Dün, her zaman yürüdüğüm yoldan farklı bir yol seçtim yürümek için.
Çarşının kalabalığından biraz uzaklaşıp daha sakin bir ortamda, parkın yanından yürümek istedi canım. Bu yolun da kendi trafiği olmasına rağmen, parka ve suya yakın olması hoşuma gidiyor…
Sağ yanımda park ve haliç, sol yanımda sokağın üzerindeki dükkanlar ilerliyorum… Her birini biliyorum daha önceki yürüyüşlerimden ancak, bazen bir bakıyorsunuz ki biri el değiştirmiş ya da kapanmış, ya yeni bir surette selamlıyor sizi ya da yenilenmeyi bekliyor…
Hep gördüğüm ama her gördüğümde kapalı olan bir yerin kapısı ilk defa açıktı. Bu semtte kapılarının kapalı olmasına veya dükkanların geç açmasına alışkınız, pek de yadırganmıyor… bu defa açık olması şaşırtıcıydı.
Neydi bu semtin kapalı kapılarının sırrı?
Kapalı olmak, iş yapmamak, ilgisiz kalmak, perdelemek, engellemek demek… Açık olmaksa iyi karşılamak, samimi, dürüst, özgür olmak demek…
Ben de açık olanın ne olduğunu görmek için içeri girdim.
.
Mekân, The Pill adında bir sanat galerisi. Pill’in kelime karşılığı, hap, ilaç; bizlerin, bozulan sağlığımızı dengeli hâline getirmek için kullandığımız bir araç.
The pill ise, keşfi ve kullanımı çok tartışmalı olan, doğum kontrol hapı. Kimilerine göre Tanrı’ya ait bir alana insan müdahalesi, kimileri için beden ve hayat tercihleri üzerinde kontrol sağlayan bir nevi bağımsızlık.
Ama belki çoğumuz, kırmızı ve mavi haplar arasında yapılan seçimi hatırlayacağız; sahte bir yaşam sürdürmek ve hakikati bilmek arasında yapılan bir seçimi…
Bu, ilkinde yeni bir bedeni varlığa getirmemek için, diğerinde varlığa doğmuş ama yaşama doğamamış olan bir bedeni gerçek yaşama kavuşturmak için içilen bir hap.
.
Benim için açılan kapı, bugünlerde İstanbul Bienali ile paralel gerçekleştirilen bir sergiye ev sahipliği yapıyormuş. Serginin adı, “Looking Sideways: A Guide to Misinterpreting Myself”.
Sideways, yanlara doğru anlamına geliyor, sağa ya da sola doğru…. Kelime bakmak fiiliyle kullanılınca aslında insan görüşüne ait olmayan bir bakışı tanımlıyor. Hayvanlar âleminde bazen başın yanlarında yer alan gözler, insanda başın ön tarafında konumlanmıştır, ileri bakması için…
İnsana yaratılışın verdiği ince bir mesaj, ne geriye ne de yanlara değil, insanın ileriye bakması istenir… Halbuki çoğu kez insanın meylettiği şey, geçmişe bakıp onu yorumlamak, kendi doğru yolundan ayrılıp sağa ya da sola yönelerek rotasını değiştirmek olur. Oysa gerçekten insana ait olan, sadece önünde uzanan kendi yürüdüğü doğru yoludur.
.
Serginin adı devamında, yanlara olan bu bakışa bir açıklama getirmiş: Kendimi Yanlış Yorumlamak Üzerine Bir Rehber…

İnsan kendini nasıl yanlış yorumlar?
Eserlerde yana bakış, sağ ve sol olan, siyah ve beyaz renkler, ikili tekrarlar ile tanımlanmış. İki ayrı âlem, görünüşte birbirine zıt olan… Birini seçtiğinizde diğerini reddeder ve kolayca taraftar olabilirsiniz.
Sevdiğiniz bir takımı ya da onayladığınız bir siyasi partiyi desteklemek, bir ülkenin vatandaşı olmak, bir yemeğin tadını beğenmek gibi basit gündelik seçimler dünya hayatının ikili bir sistem üzerine kurulu olduğunu vurgular. İnsan sürekli bir seçim yapar yaşamında. Seçimler güçlendikçe, diğerini reddetmek de o kadar güçlenir.
Yaşam siyah ve beyaz gözükmeye başlar insana.
Halbuki, nasıl insanın iki gözünün kendi bakış açılarından getirdiği iki ayrı görüntü içeride birleşip tek bir imge hâline geliyorsa, yaşam da zıtlıkları tamamlayıcı olarak görür ve zıtların birlikteliğinden üçüncü bir unsuru ortaya çıkarır: Bütünü.
