamlarını nasıl etkilediğini tam olarak öğrenmemiz imkânsız.

Bizim uygarlığımız içinse zaman önemli. Saniyeleri ve saliseleri ölçmeye başladığınızda, her objeye bir saat eklediğinizde, evinizde, odalarınızda, kolunuzda, telefonunuzda birer saat olduğunda, okuduğunuz okulun, çalışma hayatınızın, emekliliğinizin süresini hesapladığınızda, her yıl yeni yaşınızı kutlayıp ortalama ömür ile karşılaştırdığınızda daha bir keskin ve kuvvetli olmaya başlıyor zamanın etkisi.

Bugün her şeyin ucunun ince bir iplikle bağlı olduğu zaman gerçekten var mı sorusu bile akıl dışı geliyor. Olmaması mümkün mü?

.

.

İnsan kendisi için formüle edilmiş bir yaşam programı içerisinde yaşadığında çoğu şeyi kendisine söylendiği gibi ve düşünmeden kabul eder.

Her günün birbirinin aynı olduğu, okul ve iş saatlerinin sabah dokuz akşam beş arasına yerleştirildiği, öğle yemeğinin oniki, yatma saatinin onbir olduğu ideal ve sıradan bir gün düzeninde sabah onda kalkmak bir lüks, öğle yemeğini uzatmak bir tatil, akşam işten erken çıkmak bir ödül, geç çıkmak ise bir ceza, uyumaya direnmek ve geceyi uzatmaya çalışmak bir cins hakimiyet olduğunda zamanın gerçekten var olup olmadığını düşünmeye zaten pek de vakit kalmıyor.

.

İkibin yılının başında, çalıştığım kurumsal şirkette gözlerimin sürekli kol saatimde olduğunu fark ettiğimde, bir gün nedense aniden saat takmama kararı aldım. Güzel saatler koleksiyonumu bir kenara kaldırdım ve kol bileklerimi bu süslü kelepçelerden özgürleştirdim. Ama zihnimin organizasyon ve dakiklik özlemi halen mevcuttu. Bu sefer kendimi ara ara saati sorarken ya da görebildiğim diğer saatlere bakarken buldum. Yine de kararım değişmedi.

Sonra yavaşça içimde ortaya çıkan bir değişiklik hissettim. İçsel saatim devreye girmişti. Her ne kadar buna anlaşılır olması için içsel saat desem de aslında bu bir saat değil. Bu bir cins bedenle ve yaşamla uyumlanma haliydi.

.

Bugün bahçenin dinginliğinde uzanmış yaşamı dinlerken aslında zaman olarak adlandırdığımız şeyin sadece değişim ve dönüşüm olduğunu görüyorum.

Bildiğimiz zaman aslında yok ve hiç var olmadı.

Sadece zihnin kullandığı bir araç gereğinden fazla önem kazanmış bir şekilde hayata hükmetmeye başladı. Bilimin dahi tartışma konusu olan ‘Zaman var mı yoksa bir illüzyon mu?‘ sorusu, elde tutulamayan bu ögenin varlığının gerçekten de henüz ispatlanmamış olduğunu gösteriyor.

Sorunun yanıtını yaşamın içinde bulabilmek içinse soruyu yaşama sormak gerekli.

Yaşam zamana sahip midir?

.

Bilimsel olarak evrenin yaşını hesaplayabilsek bile varoluşun gerçek doğasını ve yapısını tam anlamıyla bilemiyoruz. Her şeyin nasıl başladığı ve nasıl sonlanacağı üzerine teoriler üretilse de yeni bilgiler ışığında mevcut bilgiler ve doğru kabul edilenler değişiyor.

Dinî öğretiler ise ezelî ve ebedî olandan bahsediyor. Sonsuz ve sınırsız olandan. Öncesi ve sonrası olmayan, hep var olan, kendisi doğmamış olmakla birlikte her şeyi doğurandan…

Bu akılalmaz ve devasa sisteme ister bilimsel ister dinsel gözlerle bakalım hep yeni bir şeyler göreceğiz ve gördüğümüz bizi şaşırtmaya devam edecek. Hayret keşiflerin motivasyonu olsa da, haşyet anlayışın zevkidir. İnsan yanıtı dışarıda değil de içeride bulduğunda hayret geride kalır, huşû ve haşyet yerini alır.

.

Her iki gözlüğü de çıkarıp sadece kendi gözleriyle baktığında insan ne görecektir?

