Büyük Beklentiler…

İnsan, yaşama başladığı ilk günlerdeki gibi beklentisiz kalamaz…

Sadece verilenin kabul edilip benimsendiği, sorgulanmadığı, itiraz ya da isyan edilmediği bir beklentisizlik hâli… yaşımız ilerledikçe bizden uzaklaşır.

Beden, bebeklikten ergenliğe, ergenlikten olgunluğa, olgunluktan yaşlılığa doğru şekillendikçe, beden ile beraber benlik de şekillenir.

Basit bir oyuncakla, annenin ya da babanın sesini duymakla mutlu olan ‘ben‘, arzular ve hedeflere sahip oldukça daha kapsamlı beklentilere, birbirine zincirle bağlanan durumlara, davranışlara, düşünce ve duygulara sahip olur.

Ben‘, kendine giydirdiği sıfatlarla gittikçe katılaşan, maddeleşen bir karaktere dönüşürken karakter baskınlaştıkça yaşamın o ilk günlerinin esnekliğini ve neşesini yitirir.

.

.

Yeni bir seramik ve psikoeğitim atölyesinde buluştuk. Konu, ‘ışığı hatırlamak‘tı.

Atölye duyurusunu gördükten sonra konuyu çok sevdiğim bir söz ile eşleştirmiştim, ‘Kendine ışık ol‘.

Öyküyü Osho’nun sohbetlerinden derlenen İnsan Ruhunun Güzelliği kitabında okumuştum, şöyle anlatıyordu:

Buddha ölüm döşeğindeyken en yakın öğrencisi Ananda ağlamaya başladı. Orada binlerce öğrenci vardı, en az on bin kişi. Hepsi gözyaşlarına boğulmaya hazırdı ama bir şekilde kendilerine hâkim oluyorlardı çünkü Buddha bundan hoşlanmazdı: ‘En azından bizden öteye giderken onun öğrencilerinin mesajına kulak verdiğini hissederek gitmesine izin verelim.

Ama Ananda kendini tutamadı. Bu herkes için zordu ama Ananda için daha zordu, çünkü en az altmış yıldır o bir gölge gibi Buddha’nın yanındaydı. Karşılık beklemeden mümkün olan her şekilde ona hizmet etmişti. Ona hizmet etmek ve o başkalarıyla konuşup soruları yanıtlarken sessizce oturmak büyük bir zevkti. Ananda asla araya girmezdi. Böyle adanmış bir insan bulmak çok zordu…

Bu adam kendine hâkim olamadı: Altmış sene uzun bir süreydi. O bir gölge gibi olmuştu ve şimdi tek başına kalıyordu. Gözleri yaşardı. Buddha bakmak, öğrencilerine son bir kez bakmak için gözlerini açtı. Ananda’nın gözlerindeki yaşları görünce, ‘Ananda, kendine ışık ol,’ dedi. ‘Ben senin ışığın değildim. Ben senin kurtarıcın değildim. Benim ölümüm hiçbir şeyi değiştirmez. Hatta şimdi sana altmış yıldır söylediğim şeyi anlayacaksın: Sırf bana hizmet ediyorsun ve kendini bana adıyorsun diye herhangi bir illüzyona kapılma. Böyle bağlılık bulmak çok zordur ama yine de seni bu bağlılık kurtarmaz.

Bir dönüşümden geçmek zorundasın ve bunu yalnızca sen yapabilirsin. Bu öyle içsel bir çalışmadır ki bir usta bile oraya ulaşamaz. Sen hariç, oraya kimse ulaşamaz. Ve insan ruhunun güzelliği budur, senin dışında kimsenin erişememesidir. Merkezin varoluşla öyle korunur ki ona kimse el süremez.

Birini kurtarmak söz konusu değildir. Evet, merhametli insan sana yolu, onu nasıl tecrübe ettiğini açıklamak için elinden geleni yapar. Ama bu sadece hikâye paylaşmaktır. Belki de o hikâyeden kendin için bazı ipuçları yakalayabilirsin ama bu sana kalmıştır…

.

.

Altmış dakikamız vardı. Ve ilk dakikaları birbirimizi tanıyarak geçirdik. Sonra ışık üzerine konuştuk.

Işık, herkes için farklı bir şey ediyor…

Sıkıntılı bir dönemin geçirilmesi, karanlıktan aydınlığa, feraha ulaşmak olduğunda, ışık, insana yol gösteren, gitmesi gereken yönü işaret eden bir unsur.

Gerçek ışığın olduğu yerde derin bir nefes ile içinize çekebileceğiniz taze bir hava mevcut. Tünelin ucundaki aydınlık olarak tanımladı katılımcılardan biri.

