
‘Tabiattaki her olay, onu değerlendirmesini bilenlere yaratılış sırlarını açıklamakta ve sırlar da birer kanun mahiyetinde olduğu için, her âlemde uygulanabilmektedir‘ der Lütfi Filiz, sohbetlerinden derlenen Noktanın Sonsuzluğu kitaplarında.
Doğayı gözlemlemek ve izlemek sadece dışarıda var olan kâinatı ve dünyayı anlamaya yardım etmez, minyatür kâinat olarak tanımlanan insanı da anlamayı sağlar.
Ancak, bu anlayışın kapısı örtülüdür, istekli olana açılır. Bu yüzden, doğa üzerine çalışan bir bilim insanı olabilirsiniz, keşifleriniz, engin bilginiz olabilir yine de, kendinizi, ailenizi, çevrenizi ve diğer insanları anlamayabilirsiniz.
.
İstekli olan, önce, insanın ve kâinatın birliğini kabul etmekle başlar.
Dış âlem her ne kadar devasa dursa ve muazzam bir genişlikte, derinlikte gözükse de, insan bu birliği bulduğunda her şeyi kendi içinde bulabilir… hem mânâ hem madde olarak.
.
Biraz da rüya yorumlamaya benzer bu buluşma. Yorumlayabilmek için rüyalarınızın olması gereklidir. Doğayı gözlemleyebilmek için de doğanın içinde olmalısınız.
Bugün şehir insanlarının ulaşabildikleri doğa parçaları kısıtlıdır. Engin gökyüzü bile pencerelerle çerçevelenir. Toprak, minik bir bahçede, park alanında ya da evdeki bir saksının içindedir. Su, uzak bir manzara olmuş, içilen su bile şişelenmiş kaynağından ayrılmıştır. Ateşi bir tek ocaklarda, mum alevlerinde görür olmuştur çoğumuz. Yaratım unsurları bütünlük içerisinde değil de parçalara ayrılmış olarak sunulur insanın gözlerine.
Bütünlüğü sağlamak insanın çabasındadır.
.
Neden insan kendini doğadan soyutlayan bir yaşama doğru evrilmiştir?
Çağlar öncesinde korumasız olan insanın kendini güvende hissetmek için, doğanın içinde olmakla birlikte, doğadan kendini sakındığı bir yaşam sürdürmesi normal karşılanabilir. Günümüzde her türlü konfor ve güvenliğin olduğu şehir hayatında doğayı içeriye almak ise çok zor değil. Oysa bizim seyrettiğimiz buluşma genellikle bir savaşa benziyor.
İnsanın doğaya galip gelmek istediği bir savaşa…
Arada doğa kendini doğal afetleriyle hatırlatıyor. Gücünü ve kudretini gösteriyor. Yine de, insanın uzlaşmacı bir yolu seçtiğini söyleyemeyiz. İçindeki yenme ve hâkim olma arzusu o kadar büyük ki, çoğu yerde, karşısındaki kudretin zarif ve kırılgan yanlarını ele geçirip yok etmeyi kendisine bir zafer sayıyor.
Şehirde bahçesi olan, evinde hayvan bakan bilir, kırsalda tarlası olan, hayvancılıkla uğraşan bilir, uzlaşma karşılıklı anlayış ve emek ister. Tarlanın hasadı, meyvenin olgunlaşması, hayvanların verimi hepsi bir sistem içerisindedir.
Tabiatın kanununu bilen bu sistemi de bilir.
Aslında sistemi bilen kendini de bilmelidir.
Yine de, örtülü kapıyı aralamadan bilgiye ulaşmak mümkün olmaz.
.
.
Farkındalık ânları insan için kıymetli ânlar…
Günlük rutin içerisinde, rahat bir sohbetin arasında, yoğunlaştığımız bir iş üzerinde ya da yetiştirmeniz gereken bir şey için koştururken dikkatinizi çeken, tüm akışı durduran o ân, insan için bir ani aydınlanma fırsatıdır.
