Aldanış

william blakeİnsan aldattığında,Ancak kendini aldatır.Her seferindeBir tek kendini kandırır.Kıblesi kaybolduğunda,Kendi kendisinin şeytanıdır.Söylediği her yalan,Gizlediği her durum,Kendi yüzleşemediğidir.

Çünkü zulmedenler, Aslında kendi öz benliklerine zulmederler.

…“Bir kitaptır bu; sana indirildi, onunla uyarıda bulunasın diye ve inananlar için bir öğüt ve düşündürme olarak… O halde, bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.‘Ey Adem! Sen ve eşin cennette oturun, dilediğiniz yerden yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.’Derken, şeytan, kendilerinden gizlenmiş çirkin yerlerini onlara açmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi: ‘Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız yahut ölümsüzler arasına katılmayasınız diyedir.’Ve onlara, ‘ben size öğüt verenlerdenim’ diye yemin de etti.Nihayet onları kandırarak aşağı çekti. O ikisi ağaçtan tadınca çirkin yerleri kendilerine açıldı. Bahçenin yapraklarından yamalar yapıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara seslendi: ‘Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Ben size, şeytan sizin için açık bir düşmandır demedim mi?’‘Ey Rabbimiz, dediler, öz benliklerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez, bize acımazsan elbette ki hüsrana uğrayanlardan olacağız.’Buyurdu: ‘Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belirli bir süreye kadar mekân tutmanız ve nimetlenmeniz öngörülmüştür.’Buyurdu: ‘Orada hayat bulacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız.’ “*…william blake-1

İnsan için zordur yüzleşmek,Kendini olduğu gibi kabul etmek.Zaaflarını, hatalarını affetmek.Özgürlük ise bir tek kabullenişle gelir,Kendini olduğu gibi sevmekle,Her haliyle kabullenmekle.İnsan dilediğinde,Hem kendini hem de diğerlerini kabullendiğinde,Sevgiden başka bir şey kalmaz geriye,Tıpkı taze bir nefes gibi,Kolayca alınan ve verilen, yaşamın gerçeği, sevgi olur.

İşte o zaman insan, cenneti kendi içinde bulur.

* A’raf Suresi (2, 19-26), Kur’an-ı Kerim ve Meali, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk

Doğum

world

Yaşamı izlemek büyüleyici.

Yaşamın ortaya çıkışını seyretmek, süreçleri gözlemlemek.

Doğum…

Her varlığın yaşama -ve dünyaya– geliş süreci.

Ne kadar kıymetli!..

Dünya’ya gelmek, dünyaya gelmek…

Geldiğimiz sadece bir yer midir? Bu yer nedir, neresidir?

Dünya, dünüv’den türer, yakın olmak demektir.  Ednâ, en yakın demektir. Dünya, bizim için canlıların üzerinde yaşamış olduğu gezegen, bugün bildiğimiz tanımıyla yerküredir. Dünya yaşamı ise, insanın doğumdan sonraki ve ölümden önceki hayatı, bu hayattayken ilişki içinde bulunduğu varlıklar ve bu varlıklarla ilgili eğilimleri, tutum ve davranışlarıdır.

Yer ve yeryüzü arz’dır, içinde yaşadığımız hayata, dünya hayatı; yakın hayat ve önce gelen hayat adı verilmiştir. Yaşanılan hayat ile yeryüzü arasında yakın bir ilişki olmasına rağmen, yeryüzü ve dünya aynı değildir. Yeryüzü yaşadığımız coğrafî mekân, dünya ise manevi ve ahlâkî bir anlamın ifadesidir.

Yeryüzünün üzerinde ikamet eden insanın dünya hayatının nasıl olacağı hayata karşı tutumuna, maddi olanın ötesindeki öğretiyi görmesine bağlıdır.

İnsan dünyaya, yakın hayata doğar.

Doğum için fiziksel bağlamda bir anne ve bir baba gereklidir. Gebe kalmak gereklidir.

Doğum için duygusal bağlamda besleyip korumak, sabırla zamanı beklemek gereklidir.

Doğum için düşünsel bağlamda istek ve inanç gereklidir.

Doğum için aşk ve sevgi gereklidir.

