ikra

sabahın sessizliğinde

ağacın dalları arasına gizlenmiş

bir kuşu dinliyorum

içinden doğan bir şarkıyı okuyor

hiç bir yerde yazılmayanı

kimseye ait olmayanı

henüz var olmamış olanı doğuruyor

yaşama yeni bir melodi katıyor

melodisiyle yaşamı yaratıyor

.

.

ikra bismi rabbikelleziy halak

.

sana vücut ve yaşam veren rabbinin ismi ile yarat

o ki bu vücutla birleşerek insanı var eden

sınırsız bir ikramla beden rahminden doğurtan

varlığın bütün kelimelerinin sahibi

ve bilmediği tüm kelimeleri insana öğreten

.

.

kuşlar kadar özgür ve kayıtsız

korkmadan çekinmeden

içinden doğanı dışına çıkar

yarat ve yaşa sana ait olanı

her yaratım bir doğum

insan bir rahim

her kelime yeni bir oluşum

yaşam bir kitap

yazılırken okunan

tek bir kitap

.

.

.

Eve dönmek…

.

Bir yerden başlamak gerek…

.

Sokakta yürüyorum, benden başka kimse yok…

Sokak beni nereye götürürse oraya doğru ilerliyorum, yolun nereye çıktığını öğrenmek istedim.

Biraz ileride genç bir adam, kucağında ufak bir oğlan çocuğu… tam yolun ortasında duruyorlar.

Yaklaştıkça seslerini duyabiliyorum, oğlan çocuğu ağlıyor, sürekli “eve gidelim” diyor babasına.

Genç adam ise tatlı bir ses tonuyla, “şimdi araba gelecek, ateşin var, doktora gidelim sonra eve gideceğiz” diyor.

Yanlarından geçip yola devam ediyorum, apartmandan çıkan anneyi görüyorum.

.

Ben sokakta ne yapıyoum?

Kaybettiğim şeyi arıyorum.

Ne tuhaf… eve dönüş yolunu.

Bildiğim bir yol var tabii ki, hep yürüdüğüm artık ezberlediğim, yoldakilerle selamlaştığım.

Ama bugün “bu yoldan gitmeseydim” dedim, “hangi yolları kullanabilirdim eve dönmek için…

Gerçekten de insan, onlarca yol arasından birini seçer…

kendine

yaşamak için.

.

Bizler, seçtiğimiz yollarda sayısız isteğe ve hedefe ulaşmanın peşinde çoğu zaman eve dönmeyi düşünmeyiz, uzağa, daha uzağa gitmektir çoğu zaman amaç.

Ev ise, en yakın olandır insana.

.

Bir arkadaşım, “seyrettiğiniz, işittiğiniz her şeyin sizin için bir anlamı var” der. Öyle ya, neden onu değil de bunu görüyorum, neden şunu değil de bunu işitiyorum.

Açık kalmış bir televizyon ekranına bakar gibi, dış dünyanın bize getirdiklerine maruz kalırız, neden bunları gördüğümüzü düşünmeden.

Gördüklerimiz ya da duyduklarımız bazen güzel bazen değildir. Dünya ekranında ne seyrettiğimizi biz seçemeyiz, zaten yayını da birileri hazırlıyordur bizim için…

Öyle zannederiz.

.

Ben de öyle zannederdim.

Her akşam, sunulan programlardan birini, istediğimi seçtiğimi düşünerek, izlerdim.

Sonra bir gün bıraktım… dışarıdan sunulanı izlemeyi.

Nasıl oldu da döngü kırıldı?..

Hatırlıyorum… sevdiğim dizideki başrol karakteri ayrılınca yerine başka birisi geçti. Her şey aynı ama, o kişi görüntüde farklıydı. Sunulanın gerçeklik algısı yıkıldı.

Gerçek hayatta böyle bir değişim olmaz. Etrafımızdaki herkes, her şey görünürde bildiğimiz bir devamlılıktadır.

Ya da biz –yine– öyle zannederiz.

.

İnsan dışsal değişimi görebildiği ve ayırt edebildiği için, değişmesini istediği şeylerin görüntüde, şekilde ve mevcut hallerinden başka bir hale bürünmeleri ile bunu elde edeceğini düşünür.

Oysa dış âlemi oluşturan iç âlem değişmedikçe, şekilde meydana gelen farklılıklar göz aldatıcıdır.

Aslında dizide karakter zaten değişmişti, gençliğin getirdiği toyluk yerini orta yaşın olgunluğuna bırakmıştı, tecrübesiz genç kız, deneyimli bir kadına dönüşmüştü. Şimdi düşünüyorum da, dışarıda olan içeride olanın yansımasıydı. Ancak ortaya çıkışı bizler için beklenmedik bir şekildeydi, bu yüzden kabullenmesi zordu.

Bizler sürece alışkınız. Eşyaları değiştirmek istediğimizde önce beğenir, sonra mağazada seçer ve alırız. Eskileri gönderir, yerine yenileri yerleştiririz. Ertesi sabah uyandığımızda her şey değişmiştir. “Ben yaptım” deriz, hepsi normaldir. Halbuki süreç olmasaydı da yeni eşyalara uyansaydık, “kim yaptı?” diyecektik… benim iznim olmadan kim yapmış olabilir?

Benim iznim olmadan…

Değişmesi mümkün mü… yaşamımın.

.

.

Sokakta seyrettiğim sahneye geri döndüm.

Baba, oğlan çocuğu ve anne.

Çocuk ağlıyor, baba onu teskin ediyor, anne elinde eşyalar yanlarına geliyor.

Ben ise kaybettiğimi arıyorum.

Durdum…

Dışarıyı değil de içeriyi seyrediyorum, içimdeki eve dönmek için ağlayan çocuğu ve onu yalnız bırakmayan anne babayı…

Neden anlamak bu kadar zor? Aslında biliyordum uzun süredir evi aradığımı. Ama görünürde evdeydim. Aradığım hangi evdi?

Kendi evim” diyordu içimdeki ses, ait olduğum, kendim olduğum, iyi hissettiğim, mutlu, güvende, huzurlu olduğum yer.

Dışarıda değil, içeride kaybettiğim yer…

Bense dolaşıyordum sokaklarda ilk defa, bildiğim yoldan değil de, farklı bir yoldan yürüyerek, içimdeki gizli pusulanın beni eve götürmesine izin vererek.

.

.

Tek bir noktadan açılan evren, tek bir noktadan başlayan yolculuk.

İnsan hep o noktadır.

Gözünü açtığında var ettiği dünya içinde yapar yaşam yolculuğunu.

Ruh ve beden, akıl ve gönül, düşünceler ve duygular insanın çekirdek ailesidir, anne ve baba, oğlan ve kız çocuğu, kardeşler.

Onlarca sokak arasında o sokakta, aklım ve kalbim karşımda duruyordu, eve dönme arzuma, düşüncelerime, yanıt veriyorlardı, biraz daha vakit var, önce iyileşmen gerek… biz yanındayız.

Kız çocuğu neredeydi? O gizlenmişti, duygularım gibi, kendimden bile gizlediğim.

Oysa, kız çocukları gömülmesin diye gelmemiş miydi onca ayet.

Dinlememiştim.

Kulağıma küpe olması gereken sözleri kaybetmiştim önce, sonra anne ve babamı sonra da evimi.

.

Hepsini seyrettim.

.

Kız çocuğu, evin neşesi, sevinci, güzelliği, tatlılığı, zarafeti…

Oğlan çocuğu, evin meraklısı, yaramazı, cesuru, oyuncusu…

Anne ve babanın sevgisi ve gururu…

Dışarıda değil, içeride var olan, mutlu ve huzurlu aile birliği… birleşip bütünleşen insanın kendisi.

.

.

Pencereden bakıyorum…

Yeni bir kedi yaklaşıyor cama… bir gözü mavi bir gözü yeşil… “hem de sokaktan geldi” diye düşünüyorum… ne tuhaf…

.

Yaşamın sokakları sonsuz bir yolculuğun aracıları…

İnsanı dünyaya, dünyayı insana getiren bağlantı noktaları…

Şimdi, siz de bir bakın, sahip olduğunuz dünya ekranında neyi seyrediyorsunuz?

“Kim yaptı?” diye sormayın… hatırlayın… her ne oluyorsa, içeriden dışarıya bir yansıma.

.

Ve bir yerden başlamak gerek…

Kendin için yaşamaya.

.

.

Kendi Dilimde, Kendi Sözcüklerimle

Bir sergi gezdim… Kayıp Alfabe.

Girişteki kısa açıklama sergiyi şöyle anlatıyordu:

“… Dilin karmaşık ve canlı bir sistem olduğu düşüncesinden yola çıkarak, alfabelerin sadece dilin formları olmadığını, aynı zamanda içinde şekillendikleri kültürleri ve sesleri kapsadığını savunur… Yasaklanmış, kurgusal ve hayali evren ve düşüncelere, insan müdahalesiyle soyu tükenmiş dillere, tehlike altındaki korumasız dillere bir övgü niteliğinde…”

Sanatçının kendi kelimeleriyle anlatımı ise şöyle diyordu:

“Her insan, kendinde ve şimdiki zamanda taşıdığı geçmişin habercisidir ve bu geçmişlerin toplamı tarihçilerin yazdığı belgeye dayalı anlatılara tekabül etmiyor. Bu işler bir on yılın, bir yüz yılın, bir bin yılın çakıştığı bu anda, aynılaştırmanın hükmüne karşı bir savunma olabilir. Bana göre tarih, ona tanık olup ve ona iştirak edip de görünmez kalanların hikâyelerinden oluşur.”

.

Her insan habercidir.

Her insan içinde onlarca kelime yüklenmiş bir şekilde, taşıdığı haberi iletir, geçmişten bugüne ve geleceğe.

Kelimelerin toplamı bir öykü yaratır. Kimi zaman efsane, kimi zaman hurafe, kimi zaman ise tarih… Hepsi kimine göre gerçek, kimine göre hikâye.

İnsan kendi anlattığı öykünün kahramanı olur, kendi sözcükleriyle yaşamını yaratır.

Kullandığı alfabe bazen bugüne aittir, bazense kaybolmuş ya da kaybolmakta olan bir dilin parçası.