Tıpkı bir avizenin üzerindeki lambaları teker teker yakmaya benzer bu farkındalıklar ve yanan lambalar çoğaldıkça sahip olduğunuz ışık ve aydınlık da çoğalır. Birleştiklerinde sadece sizi değil çevrenizi de aydınlatacak bir yoğunluğa ulaşır.

En bilinen örneklerden biri, Siddhartha Gautama’dır. Onun aydınlanması, uyanmış kişi yani Buddha olması, sadece bir ağacın altına oturup meditasyon yapması ile gerçekleşmemiştir. O ağacın altına onu getiren yolculuğu, yaşanılan süreci, hatta ağacın ne olduğunu anlamadan gerçekleşeni anlamak mümkün olmaz. Bunu anlamadığında da insan hayali bir hedefle ömrünü geçirebilir.
.
En basit olanla başlamak insan için en kolay olandır.
Her yeni gün doğal olanın bir parçasıdır.
Her yeni günü yaşarken doğal olanın bir parçası olur insan.
Kendini ayrımadığında, akışın içerisinde görebildiğinde izleme imkânı olur.
Zihnin ele geçirdiği, yapılacaklar listesi, görevler ve sorumluluklar, kaçınılmak ve uzaklaşılmak istenenler ile beraber, hep bir önceki ân ile bir sonraki ân’a odaklanmış olan farkındalığa müsade edilirse, bu farkındalık o ân’da tam olarak olduğu yere ve olana odaklanabilir. O zaman dikkat uyanacaktır.
Dikkat uyandığında algılar farklı çalışmaya başlar. Ve bu alışkanlık bir kere kazanıldı mı, bu sefer dikkat sizi uyandırmaya başlayacaktır.
.
.
Çarşıda beklerken bir kahve içip oyalanmak istedim. Hep oturmayı istediğim bir cafe’ye çok yakındım, iyi bir fırsat olacağını düşündüm.
Cafe’nin sahibi genç hanımla ayaküstü sohbet ettik, bir haftadır kayıp olan kedisi bugün, bir saat önce geri gelmiş. Kedi heyecanla bir içeriye giriyor bir dışarıya çıkıyordu. Meğer yavruları varmış ama birisi onu kısırlaştırmak için izin almadan götürmüş, belki de anne olduğunu fark etmediler. ‘Yavrulara üst katta ben baktım‘ dedi genç hanım. Cafe tarihi taş bir bina, eski çarşının bir parçası. Üst katta ayrıca kendi hobisi için bir alanı da varmış, ‘seramik çalışıyorum‘ dedi.
Her ikisi de benim de ilgi alanım olduğu için, birden onlarca fikir belirdi zihnimde. Kendimi kediler hakkında akıl verirken ve seramik köşesine bakmak isteğiyle gördüm…
Kendimi izledim.
Fikirlerim bana göre güzel ve yol göstericiydi. Problemli noktalara yardım edebilir, geliştirmek için alan açabilirdi. Ancak bunlar benim fikirlerimdi. Dışarıya çıkmayı arzulayan bu fikirleri bu sohbette içeride tuttum. Başka konulara geçtik, kahvem bitince teşekkür ederek kalktım.
.
Yürürken, hiç yoktan aklıma guguk kuşu geldi.
Neden guguk kuşu?
Kuşun isminiz hepimiz biliriz. Bildiğimiz yönü ise ötüşüdür. Guguklu saatler bir zamanlar çoğu evde yer almıştı. Guguk, gün doğuşunu, baharın gelişini müjdeler.
Kuşları sevdiğim için türlerle ilgili yazıları incelerken guguk kuşlarının bazı türlerinin kendi yuvalarını kurmadıklarını ve diğer kuşların yuvalarına yumurtalarını bıraktıklarını okumuştum. Bu, simbiyotik ilişkilerde parazitlik olarak tanımlanan bir durum. İki canlıdan biri yarar sağlarken diğeri zarar görür.
.
