Yeni bir şey öğrenmek insanın aynı zamanda kendisiyle de yeniden tanışmasını sağlıyor.
Yaşınız kaç olursa olsun, kendinizle yeniden tanışmanızın sonu yok.
Aslında her gün, o güne yeni olarak bakabildiğinde insan, her gün, o günden yeni bir şey öğrendiğinde, her gün, o gün için kendisine sunulmuş olan ‘kendinle yeniden tanışma’ fırsatını bulmuş olur.
Bazen dikkat isteyecek kadar latif ve görünmez, bazen de kaçırılmayacak kadar şiddetli ve aşikâr bir yeniden tanışma…
.
Ben, istekli olarak yeni şeyler öğrenmeyi seven biriyim. Eskiden bu öğrenme sürecinin dışsal olduğunu düşünürdüm, artık dışsal olanın beraberinde içsel olanı getirdiğinin farkındayım.
Farkındalığınız olduğunda, gözlemci olarak, kendinizi her an seyredebilirsiniz.
Bir işi gerçekleştirirken, eylem veya eylemsizlik hâlinde, yürürken, dururken, bakarken, dinlerken, konuşurken, hatta düşünürken bile kendinizi seyredin…
Davranış modelleriniz, düşünme biçiminiz, harekete geçme şekliniz size kendinizi anlatır. Gözlemlemek sanki siz ve birisi daha varmış izlenimi yaratır.
Ben ve benimle birlikte yaşayan birisi, gözlemleyen ve gözlemlenen…
Tekliğin âleminde iki olmak ne demek? Aynaya baktığımda gördüğüm ‘ben’ ve bakan ‘ben’ bir miyiz?… Öyleyse, ikilik nedir?…
.
Gözlemleyen olduğumu seçtiğimde, iki olmak, bilinçli bir hâlde kendini ayırmadan izlemek demek. Aynadaki ‘ben’e bakarken, hem onun bir görüntü olduğunun hem de benimle bir olduğunun farkındayım.
Gözlemleyen olduğumu seçmediğimde, bilinç olmadan ayırım gerçekleşir. İnsan, kendisi ve ayna dış dünya olarak ikiye ayrılır.
Bu öyle derin bir ayırım olabilir ki, aynadaki görüntü bir görüntü olmaktan çıkıp diğeri olur, birlik yitirilir ikilik baskın gelir. İnsan bu ayırımla iç âlemi tamamen kaybedip sadece dış âlem olabilir ya da dış âlemini yitirip sadece iç âlem olur.
Farkında olmadan…
Bazen sadece iç âlem üzerine yaşar insan, bazen de sadece dış âlem üzerine.
.
Biz bunu dünyevi, maddi olmak veya ruhani, manevi olmak olarak tanımlıyoruz.
Oysa, insan iki âlemin de içindedir, fark etmese bile, birine yönelmek diğerini sadece kendinden uzaklaştırır, ortadan kaldıramaz.
Ayrımcılık şeytana atfedilen bir hâldir. O, kendisini ayrı ve üstün görüp isyan ettiği için tardedilmiştir. Uzaklaştırılan… Cennetten kovulan… Şeytan ayrımcılığı ile kendi kendisini uzaklaştırmıştır birlik hâlinden ve cennet yaşamından.
Ne zaman insanın içindeki şeytanı uyanır, o zaman bir olanı ikiye ayırır ve ayrı görür. Ayrı görmek fark görmektir. Şeytanın kaderi ise, isyanı ile birlikte uzaklaştırılmaktır… cennetten.
İnsan, içinde uyanan ayrımcı şeytanı ile birlikte düşer… dünyaya… mânâdan maddeye, iç âlemden fark âlemine.
Mânâ ve madde birlikte farkta görülen ikiliği yaratırlar.
İnsan, iki ayağı üstünde kıyam edip doğrulmak, iki âlemi bir edip yürümek üzere gelmiştir bu yaşama…
.
.

Seramikle çalışma süreci benim için kendimle yeniden tanışma fırsatlarından biri oldu.
Görünürde bir öğretmen vardı ancak, öğretmen farklı bir düzlemde aktifti. Asıl öğretici olan malzemenin kendisiydi: Toprak ve su…
Yeryüzünde yaşamı var eden iki unsur.
Toprak, su ile buluştuğunda çamur hâline gelip değişiyordu. Özü birleşimin içinde gizleniyordu. Kendi doğası, bu birleşme içinde kendisinin bile bilmediği özelliklerini ortaya çıkarıyordu. Toz hâlinde olan, balçık olup beden bulabiliyordu.
Beden bulmak ve yaşama katılmak ise, tek bir eylem değil, aşama aşama gerçekleşen bir süreçti…
Önce şekilsiz balçık, bir arzu ile kendi içinde görünmeyen bir potansiyeli uyandırıyordu. Bu arzunun niyetiyle atılan ilk adım, fazlalıklardan arınmak, kendine bir hacim seçmekti. Bu hacim, beden haznesi, potansiyellerin sınırsızlığından var olmanın sınırlı âlemine geçiş demekti.

İkinci adım, şekillendirme süreci, kalemin tablete kaderi yazması… Kaderinde bardak olmak yazılan bu adımdan sonra artık başka bir şey olamayacağı biçimde şekillenir. İçindeki kapsayıcı boşluk, bardağın temel özelliğidir yine de, onlarca farklı modelde ortaya çıkabilir bir bardak.

