Nuh’un Gemisi

Rab baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte. İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı. “Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım” dedi, “Çünkü onları yarattığıma pişman oldum.” Ama Nuh Rab’in gözünde lütuf buldu.” (Yaradılış 6: 5-8)

.

Nuh’a vahyolundu ki: “Halkından, iman etmiş olanlar dışında kimse iman etmeyecek… Artık onların yapmakta olduklarından dolayı üzgün olma. Gözlerimiz olarak, vahyimizce gemiyi yap… Zalimler hakkında bana yönelme… Kesinlikle onlar boğulacaklardır.” (Hûd 36-37).

.

Yaşama yeniden başlamak mümkün müdür?

Kitap yeniden yazılabilir mi?

Varoluş nasıl var olur?

İnsan yaşamından sorumlu mudur?

beden arzında

bir gemi tutunur dalgalara

tufan’dan kaçarcasına

öyle sağlam ki omurgası

dayanır tüm rüzgârlara

karanlık bulutların

boşalttığı öfkeye ve korkuya

ümitsizliğe bakmadan

ışığa yöneltir rotasını

dümende kor bir alev

tıpkı denizfeneri

yaşamın ritminde parlar

her bir atışında

.

tufan

sonsuz bir girdap gibi

içine alıp yok eder

pişman olduğu

tüm yarattıklarını

yeniden başlamak için

eskiye ait ne varsa

gözden yiter

suların derinliklerinde

yeryüzü ve gökyüzü

elbirliği içinde

karışmış birbirine

.

seçilmiş huylar

birer hayvan suretinde

yeni bir yaşam için

bekler geminin içinde

sanki uyku halinde

kimse ilişmez bir diğerine

insana ait ne varsa

eşlik eder

yolculuk boyunca

.

kalp dönüşür gönül olur

beden gemisinde

zihin dönüşür akıl olur

başı bulutusuz bir dağda

gemi dağ ile buluşur

uyuyan uyanır

kıyamet kopmuş

kıyam vakti gelmiştir

gözleri açılmış

yeni doğumunda

.

insan

nuh olur

vakti geldiğinde

tufan’ın içinden geçer

aydınlık bir gökyüzüne

yeni bir yeryüzüne

yaşama

yeniden başlar

‘bu sefer’ der

‘bir öncekinin tecrübesiyle

yeniden yaratacağım

hem gönlüme

hem aklıma uygun

ortadan ve doğrudan

bir yoldan

yürüyeceğim’

Cehennem ile cennet arasında kopar tufan.

Ne cehennem ne cennet, ne gemi ne de dağ dışarıda değil, insanın kendi içindedir.

Aklı başına gelinceye kadar kendi bedeninin sularında boğulur insan.

Tek bir doğru yol vardır oysa, tıpkı bedeni dik tutan omurga gibi, geçilecek tek bir köprü vardır.

İnsan için seçtiği yeni bir yaşam mümkündür.

Tufanı isterse bir isterse bin kez yaşayabilir insan, ta ki sularını dinginleştirmeyi öğreninceye kadar.

İnsan isterse, yaşam en güzel yolculuk olur,

İnsan isterse, her uğradığı yer evi olur,

İnsan isterse, her köşesi cennet bir vatan olur,

İnsan isterse, yaşam sonsuz sınırsız bir âlem olur,

İnsan isterse, kendini bulur, bir yol bulur,

İnsan isterse, gerçekten var olur.

Kendini İfade

Sohbetin eylemler üzerine kurulduğu bir dünyada insanların birbirini anladığını ya da kendini anlatabildiğini düşünmek ne kadar mümkün?

.

Bugün neler yaptın?..’

Okuldan eve dönen çocuğa sorulan klasik bir soru…

Her gün tekrar edildiğinde alışkanlığa dönüşen ‘kendini ifade’ tarzı.

Neler yaptığını anlatarak geçecek olan bir ömür.

.

İnsanın öğrendiği sadece yaptıkları ve ona yapılanlar olduğunda milyonlarca insan arasında yalnız hissetmek ne kadar da kolay.

Nasılsın?‘ sorusu ise çoğunlukla içi boş bir kalıp. Yanıtı da aynı şekilde, çoğunlukla olması gereken diye düşünülen, ‘İyiyim‘.

Oysa, insan gerçekten iyi midir?…

.