Her doğum güzel olanı arar.

human egg and sperm cells

Ve yeni bir varlık, yaşam bulan yeni bir enerji… Varlık ana rahmine düşer. Bedeni yoktur, bedenlenir. Karanlık  içinde duyduğu  kalp atışları, annesinin derinden gelen sesi, bedeninin işleyişi ve nefesi. Bu kapalı dünya yeni varlık için tek varoluştur. Yaşama teslimdir, müdahale yoktur. Süreç kendini gerçekleştirir.

Doğum anı geldiğinde ise çaba başlar, doğum zorlayıcıdır -hem doğuran hem de doğan için. Doğumu reddedemez, durduramazsınız, erken hali prematüre, gelişmemiştir.

İnsan yaşama doğar. Varlık yine düşer… Ana rahminden yaşam rahmine.

Yaşamın rahminde varlık, yaşamsal sisteme teslim olmuş halde sürekli yeni doğumlar içindedir. Oysa insan bunu bilmez, zanneder ki bir kez doğar, bir kez ölür, bir kez yaşar. Yaşamsal sistem ise her an yeniden doğması için varlığı sürekli zorlar. İnsan sevmez zorlanmayı, ister ki bir kez doğsun ve hep aynı yaşamda kalsın, sonsuza kadar yaşasın.

Yaşam tek bir şey bekler varlıktan; ana rahmindeyken nasıl onu koruyup besleyen, seven anneye güveniyorsa, yaşam rahminde büyürken de yaşama güvenmelidir.

Yaşam sürekli gebedir, yeni doğuşlara, yenilenen yaşamlara.

Gebelik varsa doğum kaçınılmazdır. Her gebelik farkı bir doğum getirir -hem doğana hem de doğurana-, bazı doğumlar sancılı bazılarıysa bir nefeste kolaycadır, yaşamda herkesin kısmeti ihtiyaca göre farklıdır. Bu, yaşamın çeşitliliğidir. Doğum ile başlar öğreti.

journey

Yaşam –öğrensin diye– sürekli yeniden doğmasını gerektirir insanın. Yeni doğum yoksa büyüme, gelişim de yoktur. Hep aynı olan, her yeni güne yeniden doğmayan, her an kendine yeniden doğmayan artık yenilenmiyordur. Yenilenmeyen yavaşça ölür.

Yaşam için doğum kaçınılmazdır.

Yaşamın rahminde insan, korunup gözetileceğine güvenmelidir, -aslında başka çaresi de yoktur.-

Nasıl ki, kendi âleminde, kendi gerçekliği içinde ‘anne’ yaşam demekse bir bebek için ve reddedilemez bir süreçse oluşumu, insan için de kendi gerçekliğinde dünya yaşamı aynısıdır; reddedilemez bir oluşum süreci.

Yaşam her ne getiriyorsa insanın büyüyüp gelişmesi için gereklidir.

İnsanın yapması gerekense yaşamın sürecine güvenerek teslim olmaktır.

Zaman

İnsan, sonsuzluk içinde yaşamı anlamlandırmak için zamanı ve mekânı kullanır. Zaman ve mekân sayesinde kendine bir geçmiş ve bir gelecek yaratır, arzularını ve isteklerini biçimlendirir.

time

Oysa evrenin sonsuzluğu zamansızdır.

İnsan tüm var olma çabası içerisinde sınırsıza sınır çizer, kendince anlamlar yükler.

Zaman ve mekân insanın kendisi için -kendi elleriyle- inşa ettiği hapishanelere dönüşür…

Zamanı ve mekânı gerçekten anlamak için yaşamın içindeki doğal var oluş hallerine bakmak gerekir.

Bilge kişiler binlerce yıl önce bunu yaptılar.

Günümüzün modern yaşam stili ise zaman-mekân denince bize mekanik bir biçimde saatler ve binalar sunuyor. Bir uyanıklık anında baktığımızda göreceğimiz tek şey, fark etmeden o saatlerin ve binaların kontrolüne girdiğimizdir… Ne acıktığımızı hatırlıyoruz ne de yorulduğumuzu, gözler ise hep saatlerde hep kapılarda…

Basit bir soru: “Şimdi canım ne istiyor?”… İnsan yanıt için artık ya saate bakıyordur ya da nerde olduğuna.

