Sanatın farklı yansımalarını, edebiyat, şiir, resim, fotoğraf, heykel, mimari, müzik, tiyatro, dans, sinema, tasarım ve diğerlerini hayatınıza alıp geniş bir yer açtığınızda, kendi içlerinde de farklı türlere sahip olduklarını görürsünüz.
Görsel sanatlar, sessel sanatlar, dilsel sanatlar, dekoratif sanatlar, güzel sanatlar, el sanatları, sahne sanatları…
Kitapçılarda kitap severler için ayrılmış onlarca çeşit raf, roman, tarih, inceleme, kişisel gelişim gibi grupları sergiler. Hatta bu grupların alt grupları açılır.
Gittikçe incelen bir ayrımla bu geniş yelpazeyi zevk edebilirsiniz.
Peki nedir bu ayrımların sebebi?
Ya da öncelikle sanat nedir?
.

Bilebildiğimiz tarih boyunca, duygu ve düşüncelerini ifade etmek için insan, kalıcı ve paylaşımcı olacağını düşündüğü mecraları ve çeşitli araçları kullanmış. Bugün arkeolojik kazılarda onbinlerce yıl öncesine ait duvar resimleri, mabedler, heykeller buluyoruz, gündelik ev eşyalarında bile estetik yorumları, sembolleri gözlemleyebiliyoruz.
Sanat, insanın yaratan, keşfeden, hayal eden, anlatan, öykülendiren, iç dünyasını dışarıya taşımasına yardımcı olan, kendinden bir parça aktardığı bir alan. Bu aktarım, bazen son derece bireysel, bazen de bir gruba, bir topluluğa, bir ulusa hatta tüm insanlığa ait.

Durmaksızın gelişen ve değişen bir şekilde insan kendini anlamaya ve anlatmaya devam ediyorken sanat yelpezesi de aynı oranda açılıyor.
.
.
Ben, yüksek öğrenimimi İngiliz dili ve edebiyatı üzerine yaptım. Okullar ve eğitim sistemleri sizin dışınızda yapılandırılır ve size sunulur. Çocuklukta, gençlikte ya da kurumları ve insanları gözünüzde büyütüp kutsallaştırdığınız dönemlerinizde, size öğretilenleri çok da sorgulamazsınız. Bense biraz isyankârdım. Eğitim sistemine dair hep soru işaretlerim oldu.
Her okulun kendi müfredatı ve üst makamlarca belirlenip onaylanan bir konular içeriği mevcuttur. Bu standart bir öğretimdir, size ne veriliyorsa siz de onu alırsınız. Öğrenci bazı noktalarda bunu derinleştirebilmek, genişletebilmek için kendi bulacağı diğer kaynaklara yönelmek durumundadır.
Okuldan mezun olanların iş hayatına geçtiklerinde yaşadıkları bocalamaların sebeplerinden biri de, bu müfredatların teoride kalıp pratik yaşam ile buluşma noktalarının es geçilmiş olması…
Ancak, edebiyat gibi, pratik uygulaması olmasa da okunabilen bölümler var. Edebiyat mezunu olup bir satır bile yazmayabilirsiniz. Sadece teori üzerine devam edip, iyi bir okuyucu, yorumlayıcı, eleştirmen, öğretmen olabilirsiniz.
.
Yine de, yaşam yaşanarak öğrenilir… Teorik olarak yaşayamazsınız, gerçekten yaşamak için hayatın içinde olmanız gerekir.
İnsan o bir satırı yazmayınca, aslında yazarken neler olduğunu hiç bir zaman bilemeyebilir...
.
Çocukken şiir denemelerim olmuştu. Ardından kısa öyküler yazdım, sebebini bilmediğim bir şekilde, bilim kurgu ve dedektif hikâyeleriydi bunlar. Sonra dil, görselliğe dönüştü, resim, fotoğraf ilgi alanıma girdi.
Ama resim, nedense, ille de siyah beyazdı, karakalem denilen teknikten vazgeçemiyordum. O kadar ki, üniversitede bir öğretmenimin ‘renkleri kullanmalısın‘ ısrarı resime olan ilgimi bir anda sonlandırdı. Renkler bana göre değildi.
Görsel sanatlara olan sevgim bu değişimle birlikte başka bir araca taşındı, fotoğraf. Uzun süre, yine nedense, insansız fotoğraflar çektim. Gezmek için gittiğim yerlerde, kalabalık ortamlarda dakikalarca insanların çekilmesini beklediğim zamanlar oldu.
Dil ise, başka bir alana doğru ilerledi. Büyüdükçe, bir zamanlar vazgeçemediğim romanlar bitti, birilerinin yazdığı öyküleri değil bana hayatı anlatacak daha gerçekçi kaynakları aradım. Gerçekleri arıyordum ancak mistik olan bana cazip geliyordu. İnsan zihnine ait kurgulanmış hikâyeler ya da bilim kurgu yerine sanki daha derin bir kaynaktan geldiğini düşündüğüm bilgilere yönelmiştim.
Sonra başka bir kaynak açıldı gözlerimin önünde. Yaşam… Doğanın mekaniğini, insanı, kendimi anlamak istedim. Mistik bilim olarak adlandırılan bu alan bir keşif ortamıydı.