.

Sergide bahsi geçen toplumsal bir tarih olsa da, alıntılardaki sözler bireysel tarihlerimiz için de geçerli.

Bizler hatırladığımız kadarı ile, bize anlatılanlar ile, görünmez kalanlardan kendimize bir geçmiş öyküsü yazar ve ona inanırız…

Sergide bir alanda, tekne içinde üst üste yığılmış bavullar dikkat çekiyordu. Teknenin içinde bir yerden küçük bir kedinin miyavlamasını duyabiliyordunuz. Kurtarılmayı bekleyen… İnsan gayri ihtiyari kediyi arıyor… Görevli yanıma gelerek orada bir kedi olmadığını söyledi.

Beden gemisinde bırakamadığı yükleri ile bir yerden bir yere kaçan insan.

Bir başka alan, beklenen kurtarıcı Zülkarneyn’e ayrılmıştı, sır küpü demiş ona sanatçı. Ne olduğu kim olduğu bilinmeyen. Kayıp bir alfabeye ait bir isim, belki de ismi belli olmayana ait bir sıfat.

.

Kaybolan nereye gitmiştir?

Gaybın âleminden gelen tekrar gayba döndüğünde biz ona “kayboldu” deriz. Oysa görünmese bile, geldiği ve döndüğü bir yer vardır.

Kayıp bir lisan gibi…

Peki neden kayıp lisan değil de kayıp alfabe?

Sözcüklerin göbek bağı ile birbirine bağlanıp mühürlendiği bir mekânda, harfler alabildiğine özgür…

Zü, sahip ve mâlik olan demekmiş; karn, tepe, şakak, zaman, devre, doğan güneşin ilk kısmı demekmiş, hayvanda ise boynuz ve karn, aynı dönemde yaşayan nesil, akran demek, dost, arkadaş, karındaş, kardeş demekmiş ve yine karn şeytan, cin demekmiş…

Karn, yakın, yaklaşma, bir araya gelme, birleşme…

Kelimelerden çıkıp, alfabenin harflerine döndüğünde, k-r-n; karn, kurûn, karîn, kurnâ, kârûn, mukarranîn, mukrinîn ya da mukterinîn olabilir… Belki de kur’an.

Kayıp alfabenin birbirine bağlı kelimeleri.

İpuçları olmadan çözülemeyecek bir dil.

Kendini kelimelerin içine gizlemiş olan yaşam.

.

.

Bir süre sonra, mekânın içindeki sesler dayanılmaz geldi,

Kulaklarımı kapadım.

Kurtarılmayı bekleyen kedi…

Kurtarılmayı bekleyen insanlar….

Ortada ise ne bir kedi ne de insan var…

Ne de dışarıdan gelecek olan bir kurtarıcı…

.

Onlarca yorum, onlarca sır küpü…

Sesler gerçekten de dışarıda mıydı yoksa zihnimin içindeki kaybolmuş zamanlara, hiç var olmamış hiç var olmayacak an’lara mı aitti?..

Hayvanlar âleminde çift boynuzum ile karşımda onlarca kapalı kapı vesveselerin girdabına mı düşmüştüm?..

Yoksa insan olmayı başarmış, kendimi girdaptan kurtarmış, ferdiyetime kavuşmuş, bu ân’ın içinde…

çift zamanın – geçmişin ve geleceğin,

çift âlemin – içimin ve dışımın,

güneşin doğduğu ve battığı çift yönün – doğunun ve batının,

dünyanın ve beynimin çift yarımküresinin – sol yanımın ve sağ yanımın…

yaşamın ve ruhumun,

aklımın ve gönlümün,

görünenin ve görünmeyenin,

bilinenin ve bilinmeyenin,

ezelin ve ebedin,

evvelin ve ahirin… maliki mi olmuştum?

Bugünümde, şimdi ikiyi birlemiş, şu ân’da kendi kendimle dost olabilmiş miydim?

.

.

Yavaşça dışarı çıktım.

Sessizlik.

Beden gemisindeki tüm yüklerin ağırlığı geride kaldı.

“Evet, dil, canlı ve yaşayan bir sistem. Sözcüklerim ben’im, benim yaşamım. İçimdeki seslerin bedenlenmiş hâli…”

Her insan habercidir. Nebi, haber alan ve bildiren.

Kendi dilimde, kendi sözcüklerimle, kendime seslendim:

Melike” dedim… sessizlik… sonra tekrar seslendim, daha yumuşak bir tonda daha samimi, “Belkıs” dedim…“yüklerini bırakan müstesna…”

.

Yeni bir beldede yeni bir yaşam kazanabilir insan… hicret ile.

.

.

.

Sergi, Artİstanbul Feshane’de…

Zülkarneyn açılım için referans kaynağım sevgili Tuncay Kul 🌹

Niyetin ne?

Bugün yine seramik atölyesindeydim… Çalışma sonrası sohbet ederken atölyenin kapısından içeri elinde çoraplar tutan bir kadın girdi, çorap almamız için ısrar etti… Bizse kesilen sohbete devam edebilmek için, beklenmedik bu misafir karşısında duyduğumuz bir anlık şaşkınlığın ardından, teşekkür ettik ve istemediğimizi belirttik… Kadın biraz daha ısrar etti, sonra ayrıldı…

Yaz” dedim, “çorap satmak için pek de uygun değil.” Gerçekten de ayağımda sandaletlerle dolaştığım bir günde çorap alma niyetim yoktu…

Sonra çarşıda kadını bir iki yerde daha gördüm, çorap satmak için girdiği yerlerde kimse almak istemiyor ama, biraz para verip sözsüz bir şekilde gitmesini istiyorlardı…

Nedense eve döndüğümde olay tekrar aklıma geldi, kendime “Kadın belki de çorap satmak istemiyor” dedim…

Kadın, çorap satılırsa da itirazı olmayacak şekilde, satılmadığında verilen paraları rahatlıkla alıyordu. Her iki durum da kazanç getirse de, sadece para almak daha kazançlıydı. Belki de rastgele seçilen bir ürün yeterliydi. Belki de zaten satılmasa daha da iyi olacak bir ürün gerekliydi…

Bizler, karşımızdaki insanların asıl niyetlerini bilmeden bize sunulana, bize söylenene göre şekillendiriyoruz ilişkilerimizi, seçimlerimizi, yaşamlarımızı.

Bizler, kendi yüzeysel niyetlerimizin perde arkasında yer alan derin niyetlerimizin bazen kendimiz bile farkında olmadan yaşıyoruz…

Satıcı kadın gerçek niyetinin farkında mıydı? Niyeti kendi düşüncesi miydi, yoksa birisinin önerisi miydi? Kendi düşüncesi ise neden o düşünceye sahipti? Birisi önerdiyse neden bir başkasının teklifini kendi hayatına almıştı?..

Bu kadar basit bir olay, bu kadar bağlantılı bir zincirin sonucuysa, bizler yaşamlarımız nasıl yaşıyorduk?

Kendimize bu soruları soruyor muyduk?..

Aklıma, çok uzun zaman önce yazdığım bir yazı geldi… “Niyetin ne?

Gerçek niyetimi, niyetlerimi bilmiyorsam eğer, gerçek bir yaşama sahip olmam mümkün mü?

.

Şimdi yazıda kullandığım “zihin” kelimesine daha farklı bakıyorum. Gerçek niyetlerin, kurgulanmış zihnin yarattığı yüzeysel niyetlerin altında gizlendiğini düşünüyorum…

Dış dünyanın etkisi altında kalmadan, insanın kendini keşfederken ortaya koyacağı içten doğan niyetler kendisini gerçekten tanımasına yardım ediyor.

Kontrol zihinde değil de akılda olduğunda, beden ruh ile bütünleştiğinde, kalp ile arzulandığında ortaya çıkan niyetler…

Yine de yazıda benim için değişmeyen bir şey var… Merkezde “ben” varım.

Yaşam, merkezden yayılan dalgalar gibi niyetlerle şekilleniyor. Boş oda, sonsuz potansiyele sahip. Sonsuz forma bürünerek kendini var ediyor.

Gerçekten boş olabilmesi ve saf niyeti ortaya çıkarabilmesi için, tüm yüklenenlerden arınıp temizlenmesi gerekli.

İnsan o zaman, yeni taşındığı bir evin içindeymiş gibi, huzurla ve sevgiyle bakabilir boşluğa… var edeceklerini hayal ederek… yaşama.

.
.
.

“Bir odadayım… Boş bir oda. Niye burdayım?…

Odanın içinde benden yanıt bekleyen bir soru var: “Niyetin ne?

Bu da ne demek şimdi!!!

Hemen yanıt verebilirim, “Valla, kötü bir niyetim yok!“, söylerken bile güldüm, eh otomatiğe bağlayınca bu soruya karşılık ilk aklıma gelen yanıt bu. Aslında kötü bir niyetim var mı yok mu pek bilmiyorum, kime göre…

Bunu düşünürken bir korna sesiyle kendime geldim; trafikte bekliyorum, akşam karanlığında yoğun bir trafiğe takılmış eve dönmeye çalışıyordum. Peki, oda nerdeydi? Soruyu kim sormuştu?

Oda zihnimde bir süre önce yarattığım bir mekan, trafik sıkışınca farkına bile varmadan oraya çekilmiştim. İlk yarattığımda boş olsun demiştim o yüzden boş bir oda diye yazıyorum… sonra yere oturmaya karar verdim, biraz zen tarzı… önümde kocaman bir pencere olsun dedim, feng shui severim ya akışkan bir su istedim ama arkamda bir yerde, oturunca görmüyorum sadece sesini duyuyorum… bir köşede de taşlar, taşları da hep sevdim… önümdeki kocaman pencere ilk düşündüğümde yemyeşil bir bahçeye bakıyordu, arkasında orman… bugün su görmek istedim o yüzden manzaram okyanusa bakıyor, hava biraz soğumuş önümdeki kumsala vuran dalgaların köpüklerini seyrediyorum… odanın kendi etrafında dönebilmesini istiyorum, biliyorum ki her hareketinde göreceğim manzara değişecek, yarın sonsuz gözüken zirvesiyle bir dağı seyretmek isteyebilirim…

Ne yapıyorum burada? Burası “merkez” benim kontrol merkezim, içeri girdiğimde her şey nasıl olmasını istiyorsam öyle, bilincime çekildiğim, farkındalığımın toparlandığı ve kendimle bütünleştiğim bir mekan.