Her ân bir anı olur. Hafıza kaydeder, depolar ve ihtiyaç anında tekrar kullanım için saklar. Kısaca, hiç bir şey yok olmaz… Bugünü anlatırken ön planda ve yüzeyde olan yapılanlar, derine doğru inip arka planda köşelerine çekildiklerinde hatıraya dönüşürler. Hatıraya dönüşen bugün ise, yapılanların yanı sıra hissedilenlerle birlikte depolanır.

Ne tuhaftır ki, yeri geldiğinde ve insan bir kayıdı hafızadan geri çağırdığında, hatırladıklarını aslında hissettiklerine göre seçer. Mutlu bir anı ya da hüzünlü bir ân, kızgın hissettiği bir olay… Yapılmış olan hiçbir şey eşlik eden bir duygu olmadan var olmaz. Aslında önemli olan hissedilendir. Tüm eylemler bir arzunun memnuniyet hissine hizmet ederler.

.

Yıllar önce bir yazımda ‘duygular insanların kadere katkı paylarıdır’ demiştim. Bir arzunun sonuca ulaşabilmesi için düşüncelerle beraber duygular yol haritasını ve seçimleri belirlerler.

Duygu ve düşünce birliği uyumlu bir yolculuk gibidir. Yol arkadaşları iyi anlaştığında yolculuk keyifli bir keşife dönüşür. Yaşam yolculuğa göre şekil alır…

.

Yaşam için bu kadar önemli bir etkenin sadece zirve noktalarında sergilenmesi, arkadaş dedikodularının malzemesi olması ya da terapi seanslarında konuşuluyor olması dengenin bir zamanlar bir yerlerde bozulduğunu gösteriyor.

Kendini ifade etmek, kendin olanı önce kendine ve ihtiyaç gördüğünde diğerlerine anlatabilmek demek.

Aslında insan, sadece toplum içinde yalnız değil, kendi içinde de kendini yalnız bırakmış.

Ben, duygu seline kapılıp öfkeleniyor ya da ağlıyorsam, bu kendimi kendime ifade ettiğimi göstermiyor. Artık mevcut kabın taşıyamadığı bir içeriğin dışa vurumunu sergiliyor.

.

Ne güzel olurdu, insanın kendi ile sohbet edebildiği, muhabbetinin tadına doyulmadığı bir yaşam.

O zaman mevcut kabın dolup taşacağı şey bu hoş sohbetin yansıması olurdu. Kişi, ‘ağzından bal damlıyor’ dedikleri insana dönüşürdü.

Bugün sohbetsizliği ‘akıllı’ cihazlarla sürdürmeye çalışırken çoğumuz gerçekten kendimizden kaçıyor gibiyiz…

.

.

Ben, burdayım.

Ben, hem düşüncelerimin hem de duygularımın harmanıyım.

Aklımın ve gönlümün orta yerindeyim.

Kalbim üzerineyim.

Terazinin denge noktasında yaşamı yaratanım.

.

.

Yapan insan olmaktan var olan insan olmaya geçmek için var oluşun tümünü kabullenmek gerekiyor.

İnsan, her düşüncesine eşlik eden duyguyu fark etmeye başladığında kendi bütünselliğini de görmeye başlar… Belki, yeni bir adım atacaktır ancak, yenilik endişe veriyordur, korkutuyordur. Belki, eski günleri yad etmeyi seviyordur ancak, geçmiş üzüntü, özlem ya da pişmanlık ile doludur. Bir düşünce bir duyguya dokunur. Her düşünce bir duyguyla bazen birden çok duyguyla bağlanır…

Biraz daha dikkatini verse insan, her duygunun ona eşlik eden bir düşünce havuzu olduğunu da fark edebilir… Ne zaman öfke yükselse içinde, mevcut olaya duyulan öfkenin ötesinde, havuzdaki tüm öfkeli düşünceler de birlikte uyanır. Ya da endişeler, üzüntüler… Zincirle birbirine bağlanmış gibi onlarca düşünce tek bir duygunun hakimiyeti altında var olur, kolayca tetiklenir, çoğaldıkça güçlenirler. Çoğaldıkça kabul etmesi, affetmesi ve başa çıkması zor bir hâle dönüşürler.

Yaşam çekilmez olur…

.

.

Fark etmek, özgürleşmektir.

Fark etmek, kalbin yolunun üzerinde yürümeye başlamaktır.

Kalbin yolu kaderin yoludur.