.

Zamanın düz çizgisi, çift yönlü bir ok gibi, geçmiş ve geleceği işaret eder. Zaman kendi çizgisinde hem geriye hem de ileriye doğru hareket eder. Zihinde… Şimdi dediğimiz an ise en küçük birimine indiğimizde neredeyse yoktur. Siz yakaladım dediğinizde çoktan geçmiş olmuştur.

Göremediğimiz ve elde tutamadığımız zamana biraz daha dikkatli baktığımızda göreceğimiz salt mevcudiyet ve yalın harekettir. Zaman göstergesi ya da etkileri dediğimiz şeyler mevcudiyet üzerinde bu harekete bağlı değişimler ve dönüşümler silsilesidir.

Zamana insan zihni sahiptir. Yaşamın sahip olduğu ise zaman değil, ritimdir.

Yaşamın ritmi, kalp atışında, nefes alış ve verişte, güneşin doğuşu ve batışında, kuşların kanat çırpışında, dalgaların kıyıya vuruşunda, çiçeklerin açışında, mevsimlerin geçişinde, bedenin değişiminde, eşyanın yıpranışında, güçlü olanın zayıflayıp zayıf olanın güçlenişinde, belirip kaybolan, yükselip alçalan, açılıp kapanan, yayılıp toplanan her şeydedir.

Yaşam, içsel doğuşlarıyla kendi bestesini yapan, hem yöneten hem de icra eden bir orkestra, hem çalan hem de dinleyen bir sistem bütünüdür.

Yaşamın ritmi sadece müzikle ve seslerle değil, görüntülerle, hislerle gerçekleştirir kendini. Kimi yerde söz olur, şiir olur, kimi yerde dans olur, şarkı olur, kimi yerde sayılar, altın oranlar, formüller olur. Canlı cansız her bir varlığı farklı frekanslarda, farklı çeşitler ve kalıplarda, farklı baskınlık ve çekiniklikte ortaya çıkarır.

.

Ritim, düzen ve uyum sahibidir. Kaosun dönüştüğü yaşamın sistemidir.

İnsan yaşamı anlamak ve yaşamla uyumlanmak istediğinde rehberi yaşamın ritmini dinlemektir.

Yaşamın ritmi varoluştur.

İtici bir gücün ortaya çıkardığı sonsuz ve sayısız etki, harekettir. Görünmeyen bir enerjinin tek bir noktadan başlayıp genişlemesi, yayılması, değişmesi, görünür hale geçip varlıklara dönüşmesidir.

Her varlık kendi ritmi ile yaşama doğar. Bazıları benzer ve uyumludur, bazıları ise farklı ve uyumsuz. Bazen yaşam ile uyumlu bazen de uyumsuz, her varlık kendi ritmi ile kendi yaşam öyküsünü yazar.

İnsan, kendini ve yaşamı dinlemeyi bilmediğinde, sebebini anlayamadığı, bir dalgalanıp bir durulan deniz misali değişen olayların içerisinde şikayet ya da memnuniyetle sürdürür yaşamını. Memnuniyet güzeldir güzel olmasına da insan içte bilir yaşamın değişken olduğunu ve hiçbir şeyin kalıcı olmadığını. Yarın dediğinin bir garantisi olmadığını bilir yine de yarına sahip çıkmaya çalışır zihninin zamana dair planlarıyla.

Oysa bildiği zaman yoktur yaşamda.

Yaşam kendisine kulak vermesini ister insanın. Bazı günler yağmurlu olacak der, sığınacak bir dam bul şiddetliyse, bazı günler ise güneşli olacak, çık alabildiğince doldur içine sıcaklığı ve aydınlığı.

Yaşam herkese eşit sunar sahip olduklarını. Herkesin kalıbı ve kabı ise farklıdır almak için. Kimini korkutan yağmur kimine serinlik verir, kimini ısıtan güneş kimini yakıp kavurur.

Öyle ise, her ikisini de öğrenmesi gerekir insanın.

Hem yaşamın ritmini hem de kendi ritmini. Uyum ancak birbirlerini anladıklarında oluşur. İnsan bir yandan dinlerken bir yandan da konuşmayı öğrenmelidir yaşamla. Sözcükler olmadan kendini anlatabilmek için öğrenmelidir yaşamın dilini en başta.

.

.

Gökyüzü ve yeryüzü arasında köprüdür insanın bedeni.