Kendinizi bir anlığına bedeninizden ayırın ve sizi bu “merkez”e götürdüğümü düşünün, diyorum ki “Burada olduğunda ne istersen yapabilirsin.” Tabii çocuksu bir şaşkınlıkla “Gerçekten mi??” diye sorduğunuzu duyuyorum -kabul, bazıları “Hadi ordan!” da demiş olabilir!-… Bedeniniz sadece kullandığınız bir piyon ve salt beden olmadığınızda, zihninizin yaratım odasına girdiğinizde potansiyeliniz bir anda değişiyor.

Ben kontrol edebiliyorum” cümlesi bulunduğunuz bu odada hiç de hayal değil, çünkü zaten siz kontrol ediyorsunuz. Sadece dışına çıktığınızda bunu unuttunuz. Korkuyor musunuz? Neden korktuğunuzu sorun kendinize… Keyifli misiniz? Neden? Zihninizde beliren her cümlenin bir nedeni var, bunu sorun “Neden?“… İstemiyorsanız o düşünceyi göndermenin vakti gelmiştir. İçeriye gelin ve tüm kontrolün sizin elinizde olduğunuz hissedin, kim olmak isterdiniz?

Tabii ki bir şeyler yapmak başlamak için daha kolay olabilir, hah elini kolunu hareket ettirebiliyorum, yürüyor da, bakalım şu yükseklikten atlayabilecek mi?.. Eğer, düştünüzse sebebi siz daha o yüksekten atlayabilecek kişi olmadığınız için. Alışkanlığınızı tersine çevirin, önce yapmaktan vazgeçin, önce “ol”un… Kim olmak istiyorsunuz? Odanız bunu düşünmeniz için yaratılmış olan bir mekan, burada istediğiniz kadar vakit geçirebilirsiniz. Burası sizin.

Ben kim olduğumu bulduğumda dudaklarımın arasından bir niyet dökülür sözcüklerle… Bu niyet varlığımı gerçekleştirecek olan eylemlerin döngüsünü başlatır. Her bir “ol”ma durumu bir başka niyeti, bir başka eylemi tetikler… Bazen ağzımızdan çıkıverir ya “Niyetim bu değildi!” O zaman…

Senin niyetin ne?..

.

Alıntı: 05/11/2009, Niyetin ne?, Yaşam Gördüğünün Ötesinde

Kuyu

Yusuf Peygamberin hikâyesi, babasının gözbebeği olan genç Yusuf’un kardeşleri tarafından kıskanılmasını, bu kıskançlıklarına çare olarak ondan kurtulma arzusuna yenik düşmelerini ve sonunda Yusuf’u bir kuyuya atarak gözden ve gönülden ırak kılmalarını anlatır.

Hikâyenin detaylarında farklılıklar olsa da özde aktardığı aynıdır.

Çok güzel ve becerikli bir genç olan Yusuf, yaşamının her aşamasında birileri tarafından kıskanılmış, ancak nihayetinde o, önüne çıkan bütün engelleri aşıp yaşadığı sıkıntılardan selametle çıkmış, kaybettiklerine kavuşmuş ve herkesi, her şeyi affetmiştir.

Yusuf’un hikâyesi, güzelliğin, yeteneklerin, beğenilen ve seçilen olmanın yarattığı kıskançlığı ve yok edici vasfını dile getirir.

Yusuf’un hikâyesi, dışa çevrilmiş gözlerle yaşayan insanın aslında kendini görmeyerek yaşamını nasıl yok ettiğini anlatır.

Yusuf’un hikâyesi, insanın özgürleşmek için kendini neyin esir ettiğini fark etmesi gerektiğini ve kurtuluşunun kendi ellerinde olduğunu anlatır.

.

.

Seramik çalışmalarım yeni bir atölyede, farklı bir konu ile devam etti: Kökler

Aile ağacının yaşam kaynağına bağlandığı kökler, her birimiz için ebeveynlerimizi, onların ebeveynlerini ve atalarımızı ifade ediyor. Birkaç kuşak sonrasını bilmesek ya da tanımasak bile, bağlı bulunduğumuz zincirin birleşmiş halkalarıyız.

Zincir, her ne kadar sağlamlığı ve bütünlüğü içerisinde işlevsel olsa da, zincir bir anlamda kısıtlayıcı olandır, bağlayandır.

Her birimiz hem ailemizin içinde güvenle bütün ve sağlam oluruz hem de ailemiz tarafından bu bütünlükte kısıtlanırız.

.

Her aile, görünürde bir ağaç gibidir, ormanda bütün ağaçlar köklerinde birleşir, yer ve gök tarafından beslenir. Her aile hem farklı hem de benzerdir...

.

Çalışmanın başında yaptığımız kısa imgeleme beni büyüdüğüm eve götürdü. Ancak ev değil, bahçe oldu gözlerimin önünde beliren… Bahçe ve bahçedeki kuyu.

Bu kuyunun varlığını unutmuştum. Halbuki birkaç gündür, şimdi yaşadığım evin bahçesindeki kuyu ile ilgiliydim. Yeni dikilen çiçeklerin ihtiyaç duyduğu suyu, bu kuyu sağlıyordu. Suyu azaldıkça daha derinine indiğimiz kaynak, bahçeye can veriyordu.

Kuyu, yaşam suyu içeren bir kaynak olmakla birlikte, bir yandan da tehlikelidir, derinliğine dikkat etmek gerekir. Bu yüzden, çoğu kuyunun üzeri kapalıdır. Çocukluğumdaki evin kuyusunu biz hiç kullanmamıştık, üzeri ağır bir taş kapak ile örtülmüştü. Şimdi kullandığımız kuyu ise, ihtiyaç anında kolayca açılıp suyun derinliğine göre ayar yapılabilmesi için, hafif bir metal kapakla örtülü.

Kuyu için kapak gerekli… Bahçedeki kedi yavruları kuyunun etrafında oynamaya başlayınca, kapağın kenarına içine girmemeleri için taşlar ekledim…

Kapak, güvenlik demek, içteki ve dıştakini koruyan.

Kapak, ardındakini görünmez kılan demek, merak demek.

Kapak, saklamak, saklanmak demek.

Kaldırılmayan taş kapağın altında ne vardı?

Kuyunun içinde hâlâ su var mıydı?

Varsa neden hiç kullanılmamıştı?

Su, insan için temiz miydi yoksa kirlenmiş miydi?

Bahçe, kendi halinde, bu suya ihtiyaç duymuyor gibiydi…

İhtiyaç olduğunda kullanılan ise akar suydu.

.

Kuyudaki su ve akar su…

İkisi de su olmasına rağmen aralarında fark var. Biri her daim tazelenen bir yaşam kaynağı, diğeri durgun ve kullanılmadığında ya kuruyan ya da kirlenen, kirlendiğinde kendini arındıramayan bir kaynak.

Kuyu, kısıtlanmış ve sınırlandırılmış olan, suyu içinde tutarken onu hapseden bir öge…

.

Kardeşleri, kıskançlık ile akıllarını yitirmiş bir halde, Yusuf’u bir hapishaneye –kuyuya– atarlar. İçlerinden biri, diğerlerinden ayrılmasa bile, vicdanında ona kıyamaz ve susuz bir kuyuya atmaları için ikna eder, derinlik zaten çıkmasına engel olacaktır.

Gerçekten de Yusuf hapsolduğu kuyudan kendisi çıkamaz ama, bir süre sonra çıkarılır ve bir köle olarak satılır; esareti henüz sona ermemiştir…

.

Yusuf neye esirdir?..

.

Su, insan için yaşam demektir. Su, tüm canlılar, dünya için hayat demektir.

Dünyayı kâinattaki onlarca gök cisminden ayıran, suyu, doğası ve canlılığıdır.

İnsanın genetik kodları ile varlık ve bireysellik kazanması, kâinatın görünmeyen bir bilgi ile yaşam kazanmasına benzer. Bizlerin, görebildiğimiz zaman, kabaca ışık dediğimiz bu bilgi bir nur içinde saklıdır ve ışıması tüm kâinatı aydınlatıp ortaya çıkarmıştır. Aynı nurla aydınlanan dünya ve insan, su ile canlanmış bildiğimiz yaşama sahip olmuştur. Güneş ve su, insan için yaşam veren bilgidir.

Güneş, her sabah yeniden doğarken yaşamın sürekli tazeleneceğini anlatır. Göklerden gelen bilgi her ân yenidir, yenileyendir.

Su, derinlerdeki kaynağından doğar ve toprak üzerine çıktığında içtekini dışarıya taşır. Yeryüzünden gelen bilgi her ân tazedir, tazeleyendir.

.

İnsan, gökyüzü ve yeryüzünün arasında yaşam bulur. Kökleri derinlerde, dalları yukarıya uzanan bir ağaç gibi...

.

Yusuf ve kardeşleri aynı babaya sahip olmalarına rağmen, anneleri faklıdır. Her biri aynı ağacın çekirdeğinin farklı bir toprakta yaşam bulup bedenlenmesi gibi, özde bir olsalar da göze farklılaşmışladır.

Ağacın gövdesi topraktan aldığı özsuyunu dallarına, çiçeklerine, meyvelerine taşır. Yine de, gövde bilemez hangi dalın ne kadar özsuyuna ulaşacağını ve nasıl büyüyeceğini. Gövde bilemez, hangi dalın gökyüzüne uzayacağını, hangisinin bir rüzgarla kırılıp yiteceğini, hangisinin dallarında kuşların yuva yapacağını, hangisinin güneşe dönüp çiçekleneceğini, hangisinin çiçeklerinin meyveye döneceğini, hangi meyvelerin olgunlaşmadan dalından düşeceğini, hangisinin olgunlaşıp şahdaneyi –yeni bir ağacı– taşıyacağını, hangisinin hasat edilip insanın sofrasına geleceğini, hangisinin insan olacağını… gövde bilemez.

.

Yeryüzü ve gökyüzü her şeye yaşam verir. Her şey kendi kabınca verileni alır…

.

.