Yolun ilk adımı samimiyet ile atılır.

Kendi ifade, kendi hakikatinin ifadesine dönüşür.

.

Üçüncü Göz

İstanbul’da güzel hazırlanmış bir resim heykel müzesi var… Katlara ve odalara dağılmış resim tarihi, bir anlamda bu topraklarda var olmuş sanatçıların ve sanatın seyranını hem akıla hem gönüle hitap ederek gözler önüne seriyor…

Yakın dönemde ben ikinci ziyaretimi yaptım. İlki hızlı bir haritalama gibiydi, bütün katları ve odaları görmek istemiştim, ancak zaman hepsinin hakkını vermeye izin vermedi. Günün sonunda zaten konsantre olamayacak kadar da yorgun düşmüştüm.

İkinci ziyaretim daha farkındalıklıydı, her katta ve odada ne göreceğimi aşağı yukarı biliyordum, yine de bazı görsellerin hiç görmemişim gibi yeni durduğunu, ‘acaba gerçekten mi yeni eklendi’ sorusunu uyandırdığını fark ettim. Algıda seçicilik yapmış ya da atlamıştım…

Bununla birlikte, tekrar ederken ilk ziyaretin haritalaması işe yaramıştı, odaları birleştirmeme ve bütünü görmeme bir nebze de olsa rehberlik etmişti… Alt katın ilk dönem çalışmaları, bazılarının ismi, dönemi bile tam bilinmeyen ressamları, doğayı resmetme arzusunun bazen askerî bir akılla birleşimi, bugünün fotoğrafik bakışının ilk izlenimleri benim için çok keyif vericiydi. Bir kat yukarıya çıktığınızda dönem ve yaklaşımlar değişiyor bugüne yaklaşıyorsunuz. En üst kat en yakın dönem, benimse kendimi en uzak bulduğum dönem, huzur yerini huzursuzluğa bırakmış, karamsar bir terapi seansına eşlik ediyormuşum hissine kapılmıştım.

Sanatın ve sanatçının seyranı, dıştan içe, somuttan soyuta keşfin akışını gösteriyor. Sonu olmayan, bitmeyen bir keşif… Bu, aslında insanın kendini keşfetme yolculuğu…

.

İnsanın algı kapıları olan duyu organları, dış âlemde her ne varsa bunu içeriye taşıyıp anlamlandırmaya ve yaşamı şekillendirmeye yardım ederler. Göz en etkili olandır. Evlerimizde kullandığımız aynalar gibi, insan gözü de gördüğünü içine alıp yansıtma özelliğinde çalışır. Ev dekorasyonunda aynanın neyi yanısttığına dikkat edin derler, insan kendi gözünün içine neyi yansıttığına ise pek dikkat etmez.

Doğanın resmedildiği, dış âlem resimleri, insanın güzele olan heyecanını ve meylini gösteriyor. Alabildiğine açık alanlar, korular ya da ağaçlıklar, su kenarında konumlanmış yerleşimler huzur duygusunu taşıyor. Ancak bir şey ne kadar güzel olursa olsun, insan arayıştaysa keşfetme arzusu hakim gelir. Dış mekân iç mekâna dönüşmüş, çerçeve insanı ve yaşam alanı olan odayı içine alacak şekilde daraltılmış. Bu belki de kendine daha yakından bakma isteği… Diğerlerini tanımak için portrelerle birlikte kendini tanımak için yapılan oto-portreler… Daralan çerçeve odadan bireye, bireyden daha da içe, iç âleme yönelmiş….

Duygu ve düşüncelerin aktarımı somutun ya sembolleşmesine ya da soyutlaşmasına neden oluyor. Çerçevenin yansıttığı alan kadar içini gerçekleştirme teknikleri de değişime uğramış, renkler, ışık, fırça darbeleri, malzemeler hep daha derine inmek için kuyuya atılan bir su kovası gibi, içeriden susuzluğu giderecek berrak bir su çıkmasını arzulamış… Yine de su her zaman berrak değil.