Gökyüzündeki yıldızların hizalanması gibidir yeryüzünde insanın bedeninde yıldızlarının hizalanması.

Uyum aynı ritimle hareket etmektir.

Ne zamanın ne de mekânın gerçek olmadığı bir gerçeklikte var olmaktır birlikte.

İzin vermektir yaşamın kendini gerçekleştirmesine.

İzin vermektir kendi yaşamını gerçekleştirmeye.

.

.

Kadim kültürlerde doğacak çocukların yıldız haritalarına bakılırdı yaşamlarının nasıl olacağını bilebilmek için. Gençlerin evlenmeden önce yıldız haritaları karşılaştırılırdı uzun ve güzel bir beraberlik için. Ülkelerin yıldızlarına bakılırdı savaşta galibiyet için…

Aslında yıldızlar yaşamın ritmini anlatırdı kendi dillerinde. Uyumu ve uyumsuzluğu işaret ederdi henüz yaşamı okumayı bilmeyenlere.

İnsan ya yıldızlara bağlı yaşar, zamanın ve mekânın içinde ya da zamanın ve mekânın ötesinde yaşar, bilir ki hepsi kendi içinde.

Sonunda bütün kitaplar raflarda yerini alır, tek bir kitap kalır geriye kendi kitabını okumayı öğrenene.

Öğrenir insan zamansız, mekânsız var olmayı, boşlukta atılan adımların ritmini, hem birlikte hem yalnız dans etmeyi.

Ve kendisiyle dans edebilen herkes için değişir, neşe ve coşku içinde bir kutlamaya dönüşür yaşam.

.

.

.

“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.”
-Ahmet Hamdi Tanpınar

.

Sistem

Siddhartha bir kralın oğlu olarak dünyaya geldi… Doğumu kral olan babasını çok memnun etmişti. Bir kral kendisinden sonra yerini alacak bir oğul ister, sahip olunanların devamlılığı, ismin yaşaması için bu hem gerekli hem de zorunludur. Bir oğul gurur kaynağıdır. Bu nedenle, oğlu dünyaya geldiğinde kral onu Siddhartha olarak isimlendirdi. İsminin anlamı ‘memnuniyet’ti…

.

Siddhartha’nın kral babası onun geleceğini bilmek istedi… Onun geleceği demek aslında kendi geleceği, krallığının geleceği idi. Bir krallığın geleceği, diğer krallıkların geleceği ve tüm krallıkların geleceği dünyanın geleceği demekti. Bir oğul güven kaynağıdır…

Kahinlere danışıldı ve hepsi aynı görüşteydi, iki parmak kaldırdılar. Bir yol ayrımı ve seçim vardı bu gelecekte. O, ya çok iyi bir kral olacak ya da bu dünyadan vazgeçecekti. Sadece bir kahin tek parmak kaldırdı ve dedi ki, ‘Seçim yok, onun yolu belirli, eminim ki vazgeçecek.’

.

Ama gururdan ve güvenden vazgeçmek kolay değildir… Böylece Siddhartha gerçekleşmesi arzulanmayan bir gelecek ihtimalinden sakınıldı. Diğer yolu hiç bilmemesi için yirmidokuz yıl boyunca sarayın duvarları içerisinde yaşadı. İstediği her şeyin hemen sunulduğu, onun için -bir kral için- mükemmel bir yaşam yaratıldı altın kafesinde. Gül yaprakları bile solmadan toplandı her gece, yeter ki seçim olmasın diye…

.

Halbuki, ikiye bölünen yaşam, sarayın duvarları dışında, ayrılan ve mükemmel olmadığı düşünülen her şeyi ile birlikte devam ediyordu. Gençlik, zenginlik, sağlık, mutluluk ve canlılık içerideyse, yaşlılık, fakirlik, hastalık, hüzün ve ölüm dışarıdaydı.

İki, ayrı gibi gözükse de içerisi ve dışarısı, yaşam için birdi.

.

Yaşam hep farkındadır. Farkında olmayan insandır.

Birbiri içine geçmiş dişli çarkları gibi, yaşam bütünsellik içerisinde gerçekleştirir kendini. İnsan ne kadar bazılarını arzulayıp diğerlerinden kaçmaya çalışsa da yaşamın sistemi bütündür. Sistemin içerisinde her çarkın bir yeri, görevi vardır.