Zamanla kendi içimde birikenler kısa yazılara dönüştü… yazılar ise kitaplara…
Bir yanda benim anlatmak istediklerim, bir yanda yazıları ya da kitapları okuyanların anladıkları…
Ben kimdim ve bunları neden yazıyordum?
.
.
Bizim eğitim aldığımız dönemde, bir yazara ait eserleri okuduğunuzda kısacık bir hayat öyküsü buna eşlik ederdi. Nerede, ne zaman doğmuş, hangi eserleri üretmiş… Bu daha çok etiketlemeye benzeyen bir açılım olurdu… Kısa bir özet bir insanı, yaşamını ne kadar anlatabilir?
Bir insanı gerçekten nasıl tanıyabiliriz?
.
Sanat, insanı anlatan bir araç. İnsanı tanımadan sanatı anlamak ne kadar mümkün düşünmek gerekir.
İleriki yaşlarımda çok sevdiğim bazı yazarların ya da şairlerin, ressamların, müzisyenlerin hayatlarının ne kadar sancılı, perişan, mutsuz olabildiğini öğrendiğimde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Bu muhteşem eserleri veren insan nasıl böyle bir yaşam sürdürebilirdi?
Kimi parasız, yoksul, toplum dışına itilmiş, sevmeyen, sevilmeyen, hatta yaşamını kendi elleriyle sona erdiren bu insanlar sanat dahileri olarak tanımlanıyordu.
Şimdi psikolojik hastalıklar, kişilik bozuklukları, depresyon, ruhsal sıkıntılar olarak tanımladığımız hallere sahip bu kişiler insanlığı etkilemiş, değiştirmişti.
Halbuki doktor seçerken kendisinin de sağlıklı olmasını, kıyafet alırken hazırlayan kişinin zevkli olmasını, gıdalarımızı üretenlerin temiz ve dürüst olmasını isteriz. Bununla birlikte, toplumu en çok yönlendiren ve biçim veren bir bilim insanının ya da bir sanatçının yaşamını sorgulamayız.
Bugün siyasetle uğraşanların ya da devlet adamlarının kişiliklerini eleştiriyoruz, buna rağmen popüler olarak adlandırılan çoğu alanda takip edip hayran olduğumuz sporcuları, oyuncuları, şarkıcıları her hâlleriyle baş tacı ediyoruz.
.
Bunun bir zararı var mı?
Amaç insanı her hâliyle tanımaksa tabii ki yok. Ancak, hayatınızı bu kişilere göre şekillendiriyorsanız zararı olabilir.
“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim…” atasözündeki gibi.
Şekillenme farkındalıkla yapılırsa, beğendiğiniz bir kıyafeti giymek ya da saç modelini uygulamak, kolayca benimsenip bırakılabilir. Örnek alınan kişi sizi geliştiriyor, ileriye taşıyorsa yararının olduğu da söylenebilir.
Şekillenme farkındalıkla yapılmadığında, dinlediğiniz müziğin sizi içine aldığı ruh hâli, sevdiğiniz oyuncunun kullandığı replikler, dizilerde izlediğiniz yaşam modelleri, romantik ya da arabesk hüznünde duygu, düşünce veya öfkeli, kıskanç davranış modelleri, sizi, özgün hâlinizi ortaya çıkarmak ve yaşamak yerine, kopyalanmış sahte bir yaşama sürükleyebilir.
.
Beğendiğimiz her sanatçı her sanat eseri bize kendimizle ilgili bir yanımızı işaret eder. Bizler geliştikçe bu beğeniler de değişir, vazgeçemediklerimiz ise hep aynı kalan yönlerimizi gösterir.
.