İnsan kendi rızasıyla kendi özgürlüğünü, kendi yarattığı bir zamana ve mekâna teslim eder.

Zaman ve mekân ise aslında yaşamı desteklemek için vardır.

Kadim bilgiler yorumlamak için doğayı ve döngülerini takip eder. Doğanın içinde saatsiz bir zaman sürekli faaliyettedir. Tüm varlıklar yaşamı bu hissedilen zamanla nasıl yönlendireceklerini bilirler. Doğanın içerisinde farklı mekânların farklı enerjileri ihtiyaca göre konumlar sunar; yeryüzü etkileri ve manyetik alanlar yönü belirler.

Doğal olan sağlıklı ve huzurlu bir yaşam için iyidir.

Kadim Çin bilgisi var oluş düzenini bazı temel kavramlar ile açıklar. Yin Yang, beş element, beş elementin kendi içlerindeki yaratıcı, yıkıcı, kontrol edici döngüleri ve 24 mevsim zamanı ve mekânı anlamak için kullanılır.

yinYang

Yin Yang kutupsallıktır, zıtlıkların kavuşmasını anlatır.

Güneş ve Ay, gece ve gündüz, siyah ve beyaz, kadın ve erkek, soğuk ve sıcak… Yaşamın içinde birbirini tamamlayan tüm kutupsallıklar.

Biri olmadan diğeri var olamaz ve birbirlerini yaratarak dönüşürler.

Wuxing

Beş element varlığın çeşitliliğidir.

Var oluşun ve enerjinin farklı doğalarını anlatır; ağaç, ateş, toprak, metal ve su. Her biri farklı vechelere sahiptir;

Ağaç bahar mevsimidir, yönü doğudur, rengi yeşildir, organı karaciğerdir, duygusu öfkedir,

Ateş yaz mevsimidir, yönü güneydir, rengi kırmızıdır, organı kalptir, duygusu neşedir,

Toprak mevsim geçişleridir, yönü merkezdir, rengi sarıdır, organı dalaktır, duygusu derin düşünme ve endişedir,

Metal sonbahar mevsimidir, yönü batıdır, rengi beyazdır, organı akciğerdir, duygusu hüzündür,

Su kış mevismidir, yönü kuzeydir, rengi siyahtır, organı böbrektir, duygusu korkudur.

5 element

Beş elementin döngüsü yaratılışın değişimi ve dönüşümünü anlatır…

24 mevsim ise uzaysal döngünün Dünya’daki yansımasıdır. İşte, biz buna zaman deriz.

İnsan için zaman, bulunduğu uzaydaki en yakın gökcisimleri ile belirlenir. Güneş merkezli dönen gezegenler Güneş’in etkilerini alırlar. Bu, Dünya üzerinde gündüz ve geceyi, mevsimleri yaratır. Dünya aynı zamanda bulunduğu sistemdeki diğer gökcisimlerinden de etkilenir. Uydusu olan Ay, Dünya üzerinde gel-gitleri oluşturur. Diğer gezegenlerin etkileri astroloji ile açıklanır. Ancak etkiler uzaklaştıkça ve tanımlaması zorlaştıkça bizler için önemini yitirir. Bugün hâlâ içinde bulunduğumuz uzaya -gökkubbe- ait gökcisimlerinin birbirini nasıl etkilediğini tam olarak bilemiyoruz. Bilim çeşitli yorumlar getirse bile günlük hayatta etkileri fark edilmediğinden bilim adamları dışında sokaktaki insan için pek de önemleri yok.

Tüm yaratılış bir enerji ifadesidir. Var oluştaki tüm varlıklar enerji alanında birbiri ile bağlıdırlar.

İnsanoğlu tarihsel sürecinde onlarca çeşit takvim kullandı. Bugün, global olarak adlandırılan modern dünya ortak bir takvim kullanır, ortak bir yaşam için zamanı yorumlamanın ortak bir dili. Kadim bilgilere baktığınızda o dönemin insanları için anlamlı farklı pek çok takvim bulursunuz. Bugünün takvimi her ne kadar ölçekte keskinleştirilip kendi içinde düzeltilmiş olsa da kadim takvimlerin sunduğu bir çok yaşamsal veriyi yitirmiştir. Modern çağın bayramları ve kutlamalarıyla süslü bu takvimler yaşamın döngülerine önem vermezler.