Dünya yaşamı farklılık ve çeşitlilik üzerine kuruludur. Hiçbir varlık bir diğerine benzemez. Aynı türe ait olsalar bile bireyler farklıdır. Parmak izi, bu farklılığın mührü gibidir. Bir parmak izinin sahibi bir daha dünyaya gelmeyecektir.

Yaşam her ân yenilenerek, her ân tazelenerek devam eder.

Böyle olduğunu bilse bile, insan gözleri dışarıya çevrilmiş bir halde yaşarken, kendi içini değil, dışındakini görür. Yusuf’un güzelliğini ve yeteneğini kıskanan kardeşleri gibi, kendisi olmak dururken bir başkasının yerine geçmeye çalışır.

Güneş ve su, her kaba bir miktar dolar… Kiminin kabı geniştir, kimininki ise dar.

İnsanın kabının dış görüntüsü doğumunda belirlenmiş olandır. Çoğu insan sahip olduğundan memnuniyetsiz olur, diğerleri ile kendini karşılaştırır, kıyaslar, kabın dışını değiştirmeye çalışır. Oysa, değişime ve gelişime açık olan kabın içidir.

Beden haznesinin içte sahip olduğu görünmeyen hacmi sınırsız genişleyebilir, öyle ki, bir ân gelir, tüm kâinat bu kabın içine dolar, insan tüm kâinatı kendi içinde bulur, hazne hazine olur, tüm kâinat insanın içindeki kaynaktan doğar, yaşam bulur.

Asıl olan kabın dışı değil, içinde ne taşıdığıdır.

.

.

Yusuf neye esirdir?..

İçine düştüğü kuyunun tuğladan duvarı, sıkı örülmüş bir zincir gibi, Yusuf’un yaşamını hapseder.

Yusuf, kuyunun içine hapsolan, esir edilen, çile çeken… Dışındaki kap dar olsa da, içi geniş olan… Bedenin içindeki ruh, bilir ki, tüm kâinat kendindedir. O zaman kolaydır yorumlamak rüyaları, Yusuf gibi, yaşamı anladığında. Kehanet gibi gözükse de söylenenler, hepsi kendi içinde var olan anlamlardır.

Ve vakti geldiğinde, kuyudan çıkacaktır, akar su.

.

İnsan, bir kuyu gibi, taşır sahip olduğu bilgiyi kendi kabında.

İnsan, bir kuyu gibi, kendi yaşamını kısıtlar bağlandığı zincirlerle.

İnsan, kendi kalbini esir eder kendi elleriyle, duygularıyla, düşünceleriyle.

İnsan, kendini esir eder beden kuyularına,

Gözleriyle gördüklerine, kulaklarıyla işittiklerine, diliyle konuştuklarına.

.

Kuyunun suyu bazen kurur, bazen kullanılmadığı için durağanlaşır, bazen kirlenir. Su her ne halde olursa olsun, biliriz ki, kaynak içeridedir. Kökenin ne kadar derine gittiği, bize suyun ne ile beslendiğini anlatır.

İnsanın kendi kuyusu, öğrendikleri, bildikleri, önyargıları, hükümleri ile dolar, bazen suyu tatlıdır ve besler, bazense kirlenmiş ve acıdır.

Kaynak en derine indiğindeyse artık besleyen yaşamdır. Yine de yaşam, her şeyi kapsayan, suyun arı duru olması gerektiğini söyler insana… Suyun nasıl kirlendiğini anlatır.

Yaşamı dinleyen, kendi suyunu arındırıp içen, Yusuf gibi ferahlar, kendi yaşamının sağlıklı, güzel, bereketli olmasını, yeteneklerinin can bulmasını sağlar.

.

.

Su ile beslenen ağaç.

Tûba ağacı… Bir cennet ağacı, dalları ve kökleri her yeri kaplayan, güzellik, iyilik, hoşluk, göz aydınlığı sunan, göz’ün aydınlığı olan…

Tûba ağacı, tek bir gövdeden ayrılan dalları, dalların üzerindeki yaprakları, çiçekleri ve meyveleri ile yaşamı anlatır.

Baş aşağıdır duruşu, terstir görünüşü; kökleri arş’tadır, dalları meyvelerini sunarcasına arz’a eğilmiştir.

.

İnsan, yaşama baş aşağı gelir.

Gözleri ile seyrettiği dışındadır yine de, gördüğüne mânâ veren içindedir.

Dünyada kıyâm edip başını yukarı kaldırdığında bilir ki, kendi kendisini doğurmuştur, ağacının kökleri kendi içindedir, dalları dışına yaşamına uzanır, meyvelerini besleyip olgunlaştıracak olan kendi özsuyudur.

O meyvelerden birinin içinde saklıdır, şahdane. Buluncaya kadar onlarcası yaşama karışır.

İnsanın kendi hakikati şahdanenin içinde saklıdır.

.

.

Yusuf’un en başta gözleri kapalıyken gördüğü rüya en sonda gerçekleşir.

İçindeki mânâ maddeleşmiş, yaşamı, aradığı hakikati ortaya çıkarmak üzere şekillenmiştir.

Yusuf, şahdane olur, kendi ağacını büyütür. Güneş ve ay, on bir yıldız kendisine secde eder.

Secde, saygı ile kabullenmektir.

Çölde kaybettiği anne ve babasına, güneşine ve ayına, yaşam veren ışığına ve suyuna kavuşur. Yaşamın doğasını anlayamayan kendi isyankâr düşünceleri, kıyas ve kıskançlık içindeki kardeşleri, pişman olmuş ve arınmış, safiyete kavuşmuştur.

Yusuf, gözleri açık rüyadan uyanmıştır.

İçine düştüğü kuyudan, kendi suyunun kaynağını bulduğunda çıkmıştır. Yaşam ile birlikte akan, özgürleşen bu su, ne etrafına duvar örecek tuğlalara, ne de kendisini içine hapsedecek bir duvara ihtiyaç duymaz artık. Her şey affedilir, her şey affolunur.

.

.

Şimdi düşünüyorum… Bugüne kadar ben neye esirdim?..

Hangi kuyunun içine hapsolmuş, çıkarılmayı beklemiştim?

Hangi kuyu beslemişti beni yıllarca?

Kimlerin gözbebeği olmuş, kimlerin gözünden düşmüştüm derin kuyulara?

Benim kendi gözlerim nasıl bakmıştı dünyaya?

Benim kendi kulaklarım hangi sözlerin suyunu taşımıştı kalbime?

Arıtabilmiş miydim yüklendiklerimi?

Safiyetimi koruyabilmiş miydim?

Besleyici kaynağımı bulup büyütebilmiş miydim ağacımı?

Hangi dallarım kırılmış, hangileri yükselmişti gökyüzüne?

Hangilerinde kuşlar şarkı söylemiş, yuva yapmış, hangilerinde çiçekler açmıştı?

Meyve vermiş miydi o çiçekler, hasatını yapabilmiş miydim?

Yaşam soframa ulaşmış, bir insan yemiş miydi o meyveleri?

Şahdanem olabilmiş miydim?

Öğrendiklerimi hayata geçirebilmiş, kendi yaşamımı kurabilmiş miydim?

Kendimi bulmuş, kendim olabilmiş miydim?

.

.

Evden dışarı çıktım…

Sabahın bulutları çekilmiş, güneş parlıyor. Tenimde ışığın sıcaklığını hiseettim…

Derin bir nefes aldım, yeni, taze ve ferah… Nefesimle birlikte tüm düşünceleri geride bıraktım.

Bugün burdayım. Arkamda zihnimdeki hikâyeler, durduğum nokta yaşamın gerçeği.

Kendime gülümsedim, kat edilmiş yol saygıya değer… Şükredenlerden olmak yaşamı güzelleştiriyor.

.

Her birimiz, bir gün gelip Yusuf olduğumuzda,

Gözbebeğinin karanlık noktasından,

Düşeriz derin bir kuyunun içine,

Özgürleşmek için çaba gereklidir.

Yaşamın gerçeği hep ordadır,

Bizlerse ancak, içine düştüğümüz kuyulardan çıktıktan sonra,

Görebiliriz gözlerimizin ardındaki hakikati.

.

.

.

‘Ben’

Gece derin uykudan uyanmak insan için istenmeyen bir durumdur.

Sessizliğin ve karanlığın içinde uyanık tek kişi olmak.

Saat sabaha ne kadar kaldığını işaret eder, ya tekrar uyuma ya da kendini uyanık tutma çabası bekler.

Her ikisi de isteksizdir, yorgun ve dinlenmemiş bir beden için.

Uyanmanın bir vakti vardır.

Zinde, canlı, hevesli bir şekilde yaşama katılmanın bir vakti vardır.

.

.

Çarşıda yeni açılan bir dükkanın sahibiyle sohbet ediyordum. Dükkana birkaç kez uğramıştım, ayak üstü, tadilattan, yeni tasarımlarından söz etmiştik. Şimdi ise, daha uzun bir sohbetin içindeydik.

Konuşmanın bir yerinde, “Siz de” dedi, “birkaç yıl oldu sanırım buraya geleli?

Soru ile birlikte karşımdaki kişinin konuştuğunun aslında ‘ben‘ olmadığını anladım.

Ben‘ zannettiği, biraz ileride dükkanı olan diğer bir kişiydi. Sohbet aslında ‘ben‘im üzerimden onunla yapılıyordu. Belki öncekiler de aynı şekilde yapılmıştı. Öyle olmasaydı içerikleri farklı olur muydu bilemeyeceğim, çok da önemi yok. Öyle olmasaydı ve yanıt veren ‘ben‘ olmasaydım, zaten başka bir sohbet olacaktı.

Karşımdakini hafif utandıran beni de düşündüren bu durum sadece bu sohbete mi özeldi?

Bizler çoğu zaman karşımızdaki kimlikler ile yapmıyor muyuz sohbetimizi?

En yakın arkadaşımız bile olsa, görünen ile konuşuyor, ardındaki görünmeyen kişiye belki de hiç ulaşamıyoruz.

Belki dıştaki görünen kimlik, kendi içindeki görünmeyeni kendisi bile fark etmeden, yaşıyor.

Zihnin perdesi kimi zaman kaldırılamayacak kadar ağır.

.

.