Ben, kişisel tarihime dönüp baktığımda, o zamanlar ‘nedense‘ diye tanımladığım tercihlerin arkasındaki psikolojiyi sezebiliyorum, bilim kurgu öyküleri yazan çocuğun hayalperest, dedektif öyküleri yazanın meraklı, şiir yazanın romantik, kelimeleri ve dili kullananın içe dönük, resim ve fotoğraf sevenin dışa dönük, renklerden kaçanın hüzünlü ve inatçı, insansız mekânları arayanın yalnız ve soyutlanmış, estetik arayanın güzelliğe düşkün, mistik olana yönelenin kâşif, bilinmeyene ve bilmeye merak duyanın geldiği kaynağı ve hakikati arayan biri olduğunu görebiliyorum.
Severek okuduğum bir edebiyat klasiği, başka bir öykü üzerinden kendi duygularımı, düşüncelerimi bana ifade ediyor. Türe ve hikâyeye olan sevgim, duyguya ve düşünceye olan bağımlılığımla eşdeğer.
Belki de ben, bana en yakın olana kıymet vermeyip, hep uzak olana ulaşma arzusuyla yaşıyorum… Belki de ben, yaşamın doğal akışını ardı kesilmeyen problemler olarak görüyor, sürekli çözme uğraşında yoruluyor, başardığımda kendimi yüceltiyor, başaramadığımda kahrediyorum…
Fark edersem ve aklımı kullanırsam, bu benim için bir değişim, dönüşüm noktası olabilir. O duygu hayatıma iyi ve güzel şeyler katmıyorsa, beni engelliyorsa bırakabilirim. Fark etmezsem, o duygu, içinde kaybolacağım bir girdap olur.
.
.

Sanat tarihi içerisinde ortaya çıkan sanat akımları, dönemlerinin politik, sosyal, bilimsel getirilerini vurgulayan ya da karşı çıkan görüşler ile şekillenmiştir. Kendilerinden önceki dönemi kapatırken eleştirir, yeni olanı savunurlar. Rönesans, barok, rokoko, romantizm, realizm, empresyonizm, ekspresyonizm, fütürizm, kübizm, sürrealizm, metafizik, soyut, pop art gibi tanımlar ve sundukları eserler ilgili dönem üzerinden anlaşılabilir.
Her bir akımın bireysel üreticisine baktığınızda da o kişiyi anlamanız gerekir.
Nihayetinde, insanı…
Her insan yaşar ve üretirken, kendi tarihi içerisinde bir önceki dönemini kapatırken eleştirir, yeni olanı savunur. Gelişim olduğunda, bu değişim ile ifade edilen, hüzün, öfke, depresyon bile olsa, artık sona ermiş ve dönüşmüştür. Eski olan bırakılmış, yeni ve taze olan benimsenmiştir. Üretimin sonucu bu dönüşümü yanısıtır.