Kendine döndüğünde ve dışa açılan aynı gözlerini içe çevirdiğinde, insan genellikle ilk etapta içerideki kaosa ve karmaşaya şahit olur. Kuyudan beklediğiniz temiz su çoğunlukla çamurlanmış ya da uzun zaman öncesinin atıklarıyla kirlenmiştir… Somuttan soyuta geçen anlatım kendi iç kaosunun dışa vurumu haline geldiğinde bugün sanat büyük ölçüde karamsar, eleştirel ya da aşırı öznel, anlamsız gözükebiliyor…

Güzellik nerede?…

Sanatın güzel olması gerekiyor diye bir şart yok, yine de insan doğası güzele çekilir. ‘Bu resmi evime asıp her gün görmek ister miyidim’ sorusu tahminden çok önem kazanır. Çünkü aynı seçim hayatın her alanı ve her ân’ı için geçerli…

Yaşamın döngüsünde, yükselen ve alçalan ögeler gibi, dingin başlayan kaosa dönüşür, kaos tekrar dinginliğe, huzura geri döner… Ancak başlangıç noktası asla aynı olmaz. Yolculuk bir toplama ve bırakma süreci benzeri, alma ve verme üzerine ilerler. Yolun sonunda aradığını sadece elinde kalan ile bulur insan, ya da bulamaz…

Dışa bakmaya programlanmış iki gözle içe bakmak, insanın gerçekten aradığını bulmasına müsade etmez. Berrak suyu görebilmek için üçüncü bir göze ihtiyacı vardır. Dış âlemin zanlarından, yargılarından, kıyaslamalarından, kıskançlıklarından ve hükümlerinden arınmış yepyeni bir göz.

.

.

.

en derin karanlıktan

noktanın içinden doğan

aydınlık

.

üçüncü bir göz ile

ilk defa

görmek yaşamı

.

uyanış

her seferinde

yeniden doğuş

.

her seferinde

kendine

yeniden dönüş

.

.

.

Üçüncü bir ziyaret bekliyor beni. Üçüncü bir göz ile seyredeceğim.

İstediğim ân’da istediğim nokta’da durup vakit geçireceğim, zevk edeceğim.

Gönlüme ve aklıma istediğimi alıp, yaşamımı güzelleştireceğim.

Üçüncü bir ziyaret bekliyor beni.

Kendimle gönülden muhabbet edeceğim.

kalp âlemi

onarmak mümkün

toprak kabı

kırılsa bile

.

beden toprak bir kap gibi

dayanır her şeye

kalp atmaya devam ettikçe

.

kalp âlemi tuhaftır

bedenin içinde

toprak bir kap gibi

.

dayanır her şeye

yine de

latiftir cam gibi

.

öz maddesi

ateşte erimiş

bir kum tanesi

.

gözden kaybolur

bir kez kırıldı mı

billur cam oldu mu

.

kendisi kadar latif

en çok söz dokunur

cevherine

.

tek bir söz

görünmeyen bir ok gibi

değdiği yeri parçalar

.

yine de tek bir söz

yakmayan ateş gibi

sevgiyle kucaklar

.

kalp gönül olur

sırçadan bir köşk olur

huzur kapısı olur

.

kalp ateşten gömlek olur

yaktığı yeri kavurur

ya cennet ya da cehennem olur

.

bir ân gelir

kararda durur

öyle bir kalp olur ki

.

ne dilersen dile

ancak gönülden ise

gerçek olur

.

.

.

Düşüncenin Yolculuğu

Yaşamın iki başlangıcı vardır derler…

İlki, hayat veren kuvvetlerin birleştikleri yeni bir oluşuma can verdikleri zaman, tohumun ekildiği ân’dır. İkincisi, gizli hazinenin âşikar olmak için çıktığı yolculuğun sonunda nefes ile buluştuğu ân’dır…

Biz daha çok bu ikinci başlangıcı biliriz, kutlamalara layık bir sevinç. Yaşama doğulan, yaşamın doğurduğu neşe.

Her bir düşünce ilk önce tohumlanır, hazine sandığında özenle korunur büyütülür, zamanı geldiğinde yaşama doğar, doğurulur…

.

Doğumun eskiden tek bir yolu vardı. Doğuran ve doğanın elbirliği ile yapılan bir yolculuk. Sanki her bir hücreye doğduğunu fark ettirmek, uyandırmak gereklidir. Sıkıştığı dar tünelin ardında bekleyen aydınlık ve ferahlığa doğru akması gerekir her bir hücrenin. Her sıkıntının sonu bir ferahlık, derin bir nefes ile içe çekilen yaşamın can veren havası…

.

Akış yaşamın canlılığı demek. Durağan her şey yavaşça kurumaya, kapanmaya, canlılığını yitirmeye başlar. Her ân bir diğerini doğurur. Yaşayan yaşam, canlı olan, izin vermez duraksamaya.

