Şeytanın ayrılığı kibir ile başlamıştı,
Öncesinde o da birliğin bir parçasıydı.
Kendisinin gerçekte kim olduğunu görebilmesi için,
Bir yüzleşmeye ihtiyaç vardı…
.
.

Yaşamda her şey yolunda giderken insan bazı şeyleri hiç düşünmez.
Sanki cennettedir.
İşi gücü, sağlığı, ailesi, arkadaşları, refahı, geliri yerindeyken, iyi ve doğru yapılan şeyler vardır ki, bunlar da iyidir.
Yaşam görünürde dengededir.
Denge ise, bir cins dalgalanma gibidir, dalganın genişliği ve yüksekliği zamanın akışında gizlenir. Bir ân gelir yükselen alçalmaya başlar, genişleyen daralır.
O değişim ân’ı kendini belli etmez, öyle ki, bir noktaya kadar insan kendisinin hâlâ yükseklerde ve hâlâ enginlerde olduğunu düşünebilir.
Olanı hissedip, anlayıncaya kadar.
Anlama ve idrak etme zamanı geldiğinde, mutluluk yerini acıya bırakmış, olan zaten olmuştur.
.
Yüzleşme, iyileşmenin, tekrar dengeye kavuşmanın ilk adımı.
.
Hastalandığınız zaman doktor size bir teşhis söyler, bu sağlıkta yaşanan problem ile yüzleşmedir.
Mâli bir kriz yaşıyorsanız, ekonomi uzmanları neyin yanlış gittiğini açıklar.
İlişkilerde problemler olduysa danışmanlar, psikolojiniz bozulduysa terapistler, konu her ne olursa olsun, bilen biri size yol göstermek için, önce durumu analiz ve tespit eder, olanı belirler.
Bütün bunlar, dışarıdan gelen yardımlarla yapılabilse de, insanın içinde, derinlerinde, sadece kendisine açık olan yerde olanları, kendisinden başka kimse bilemez.
İnsanın benliği bir buzdağı gibidir.
Görünen parça yüzeyde sadece küçük bir alanı ortaya çıkarır. Derinlerde ise, kat kat büyüklükte bir cüsse, sadece o derine dalıp bakabilene kendini gösterir.
İnsan, gerçekten kim olduğunu bilmek isteyene kadar, kendini tanımaz.
.
.
Şeytan, karşısında ikinci bir varlık gördüğü için, kendisini onunla karşılaştırdı.
Âdem’in yaratılışı, birliğin görünüşte yaşadığı bir değişimdi.
Hayatı boyunca kendisine benzeyeni görmeyen birinin ilk defa bir benzeriyle karşılaşması gibi…
Kendi yüzünü göremeyen birinin ilk defa kendisini görmesi gibi…
Aynaya bakmak gibi…
Bakılan cisimsel ayna ise, insan kendisini gördüğünden emindir. Halbuki, aynanın cismini ortadan kaldırdığınızda, görünen kolayca bir diğeri olur.
Şeytan da, farkı anlayabilmek ve anlatabilmek için karşılaştırdı.
Karşılaştırmak, beraberinde, üstün ya da küçük görmeyi getirir.
Şeytanın sahiplendiği üstün görmek oldu. Karşısındakini ise, küçük görmeyi yeğledi.
Birliğin bozulması, yaşamın dengesinin bozulmasıydı. Nihayetinde, her şeyin iyi ve güzel olduğu bir yaşam, zorluklar ve sıkıntılarla dolu bir yaşama dönüştü.
Bir süre dahilinde…
Fark edinceye kadar.
.
.
Varoluşun ve yaşamın kendi içerisinde mükemmel bir dengesi var.
Bu muazzam sistem, kendisine müdahale edildiğinde, mevcut dengesine dönebilmek için kendini yeniden düzenler.
İnsan bu değişimi her zaman görüp algılayamaz. Bu nedenle, doğanın işleyişine karışıp kendi menfaatine olduğunu düşündüğü şekilde değiştirmek istediğinde, yaşanacakları her zaman tahmin edemez. Bazen onlarca yıl geçmesi gerekir fark etmesi için.