Yaşama doğan sistemin içinde bir yere doğar. Çarklar, tıpkı bir saatin mükemmel işlemesine yardım eden birimler gibi kendi içlerinde de birer sisteme sahip, gruplaşırlar, görevleri paylaşırlar. Hiçbir görev yeri boş kalamaz. Sistem her an her biri ve birbiri ile iletişim içindedir, bozulan ya da artık iş göremeyen bir parçayı bir diğeri ile göz açıp kapayıncaya kadar yeniler.

Sistemin düzeni devam ettiği sürece vardır… Olanlar olmasaydı yaşam olmazdı.

.

İnsan yaşama doğduğunda farkında olmadan bu düzenin içine doğmuş olur. Aile ve toplum sistemleri, ülke ve insanlık sistemleri, onlarca birim, insanı görevinde tutmak için yaşam sisteminin hem işleyen bir parçası hem de kontrolcüsü olurlar. Bu, kendi kendisini gerçekleştiren, kendi bakımını yapabilen otokontrollü mükemmel bir bütünselliktir.

İnsanın kurnaz zihnine göreyse sistemlerin boşlukları, zayıf yönleri olur. Bunu bilirseniz sistem üzerinde etki sahibi olabilirsiniz. Anlamak yerine hükmetmeye çalışan insan zihni işte… Bilmez ki zihin kendini görüp değerlendiremez. O da sistemin içinde bir parçadır, sahip olduğu her düşünce kendi bildiği kadardır.

Sistem ise bilinmeyenden gelir…

.

Günlerden bir gün Siddhartha, kendi dünyasına yaraşır bir şekilde, gençlik festivaline katılmak üzere saraydan çıkar. Yanındaki kişiler tembihlidir, sarayın dışındaki yaşamı uzak tutmaları gereklidir.

Ancak, insan nereye kadar kaçabilir? Sakınılan her ne ise göze en çok görünen de o’dur.

Yaşam Siddhartha’yı izlemektedir.

.

Yolda ilk karşılaşılan hasta bir adam olur, sonra yaşlı bir adam ve sonra da bir cenaze görürler. Siddhartha, şaşkınlık içerisinde yaşamın daha önce hiç görmediği ve bilmediği bu yüzünü tanımaya çalışır, belki de sadece bazıları için geçerlidir diye düşünerek sorar, ‘Şimdi sağlıklı, genç ve canlıyım ama bir gün ben de hastalanabilir, yaşlanabilir ve ölebilir miyim?

Yanıt ‘Evet‘tir. Er ya da geç, her insan yaşamın tamamını deneyimleyecektir.

O zaman, anlamı nedir?

Gençlik yaşlılıkla, sağlık hastalıkla, canlılık ölümle nihayet bulacaksa insan nasıl devam edebilir… yaşamaya?

.

Soru sorulduysa yanıt bulunmalıdır. Kehanet gerçekleşir. İkiliğin dünyasında yol ayrımına gelinmiştir. Seçim yapılmalıdır.

Siddhartha vazgeçer.

Dünyadan.

Karalın sarayının ona sunduklarından.

Ölmeyecak olan her ne ise onu bulmak isterim‘ der.

Her mutluluk acı ile sonlanıyorsa, acıların son bulduğu yeri bulmak isterim…

Yaşamı anlamak isterim ve yaşamın bana henüz anlatılmayan hakikatini bulmak isterim...’

.

Vazgeçiş de aslında bir arzudur. Bu arzu sistemin dışına çıkmak için atılan bir adımdır.

Yaşamın kuralları ise her alanda yürürlüktedir. Kâinat, doğa, topluluk, aile yasaları, işleyiş kuralları yaşamın düzenidir. Kaos düzenlenmiş ve yaşam sistemi olmuştur. Biri diğerini doğururken hangisinin önce geldiğini kendileri bile hatırlamaz olmuşlardır.

İnsan için bu yasaların dışına çıkmak ve sistemin dışına adım atmak bir anlamda mümkün değildir. Çünkü her doğum, kaosun düzene adım atmasıdır, yaşam içindeki her yeni adım bir başka sisteminin içine girmektir.

İnsan büyür ve öğrenir.

.

Doğduğu aile ve çevreyi değiştirebilir ancak bağlar devam eder. Üstelik her yeni çevre yeni bir sistemin yükümlülüklerini getirir. Okuduğu okuldan mezun olur, o okulun öğretmiş oldukları artık onun bağıdır. Aileden ayrılır, anne babasından öğrendiklerinin bağı kalır. Aile, okul, toplum, her yaşanılan, her öğrenilen insanı bu sistemlere bağlı tutan görünmez bağlarıdır.