Bu sohbeti bir iş mekânında alış-veriş anında yapmıştım. Karşımdaki arkadaşım değildi. İlişki belirli bir beklenti üzerine kuruluydu. Dükkan sahibi hizmet veren, ben hizmet alandım.

İlişkinin rollerinin değiştiği, benim hizmet verdiğim, kendi çalıştığım yerleri düşündüm. Acaba ‘ben’i hiç görmüşler miydi?

‘Ben’i görmeyen ama hizmetimi bekleyen mekânlarda mı geçmişti hayatım?

.

Sorunun şimdi bir önemi yok gibi, ben de hizmetin karşılığında ücret almıştım, alış-veriş karşılıklı tamamlanmıştı.

Yaşam ise, bugün bu soruyu karşıma getirdi… düşündüm

Ben‘ karşımdaki için ne anlam ifade ediyordum?

Soru aslında karşımdaki kişiye yönelmiyor… Soru bana, kendime yönelik.

Ben‘ kendim için ne anlam ifade ediyorum?

.

Bakımını yaptığım, içinde yaşadığım evin ‘ben‘i görmesi mümkün değil.

Evde bakımını yaptığım bitkilerin ve hayvanların ‘ben‘i görmesi mümkün değil.

Karşılıklı ilişkimiz bir cins yarar üzerine kurulu, ev benim için bir yaşam ortamı sunuyor, bitkiler ve hayvanlar yaşam ortamımı canlı kılıyor, ‘ben‘ onlar için bir bakıcı, sevgi de dahil besleyici öge oluyorum.

Hiç birimizin bu ilişkiden şikâyeti yok.

Ancak, denge bozulur, ev, bitkiler ve hayvanlar beklediğimden daha talepkâr ve yorucu olursa, şikâyet edebilirim. Beklediklerini veremezsem onlar da benden hoşnutsuz olabilirler.

Peki, ya hayatımdaki insanlar?

Ev, bitkiler ve hayvanların ötesinde insanlar ‘ben‘i görebiliyor mu?

.

.

Zihin perdesi kimi zaman kaldırılamayacak kadar ağır.

İnsanın bütün hayatı ilişkiler üzerine kuruludur.

Kimi karşılıklı yarar ya da karşılıklı zarar olur. Kimi bir tarafa yarar sağlarken diğerine zarar verir. Kimi iki tarafa da ne yarar sağlar ne de zarar verir.

Onlarca olası kombinasyonda, bazıları ile arkadaş oluruz bazıları ile yanyana gelmemiz imkânsız olur.

Görünürde dışarısı ile ilişkiler ağında yaşamını sürdüren insan, asıl temel ilişkisini kendisi ile kendi içinde yaşar.

Kimimiz kendimizi severiz, kimimiz sevmeyiz. Kimimiz ön plana çıkmayı isterken kimimiz arkalara saklanırız. Kimimiz hep veren kimimiz hep alan taraf oluruz.

.

İçerisi nasılda dışarısı öyledir.

.

Hayatımın çoğunu ‘görünmeyen hizmetkâr‘ kimliği ile geçirdiysem, bu, benim içeriden dışarıya yansıttığım kimliğimdir.

Karşımdaki kim olursa olsun, benim verdiğimi alacaktır.

Bakıcı, sevgi de dahil, besleyici olan. Zihnimde ‘ben‘im için yarattığım kimliğim.

İşimi iyi yapmam, takdir beklememem, yorulmadan çalışmam, kimliğimi güçlendirecektir.

Oysa, bir gün gelir ve ‘ben‘ yorulurum, canım iş yapmak istemez, güler bir yüz ve tatlı bir söz duymak isterim.

Görünmeyen hizmetkâr‘ı değiştirmek ise kolaydır… Çalıştığım bir iş yerinde, “Bizlerin burada masa ve sandalyeden farkımız yok” dediğimi hatırlıyorum.

Dayanıklı, fonksiyonel, estetik… her ne sunduysam, o olmuştum… fark etmeden.

Kendimi asıl göremeyen ise benden başkası değildi.

Ben‘, ‘değerli hizmet ehli‘ olamamıştım kendime göre.

.

Kendi içinde gizlenenin yansımalarını,

Dünya aynasında seyreder insan.

.

.

Gece derin uykudan uyanmak insan için istenmeyen bir durumdur.

Sessizliğin ve karanlığın içinde uyanık tek kişi olmak.

Saat sabaha ne kadar kaldığını işaret eder, ya tekrar uyuma ya da kendini uyanık tutma çabası bekler.

Her ikisi de isteksizdir, yorgun ve dinlenmemiş bir beden için.

Uyanmanın bir vakti vardır.

Zinde, canlı, hevesli bir şekilde yaşama katılmanın bir vakti vardır.

.

İnsan ancak, iyi bir uykunun ardından uyandığında zinde, canlı ve hevesli olur.

İyi bir uyku rüyasızdır.

Oysa uyku, yaşamın tüm kazançlarını, tüm başarılarını, tüm doğrularını sunar… ve uyku, yaşamın tüm hatalarını, tüm kusurlarını, tüm yanlışlarını sunar.

Uykunun getireceği rüyalarda hepsi mevcuttur. Kimi zaman o kadar güzeldir ki rüya hiç uyanmak istemez insan, kimi zaman da kâbusa dönüşür, tekrar gözünü kapamaya korkar insan.

Rüyada, zihin, kazanç kayıp ikileminde seçimler yapmaya çalışır kendine.

Kimlikler yaratır, görünürde kazanç sağlayan bir ‘hizmetkâr‘ yapar insanı, diğer bir rüyada kazanç ‘değerli‘ olmaktan gelir. Birini seçerken diğerinden kaçar zihin.

Öyle bir ağın içerisine düşer ki insan, birini seçip diğerininden kaçarken, bir yandan seçmek istemediği şeye takılır, fark etmeden, kazançlıyım derken kaybeden olur, bir ân gelir en mutlu, zengin, başarılı, güzel olur, bir ân gelir en mutsuz, fakir, başarısız, çirkin olur.

Zihnin ikilem âlemi hiç rahat bırakmaz insanı, karşılaştırmaları, seçimleri, seçmedikleri, arzuları, istedikleri ve istemedikleri ile…

.

Zihin hiç bir zaman özgürleşemez kendi ördüğü ağın içinde…

.

Halbuki, ağın yatay genişleyen âleminden yükselip bakabilse insan, kolayca görecektir, bir rüya bittiğinde bir diğeri başlar, durmaksızın akan bir nehir gibi.

İyi bir uyku rüyasızdır.

Bir üst âlemde bütün seçimleri ve sonuçları gördüğünde, insan için, seçim yapmanın anlamı da değişir.

Buradayken, yürünecek tek bir doğru yol vardır.

Başlangıcın son ile, arayışının sonuç ile buluştuğu, insanın kendi yolu.

.

.

‘Ben’ kendim için ne anlam ifade ediyorum?

Görünen maddenin arkasındaki mânâ kim?

Yolumu bulabilmek için kendime sorduğum soru.

Zihnimin yarattığı kimliklerin ötesinde, kim olduğumu görebilmek için sorulan bir soru.

Sorunun yanıtı, dünya aynasında, ‘ben’im yaşamım.

Hareketsiz sükûnet noktasından doğan bütün hareketi içeren ‘ben‘.

Her ne yaparsam, dünya aynasındaki bir diğeri için değil, kendi içimdeki var olan ‘ben‘ için yaptığım bir yaşam…

Mümkün.

.

Bir olanı ikincide yansıtan bir dünya, ayna…

Aynayı fark ettiğimde,

İçimdeki üçüncü bir göz ile,

Kendimi aynasız görebildiğimde,

Tüm ikilemlerin bittiği noktada,

Var olan bir tek ‘ben’ olarak, yaşamak…

Mümkün.

.

.

.

Alageyik – Kızıl Elma

Kendi anne ve babamızın, dedelerimizin, ninelerimizin, atalarımızın tarihçesini tam olarak bilemediğimiz bir durumda insanlık tarihini bilmeye ve anlamaya çalışmak bazen beyhude bir çaba gibi gözüküyor.

Bulmayı ve bilmeyi başarsak bile, anlamak başka bir katman.

Yine de insan, insanı ve kendini anlamak için ipuçlarının izinde sürdürüyor yolculuğunu…

.

Geçen gün bir yazı okudum.

1940’lı yılların sonlarına doğru Sibirya, Pazırık Vadisi’nde kazı yapan arkeolog Sergei Rudenko, bugün Pazırık Kurganı olarak isimlendirilen bir mezar odası keşfeder.

Kurgan, yaklaşık ikibinbeşyüz yıl öncesine aittir ve diğer âleme yapılacak yolculuk için hazırlanmış bir oda gibidir. İçinde kapaklı bir ahşap tabut, insan ve at kalıntıları, at arabası, çadır direkleri, masa ayakları, keçe yaygı, kemik ve toprak kaplar, kadın başı takısı, kemikten davul, koyun, keçi başları, merdiven ve bir halı bulunur.

Her bir parçanın yeri kıymetli olsa da, hâlâ renklerinin ve motiflerinin canlılığını koruyan halı ayrı bir önem kazanır.

.

Sembollerin dili.

.

Bölgede yapılan kazılar, milattan önce üçüncü yüzyılda Altay bölgesinde yaşayan beylere ait olduğu düşünülen kurganlarda bulunan zengin sanat yapıtlarını gün yüzüne çıkarmış. Pazırık halısı, bu keşife göre, bilinen en eski halı. Günümüzde Leningrad’da bir müzede teşhir edilen halı üzerindeki tartışmalar halen sürmekle birlikte, kültürel izleri, kaynağı, kullanılan teknik ve solmayan renkleri hayranlık uyandırmakta.

Her ne kadar, ilk bulunduğunda, göçebe Türklerin böyle bir halıyı dokuyacak beceriye sahip olmadığı söylenmiş olsa da, bugün biliyoruz ki, Selçuklu döneminde dokunmuş dünyanın en eski ve en mükemmel halılarına ait örnekler mevcut. Yolunuz düşerse Türk İslâm Eserleri Müzesi’nde bu halıların muhteşemliğine şahit olabilirsiniz.