Yaşamın döngüleri ise çağlar boyunca Dünya’mızın bulunduğu uzaysal konumun yansımalarını anlatır.

24 seasons

Çinliler hâlen Güneş ve Ay takvimi olarak iki farklı takvimi kullanımda tutarlar. Güneş takvimi zamanın akışını kaydeder, mevsimlerin döngülerini işaretler. Kayıt sistemi zaman içerisinde bu takvimin kehanet için kullanılmasını sağlamıştır, 60 yıllık döngüleriyle zamanın kendini tekrarladığı bir kehanet sistemi sunar. Zamanın enerjisini elementlere göre açıklayabildiği için her yıl, her ay ve hatta gün ve saatin enerji olarak getirebileceği potansiyelleri anlatır. Ay takvimi ise ayın döngüleri ile başlangıç ve bitişleri işaretler. Yeni ay zamanı başlangıçlara dolunay zamanı ise bitişlere aittir. Ay ve kadın yin enerji doğasındadırlar, bu nedenle doğurgan döngüler ay takvimine göre belirlenir. Her yıl, yeni doğan yıl ay takvimindeki ilk yeni ay zamanı kutlanır.

Çin Takvimi mevsim etkilerini yılın içerisinde 24 zaman diliminde açıklarken, enerjilerin doğasını açıklamak için yine elementleri kullanır. Takvimde, Göksel Sütunlar ve Yersel Dallar denilen iki set sembol hem kehanet sisteminin hem de Çin Astrolojisinin verilerini sağlar.

zodiac

Yersel Dallar’daki enerjiler, yıllık bazda yorumlanırken 12 hayvan ile sembolize edilen burçları oluşturur. Aynı hayvan sembolleri yıl içerisinde de 12 ayın enerjisini açıklar.

Yersel Dallar, Göksel Sütunlar’dan gelen enerjilerle birleştiklerinde oluşturdukları enerji ise kehanetin bazıdır; uyum var mı yok mu bakılır, uyumun ya da uyumsuzluğun doğası tanımlanır, yaratıcı ve yok edici döngülerde bu enerjilerin nasıl davranacağı ve ilişkili diğer enerji tiplerini nasıl etkileyeceği yorumlanır.

Daha derine girdiğinizde, bütün bu bilgileri kullanarak dünyasal yaşamda hem uluslar arasındaki hem de bireysel olarak kendi yaşantınızdaki ilişkileri, doğal afetleri, savaşları, kazanımları, bereket dönemlerini, mutlu birleşmeleri anlamlandırabilirsiniz.

Beş elementi kullanarak yaşam içindeki tüm oluşların arkasındaki gizli itici gücü görebilirsiniz.

Yine de, aynı sistem kendi içinde zamanın enerjilerinin döngüsel olarak tekrarladığını sadece olayların değiştiğini ancak arkadaki itici güçlerin aynı kaldığını söyleyerek zamanı aslında zamansızlık olarak tanımlar.

İnsan, tekrarlayan zamanın içinde bu döngülerden çıkmadıkça, bir başka hapishane içindedir.

İster modern yaşamın saat bazlı hapishanesi olsun, isterse kadim bilgilerin enerji bazlı hapishanesi, insan için özgürlüğünü elde etmenin tek yolu yaşamının sorumluluğunu eline almaktır.

Tüm takvimler insan için oluşturulmuştur, yine de insan ne takvime ne de zamana esir olmamayı öğrenmelidir. Tıpkı ilkokulda okuma yazmayı ya da çarpım tablosunu öğrendiği gibi takvimin de sadece bir araç olduğunu görmelidir. İnsan takvimi ezberlemeden takvimin neye yaradığını sorgulamalı, asıl öğretiyi kavramaya çalışmalıdır.

timeless

Bir kez bunu kavradığında artık zamansızlığa ulaşır, çünkü şimdi yaşam ile doğrudan konuşabiliyordur.

İhtiyacı olan tüm cevaplar yaşamın içerisinde kendisine sunulur.

Evrenin sonsuzluğunda insanın bildiği zaman yoktur.