Aynı sistem, yaşamını sürdürebilmesi için her varlığın kendi unsurlarından yarar sağlamasına izin verir. Bu sistemsel iznin nelere imkân verdiğini anlamak için doğayı, yaşamı ve varoluş kanunlarını anlamak gereklidir.
.
Doğa, dünyanın canlılığını gösterir. Dünyanın canlılığını kâinatın canlılığını gösterir.
Bizler, içinde varolduğumuz bu sistemin sonsuz ve sınırsız olan yapısını tam anlamıyla kavrayamasak bile, yaşadığımız yer olan dünya ve buradaki hayat üzerinden bir fikir sahibi olabiliriz.
Aslında, dünya hayatını bile tam anlamıyla kavramak güç gelebilir çoğumuza. O zaman da, bakacağımız yer kendi beden âlemimiz, kendi hayatımız olacaktır.
Tarif edilemez bir mükemmelik ve dengede yaratılmış olan insan bedeni hem inanılmaz dayanıklı hem de bir o kadar kırılgandır. Ağır hastalıkları atlatıp ayağa kalkabilir, yine de, gözüne kaçan ufacık bir toz tanesi ile acı çekebilir.
Bedenin dimdik ayakta durabilmesi, iki ayağını yere sağlam ve eşit basması demektir. Bir tarafa meyil olduğunda denge hemen bozulur, başın tepe noktasından ayak tabanlarına uzanan çift yönlü bir yolda, her bir uzuv ve organ bu dengesizlik hâlini birbirine aktararak iletir.
Bağlantıyı fark etmediğinizde, gözünüzdeki bir problemin asıl sebebinin kollarınızdaki bir sıkışma olduğunu, boynunuzdaki ve çenenizdeki ağrının asıl sebebinin dişinizdeki bir yükselti olduğunu, hastalığınızın asıl kaynağının artan öfkeniz ya da üzüntünüz olduğunu, azalan yaşam sevincinizin korkularınızı çoğalttığını anlamazsınız.
Bağlantıyı fark etmediğinizde, dengenin nerede bozulduğunu bulamadığınızda, iyi hâle gelmek de bir o kadar zorlaşır. Size verilen ilaçlar kâr etmez, çözüm önerileri işe yaramaz.
O yüzden, şifalanmak için köken sebebi bulup, olan ile yüzleşmesi gereklidir insanın.
.
Beden, ‘ben’i ortaya çıkaran ruhun maddeleşmiş hâli…
Bedenin bir ayna gibi yansıttığı, insanın duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının, alışkanlıklarının, sahip olduğu kavramların yaratımı olan kişiliğinin, benliğinin getirdikleridir.
Bedeni iyi ve dengeli bir hâlde tutmak, ruhun aklını kullanmak ve ‘ben‘liğin iyileştirilmesidir.
Ne yüksek ne de alçak olan değildir arzulanan, dengeli ve ortada olandır.
Terazinin ölçü noktası gibi, mutlak olanı işaret eden bu orta nokta, insanın sağ ve sol kefelerini göreceli bir dengede tutmasına yardım eder. Kimi zaman biri ağır bassa da diğerine meyletmek bu ağırlığı kolayca orta noktaya geri getirecektir. Yorulduğunuzda dinlenmek, çok yediğinizde perhiz yapmak, aşırı çalıştığınızda ara vermek gibi.
Yaşam, orta nokta göz önünde bulundurulup yaşandığında kolaylaşır.
Her gün bunu yaparsanız daha kolaydır.
.
.
Şeytanın kendini üstün ve Âdem’i küçük görmesi, yaşamının dalgalarını, kendi engebeli yolunu yarattı.
Yürümesi kolay olmayan bir yol.
‘Kibir’in yolunu.
Yolun düzleşip kolaylaşması için, aynanın fark edileceği yere kadar yapılacak zorlu bir yolculuk gerekliydi.
.
Kibir’in yoluna girdiğinde insan için zorlaşır ilerlemek.
Kendi aynasıyla buluşuncaya dek.