Pazırık halısının düğüm modeli, Türk Gördes düğümü olarak tanımlanan düğüme benzemekte. Kullanılan renkler ve motiflerde Türk kültürüne ait yansımalar ön plana çıkarken, İran ve Mezopotamya kültürlerinin etkileri gözlemlenmekte.

Sınırların keskinleşmediği, değişimlerin ve kültürel kaynaşmanın yer aldığı bu dönemlerin bir harmanı gibi Pazırık halısı.

.

Semboller şifreli bir dil gibidir, rüyalar gibi yorumlanır, şifreleri çözülür.

Yine de, tek bir çözüme bağlamaz sembol kendisini.

Okuyana hitap eder.

En güzeli, diğer çözümleri de zevk ederken, ipuçlarını kullanarak kendi çözümünü bulmaktır.

.

Neden halı benim şimdi ilgi alanımın içinde belirmişti?

Bunu hiç düşünmeyebilirdim ama, düşündüm.

Halı ile ilgili okuduğum ilk yazıda, alageyiğin kalbi yerine betimlenmiş kızıl elma’dan bahsediliyordu.

Durdum… Şimdi okuduğum kitabın, Kızıl Elma’nın kapağındaki elif vav’ın kalbinde yer alan kızıl elma görseline göz gezdirdim.

Her biri kendi içinde bir âlem, yine de, her biri bir noktada buluşmuş.

.

.

Bugün ne atlar ve at arabaları ne de geyikler çoğumuzun yaşantısının içinde yer almıyor. Bir zamanlar bu dünyadan öbür dünyaya, madde âleminden mânâ âlemine geçişte yol yardımcısı olan bu ögeler artık bize yabancı.

Bugün çoğumuz ne elif ve vav’ı ne de kızıl elma’yı biliyoruz. Dünyamızı ruhumuza bağlayan bu ögeler artık bize yabancı.

Semboller ise konuşmaya devam ediyor. Bizi yaşamı düz okumaktan kurtarıp maddenin içindeki mânâyı bulabilmemiz için çağırıyor.

.

.

Alageyik, ya da Sığın geyik, Türklerde kutsal bir hayvan. Yer ve Gök’ün simgesi. Vakti geldiğinde ruhları yeryüzünden gökyüzüne taşıyan Alageyik, diğer kültürlerde Elk ya da Mus adıyla bilinen Sığın geyik, yaşayan geyik türleri içerisinde en iri olan. Cüssesinin azametine rağmen diğer geyik türlerinin aksine yalnızcıl bir hayvan, sürü oluşturmuyor. Hantal ve yavaş gözükse de, uyarıldığında şaşırtıcı biçimde hızlı ve saldırgan olabiliyor.

Şimdiki dönemde kuzey yarımkürede görülen bu geyik türü, eski dönemde günümüz Türkiye’sine ve İran’a ait bölgelerde de yaşamaktaydı.

Çoğu kültürün mitolojisinde ve efsanelerinde yer tutan Alageyik, Ulu Ana olur, özellikle dişi olanı, bereketi, üretkenliği, doğurganlığı anlatır. Geyik Ana, Burçin Ana, ya da Maral Ece, Türk, Moğol, Altay mitolojilerinde kutsaldır. Bazen de Kutup Yıldızı olur, Noel Baba’nın kızağını çeken göksel geyiklere bürünür. Kimi zaman da yol göstericidir, insan kaybolduğunda, içinden çıkamadığı bir hâle düştüğünde belirir, ruhun rehberliğini gösterir.

.

Kızıl Elma ise, Türk ülküsüdür. Oğuz Türkleri, üzerinde düşündükçe uzaklaşan ancak, uzaklaştıkça cazibesi artan düşleri, hedefleri anlatırlar kızıl elma ile. Bu ülkü, bir amaç ve hedeftir, fethedilecek yurttur.

Elimdeki kitap der ki: “Sonsuzlaşmış Ruh’a erenlerin yolu Kızıl Elma’dır… O yol hiç bitmez. Muzafferlerin yoludur. Ucu bucağı yoktur. Sonsuzdur.”*

Kızıl elma bir ruh hâlidir. Ferdiyetin ruhu.

Aranan yurt, öz olan yurttur. Aradıkça uzaklaşan yine de, en yakında olan. Anadolu toprakları, insanın bereketli, doğurgan, üretken, kucaklayan öz benliğidir. En büyük fetih, öz benliğin doğum yeri olan toprağını arındırmak için yapılandır, insanın kendini fethetmesidir.

Kızıl Elma, “kalp” denilen şuurun zihni fethetmesidir. O kişiye “Fatih” denir.”*

.

Alageyiğin kalbindeki kızıl elma…

Halının üzerinde, ata binen savaşçılar ve beslenen geyikler ters yönde işlenmiş. Dışa yapılan fetih sona erdiğinde içten doğan bereketin hasadını anlatır gibi.

Alageyik, başı öne eğik kendi âleminde…

Dış âlemle ilgisiz ve her ne kadar dingin, sakin olsa da, zülfikar misali çift boynuzu her an onu korumakta.

Kalbinde merkezlenen kızıl elma ruhu, rahimiyetin hazinesine bağlanmış, gizli hazineye.

.

Gökyüzü ve yeryüzü birleşir tek bir vücutta, kâinat var olur.

Ruhun kalpte yarattığı bedenden doğar, dünyaya gelir.

.

Bu halıyı dokuyanlar benim düşündüklerimi mi resmetmişti hiç bir zaman bilemeyeceğim.

Onların ne düşündüğünü ve nasıl yaşadıklarını keşfetmek güzel olsa da, benim için asıl önemli olan benim ne düşündüğüm ve nasıl yaşadığım.

Sembollerin şifreli dili, okuyana hitap eder.

Tıpkı Yaşam gibi, tıpkı Kitap gibi, tıpkı Kur’an gibi…

İnsanın başkalarının yorumlarını değil de, kendi anlamını bulmasını ister.

O anlam, yaşamın her evresinde, farklı bir gününde belki de değişecektir.

Değişimin ve gelişimin sonsuz ve sınırsız olduğu bu âlemde, yakına gelen benimsenecek ve sevilecek, uzakta olan cazibesiyle kendine çekecek ve özlenecektir.

Her yakın bir gün uzaktır.

Her uzak bir gün yakındır.

İç ve dış âlemin birbiriyle dansıdır sonsuzluğu yaratan.

İçteki dışarı yansırken, dıştaki içe yansır.

Kaynak benzeri bir noktadan doğarken diğer noktadan kaybolur, içi dışarıya dışı içeriye taşır, seyrana dalar devreder, devrini tamamlar doğduğu noktaya geri döner.

.

Şimdi kendi yaşamıma baktığımda etrafımda ne bir alageyik var ne de bir at arabası… Kediler, köpekler, kuşlar, böcekler ve bitkilerle kuşatılmış evcil dış alanım, benimle kendi dili ile konuşuyor. Bir belirip bir kaybolanlar, şimdi sürekli benimle olanlar…

Bir zamanlar güçlü bir köpeğin hakim olduğu bahçede bugün yaşayan onlarca kedi bana farklı bir yanımı gösteriyor, kimi zaman yabani, kavgacı, savunmacı, avcı, cesur, hükmedici, kimi zaman uysal, sevecen, oyuncu, neşeli, ürkek, utangaç, korkak. Bazen doğurduğu yavrularını sütü bitince terk eden anne kedi gibi yorulduğumda bırakmak istiyor bir yanım benden doğanları, bir zamanlar istediklerimi, ürettiklerimi. Bazen de terk edilmiş yavruları sahiplenip ağabeylik yapan erkek kedi gibi, başkasına ait olana hem sevgi gösterip hem de hükmetmek istiyor bir yanım.

Hayvanlar âlemime şahit oluyorum insan âlemimi ararken.

Öyle bir an geliyor ki, en yakınımdakileri uzağa gönderiyor, en uzaktakini yakınıma alıyorum.

Öyle bir an geliyor ki, yolumun üzerinde bir Alageyik beliriyor, Kızıl Elma’yı getiriyor, kaybolduğum ara yollardan çıkmamı sağlayıp kendimi bulduruyor.

.

.

Bir başka elma hikâyesi anlatır bize, Âdem ile Havva’nın cennetten kovulmasını. Kitap söylemez meyvenin ne olduğunu ama, herkes bilir elma olduğunu ve kimse söylemez o elmanın rengini ama, herkes bilir kırmızı olduğunu.

Herkes bilir, masalda kırmızı elmayı ısıran pamuk prensesin derin bir uykuya daldığını, konuşan aynanın gerçekleri söylediğini, elmayı getiren cadının şeytanı ve yedi cücelerin prensesin yedi farklı yanını anlattığını, derin uykudan uyandıran tek şeyin ise sevgi olduğunu…

Kızıl elma’dır insanı yoldan çıkaran, kendini aratan, ülküsünü yaratan, yol gösteren, öz yurdunu bulduran.

Kızıl bir elma uğruna cennet kaybedilir.

Kimi arayan yolda kalır, cehennemin ızdıraplarını yaşar.

Yolun üzerinde, kalbinde kızıl elma, alageyik gözükene kadar.

Kızıl elma yolunda cennet yeniden kazanılır.

Kızıl Elma’dır Yaşam Ağacı’nın dalındaki.

Kızıl Elma’dır… Sonsuzlaşmış Ruh.

.

.

.

*Alıntı için referans kaynak: Tuncay Kul, Kızıl Elma

Dünya

pazar yerine indim bugün

iki kefeyi dengeledim

ölçüp biçerken

almayı unuttuklarımı aldım

vermeyi unuttuklarımı verdim

kapalı kapıların önünde

kayıp olan tokmağın izinde

açılmış emanetleri

eski bir dilde anlatılana

yeni bir kelime ekleyen kuşu

yazılmış kitapların kanatlarını

noktaları ve noktasızları

henüz yazılmamış olanı

gökyüzününün haritasını

dünyamın

merkez noktasını buldum

.

pazar yerine indim bugün

dinledim bana söylediklerini

eskiye duyduğu özlemi

ufak serzenişlerini

yine de yeninin zenginliğini

bereketini güzelliğini

seyrettim kendimi

eski zincirlerimi

kıran fetihlerimi

sonsuz çeşit renklerimi

çiçeklerimi

bir ağacın gövdesinde

yaşamın mucizesini gördüm

.

pazar yerine indim bugün

içimde bir coşku

tüm duyularım açık

ayırt edip seçmeden

kucakladım dışımdakini

.

pazar yerine indim bugün

ne kırmızıyı seçtim ne de maviyi

iki kefeyi dengeledim

ölçüp biçerken

almayı unuttuklarımı aldım

vermeyi unuttuklarımı verdim

birini diğerine tercih etmeden

içimi ve dışımı

eşitledim bugün

.