Zaman sadece insanın zihnindedir.

İnsanın tek özgürlüğü ise zihninin hapishanesinden çıkmaktadır.

Merry-go-Round

“I merry-go-round” you say,
You merry-go-round the time,
You merry-go-round the life.
But, the merriest of all
Is to free the round,
Stop the time,
And live the life…
Nothing else, but we will say,
“Enjoy the ride!”

I wish a beautiful ride to us all… Love ♥

freedom from carousel

Dersin ki: “Neşeyle dönüyorum ‘atlıkarınca’da”,
-Zannedersin neşeyle-
Döndüğünse bir kısırdöngü
Zamanın etrafında,
Yaşamın etrafında.
Bilsen ki, en neşelisi
Özgürlüktür dolaşıp dönmekten
Zamanı durdurmak
Yaşamı yaşamaktır…
O zaman sadece deriz ki:
“Şimdi, tadını çıkar bu yolculuğun!”

Hepimize güzel bir gezinti dilerim. Sevgiyle ♥

Âlem içre Âlem’dir Yaşam

view of another realm

İnsan kendini bilmez…

Bilmez şimdi hangi âlemdedir?..

Kimdir?..

Nerdedir?..

Gözleri hep diğer bir âlemde; bazen merak duyar, büyülenir onun gizleriyle, bazen de anlamaz, ürperir tuhaf bir korku içinde…

Oysa yaşam herkese, kendine ait bir âlem sunar, “Önce kendi âlemini tanı, kendine sevgi ve saygı ver, ancak o zaman diğerlerine sevgi ve saygı verebilirsin” der.

Sonra yaşam, vakti geldiğinde tanıştırır insanı, yolculuğunda uğrayacağı diğer âlemlerle.

Önce kendi âlemini tanı… Ne zaman ki âşina olur, anlarsın bu âlemi, o zaman vakti gelir bir sonrakinin. Israr edersen gözlerini ve kalbini kapatıp görmemeye tanımamaya, bil ki sana çıkış yoktur bu âlemin labirentinden, döner durursun kaybolmuş aynı yollarda, kaybolmuş aynı zamanlarda.

Kalbini açmazsa eğer, insan için mümkünatı yoktur gözünün önündekini görmenin.

Doğum öncesinde insan, ‘bilmediği bir âlem’dedir. Yaşam içinde insan, ‘yaşam âlemi’ni bilmelidir. Yaşam sonunda ise, ‘ölüm âlemi’ yine onu ‘bilinmeyen bir âlem’e taşıyacaktır.

Dünyanın içinde insan, ‘dünya âlemi’ni tanımalıdır, bu âlemin içindeki birbirine karışmış tüm âlemleri fark etmelidir. Aşağı baksa; hayvanlar, bitkiler, böcekler, madenler… Yukarı baksa; güneş, ay, gezegenler, yıldızlar… Varoluşun içinde tüm elementler; ağaç, ateş, toprak, metal, su… Doğanın içinde tüm unsurlar; hava, okyanuslar, yeryüzü ve daha niceleri… Hepsi özgün hepsi bütün birer âlemdir kendi içinde.

Mikro âlemler makro âlemler iç içe ‘evrenin âlemi’ni yaratır…

İnsanın yaşamında ‘kendi âlemi’ olur; sosyal âlemi, aile, eş, arkadaş, dost, iş âlemleri var olur. Kendi ‘iç âlemi’ vardır; bazen açılır bu âlem paylaşılır dışarısıyla, bazense bir ömür hem kendine hem dışarıya kapalı kalır.

İnsanın ‘gizemli âlem’leri vardır; ruhlar âlemi, rüya âlemi, hayal âlemi, arzularının, isteklerinin âlemi. Bedenin kendi âlemi vardır; her organın, her hücrenin bir âlemi. Duyguların kendi âlemi vardır; öfkenin, sevincin, hüznün, neşenin, korkunun, güvenin, derin düşünmenin… Hepsinin birer âlemi vardır.

İnsanın âlemlerinin yanında, âlemlerinin de kendi âlemleri vardır; ailesinin, arkadaşlarının, toplumun, ülkesinin, atalarının. Karşılaştığı her insanın, her canlının, hatta -bize göre- her cansızın bile bir âlemi vardır.