Yine de bu dışarıdan gelen bir ışıktı, ben ise, ‘kendine ışık ol‘ diyen sözün bahsettiği, içerideki aydınlığı arıyordum.

İllâ ki karanlıktan kurtulmaya çalışmanın da yersiz olduğunu söyledi diğer biri, karanlığa da ihtiyaç var.

İnsan hep aydınlıkta kalamaz…

.

Zaman hemen geri saymaya başladı. Önümüzde yapılması beklenen bir çalışma… fikir oluşturmak, fikri hayata geçirmek atölyenin seramik bölümü, bu esnada soru cevap sohbet etmek atölyenin psikoeğitim bölümüydü.

Ben, kucağımda bir beklentiler buketiyle oturmuş her şeyi bu altmış dakika içinde yapabilmek için çalışmaya koyulmuştum.

Farkında bile olmadan önceliğimi seramik objeye verdim. Aklımdaki ilk tasarımın bu sürede bitmeyeceğini hesap edip daha kolay olduğunu düşündüğüm başka bir tasarımı seçtim. Bu esnada ellerim ve gözlerim bir yere odaklanmış çalışırken, kulaklarım sohbete yönelmişti. Ancak, beynim de benim sıralamamı takip etmiş öcelik olanı ön plana almış, diğerlerini ikincil olarak arka fona göndermişti. Sohbeti bir duyuyor bir duymuyordum.

.

Yaşam, bize verilen o altmış dakika gibi.

Nasıl kullanacağımız, ne yapacağımız bize kalmış.

Beklentilerimiz bizi arzuladığımız hedeflere götürüyor gibi gözükse de, beklentilerimiz bizi bir o kadar yaşamdan uzaklaştırabiliyor.

Beklenti bir eliyle sevincin elini tutarken, diğer eliyle hayal kırıklığının elini tutar.

Kendimden beklediklerim, diğerlerinden beklediklerim, yaşamdan beklediklerim, benden beklenilenler…

Öyle içiçe geçip sıkılaşabiliyor ki, içinde varolduğumuz yaşamı hapsedici ve dayanılmaz hâle getirebiliyor.

Bir şeyi seçip sahiplendiğinizde, diğerleri sessizce arka plana düşüyor.

.

Bir an bir şey oldu, bu sürede çalışmayı planladığım şekilde bitiremeyeceğimi fark ettim ve feragat etmem gereken şeyler olduğunu anladım. Yanımda oturan asistanımız, sağlam olmalı diyordu, nihayetinde çatlayan bir çamurun fırından sağlam çıkması imkânsız. Seramik eğitmenimiz, şekil verdikten sonra yapmaya çalıştığım düzeltmeleri en başta yapmış olmam gerektiğini hatırlatıyordu.

Bense ilerlemiştim…

İnatçı odaklanmam esneyince, arka plana düşen sesler duyulur oldu, asistanımızın diğer öğrenciye çamurdan korkmaması gerektiğini söylediğini işittim. Bir şeyi beğenmezse tekrar başa dönebilir, düzeltebilirdi.

Bu mümkündü belki ama, ‘süre yetersiz gelecek‘ diye geçirdim aklımdan… Hatta çalışmayı eve götürüp orada tamamamlayabilir miyim diye pazarlık bile yaptım. Seramik eğitmenimiz çalışmanın ruhuna aykırı olduğunu söyledi kibarca.

Sonunda kararım, ince detayları, estetik kaygıyı ve güzelleştirici dokunuşları bırakıp sağlamlığını düzeltmek oldu. Çatlakları kapattım. Birleşmemiş noktaları buluşturdum…

Kendimi içeriden çok dışarıyla uğraşırken izledim.

Dış, içten daha çok önem kazanmıştı. Halbuki, ‘kendine ışık ol‘ demişti o sözler… Işığın kaynağı içeriden doğacak, içeride yer bulacaktı. Bizler ise hep dışarıya yönelmeye, dışarıya önem vermeye alışmıştık.

Dönüp iç hazneye tekrar baktım, olabildiğince rahat kucaklayıcı bir şekilde düzenledim.

Dışarıyı ve içeriyi, formu ve detayları, işlevi ve estetiği beraber görebilmek bütünselliği görmeye yardım etti.

Çalışmanın bir yerinde örnek olması ve fikir vermesi için ortaya bir mumluk konulmuştu, bu üzerinde ışığı dışarı yayabilmesi için delikleri olan bir çanaktı. Örnek işlevseldi ancak, estetik formu herkese hitap etmeyebilirdi.