Ayna, derinlerde saklananı yüzeyde yansıtır.
Aynaya baktığında, insanın hep dışarıya bakan gözleri bu sefer içeriye yönelir.
Öyle bir değişim gerçekleşir ki, buzdağı ters yüz olur, yaşama dair sahip olunan tüm fikirler ve düşünceler alt üst olur.
Anlayış ortaya çıkar.
İnsanın kendini gerçekten tanıyabilmesi, içinde taşıdığı her yönünü dışarıda seyretmesi, kendini her yönüyle kabul edip sevmesi ve saygı duyması ile gerçekleşir.
Aynada yansıyanın kendisini olduğunu gördüğünde, bütün karşılaştırmalar biter, dalgalar durulur. Yolun engebeli hâli dinginleşir, düzleşir.
.
.
Bütünlük birliktir… Birlik bütünlüktür.
.
Kendimdeki kibiri görmeden, kendimi gerçekten görmem imkânsız.
Kibrimle yüzleşirken, ‘Şeytan’ın başka bir seçeneği var mıydı?‘ diye düşündüm.
Hemen isyan etmeseydi, uzağa düşmeseydi de yakına gelseydi, Âdem’i tanımaya ve olanı anlamaya çalışsaydı, tüm bunlar yaşanır mıydı?
Âdem’e bütün isimler öğretilmişti, Şeytan ise bilgisi ile kendini üstün görüp beğendiklerine sahip çıkmak istiyordu. Bilgisi cehaleti olmuştu.
Fark etseydi ve seçip sahiplendiğinde hep yarım kalacağını anlasaydı…
Aslında Âdem’in bütünlüğü ve birliği anlatmak için yaşama geldiğini görseydi…
Onu kabul etmenin yaşamı ve kendini her hâliyle kabul etmek olduğunu bilseydi…
Âdem’e elini uzatıp, “Hoşgeldin Âdem“, “seninle tanıştığıma memnun oldum” deseydi…
Nasıl bir yaşam olurdu şimdi?
.
İçimizdeki kibir değil midir, bizi bir anda alevlendiren, olana isyan ve itiraz ettiren?
Hiç o alevi hissetmedim diyen birisi var mıdır?
Ve nedir o alevin dinmesini, soğumasını sağlayan, derin bir anlayıştan başka?
Alevin dışarıdan yakıldığını zannetse de gören gözler, tutuşanın içeride var olduğu bilmez mi insan?
İbrahim’i alevlere atan Nemrut değil miydi, kibrini kendisine gösteren ayna?
Ve alevler serin ve selamet olmadı mı, yerleri ve gökleri dümdüz eyleyip anlayışa kavuşana?
Nemrut’un akıbeti ise, başının içinde bir sivrisineğin dinmek bilmeyen azap veren uğultusu oldu, ufacık bir böcek alt etti onca azameti… Kendi düşüncelerinin, kendini üstün görmenin, öfkesinin sonucu… Yükselen dalganın inişi.
.
.

Şeytan’ın karşısında gördüğü Âdem, kendisiydi.
Şeytan bozguncudur, bir olan topluluğu bozarak ikilik yaratandır.
Kendisine atfettiklerinin dışında kalanı tanıyamadı.
Aslında, ikilik âleminin yaratılmasının bir cilvesiydi bu görüş.
Karşılaştırma ve kıyaslama ile kendini gösteren bir varoluş hâli.
Ve Âdem, Havva ile birlikte düştü ikilik âlemine, dünya hayatına.
Ruhu doğuran akıl, nefsi doğurdu.
Düşünceler duygulara, akıl nefsin arzularına, ruh bedene yenik düştü.
İnsan bu âlemde kaldığı sürece bilmelidir ki, başka bir seçeneği yoktur.
Ancak aynayı fark ettiğinde ötesine geçmek mümkün olur.
Dünyanın içindeyken öteki dünyaya ulaşmak.
Belki de o âlemde, anlatılan bambaşka bir öyküyü dinler insan…
O zaman anlar ki, hepsi oyunun bir parçası, hepsi mekr-i ilâhî…
.
.
.