Geçtiğiniz yolun, girdiğiniz binanın, oturduğunuz koltuğun bir âlemi vardır. İnsan bir dursa, seyreylese bir sokak neler anlatır ya da bir mahalle, bir binanın dilinden ne hikâyeler dökülür yaşamı renklendiren. İnsan biraz vakit ayırsa ve dursa, bir ağacın yanında, kim bilir hangi kuşlar sohbet eder dallarında, hangi mevsimler geçer, hangi zamanlar akar sessizce, kimilerini getirir, kimilerini götürür.

“Ben hep bulutların âlemini severdim, kuşların âlemini ise bilmezdim, öğrendim.

İnsan öğrenince bir diğer âlemi, onun tüm zenginliği kendi âlemine akar, bir o kadar zenginleştirir insanı…

Sen bilmezken ‘benim âlemim’i, ne kadar kolaydır öfkelenmek, yargılamak ve ben bilmezken ‘senin âlemin’i…

Oysa yaşam iki âlemi boşuboşuna buluşturmaz, ister ki tanışsınlar, birbirlerinden öğrensinler.

Bazen bir an yanyana kalırlar, bazen bir gün, bazense yıllar boyunca.

Yine de her karşılaşma bir fırsattır sunulan, yepyeni bir âlemi tanımaya, yepyeni bir âlemi kucaklamaya…”

Aslında saymaya çalışsak, belki de sonu yoktur tüm bu âlemlerin.

İnsan ise ancak kendi bildiği kadarını var sanır…

Bir âlem daha vardır ki, el-âlem deriz, insan için ‘yabancılar âlemi’dir… Düşünmez ki insan, her birimiz birbirimize el-âlem’iz, birbirimizin yabancısıyız.

Kendi âlemini tanıyıp bilene ise ne yaban vardır ne de yabancı. O bilir ki biz hepimiz, birbirine benzer yine de kendine özel âlemlerde yaşarız; aynı havayı solur, aynı toprağa ayak basar, aynı suyu içer, aynı dünyayı paylaşırız.

journey

Tüm âlemler sadece ‘Yaradan’ın âlemi’dir. Tektir. Bir’dir.

Âlem içre âlem, var olur birlikte… 

Sırası geldiğinde, yolcunun yolu geçer her bir âlemden.

Şimdi yolculuktaki insan için kalbini açma vaktidir,

Her birini tanıyıp sevgi ve saygı gösterme zamanıdır.

Yaşam Gördüğünün Ötesinde

Yaşam Gördüğünün Ötesinde - Saba Melike Belkıs Doğar

Şimdi yaşamı ele alma zamanı.

Başkalarınınkini değil, bırakın artık annenizi babanızı, eşinizi, çocuğunuzu, sevgilinizi, patronunuzu, komşunuzu, politikacıları, sporcuları, sanatçıları… O çok sevip hayran olduğunuz ya da eleştirmekten kendinizi alıkoyamadığınız herkesi artık bir kenara bırakın.

Şimdi, kendi yaşamınıza bir bakın. İçinde yaşadığınız yaşama. Hayata. Hayat verene….

Siz, bir başkasının yaşamına merakla yönelmişken ya da sevgiyle –diyelim-, o kişiyi beslemeye çalışır ya da hayranlıkla onun yerinde olmayı arzularken hiç düşünüyor musunuz sizin yerinizde kim yaşıyor acaba?

Hiç kimse ve herkes…

Hayatta hiç kimse bir başkasını yerine yaşayamaz. Ama herkes sizin yerinize yaşamınızı doldurmaya heveslenebilir. Ne kadar çok severseniz sevin ya da kendinizi adayın, bir başkasını kendinizden daha çok düşündüğünüzde o kişinin yaşamını yaşamaya başlarsınız. Siz doldurdukça da o kişi yaşamını boşaltmak zorunda kalır.

Artık vazgeçin…

Başkalarının hayatını yaşamayı. Bu yaşamda herkes kendisinden sorumludur öncelikle. Diğerleri ile olan ise bir ilişkidir, ister sevgi, dostluk, destek verin isterseniz alın, bilin ki herkes kendi yaşamını yaşamalıdır.