Yaşamda bütünü ortaya çıkarırken, her birimiz kendi yollarımız seçeriz. Bazen örnek aldıklarımız olsa da, asıl yaratımımız kendi içimizden doğandır.

Yaratımınızın ne olacağını biliyorsanız, ikinci adım nasıl yapacağınızdır.

Her işin bir ustası, bir öğretmeni olsa da, bu dışarıdan gelen bir yardımdır –merhametli insan diğerlerine yolu gösterir-. İçerideyse, her birimizi ustalaştıran, işi kendimizin yapmasıdır ve her birimiz için yaşamda kendi özgün ustalığımızı ortaya çıkarma imkânı mevcuttur.

Öyle ki, keşfedilen yaşama yeni bakış açısı sunar.

.

Bir soru tekrar dikkatimi işittiklerime çekti. Psikolog eğitmenimiz bir sıkıntıdan nasıl çıktığımızı soruyordu…

Sıkıntıları hep kendimi geliştirmek için kullanmıştım. Çıkış yolunu ararken, anlamaya ve öğrenmeye açık olurdum. Ancak zamanla, bağlaç aracılığı ile bağlanan iki cümle gibi, sıkıntılar, problemler ve öğrenme, gelişme birbirlerine bağlanmışlardı.

Ve ışık hep dışardaydı. Bir öğretmenin, kendisi aydınlık olan birinin getireceği kelimelerdeydi.

Halbuki, yaşamın sunduğu tek gelişim yolu bu değildi.

Ve bunca öğrenilene rağmen benim hâlâ hazmedemediklerim, bazı iyileşmeyen yaralarım vardı. Öğrendiklerimi olması gerektiği gibi hakkıyla hayata geçirememiştim.

Kendimi iyileştirmekle o kadar meşguldüm ki, yaşamın beni iyileştirmesine izin verememiştim…

.

Yıllar önce, bir aile dizimi çalışmasında ‘yaşam‘ olduğum günü hatırladım. Olunabilecek en güzel şeylerden biriydi… Çalışma yaptığımız kişi için bir hediyem vardı ve hediyeyi ona sunmak için heyecanla dakikalarca ellerini açıp almasını bekledim… Elleri açılmadı. Şaşkınlıkla, ‘Ona bir hediye vermek istiyordum‘ dedim.

Sadece, o henüz almaya hazır değildi. Belki ileride bir gün hazır olduğunda açacağı elleri de şimdilik kapalı bekliyordu.

.

.

Altmış dakika sona ererken, alev dilimleriyle çevrelenmiş bir mum çanağını tamamlamıştım.

Evet, mükemmel değildi ancak, hiç aklımda olmayan bir tasarımı düşünmüş, bugüne kadar seramikte öğrendiğim bazı teknikleri birlikte uygulayabilmiştim. En önemlisi çamurdan ve sonuçtan korkmamıştım.

Bunun kadar kıymetli bir başka şeyi, kendime ışık olmak isterken ışık kaynağımı hâlâ dışarıda aradığımı fark etmiştim.

.

Işık, varoluşu aydınlatarak ortaya çıkaran unsur. Aslında, dışarısı ve içerisi diye bir ayrım da yok. Varoluş hepsini ve her şeyi kapsar. Sınır çizgileri insanın duygu ve düşüncelerinde, sözde ayrımlarsa insanın kalıplarla katılamış zihninde.

.

Öğrenmek ve gelişmek, sadece bir sıkıntının içinden çıkmak, bir problemi çözmek değildi, yaşamın her anında ortaya çıkabilen, açık olana sunulan bir hediyeydi.

Kimi zaman keyifli bir sohbette, kimi zaman hiçbir şey yapmadan gökyüzünü seyrederek dinlenilen bir zaman diliminde, kimi zaman yolda, kimi zaman işte, kimi zaman kahkahalar eşliğinde, kimi zaman sadece oyun oynarken sunulan bir hediye.

Yaşamın kendini gerçekleştirmesine izin vermek, yaşamla birlikte kendini gerçekleştirmek, yaşamın iyileştirici, geliştirici gücüne güvenmek… en zor ve en kolay olan...

.

Atölyeden çıkmadan yarı soğumuş çayımı içtim, arada atıştırmalık olsun diye getirdiğim kurabiyelerden bir tane yedim. Biraz daha kalıp sohbet etmek güzel olurdu, ama olsun, belki de o sohbet başka bir güne aitti…

.

Aklıma Charles Dickens’ın klasikler arasında yer alan romanı Büyük Umutlar geldi. Realizm akımının etkisinde yazılan bu roman, döneminin politik ve sosyal ortamını, sınıf ayrımını ve insanın yükselme, fark edilme arzusunu bireysel ilişkiler üzerinden hikâyelendirir.