Bitmek bilmeyen bir döngü, ne başı ne sonu bilinen bir yolculuk, yaşam…

Bütün düşünceler, hazine sandığındaki cevherler gibi keşfedilmeyi, yaşama doğmayı beklerler. Bu bekleyiş bile durağan değildir, kendi içinde bir hareket büyütür olgunlaştırır her düşünceyi. Bu yüzden, doğuma kadar içeride hem gizlenir hem de korunurlar dışarının etkilerinden. Rahim, hem merhamet hem rahmet sunar doğacak olana. Merhametiyle korur ve büyütürken rahmetiyle hazırlar rızkını, yaşam ortamını…

.

Her sıkıntıdan sonra bir ferahlık vardır,

Doğumun sıkışmışlığının zıttıdır yaşamın açıklığı,

Korkunun ve endişenin zıttıdır doğmanın cesareti,

Düşüncenin yolculuğu yeni bir doğumdur,

Her doğum yeni bir sevinç olsa da bazı doğumlar zorludur,

Bazen tohumdan öteye gitmez,

Bazen yeterince büyüyemez,

Bazen de iki âlem arasında sıkışır kalır doğacak olan…

.

Sıkışan, araf’ta kalan, ne geri dönebilir rahimin korunaklı yuvasına ne de ileri gidebilir yaşamın hayat veren nefesine.

Aslında burada bir seçim de yoktur, doğum baş aşağıdır, tek yönedir.

Bir düşünce sıkıştıysa doğamadan, hem kendine hem de kendini doğurana tehlike arz eder.

İki yolu vardır kurtuluşun; biri doğuranın katılığın verdiği darlıktan çıkıp genişlemesi, diğeri de doğanın bazı unsurlarından feragatı.

Bir düşünce bir hayatı yok edebilir.

Tıpkı başı sıkışanın derdine çare araması gibi, doğmayan, doğamayan her düşünce bir çareye, esnekliğe, değişime muhtaçtır.

.

Yaratıcılık bütünün içindeki parçaları görmekle başlar.

Her bir unsur başka bir görevde var olur.

İnsan, sıkışıp kaldıysa bir düşüncenin içine, içinde sıkışılan düşünce için ya kendini değiştirmesi ya da düşüncesini değiştirmesi gereklidir.

Parçalar bütünde gizlidir.

Parçaları bilmeden bütünü gören için değişim zordur.

En mucizevi doğumlar bir yandan kendi değişirken bir yandan doğurduğunu dönüştürebilenlere aittir.

Tıpkı kendini yeniden yaratan bu topraklar gibi…

Her şey bir düşünce ile başlar… Hayatî olan korunacak, yeni sınırlar çizilecek, yaşama yeniden can verilecektir.

.

Yaşam, sondan başa doğru yazılır.

En zorlu savaşlar yeni bir doğumun sancısıdır.

Bütün zaferler aslında zaten kazanılmış olandır….

.

.

.

çocuk

ne kadar da zor

anne baba için

çocuğu emanet etmek

yaşama

.

merkezden dışa açılan

halkalar gibi

senden doğan

emanettir dünyaya

.

kimse bilmez

halka ne kadar genişler

açıldıkça

hangi toprağa suya karışır

.

evden uzakta

kimden neden beslenir

nasıl hayatta kalır

tehlikelerden korunur

.

mümkünü var mıdır

yaşamanın

kabuğunu kırmadan

doğmanın

hiç büyümeden

olgunlaşmanın

çiçek açmadan

güzelleşmenin

mümkünü var mıdır

kendin olmadan

var olmanın

.

çocuk emanettir

yaşama

.

halkalar durulduğunda

kim söyleyebilir

merkezin noktasını

her şey bir olduğunda

.

.

.