Şimdi, insan için kendi yaşamının sorumluluğunu alma zamanı. Yine de fark etmek ve anlamak ihtiyacında insan.

Yaşam nedir?

Ah evet, bunca eğitimin içinde bugüne kadar bize öğretilmeyen tek şey belki de yaşam sanatı.

Bilelim ki, gözlerimizin açılmasına izin vermediğimiz sürece gerçek yaşamı görmemiz mümkün olmayacaktır. Siz, o izni bir kere verdiğinizde artık bileceksiniz ki, yaşam gördüğünüzün ötesinde…

Bu, bir uyanma çağrısı. Gözlerinizi açmanız için. Bugüne kadar tüm öyküler aslında sizi uyandırmak için anlatıldılar. Ve bugünden sonra da bu böyle olacak.

Öykücü, “Söyleyecek yeni bi şey yok!” dedi, yine de yeni bir söylem vardı.

Her yaşam yeni bir söylemdir.

* Yaşam Gördüğünün Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar, Pozitif Yayınları– 17 Aralık 2012 itibariyle tüm kitapçılarda

Sessizlik

Kelimeler sadece birer yorumdur dinlendiklerinde… İnsanın kendi hayat hikâyesi bile kendine anlattığı bir yorumdur –yanlış anlaşılmaya hatta hiç anlaşılmamaya mahkum…Yine de insan kelimeleri kullanır, ne çare… Gerisi sessizliktir….silence“… Buddha aydınlandı; ama yedi gün sessiz kaldı. Yedi gün sessiz kalmasına pek çok neden gösterdi; esasında sonsuza kadar sessiz kalmak istiyordu. Daha sonra, yedi gün sessiz kalmasının ve sonra konuşmasının nedeni tekrar tekrar sorulduğunda, “Konuşmak bile müdahale etmektir; ötekinin sessizliği anlamasına izin ver. Eğer sessizliği anlayamıyorsa, benim kelimelerimi anlayacağını mı sanıyorsun? Çünkü benim kelimelerim sessizliğimden çok uzak olacak, tanıtıcı olmayacak. Kelimelerimle yanlış yola sapması için her olasılık var ve ben bunu önlemek konusunda çaresiz kalabilirim. Sessizlikte eğer biri bana gelirse, bunu yanlış yorumlayamaz. Anlayabilir, anlamayabilir; sadece iki olasılık vardır ve ben onu hiç de niyetim olmayan bir yola göndermekten sorumlu olmayacağım. Fakat kelimelerim, onu işaret ettiğim yönün aksi yöne götürebilir” der.

Bu nedenle yedi gün sessiz kaldı ve “Neden konuştun?” diye sordu insanlar.

“Şimdi, eğer bana güvenirseniz, bunu kanıt olmadan kabul etmek zorunda kalacaksınız. Fakat bunu kabul etmeye gerek yok, çünkü anlamsız. Kozmostaki diğer aydınlanmış varlıklar tarafından ikna edildim. Fakat o konuma ulaşmadıkça bunu kanıtsız kabul etmek zorunda kalacaksınız.” dedi.

“Bu, benim öğretimin parçası olmamalı; ben sadece sizin merakınızı gideriyorum. Bunu reddedebilirsiniz, çünkü öğretimin temel bir parçası değil. Fakat konuşmamın nedenini sormakta ısrar ederseniz, o zaman size cevap vermek zorundayım. Daha önce aydınlanmış insanlar beni ikna etti, benimle tartıştı: ‘Binlerce yılda bir insan senin olduğun varlık konumuna gelir. Yüz kişiden biri bile kelimelerini doğru anlasa, bu kadarı yeter. Doksan dokuzu için endişelenme, çünkü onlar seni dinlemeseler de yoldan sapacaklar. Sapmaya mecburlar. Eğer seni dinledikten sonra bile yoldan çıkabiliyorlarsa ne zannediyorsun, seni dinlemezlerse yoldan çıkmayacaklarını mı? Sorgulamadan kabul et: O doksan dokuzun sen konuş ya da konuşma yoldan çıkacağı kesin. Fakat yüzde bire ne olacak? Sana, senin konuşman olmadan yolu bulamayacak o yüzde bir için çağrıda bulunuyoruz’ dediler.”