Bütün, hem iki zıttın safî hâline hem de ara birleşmelerine sahiptir. Bunu bir madalyonun çevrilmesiyle birlikte iki yüzünde yer alan imgelerin birleşerek üçüncü bir imge yaratmasına benzetmiş sanatçı; görünmeyen ama var olan üçünücü bir yüz, bütüne ait farklı bir boyut…
.
Bunu daha iyi anlayabilmemiz için, “ağaçlara bakmaktan ormanı görememek” deyimini hatırlatmış. Ve sormuş:
Detaylara olan takıntı ile hayal edilen “bütün”ün cazibesi arasındaki çekişme içinde orman, onu oluşturan ağaçlardan daha fazlası mıdır?
Bütün, parçalarının ötesinde bir ruh taşır mı?

.
.
Açık kapıdan beni içeri davet eden yaşam, şimdi bunları düşünmemi istemişti…
Sergiyi benden başka gezen yoktu. Yerleri silen bir görevli ve sergi sorumlusu bana eşlik etti.
Düşündüm… Temizlik vakti gelmiştim. Her ne kadar sergi ‘bakış’tan bahsetseydi de temizlenen camlar değildi, yerlerdi.
Zemin… Her şeyin üzerine kurulduğu alan. Sağlam ve güçlü olması gereken, aynı zamanda temiz de olmalıydı, geçmişin kirlerinden ve eski ayak izlerinden arınmış olmalıydı… Önce zemin temizlenip düzenlenmeliydi.
Sergi sorumlusu genç ile ayaküstü bir sohbet yapmıştık. Ben kapının hep kapalı olmasını sorgulamıştım. Ne yapılabilir diye birkaç fikir paylaştık. Onlara göre isteyen zili çalabilirdi, o zaman kapıyı açıyorlardı. Peki, ya zili görmeyenler? Zilin varlığını bilmeyenler? Ön cephedeki buzlu camlar içeriyi görmenizi de engelliyordu… İçerisi o kadar kapalıydı ki, neredeyse iç ve dışın buluşmasını imkânsızlaştırmıştı…
.
İnsanın kendi dünyası gibi…
Talep etmeyene sunulmayan iç âlem, dışarıdan bakıldığında kapalı bir kapı.
İnsan bazen bütün hayatını iç âleminin kapısını bulamadan ve hiç içeri giremeden geçirebilir.
Bazen de, varlığını bilse bile düşüncelerin ve zanların insafına kalır bu alan.
Ve nihayetinde, kendini tanımayan, kendini yanlış yorumlayan insanın elindeki tek gerçeklik dış dünyanın hikâyeleri olur…
.
.
Yaşam…
Bazen, talebinizde ne kadar samimi olduğunuzu görmek ister… İçi ve dışı ayırır birbirinden.
Bazen, sizin için ufak bir kapı aralar… Girip girmeyeceğinizi, merakınızı ve cesaretinizi dener.
Bazen, ufak ipuçları sunar… Unutmuş olduğunuzu hatırlayacak mısınız diye bakar.
O kapıdan girmek, zemini temizlemek ve düzenlemek, bakış açınızı değiştirmek, içi ve dışı birlemek, kendini yeniden doğurmak ise size kalmıştır.
.
“Ağaçlara bakmaktan ormanı görememek...”
Detaylara takılmaktan bütünü fark edememek.
Şikâyet etmekten keyif alamamak.
Kötü olana odaklanmaktan iyi olanı kaçırmak.
Kendini ince ince sorgulayıp ayıklarken bitirmek.
Ararken kaybolmak.
Bir tarafa meylederken diğer tarafı unutmak.
İçi ve dışı, yaşamı ve kendini ayrı görmek.
.
.
Oysa insan, yaşamdan başka bir şey değildi.
Bütün, ayrı gibi gözüken iki kutbun birliği ile açığa çıkan farklı bir boyut.
İnsan, dünyayı iki gözünün birlemesi ile görse de yaşamın hakikatini görebilmesi için bu yeterli değil.
.
“Bütün, parçaların ötesinde bir ruh taşır mı?” diye sormuştu.
Ben de sordum: “Bütün ve parça birbirinden ayrı olabilir mi?“
Önce, içeriyi ve dışarıyı bir eder insan, sonra kendisini ve tüm var oluşu bir eder…
Geriye kendinden başka bir şey kalmadığında, bütün kutuplar tek bir merkezde birleştiğinde, ikinci defa yaşama doğar ve ilk defa yaşamaya başlar insan.
Hiç bir kapalı kapının kalmadığı, kendi yaşamının sorumluluğunu ellerine aldığı, kendini sevdiği ve saygı duyduğu, her yönünü iyi karşıladığı, samimi, dürüst, özgür bir yaşam…
.
.
.