İnsan sistemin içinde görevlidir.

Görevin ne olduğu bazen aşikâr bazen gizlidir. Ailenin içerisinde kız ya da erkek çocuğu olduğunuzda sizden beklenen farklı, toplumun içinde çalışan ya da çalıştıran olduğunuzda yapacaklarınız farklıdır. Toplum hem kanuna hem de kanunsuza ihtiyaç duyar. Hem hasta edene hem de şifa verene, hem isyan edene hem de yönetene ihtiyaç duyar. Toplum kendi içerisinde herkese bir görev, bir yer verir. Kimi kral olurken kimi dilenci olur.

Ancak yaşam anlayışlıdır. İnsan yaşamda, fark ettiğinde, istemediği bir hâli, bir yeri, bir görevi gönüllü olduğu ile değiştirme imkânına sahiptir. Sadece fark ettiğinde, sadece esnek olabildiğinde. Çünkü bazı şeyler fark edilmeden verilir ya da alınır ve bir kez yerleşip katılaştığında değişmesi zordur.

.

İnsana en yakın olan aile, toplum yaşam sisteminin sadece birer birimidir. Evlendiğinizde eşinizin iyi bir hayat sürme arzusu, sizin çok çalışan ve para kazanan kişi görevini almanızı sağlayabilir veya anne babanızın bir parçasının yerine geçersiniz, fark etmeden.

Bununla birlikte, bütün olan tüm birimleri kapsar, sistem her yönden kuşatır varoluşu. Cesur birinin yeri boşaldığında bir bakmışsınız içinizde cesaret hisleri doğmuştur, merhametli biri ayrıldığında merhamet size verilmiştir bile. Birinin okuyamadığı kitabı bir diğeri okur, birinin yazamadığı mektupları bir diğeri yazar yaşamda.

Ve bir bakmışsınız ki siz, kralın erkek çocuk ve vâris arzusunu yerine getiren Siddhartha olmuşsunuz, isminiz size sorulmadan ‘memnuniyet veren’ olmuştur bile…

.

Çarkın dışına çıkmak mümkün müdür?

Siddhartha’ya ne olmuştur?..

Anlatılan odur ki, kurtulmak arzusuyla birlikte her vazgeçisi yeni bir bağlanma olmuş, maddi dünyadan vazgeçtiğinde manevî anlam arayan birine dönüşmüş, girdiği bir öğretiden vazgeçtiğinde bir diğerinin içine düşmüş…

Öyle bir noktaya kadar ki, en sonunda yemeden içmeden, bedeninden, yaşamından vazgeçmiş…

Ve vazgeçmekten vazgeçebilmek, arayışını sonlandırmak için durmuş…

Eylem dünyasını sona erdirmiş.

Yine de, beden dursa da zihin düşünce üretmeye, soru sorup yanıt vermeye devam eder. Zaten zihin değil midir eylemlerin çarkını çevirmeye en çok yardım eden…

.

Durmaksızın dönen bir çark, her şeyi var eden, var ederken kontrol eden bir sistem varsa eğer nasıl dışına çıkabilirim?

Ben bedenimin, düşüncelerimin, duygularımın, geçmişimin, geleceğimin içinde hapsolmuşken bu yaşamda nasıl kendimi özgür kılabilirim?

Özgürlük nedir?

İnsan ne zaman gerçek kendisini, kendi gerçeğini bulup gerçekten özgürce yaşayabilir?

İnsan doğduğu sistemlerin içerisinde öğrendiyse her şeyi, kendisini var eden bu sistemin dışında asıl benliğinin ne ve kim olduğunu nasıl bilebilir?

Sistemin kurucusu kimdir?

Kimdir ta en başta her şeyi planlayan ve böyle olmasını sağlayan?

Her soru bir yanıt arzuluyordu.

Sonsuz bir çark gibi her bir soru yeni bir hikâye başlatıyordu…

.

.

Anlatılan odur ki, Siddhartha soruların, arayışın ve hepsini başlatan arzuların doğasını anladığında özgürleşir, hem Siddhartha olmaktan hem de sistemin bağlarından.