Bu parazit ebeveyn türlerin yumurtalarının şekli, büyüklüğü ve rengi kullanacakları yuvadaki yumurtalara benzeyecek şekilde değişikliğe uğramıştır. Böyle olduğunda yuvanın sahibi anne ve baba kuş, bu yumurtaları ayırt edemez. Kabuktan erken çıkan bu yavru ilk beslenen olur, hızla gelişir. Bazen diğer yumurtaları yuvadan atar. Bazen de, diğer yavrular çıktığında onlardan büyük ve güçlü olduğu için ebeveynlerin getirdiği yemeğin çoğunu kendisi yer, diğerlerinin beslenip gelişmesine engel olur. Yuvadan uçma zamanı geldiğinde de içinde büyüdüğü yuvayı dağıtıp gidebilir.
Bu durumu yaşayan kuş türleri, farklı yumurtayı anladıklarında yuvadan atarlar. Bu nedenle, guguk kuşu kendi yumurtasını bırakıp öylece gitmez, kabul edildiğini takip eder. Problem olduğunda yumurtayı bir başka yuvaya taşıyabilir.

Kendilerinden kat kat büyük bu yavrunun gerçek yavruları olmadığını anlayamayan ebeveynler ise, onu besleyip büyütebilmek için ciddi bir çaba gösterirler.
.
.
Yaşamda her şey mevcut. Tabiat bunların örnekleri ile dolu.
Bu kuşları davranışlarından dolayı suçlayamayız. Doğanın içinde varoluşları bu davranış modeli üzerine kurulu.
Halbuki, bu bir insan olsaydı, bu davranışı birçok açıdan değerlendirir ve eleştirirdik.
.
Ben neden bir sohbetin ardından bu olayı hatırlamıştım?
Farkındalığım bana bir şeyi işaret edip dikkatimi çekmişti.
Aslında kendimde geliştirdiğim bir huyu görmüştüm… ‘Guguk kuşu sendromu‘ dedim gülümseyerek…
Uzun yıllar, fikirlerimi paylaştığım, projelere yön verdiğim ve yürüttüğüm bir iş yapmıştım. Artık o işi yapmamakla beraber, bu davranış modeli benimle kalmıştı. Şimdi fikirlerimi paylaşmak hoşuma gidiyordu, biraz da övünç kaynağı oluyorlardı. Bu, benliği güçlendiren bir davranıştı. Karşınızdakini ihtiyaç sahibi olarak görüp kendinizi muktedir görmek ya da birine yardım ettiğinizi, bir derdi çözdüğünüzü, birinin içini ferahlattığınızı zannetmek size kendinizi iyi hissettirir.
Oysa, ‘talep edene verilir‘ der yaşamın kanunlarından biri.
Talep edilmeden sunulan şey, iyi dahi olsa, alanın dengesini bozabilir, öğrenim sürecini geriletebilir, yönünü, yolunu değiştirebilir, kendine olan güvenini azaltabilir, diğerlerine bağımlı yapabilir…
.
Her fikir insan için yeni bir çocuk gibidir. O fikrin ebeveyni, fikri doğuracak ve büyütecek olandır.
Fikirleriniz çoksa veya onları hayata geçirme imkânınız yoksa, sıkıntı duyarsınız. Kimi zaman imkânsızlık dışsal olsa da kimi zaman içseldir, insan üşenir, başlangıç adımını atamaz, başarısız olmaktan korkar, zaman ve enerji harcamaya isteksizlik duyar. O zaman, guguk kuşunun yaptığı gibi, bu fikirlere yuva bulmak bir varoluş modeli olabilir. Bu model işe yararsa, size danışman, mentor gibi sıfatlar verilir. Bu durumda alan ve veren memnundur. İşe yaramazsa, siz diğerlerini kontrol etmeye çalışan ve hükmeden, kendini üstün gören, fikirleriniz benimsenmediğinde öfkelenen birine dönüşebilirsiniz. Hem bir iş sahibi ya da ev kadını olmanız fark etmez. Yapılan iş ister bir ürün çıkarmak ister çamaşır yıkamak olsun sonuç aynıdır. Sadece vereceğiniz fikirler sizin âleminize göre değişir o kadar.
.
Guguk kuşunun modelinde, yuvadaki yavru diğer yumurtaları ya en başta yuvadan atıyor ya da büyümelerini zorlaştırıyor, yaşamalarını imkânsızlaştırıyordu. Üstüne üstlük bu yavru, büyüdüğü ebeveyne ve yuvaya minnettar da değildi, nihayetinde yuvayı dağıtıp ayrılıyordu.