Orijinal adı Great Expectations olan roman Türkçe’ye beklentiler olarak değil de umutlar olarak çevrilmiş. Expectations kelimesinin anlamı, beklenti, umut, ümit, olasılık, bekleme olabilir. Umut olursa insanın içindeki güven duygusu, ümit olursa gelecekte olmasını istediği bir şeyi, olasılık olursa olmama ihtimali de olduğu gerçeğini ve beklenti olursa bir süreye ihtiyaç olduğunu, beklemek gerektiğini anlatır.

Beklentinin içinde umut vardır, ümit vardır, olasılık vardır, beklemek vardır. İyi tarafı ağır bassa ve içinde güven olsa da, bütün bunlar insanı gergin bir halde tutan duygular.

Çalışmanın başında, sempatik ve parasempatik sinir sistemlerinin hayatımızı nasıl etkilediği anlatılmıştı. İnsanın varlığı her şarta uyum sağlayacak bir mükemmellikle donatılmıştır. Zor zamanlar için stres ve tehlikeyi atlatacak dayanıklılığı, ardından rahatlayıp gevşemesini sağlayacak esnekliği vardır.

Bizler sadece birine yönelir ve aşırı kullanırsak sistem dengesini yitirir. Bedensel dengenin yitirilmesi yaşamın dengesinin yitirilmesidir. Bazen iyi gibi gözüken bir şey dahi dengeyi yitirmemize sebep olabilir.

Orta yol iyi olandır.

.

Bunun üzerine bir öykü daha anımsadım, Paul Coelho, Simyacı‘da anlatır ki;

“Bir tüccar Mutluluğun Gizi’ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş. 

Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.

Delikanlının ziyaret sebebini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi’ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.

‘Ama, sizden bir ricada bulunacağım,’ diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş. ‘Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.’

Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış. 

‘Güzel,’ demiş bilge ‘peki, yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvan Başı’nın yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?’

Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.

‘Öyleyse git, evimin harikalarını tanı,’ demiş ona bilge. ‘Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.’

İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarda asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.

‘Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?’ diye sormuş bilge.

Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.

‘Peki,’ demiş bunun üzerine bilgelerin bilgesi, ‘sana verebileceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.’…”

.

.

Delikanlının gezdiği saray dünyadır, insanın evi. Evi tanımadan içinde yaşayanı tanıyamaz ve güvenemezsin.

Her birimiz kendi dünyamızı yaratırız, kendimizi tanımak ve kendimize güvenmek için yarattığımız dünyaya bakabiliriz.

Evin harikaları yaşamı bizim için güzelleştirenlerdir. Emanet edilen iki damla yağ ise, bu yaşamı sürdürebilmek, zevkini çıkarabilmek, kendimizi geliştirebilmek ve diğer her şey için için sahip olduğumuz ruhumuz ve bedenimiz, aklımız ve gönlümüz, düşüncelerimiz ve duygularımızdır…

.

.

Hikâyeleri paylaşmayı seviyorum. Belki de okuyan birileri o hikâyelerden kendinleri için bazı ipuçları yakalıyordur, ama biliyorum ki bu onlara kalmıştır.

Büyük beklentiler olmadığında, sadece yaşadığında, insan yaşamın da bir o kadar kolaylaştığını görür.

Her yeni günün getirdikleri, yaşamın insana sunmak istediği hediyelerdir.

Almak için ellerimizi açmamızı bekleyen.

Şimdi baktığımda, alev dilimleriyle çevrelenen çanağın sanki neşeyle dans eden parmaklarıyla ışığı kucaklamak için hazır olan bir ele benzediğini görüyorum.

Yaşam sevincini ve neşesini verecek olan insanın içindeki çocuktur, elleri, bedeni, zihni özgür, beklentisiz olan çocuk…

Ellerimiz sürekli bir şeylerle meşgul ve doluyken yaşamın sunmak istediği hediyeyi almak kolay olmaz. Bazen durup her şeyi bir kenara bırakmak gerekir. Tüm o doluluğu boşaltmak, rahatlamak, derin bir nefesle tazelenmek gerekir…

Çünkü yaşam ancak boş olana akıp dolabilir.

Ve insan ruhunun güzelliği budur… Merkez varoluşla öyle korunur ki ona kimse el süremez, insanın kendisinden ve var ettiği yaşamdan başka.

.

.

.

*İlitya Seramik Atölyesi, çalışmanın yaratıcı ve uygulatıcıları Seramik Sanatçısı Hakan Daşdan, asistanı Nur Adıgüzel ve Klinik Psikolog İlkem İşcan.

Leave a comment