İsimsiz kaldığında ona artık bir sıfat ile hitap edilir, buddha, aydınlanmış olan. Ancak bu sadece onu anlamak isteyenlerin kullandığı bir işarettir. Buddha, zihnin ötesine geçen demektir.

.

Kimisi için dünyanın sundukları albenilidir. Kimisi içinse dünya bir yüktür.

İnsan hayatı istediği gibi yaşayabilir.

İki parmak sadece bir kişinin kaderini anlatmaz. İki, dünya hayatının düzenidir. Çarkı döndüren kazançlar ve kayıplar, ekilen tohumlar ve biçilen hasattır.

İnsanın mutluluğunun veya acılarının kökeni aynı yerdedir. Kendi zihninin içinde, sahip olduğu düşüncelerde. Öyle ki, tek bir kelime bir an’da insanı dünyanın en mutlu kişisi yapabilirken, tek bir kelime bir an’da en derin acının içine atabilir.

Yaşamsa ‘değişen hiçbir şey olmadı‘ der. Bak etrafına her şey aynı.

İki, hem mutluluğun hem de acının kaynağıdır. Yaşam için hepsi birdir.

Yaşamın birliği kendiliğindenlik hâlindedir.

.

Savaş ve şiddet varsa barış içinde korunacak bir hayat da vardır. Ancak insan hatırlamalıdır ki, savaşı ve barışı yaratan kendi zihnidir.

Sıradanlığı reddedişi, özel ve ayrıcalıklı olma açgözlülüğüdür ayrımları yaratan. Sahip olma çabasıdır insana en büyük acı veren.

İnsanın kenetlenmiş bir elle yaşaması ise zordur.

Yaşam, parmakların arasından akarken avucu serinleten su gibidir insan için. İçinde olabilir, içine alabilir insan ama ne kadar istese de ellerinde kalamaz.

Dünyayı anlamaktır insanın yapabileceği.

Yaşamın lezzeti saf suyun arınmışlığı ve tazeliğidir.

Berrak bir suyun şeffaflığında görebilir insan, içindekini, içindekileri…

.

.

Siddhartha’nın sonlanıp buddha’nın doğduğu o an’da derin bir sessizlik hâkim oldu her şeye.

Sessizliğin içinde bir kuş ötüşü duyuldu uzakta.

Akan suyun sesi duyuldu.

Otların fısıltısı, yaprakların çağrısı duyuldu.

Sessizliğin örtüsü aralandı yavaşça.

Yaşamın konuşması duyuldu.

Buddha dinledi.

Gözleri kapalı, kulakları açık.

Her an bambaşka bir öyküde kendini gerçekleştiren yaşamın sesini,

Varoluşun müziğini dinledi.

Şimdi, hem var hem de yok, yaşamla bir idi..

.

.

.

Bahçe

Cennet neden bir bahçedir?

Ev değil, şehir değil, köy değil, ülke değil de bahçedir?

Âdem ile Havva’nın bir ülkesi, bir şehri yoktur başkaları ile birlikte yaşadıkları. Onlar yalnızdır kendi bahçelerinde.

Bir evleri de yoktur bahçenin ağaçları içerisinde. Onları rahatsız edecek, korku verecek, korunmaları gereken hiçbir şey yoktur. Bir çatıya, duvarlara ihtiyaç yoktur bahçede…

.

Tuhaftır ki bahçeli bir ev çoğu kişinin özlemidir hâlâ. Ev vardır ama bahçe nefes alınan, doğayla buluşulan, güzellik katan alandır eve.

Bahçe, şekilsiz olan, biçim verilmeye uygun olandır. Kimi meyve ağaçları kimi gül fidanları diker, kimi çiçeklerle süsler, kimi ekip biçer.

Bahçe, almaya ve vermeye uygun olandır. Ne alıyor ne de veriyorsanız bahçeniz sadece çorak bir topraktır.

İsteyen bahçeyi kendi ellerine emanet eder, isteyen doğaya. İnsanın kendi elleri zihninin uzantısıdır. İçindeki arzuları hayata geçirecek araçlarıdır. Doğaya emanet edilenin ise neye dönüşeceğini bilemezsiniz. Bir kuşun getirdiği tohum, rüzgarın ektikleri, güneşin ısıtıp yağmurun besledikleri büyür doğanın ellerinde.

Bahçe izin verir, insanın ellerine de doğanın ellerine de. Kimi yerini insan güzelleştirsin ister, kimi yerinde doğanın sürprizlerini bekler…

.