Size ait bir fikir de, başkalarının ellerinde büyüdüğünde, aynı akıbete sahip olur. O kişinin kendi fikirlerini doğurup büyütmesine engel olur, var olanları ortadan kaldırır. Kişinin diğerlerine bağımlılığını artırıp kendine güvenini azaltırken sonunda fikir üretemeyecek ve üretse bile hiçbir zaman hayata geçiremeyecek hâle getirebilir.
.
.
‘Tabiattaki her olay, onu değerlendirmesini bilenlere yaratılış sırlarını açıklamakta ve sırlar da birer kanun mahiyetinde olduğu için, her âlemde uygulanabilmektedir.’
Bu sözü anlayabilmek içinse, insanın sözün hakikatini kendisinde bulması gerekli.
Ben, bu ufak farkındalık için kendimi şanslı saydım. Hiç fark etmeyebilirdim…
Sevgiyi saygı ile birlikte tutmak, her iki tarafın da yarar sağladığı bir başka simbiyotik ilişki modelini getiriyor, mutualizm.
Sevgi ilk adım olsa da ancak saygı ikinci adım olarak yanına yerleştiğinde insan ayakta dik durmayı başarabilir. Biri olmadan diğeri ilerleyemez.
.
Her yeni gün doğal olanın bir parçasıdır. Her yeni günü yaşarken doğal olanın bir parçası olur insan…
Tabiatın, doğanın içinde olmak insana her zaman iyi gelir. Hem ruhu hem de bedeni canlandıran, besleyen, güçlendiren bir yanı vardır bu doğallığın.
Fakat bunun da ötesinde, insana çok kıymetli bir imkân sunar, kâinat ile insanın bir olduğunu hatırlatır.
Hayvanlar âlemi insana daha yakın, anlaması daha kolay olandır. Bitkiler âlemi ise bir öncesidir… Sohbetinin devamında şöyle anlatır Lütfi Filiz:
‘Bir fasulyeyi ektiğimizde, önce iki tane yaprak çıkardığını görürüz. Bu iki yaprağa Arapçada ‘falakateyn’ adı verilir. Bunlar, adeta, ekilen fasulyeden çıkan baba ve ana, erkek ve dişi yahut celal ve cemal mümessilidir. Daha sonra bu iki yaprak arasından bir filiz kendini gösterir. Bu filiz bir taraftan dışarı doğru büyürken, diğer taraftan da toprağın içinde doğru kök salmaya başlar. Filiz kendi kökünden beslenecek hale geldiğinde, ana ve baba durumunda olan falakateyn solar, kurur ve dökülür. Uzamaya devam eden filiz tohum meydana getirecek olgunluğa erdiğinde büyümeyi durdurur. Çünkü, artık neslini idame ettirecek şartlar oluşmuş, yani sinn-i rüşte (erginlik yaşına) ulaşmıştır…‘
.
İnsan, yaşamında devam eden bir döngüde, ebeveyn ve çocuk olur. Her yaratımının, her üretiminin anne ve babasıdır. Her yeni doğan, yeni bir fikrin hayata geçmesi, gelişimin devamıdır. Sinn-i rüşte erene kadar.
Anne ve baba vakti geldiğinde kendi yetiştirdikleri filizi bırakırken, filiz kendi köklerini sağlamlaştırır ve kendi yapraklarını üretir.
Aslında hepsi aynı kökte büyüyen tek bir ağaçtır, kemâlatına ulaşmak için gelişen…
Buddha’nın altında aydınlandığı ağaç gibi.
Her bir yaprağa kendisi olma izni verilen bir gövdenin birliğindedir yaşam…

İnsan, hem kâinat ağacının bir yaprağı hem de ağacın kendisidir.
Sonsuz bir döngüde kendini doğuran, büyüten, yetiştirendir.
Miracıdır kendi çiçeğini açıp meyvesini vermek…
Yaşamsal birliğin bütünlüğünde, o ağacın altında oturacak, o çiçeği koklayacak, o meyvenin tadına varacak olan yine kendisidir.
.
.
.