Light and Shadow

Light and shadow gives life

Find the true nature

Whose hand holds the pen

*

Işık ve gölge yaşam verir

Gerçek doğayı bulman için

Kalem kimin elinde

kendi cennetini yaratan

Havva’yı da kovdum

Âdem’i de kovdum

cennetimden

.

merakı dinmeyen

arayışı bitmeyen

zihnimin derinliklerinden

.

yemeyin demiştim

o ağacın

meyvesinden

.

kendi kendilerine

düştüler

aslında

.

merakın peşinde

arayışın

kısırdöngü çemberine

.

düşer düşmez

‘ah’ ettiler

ama boşuna

.

elmanın göz boyayan

kızılı

nâr oldu yaşamlarına

.

bir elmanın peşinde

bütün bir yaşam

belki de heba oldu

.

fark edene kadar

.

ne zormuş dediler

gözlerimizi büyüleyen

kızılı beyaz etmek

.

nâr’ı nur etmek

bir yaşam

boyuymuş

.

yola düşmüş

bir kızıl elmanın

peşinde

.

insan döner dururmuş

.

terk edene kadar

yolu da elmayı da

Âdem’i de Havva’yı da

.

.

.

cennetimde

bir ben varım

şimdi tek başıma

.

ne sevilen ne de seven

sadece

sevgi olan

.

tüm ayrımları

bütün ayrılıkları

birleştiren

.

elinde kalem

bir kağıdın üzerine

yazıp çizen

.

hayal kur’an

yaşamına

hayalini resmeden

.

bazen ‘bu olmadı’

bazen ‘muhteşem oldu’

diyerek dile gelen

.

her seferinde

yeniden yepyeni

tertemiz bir sayfa açan

.

hiç bıkmadan

hiç bitmeden

kendi cennetini yaratan

.

bir tek

ben varım

şimdi

.

.

.

kalp’ten doğan

mümkün mü

sevgisiz bir yaşam

.

mümkün mü

kendini sevmeden

yaşamak

.

sevgiyle mi doğar

her insan

.

sevgiye mi doğar

her insan

.

uyuyan beden değil de

kalp ise

.

var mıdır bir yolu

kalbi uyandırmanın

.

.

sevgi değil de

bağlılık, bağımlılık

olduysa duyguları

.

eşyalarına, işine

eşine, çocuklarına

bazen bağlı bazen bağımlı

.

olduysa insan

fark eder mi

kuruduğunu

.

sevgi pınarının

gözden kaybolduğunu

.

fark eder mi

aslında

dışa çevirdiği gözlerinin

.

kendini görmediğini

kendini sevmediğini

.

seni seviyorum çünkü

diye başlayan cümlelerin

zihninin oyunu olduğunu

.

kalbinin ise sustuğunu

fark eder mi

insan

.

.

ben

.

fark ettiysem eğer

kalbimin soğuk odalarını

ısıtmam gerektiğini

.

yaşam sevincimi

canlandırmak istediğimi

.

anlamam gerekir

insanı

neyin beslediğini

.

.

derler ki insan

hava, su, gıda olmadan

yaşayamaz

.

unuturlar eklemeyi

kalbi kanın beslediğini

.

kalptir

ruhun ve yaşam enerjisinin

ikâmeti

.

kalptir

zihnin ve niyetlerin

amiri

.

dünyayı, doğayı, çevreyi

temizlemek isteyen insan

hatırlamalı

.

ilk adım

kalbi temizlemekle

başlamalı

.

.

kalp öyle bir güç merkezi ki

her çarpışı

insana yaşam veren

.

kan öyle bir besin kaynağı ki

insanın

tüm ihtiyacını temin eden

.

.

yaşama doğru

yürümek istiyorsa

.

temizlemesi gerekir

her bireyin

kendi evini kendi ka’be’sini

.

saf kan olmanın

anlamını bilecek kadar

arınmalıdır insan

.

tüm yüklerini bırakıp

hafiflemeli

incelmelidir insan

.

kökleri toprakta gizli

esinti kadar latif çiçeğin

doğasını görebilmelidir

.

yaşamın güzelliğini

kendinde bulabilmelidir

insan

.

.

.

her şeyi gören bir göz

her şeyi gören bir göz

.

gündüz güneş

gece ay

zamanı ölçen bir göz

.

yukarıda gök

aşağıda yer

mekânı çizen bir göz

.

dışarıdan ikiyi

içeriye alıp birleyen

üçüncü bir göz

.

duyguyu düşünceyi

akılı ve gönülü

buluşturan bir göz

.

zamanda ân’ı gören

ân’daki dili çözen

yaşamı ol’ân’da okuyan bir göz

.

her şeye hâkim

her şeyi bilen

hiç uyumayan

hiçbir taraf tutmayan

hem nazarını gönderen

hem huzuruna dönülen

tüm âlemlerin kapısı

yaşamın gizli geçidi

hep var olan

her şeyi gören bir göz

.