.

Ufak bir işimi halletmek için gittiğim alışveriş merkezine adım atar atmaz bir uğultu kapladı kulaklarımı. Mağazalardan biri indirim günü düzenlemiş, müşteriler hıncahınç içeriye dolunca alarmları sürekli uyarı vermeye başlamış. Ne mağazadaki müşteriler ayrılıyor, ne çalışanlar alarmı kapatıyor ne de alışveriş merkezi müdahale ediyordu. Ben de sakin bir yer bulmak için üst katlara çıktım.

Üst katta bir cafe açık bir oturma alanına sahipti. ‘Ah‘ dedim genç çalışana, ‘burası cennet bahçesi gibi!‘ Sadece bir kedi ve ben oturduk bir süre.

Sonra yavaşça dolmaya başladı içerisi… İki hanım hararetli bir sohbete koyuldular, birkaç genç kız şikayet dolu bir konuyu öfkeyle birbirlerine anlatmaya, genç bir adam elindeki telefonda yüksek sesle müzik dinlemeye başladı. Küçük bir grup diğer boş masalara rağmen benim oturduğum masaya göz atıp yanımdaki masaya yerleştiler. İşten çıkmış aç bir grup geldi telaş içinde. Birisi arkadaşına sevmediği birisini anlattı…

Hemen yanımızdaki ağaçların altına yapılmış olan oyun alanı ise tadilat nedeniyle kapalı. Bahçe sigara içenlerin, sıkıntı içindekilerin kaçış yeri olmuş…

Gözlerimi kapadım.

Dışarıdaki insanları görmediğimde sesler sadece zihnimde varlar.

Bütün duyduklarım zihnimin sıkıntılarının, arayışlarının, şikayetlerinin yansımaları. O kadar ki, bahçede bana yer olmadığını fark edip kalktım. Oturmak için yanıbaşımda hazır bekleyenlerin gözleri parıldadı…

Cennet bahçesini yitirdim…

.

.

İnsana vadedilen cennet neredeydi?

Neredeydi insanın huzur ve saadet içinde yaşayacağı o bahçe?

.

.

Yaşam bedenin içindedir.

Bahçe insanın bedenidir.

Bahçenin sahibi bedene can verendir.

Âdem ile Havva aklı ve gönlüdür bahçenin sahibinin.

Her bahçenin kuralı bahçeyi kurana aittir.

.

Ben, zihnimin karmaşasında yitirmiştim cennetimi. Kendimi camdan bir odaya hapsetmiştim içeriye sadece sıkıntının girebildiği. Dışarıdaki oyun alanı kapalıydı, gönlümün neşesine set çekmiştim. Her şey düzgün ve güzel gözükse de ne bir canlılık ne de bir sevinç vardı bahçenin içinde.

Ben, kendi aynamda kendi hâlimi görmüştüm.

.

.

Her bahçenin kuralı bahçeyi kurana aittir.

Ve bahçe izin verir, insanın ellerine de doğanın ellerine de. Kimi yerini insan güzelleştirsin ister, kimi yerinde doğanın sürprizlerini bekler…

Benim güzel ama sıkıntılı bahçem önce oyun alanını açmamı istemişti.

Şimdi‘ dedi bedenim, ‘benimle ilgilen, sustur zihninin karmaşasını, gönlünün üzerindeki hüzün örtüsünü kaldır kendi ellerinle…

Sen kendi ellerini kullan, ben de doğanın ellerine izin vereceğim, üzerime en güzel çiçeklerin tohumlarını getirmeleri için kuşları ve rüzgarları çağıracağım…

Şimdi‘ dedi bedenim, ‘biraz benimle ilgilen, gör bak biraz ilgi ve biraz sevgi ile nasıl da canlanıp güzelleşeceğim…

.

.

Her bahçenin sahibi bir tanırıdır -ya da bir tanrıça…

Yaşam bedenin içindedir.

Bahçe insanın bedenidir.

Bahçenin sahibi bedene can verendir.

Âdem ile Havva aklı ve gönlüdür bahçenin sahibinin.

Birliktelikleri aklın ve gönlün evliliğidir.

Sevgi ve saygı ile birleşir elleri.

Bahçe cennettir saadetlerinde.

Cennet kaybedilir önce kıymeti bilinsin diye.

Cenneti kazanmak ise insanın kendi ellerindedir…

.

.

.