.

.

Doğum Günüm

Dün bir çalışmaya katıldım. Her önünden geçişimde zevkle içini seyrettiğim eve çok yakın bir seramik atölyesinde toprak ve su ile kendim için bir şey ürettim.

Aslında atölyeye bir arkadaşımla beraber gidecektik, sahibi ile tanışıp bilgi almıştım. Ancak o düşünce gerçekleşmeyince, bu kez uğrayıp neden gelemediğimizi söylemek istedim. Sohbet yeni bir kapı açtı, ben de açılan kapıdan yeni bir dünyaya girdim.

.

Uzak doğu, özellikle Japonya ilgimi çekiyor. Çalışmanın kısa tanıtımında beni cezbedecek bir cümle yer alıyordu:

“Beş yüz yıl önce Japonya’da bir keşiş şöyle dedi: “Çay hazırlanırken, kalp de hazırlanır.”

Bugün belki o ritüelin izinde, sen de kendi fincanını yapacaksın. Ellerin çamura dokunurken biraz yavaşlayacak, o fincanın içine sadece çay değil, biraz da kendini koyacaksın. Çünkü sadelik, bazen en derin iyileşmedir…”

.

Seramik ve psikoterapötik deneyim atölyesi olarak tanımlanan çalışma çok katmanlı bir deneyimi kısa bir zaman diliminde tecrübe etme imkânı sunacak şekilde yapılandırılmıştı.

Geçmiş ve şimdi’yi birleştiren bir köprü üzerinde yürüdük bu kısa zaman diliminde. İçimizdeki çocuk ve yetişkin ‘ben’ler birbirleriyle konuştu.

.

Eve döndüğümde nedense bir cümle tekrarladı durdu kendini. Bana sorulan bir soru, aslında soruyu tam olarak hatırlayamıyordum fakat, içeriği bir yere dokunmuştu farkındaydım.

Becerilerim ve yeteneklerim tam olarak anlaşılmış mıydı? Değer görmüş müydü yaptıklarım?

Düşündüm.

Soru dışarıya yönelik gözükse bile özünde içeriye sorulmuştu.

Becerilerimin ve yeteneklerimin hakkını vermiş miydim?

Yaptıklarımın değerini ve kıymetini bilmiş miydim?

Ben, zaten yapılması gerekeni yaparak, yaşamıyor mudum?

Ben, yaşamıyor muydum?

Neydi ben’i ‘ben’ yapan?

Evet, canlıyım ve hayattayım ancak, bu cana ve hayata sahip olmanın, ‘ben’ olmanın kıymetini anlayabiliyor muyum?

.

.

İnsan büyürken, bir girdabın içerisinde, hayatın getirdiklerinin akışında ne durup o çayı ne de durup kalbini hakkıyla hazırlayabiliyor yaşama.

Girdabın kaosundan çıkabilmek için ya merkeze gelmek gerekli ya da tamamen dışına çıkmak.

Merkezde ya da dışarıda…

Sükûnet.

Duyabilmek için o güne kadar dinlemediğini…

Kendini.

.

Çay için hazırlanan

Demliğin içindeki

Çay fincanının içindeki

Boşluk.

Benim için güvenli alan, dingin bir boşluk hâli oldu. Belki de bir zamanlar beni ürkütecek olan bu karanlık, boş, uzay benzeri alan, şimdi güvenli olmuştu.

Oysa biz ayaklarımızı toprağa basmaya alışkınız.

Boşluğun içinde akan çayın buluştuğu zemin.

Dünya bizim için bir yuva, bir ev, tanıdığımız ve bildiğimiz, kendimizi güvende hissedeceğimiz zemini bulduğumuz yer.

Kapsayan ve kucaklayan.

.

Hepimizin ihtiyacı olan,

Güvenilir ev, dışarıda mıdır, yoksa içeride mi?

Ev nerededir?

.

İnsanın aradığı şey bir mekânsa eğer gözleri dışarıya çevrilir. En uygun olan, en beğenilen, en arzulanan yere inşa edilir ev.

Yine de, inşa edilen ne kadar güzel olursa olsun, insanın bedeni gibi kapalı bir kutudur sadece.

Ev…

Beden için içinde yaşadığı yer, ruh için içinde yaşadığı bedendir.

Ev, içinde yaşayana, yaşam verene aittir.

Nerede olursa olsun orayı ‘ev’ yapan sahibidir.

Sahip olmak ise tuhaf bir olgu.

Bu, –her ne kadar öyle gözükse de– güç ya da parayla sağlanabilecek bir şey değil.

Sahip olmak kalpte gerçekleşir.

Bu yüzden, tapusu sizde olmasa bile bir evin sahibi olabilir, kasanıza onlarca tapu istifleseniz de hiç bir yerin sahibi olamayabilirsiniz.

Sizin olmayanı gerçekte ne alabilir ne de satabilirsiniz.

Sizin olmayan kalbinizde olmayandır.

Sevgi duymadığınızdır.

Ev, bu dünyada kalbin sahip olduğu mekândır.

.

.

Ruhumun ve kalbimin yegane evi bedenim ve ‘ben‘ diye bildiğim…

Becerilerimin ve yeteneklerimin hakkını vermiş miydim? Yaptıklarımın değerini ve kıymetini bilmiş miydim?

Ev’ime sahip çıkmış mıydım?

Ben kendimi yeterince sevmiş ve kendimi olduğum gibi kabul etmiş miydim?

Yoksa girdabın içerisinde, sorumluluklar, zorunluluklar, yüklenmişler, bırakılamayanlar ile kaosa sürüklenirken, merkezimi, kendimi mi kaybetmiştim?

‘Hayat en güzel hediye’ derken sadece doğum ile bahşedileni mi görebilmiş, doğumdan sonra kendi ellerimle kurduğum hayatı göz ardı mı etmiştim?

.

.

Toprak ve su ile yoğrulan, insan.

Kendi elleriyle işler ve yaratır kendi dünyasını.

Biraz yavaşlaması gerekir, yarattığının içine kendi ruhundan bir parçayı, kalbini koyabilmesi için.

O zaman, her yudumda içeceği, elinde tuttuğu hayatının ona sunduğu, kalbinin lezzetlendirdiği olur.

Zevkle ve güzellikle,

Sevgiyle yaşanır yaşam.

.

.

Yaşamın bütün kaosuna rağmen, ben kaosun içindekini merak ediyorum.

Kapalı kutuları açmayı seviyor, kıymetli olanı korumak için ona güzel kutular inşa ediyorum.

Yaşamın formları bizim için yumuşatılmış ve kolaylaştırılmış halde sunulur.

Göze gözüken madde dünyası keskin köşelere sahip değildir.

Ama biliyoruz ki, derine indiğinizde karşılaşacağınız kutsal geometridir bu formları oluşturan.

Mükemmellik varsa eğer, mükemmellik yüzeyde değil derindedir.

İnsan, beden olarak kusurludur, madde âleminin içerisinde.

Kusursuz olan ruhun âlemidir, kutsal geometrinin doğum noktası.

Belki de o yüzden kolay oldu, bir yıldızı çizmektense bir kalbi çizmek.

İnsan isterse bütün hayatı boyunca o keskin çizgileri mükemmelleştirmek için çabalayabilir.

Ya da insan kolay olanı seçer, kalbin yumuşaklığını resmeder hayatına.

Bu, öyle bir dünya ki, her iki seçim de mümkün insan için.

.

Çalışmayı yaklaşan doğum günüm için kendime bir hediye olarak düşünmüştüm.

Hediye ise, her zamanki gibi, kapalı bir kutu içinde geldi.

Yaşamın benim için düşünüp hazırladığı.

Bana ne getirdiğini görmem için açıp içine bakmam gerekti.

Kutu, güvenli alanım gibi, boştu.

Boşluk demek, hiçbir şeyin içindeki her şey demek; her şeyi yaratabileceğim bir mekân, her şeyin olabileceği bir imkân.

Boşluk, kaosun doğum yeri ve kaosun dönüşüm yeri.

Boşluk, yaratım için ihtiyaç duyulan temiz sayfa, tabula rasa.

Boşluk, yorgun bir günün sonunda dinlendiren ve canlandıran gece gibi.

Boşluk, dinginlik, sükûnet ve sadelik.

Çünkü sadelik, bazen en derin iyileşmedir…

.

Beş yüz yıl önce Japonya’da bir keşişin dediği gibi,

“Çay hazırlanırken, kalp de hazırlanır.”

Ya da bugün diyebilirim ki,

Yaşam hazırlanırken, kalp de hazırlanır…

.

.

.

*İlitya Seramik Atölyesi, çalışmanın yaratıcıları Seramik Sanatçısı Hakan Daşdan ve Klinik Psikolog İlkem İşcan.

*Fuji dağı fincan orijinal atölye üretimdir.

Savaş ve Barış

Geçtiğimiz günlerde bahçede düzenleme yapıldı… Ağaçlar budandı, toprak çapalandı, yabani otlar temizlendi… Ardından yeni çiçekler dikildi ve çimler ekildi…

Uzun ve emek isteyen bir çalışma sonrasında bahçe tazelendi ve güzelleşti.

Her emek devamlılık istiyor.

Bahçedeki tüm yabani otlar ve dökülmüş olan yapraklar temizlenince, yeni çimler ve çiçekler için yapılan düzenli sulama ile birlikte –aslında uzun bir süredir varlıklarını gözlemlemiş olduğumuz– salyangozlar ortaya çıktı.

Birkaç tanesi problem olmazdı… Yüzlerce olunca aynı şeyi söyleyemiyorsunuz…

Önceki yıllardan biliyorduk, her yağmur yağdığında ve gece olduğunda bahçeyi hâkimiyetlerine alıyor, dışarı çıkmamızı ve rahatça yürümemizi engelliyorlardı. Yine de idare etmiştik.