“O yüzde bir için konuşuyorum.” dedi…”*

Hepimiz hâlâ o yüzde bir için konuşuyoruz… Gerisi sessizliktir…

* Öykü, alıntı: Osho, Kendine Saygının Büyüsü

Su gibi…

Yolun kenarında küçük havuzcuk, yağmur suyunun yaşam kabı.

Hiçbir dış etken yokken, kendi dinginliğinde…

Oysa yanından geçse birisi hemen titreştirir adımları, minik bir dal düşse hemen dalgalandırır ya da en ufacık toz tanesi, gözle görülmez dev bir çalkantı yaratır.

Hava biraz soğusa katılaşır, biraz ısınsa buharlaşır…

Yolun kenarında küçük havuzcuk -bize göre sıradan bir su birikintisi- ona sorsanız yaşamın ta kendisi.

Doğru değil mi ki?

Su birikintisi naif, duyarlı bedeninde –yaşam ne sunarsa– tıpkı bir ayna gibi yansıtır.

Aslında bir baksan kendine, sen de pek farklı değilsin yoldaki su birikintisinden;

En ufak uyarımda hemen dalgalanan, bazen ufak ufak kıyıya vuran bazense yakıp yıkan.

Belki de sorman gerek yoldaki su birikintisine, ne de olsa ikiniz de aynı yolun yolcusu:

Nasıl bulunur bilir mi ki, suyun dinginliği?

Belki de sormak gerek, dalgalanmadan su bilebilir mi kendini?

Su için dalgalar kendini bilmek demek, yine de yaşam, dalgalandıktan sonra nasıl durulacağını bilmek demek.

Peki, insan bilir mi, şimdi hangi dalganın yolculuğunda?

Belki de görmek için kendini seyreylemek gerek, tıpkı su birikintisi gibi, diğerlerinin aksini kendinde görmek gerek.

Yaşam kendini sana bir dalgalı bir dingin sunar.

Suda yansıyan sadece kendinsin, ister dalgalan istersen durul, içine yansıyan dış etken bir tek sensin.

İçindeki “sen” ve ben

İçindeki bu “sen” hangi sen?

Ne kadar tanıyorsun “ben” dediğin seni?

Onlarca isim, onlarca sıfat verebilirsin

Yine de bilebilir misin hangisi gerçek olan?

Dersin ki: “Bu güzel sözleri söyleyen, 

Şefkatli ve bilge olan benim.”

Peki, ayaklarının dibinde yatan kim o zaman?

Onun katili sen değil misin?

İçindeki bu “sen” hangi sen?

Nasıl bilebilir insan

Kalbi sevgi ve mutlulukla parlayan

Ya da isteği olmadığında hırçınlaşan mı

Yoksa öfke ve nefretle kavrulan mı gerçek “ben”?

Yaşadığın yılları saymak yeter mi

Zaman yeterince geçmişse eğer, artık

“Hepsini gördüm”, “Hepsini tanıdım” demeye

Emin misin gerçekten hepsi bu?

İçindeki bu “sen” hangi sen?

Sonu var mıdır sonsuz “ben”lerle tanışmanın

Sonu var mıdır her tanışmada tekrar karışmanın

“İşte, şunlar övünülecek olanlar

Şunlarsa yerilecek olanlar” derken

Yaratmaya da yok etmeye de muktedir olan 

İçindeki hangi “sen”?

İçindeki bu “sen” hangi sen?

O sen ki kendinden bile gizlenmiş

Kaçak bir yabancıysa eğer

Döndüğün bir köşebaşında karşılaştığında

Sen kendini tanıyamaz

Ve korkarsan varlığından 

Bir de kendinden kaçıyorsan bilmeden

Nasıl bulursun kaybolmuş benliğini yeniden?

İçindeki bu “sen” hangi sen?

Eğer benle tanışmaya geldiysen

Belki de en iyisi önce senle tanışman

Ve belki ancak o zaman

Ne “sen” konuşmaya gerek kalır burada

Ne de “ben”

Varlığın gerçek aleminde

Ne söze gerek kalır ne de isme

İçindeki tüm “sen”ler tek tek tanışır birbiriyle

Ve hepsi özde birleştiğinde

Geriye ne sevgisizlik kalır ne de “sen”