.
.
Yaşam tüm yönleriyle bilinebilir mi?
Kayıtlı olana ulaşmak mümkün.
Bireye ulaşamak ise, o izin vermedikçe mümkün değil.
Her insanın iç âlemi kapalı bir kutu gibidir ve kendine özeldir.
Sanatın gizemli ve yoruma açık olması, kaynağındaki bu gizlilikten gelir.
Aynı şekilde, arkeolojik bulgulardaki eserleri, ruhsal kitapları, din kitaplarını anlayabilmek için de kaynağı bulmamız, bilmemiz ve tanımamız gerekir.
Yaşamın ve üretimin kaynağını…
.
Bugün ellerimizle tutamadığımız bir zamanı, o zaman diliminde yaşamış insanların duygu ve düşüncelerini nasıl bilebiliriz?
Peki ya, bütün bu evreni yaratarak var eden, göremediğimiz ve ulaşamadığımız bir kaynağı, onu nasıl anlayabiliriz?
.
İnsan için sadece kendisi vardır.
Bilmek ve anlamak insanın kendisi üzerinden gerçekleşir.
.
Benim yazdıklarımı okuyanlar, kendi içlerinden kendilerine konuşan bir parçayı okurlar.
Bu parça tanıdık ise yazılan bir şey ifade eder, yabancı ise etmez.
Yaşamın insana getirdiği her şey için aynı kural geçerlidir. İnsan bir şeyi anlamak ve bilmek istediğinde aklının rehberliğinde dışarıdan yardım alabilir yine de, tüm tuhaf buluşlarda olduğu gibi, asıl yanıt içeridedir.
İçindeki Âdem ve Havva’yı göremeyen, dışındaki insanı anlayamaz. İçindeki kurtarıcıları, peygamberleri, aydınlanmış insanları ve onların karşılarında duran, değiştirmeye geldikleri karanlığı, zorbalığı, cehaleti göremeyen dışında gerçekleşen olayları anlayamaz.
Dışarıyı ve içeriyi, var oluşu ve kendi varlığını birleştirmeden yaratılışı ve yaratıcıyı anlamak mümkün olmaz.

.
.
Bir kere bu anlayışa sahip olduğunuzda yaşam değişir.
Hem kendi yolculuğunuzu hem de insanın tarih boyunca yapmış olduğu yolculuğu seyretmek bambaşka bir heyecan verir.
Ancak bütün bunların olabilmesi için yaşamak gereklidir.
.
İnsan o bir satırı yazmayınca, aslında yazarken neler olduğunu hiç bir zaman bilemeyebilir...
.
Sizin yolculuğunuzda size verilmiş olan araç kelimeler ya da renkler olmayabilir.
Özünüzdeki ifade aracını bulmak size kalmış.
Yaşamda sanat olmayan hiçbir şey yok.
Belki pişirdiğiniz bir yemek, belki tamir ettiğiniz bir eşya, belki evinizdeki bir kedi, bahçenizdeki bir çiçek, belki sıcak bir sohbettir… yaşama dokunmanızı sağlayan, sizin yaşamla ve yaşamın sizinle konuşmasına imkân sunan.
İfade etmenin ne demek olduğunu bulduğunuz zaman, baktığınız her şey size tanıdık gelmeye başlayacaktır.
Eleştirdiğiniz şeyler belki arınmak istedikleriniz, yabancı olanlar belki de henüz tanışmadıklarınızdır.
Üretiminiz size sizi anlatır.
Gittikçe incelen bir ayrımla açılan bu geniş yelpazeyi zevk ederken bilirsiniz ki, kapattığınızda her bir kanadı tek bir noktada buluşacaktır.
O tek nokta insandır.
Yaratımı olan yaşamdır.
Henüz fark etmediğimiz ve bizlere okullarda öğretilmeyen tek sanat…
yaşam sanatıdır.

.
.
.