Ta ki, emeğe dokundukları ân’a kadar.

.

Yaşamda her şey için emek verilir. Bazen yapılan çok kolaydır, verilen emekten söz edilmez. Bazen de emek görev ile bütünleşmiştir, emek olarak görülmez.

Şimdi karşılaştığımız, varlığını fark ettiren bir emek ve onun korunması idi.

.

Aklıma tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar geldi. Emeğiniz geçim kaynağınızı sağladığında hiç bir şekilde boşa gitmesini istemiyorsunuz. Bugün tarım ilacı kullanıyorlar diye suçladığımız çoğu kişi belki de ufak masum bir adım ile girdi bu yola. Emeğini korumak.

Bahçede yaşayan kedi ailesini, diğer canlıları ve kendimizi de dikkate aldığımızda ilaç kullanamayacağımızın farkındaydık. Doğal yöntemleri araştırdık ancak bazılarını uygulamak kolay değildi. Ayrıca sonuç verdiklerinden de emin olamıyordunuz.

Neden bu kadar çoğalmışlardı? Çünkü yaşamlarını tehdit eden bir unsur bahçede mevcut değildi. Beslenmelerini ve üremeleri sağlayan ortam ise mükemmeldi. Doğa kendi içerisinde dengeyi korumak için av-avcı modelini kullanır. Bahçede salyangozları avlayan diğer bir canlı yoktu. Belgesellerde kazlar gibi kanatlıların salyangozlarla beslendiklerini görmüştüm, çiftliklerde kullanılan bir yöntem, bu, çok çeşitli canlıyı bir arada bulundurarak bir denge sağlamak üzerine kurulu. Biz ise çiftlikte değil bahçe içinde yaşıyorduk ve böyle bir imkânımız yoktu. Yumurtlama zamanı kalsiyum ihtiyacı için salyangoz yiyen kuşlar ise bu kadar büyük bir popülasyonu dengeleyemezdi.

Diğer bir doğal çözümü seçtik. Önerilerin ilki; toplamak.

Evet, toplayıp uzak bir bölgede tekrar doğaya salmak hem onlar hem de bizim için ideal bir çözüm yarattı.

Ve başladık, toplamaya….

.

Bir işi hakkıyla yapmak için dikkatinizi tamamen o işe vermeniz gerekli.

Başladığınız ân’dan bitireceğiniz ân’a kadar, hedefiniz, amacınız, yapacaklarınız, tüm varlığınız o işe ait olmalı.

Toplama süreci bir cins hasat benzeri odaklanma istiyor, toprakla aynı renkte olan bir canlıyı ayırt edip bulmak her zaman kolay değil, baktığınız halde göremiyorsunuz, bazen de aşırı odaklanma yüzünden gözünüzün önündeki görünmez hale geçiyor.

Hafta boyunca, aktif oldukları sabah ve akşam saatleri, birlikte topladık. Gece el feneri ışığında bahçenin ücra köşelerinde dolaştık.

Bir hafta sonunda yüzlerce diyebileceğim adette salyangoz bahçeden ayrılmış yeni ikâmetlerine geçmişti. Artık bahçede rahatça yürüyebiliyorduk. Çiçekler ve çimler güven altına alınmıştı. Emek boşa gitmemişti.

Tam da bu sırada kendimde bir şey fark ettim. Gözlerim sürekli salyangoz arar olmuştu. Temizlenen bölgelere tekrar tekrar bakıyor, bir tane bulduğumda acaba kaç tane daha var diye düşünüyordum. Normal halimden çıkmış, anormal bir hale geçmiştim. Neyse ki, yapılan iş sıradışı olduğu için bu anormalliği fark etmem uzun sürmedi. Gözlerimi yerden kaldırıp tekrar kuşları dinlediğim bahçedeki ağaçlara çevirmem, oyun oynanan kedileri, gökyüzündeki bulutları seyretmem çok da zor olmadı.

Bu sefer, girdiğim yan yoldan kolayca ayrılıp kendi yoluma, doğru yola geri dönebilmiştim.

Düşündüm… Her zaman fark etmiş miydim acaba yoldan çıktığımı? Ana yolumu terk edip, yan yollara girdiğimi, o yan yollarda kaybolduğumu, kendimi unuttuğumu, normalimi çok çok geride bırakıp anormal bir hayatın içine daldığımı, hedeflerime ulaşacağım diye sabitlendiğimi, gözlerimin, kulaklarımın, tüm duyularımın sadece bir şeyleri içeri alıp diğerlerini dışarıda bıraktığını, düşüncelerimin aynı döngülere takılıp genişlemeyi durdurduğunu, bütünü kaybettiğimi, daraldığımı, kısıtlandığımı, özgürlüğümü bile bile feda ettiğimi… her zaman fark etmiş miydim?

.

Vatanınız düşman işgali altında olsa yapılacak bellidir. Yaşadığınız toprakları korumak için savaşırsınız.

Savaş kazanılır ya da kaybedilir. Bittiği bir ân vardır. O ân’dan sonra savaş bırakılır, yıkılanın yeniden inşasına geçilir. Artık topraklarınızda gördüğünüz her yabancı düşman değildir. Hatta onlara misafir denilir, gelip geçici olan, bir süreliğine konaklayan, sizinle aynı havayı soluyan, aynı şeyden beslenen, kendi âleminde var olan bir misafir.

Aslında hepimiz kendi âlemlerimizde var olan misafirleriz birbirimize.

Ne zaman ki yaşamsal tehdit haline geliyoruz, o zaman düşman oluyoruz. Ne zaman ki yaşam verir oluyoruz, o zaman dost oluyoruz.

Bu dünyada hayatın var olmasını sağlayan güneş ışığı bile çok fazla olduğunda yakıcıdır, su bile çok fazla olduğunda boğucudur, toprak bile çok fazla olduğunda ezicidir.

Dünya yaşamı denge üzerine kuruludur. Bizden de dengeyi korumamızı bekler.

Salyangozların bu kadar önemli bir unsur olacağını hiç düşünmemiştik. Evet ordaydılar, sayıca çoktular ve rahatsız ediyorlardı ama sanki çok önemli değildi.

Tıpkı bedenimizde baş gösteren hastalıkların ilk uyarıları gibi. Birikerek bir süre sonra başa çıkılamaz hale gelecek olan düşünceler ve duygular gibi. Yorgun olduğumuzda dinlenmemizi, sevmediğimiz işi bırakmamızı, bizi mutsuz eden yaşamımızı değiştirmemizi söyleyen iç sesimiz gibi.

Gözlerimiz tek bir hedefe kilitlendiğinde, artık duymaz oluruz o iç sesi, göremez oluruz bütünü.

Bazen o hedef bize bile ait değildir, fark etmeden terk ederiz ana yolu, doğru yolumuzu.

.

.

Vücutta enflamasyon, beden içinde savaş çıkması gibidir. Şartlar değişiyor, buna rağmen, insan bir şeyleri hâlâ koruyabileceğini düşünüyordur. Yaşanılan bu kaygı, bitmek bilmeyen bir zihinsel mücadele, bedenin hastalanmasına neden olur. Enflamasyon, iki çatışan zihinsel yönlendirmenin ifadesidir; biri işgal etmek ve yıkmak ister, diğeri korumak ve onarmak ister.

Çok fazla kaygı… Gelecek için endişelenmek, mevcut olanı elde tutmaya çalışmak.

Yaşam ise, ‘her zaman zorluklar ve hayal kırıklıkları olacaktır‘ der. İnsan bunlarla yüzleşmeyi öğrenmeli ve gerilemeler olmasına rağmen ileriye doğru gitmeyi sürdürmelidir. Sakin kalmak ve aşırı endişe olmadan yaşamla yüzleşmek önemlidir. Böylece insan bedeni sağlıklı tutarken zorlukları aşmayı başarabilir.*

.

Yaşam, savaşın ardından barış gelmesi gerektiğini anlatır.

Barıştır, yeniyi, iyi ve güzeli kuracak olan, gelişmeyi sağlayan.

Asıl hedef, “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözleriyle işaret edilendedir.

Asıl emek, yaşamın dengesini anlayıp, yaşamla birlikte ilerlemektedir.

.

Salyangozlar ekolojik dengenin bir parçası. Yeşil alanlarda çürümüş yaprakları besine çevirerek bir cins temizlik yapıyorlar. Kabukları bazı arı türleri için yuva oluyor. Aslında çoğaldılarsa orada temizlenmesi gereken bir şey olduğunu işaret ediyorlar. Çürümekte olan bir şey, toprağa ait olan bir şey. Bu, yapıcı dengeyi sağlayan döngü. Yıkıcı döngü ise taze ve yeni olanın yok edilmesinde.

Savaş da aynı şekilde bir dengenin parçası. Elde olanı fark etmek ve kıymetini bilmek için sarsıcı bir etki. Topraklarınızın ücra köşelerini gece karanlığında karış karış dolaşıp keşfetmenizi ve ayak bastığınız her yere ışığı, aydınlığı getirmenizi sağlayan bir etki.

Işıkla birlikte gece aydınlanır, her şey aşikâr olur.

.

İnsan

Elde etmeyi bildiği kadar bırakmayı da bilmelidir.

İlerlemeyi öğrendiği kadar durmayı da öğrenmelidir.

Almayı sevdiği kadar vermeyi de sevmelidir.

Yaşam

Kazancın yanında kayıp,

Gücün yanında zayıflık,

Başarının yanında başarısızlık,

Zorluğun yanında kolaylık verir.

Yaşam insandan dengeyi kurmasını ister.

.

Bütünün dengesidir gelişimin, ilerlemenin, var olmanın anahtarı.

Daha geniş bir bilince açılan kapının bu anahtarı insanın kendi elindedir.

Kapıyı açmak ve o eşikten geçmek insan için barışın başladığı yerdir.

.

.

.

* Vücutta enflamasyon bilgisi için referans kaynak: Emei Qigong 13. Soy Sahibi Grandmaster Fu Wei Zhong, Doğu Psikolojisi: Chan ve Yi Jing Kalp Enerjisi Belirleyici Şifa Metodu’na Giriş