Tıpkı insan gibi…
Bir balçıktan yaratılmıştır insan. Temel özelliği benzer olsa da her insanın, sayısızdır bu dünyada yüzü her birinin…
.
Balçığın yoğrulması, su ile birleşen toprağın şekil almasını sağlar. Kolay şekil alması için su uygun miktarda olmalıdır. Azı kuruyup çatlamasına, fazlası yumuşayıp yayılmasına neden olur. Esnektir toprak bu buluşma ile birlikte. Şimdi eskisi gibi toz olup dağılmaz, her bir noktası bedendeki hücreler gibi, maddenin atomları gibi, bir arada durabilir ve neye yönlendirilirse oraya meyledebilir.
Bununla birlikte, dünya yaşamı belirli bir süre verir bu biçim alma hâline. Su, bir süreliğine birliktedir toprakla… Yeryüzünde yaşamı var eden üçüncü unsur devreye girer. Biraz ihmal etseniz, açık havada bırakıp başka bir şeyle ilgilenseniz, hemen fark edersiniz ki katılaşmaya başlamıştır balçık. Bu hâliyle, ne toprak ne de var olacağı nihai form değildir. Ve böyle kalırsa, iki arada, arafta kalmışlar gibi, başladığı yolculuğunu bitiremeden, kendini bilemeden yitip gider.
Oysa, başlayanı tamamlamak gereklidir ki gerçekten var olabilsin… Balçık, arzunun kendisini ortaya çıkarana kadar biçim almaya devam etmelidir.
.
.
İnsan, mükemmeli arayan yine de hiçbir zaman mükemmel olamayan.
Kusurlarındadır insanın güzelliği.
.
.
Biçimlenen balçık bir forma sahip olmakla birlikte henüz dünyada iş görecek sağlamlıkta değildir. İçinde, derinlerindeki su, artık onu değişken yapmasa bile kırılgan kılar. İlk arzunun niyetine uygun yapıldıysa biçimlenme, bu kez sağlamlaşması gerekir ortaya çıkanın.
Ne iş görecek kadar sağlam ne de toza dönüşecek kadar serbest değildir artık toprak. Şimdi biçime müdahale zordur, yine de imkânsız değil. Sivri olanı törpülemek, pürüzlü olanı yumuşatmak mümkündür. Ancak, bir bardağı tabağa dönüştürmek bu aşamada yıkım demektir.
Dayanıklı olması için yeryüzünde yaşamı var eden dördüncü unsur gereklidir. Toprak ve su, ateş ile buluşur. Güneşin ısıtan ve aydınlatan ışıklarına benzer ateş. Yoğunluğu ve şiddeti suyu buharlaştırırken mevcut olanı değişemeyecek şekilde sabitler, bu birleşmeden ortaya çıkan katı form, mânâyı arzulanan maddeye dönüştürmüştür.
Ateşle bir kez buluşmaz toprak. Sağlam ve dayanıklı olmanın, bir forma sahip olmanın ötesinde bardağın özgün olabilmesi bu formun özgünleşmesi ile gerçekleşir. Bu, giysi gibidir. Sıfatlarına bürünür isim sahibi. Dışına çizilen her desen onu diğerlerinden ayırt eder ve son aşamada hepsinin üzeri bir sır ile kaplanır. Sır, bir tek göbek deliğini açıkta bırakır, geri kalan her şey korunmak üzere içeriye gizlenir.
Sır, bedenin içine özü, ruhu gizlemiştir insanda. Gözkyüzündeki yıldız gibi parlaklık verir dış hazneye. Haznenin taşıdığı asıl hazine ise içeridedir, dışarıdan gözükmez. Beden hiç bir zaman mükemmel ve kusursuz olamaz. Yine de, sahip olduğu her kusur onu mükemmeli arayan dünya içerisinde biricik kılar.
.

Şimdi varlık âleminde yer alan, unutmuştur geldiği yeri, kendisine hayat vereni…
Biçimlendiğinde ve isimlendiğinde toprak, unutmuştur bir zamanlar toprak olduğunu.
Tıpkı insan gibi…
İnsan da unutmuştur ayrı olmadığı zamanı, bir bütünün içinde mevcut olduğunu ve bir potansiyelin kendisini doğurduğunu.
Aslında cennetten ayrıldığını ve dünyaya göbek deliğinden bağlandığını fark etmez insan.
Toprağın su ile yoğrulmasından ortaya çıkan bir bedende, tıpkı biçim alan balçık gibi güneşin altında, yaşamın içinde pişer yavaşça insan…
Pişmek bir ömüre sahip olmaktır öncelikle. Beden sonsuza kadar tutamaz suyu haznesinde. İnsan yaşlandıkça, güneşin sıcaklığı ile kuruyan yapraklar gibi, beden teslim olur suyun eksilmesine.
Pişmek katılaşmaktır aynı zamanda. Kendine şekil veren arzular, istekler, bilgiler ile yüklendiği düşünce ve duyguları, doğduğu anda sahip olduğu esnekliği ve potansiyeli yavaş yavaş kaybettirir insana. Nihayetinde öyle bir pişer ki, kendisine esneklik veren özsuyunu yitirir, değişip gelişemez hâle gelir.
Oysa su, yaşam verendir insan için. Orta yolun yolcusu olan insan için, su ile birliktelik getirir dayanıklılığı, her an biçimlenmeye devam edebilecek esnekliği.
Susuzluk ve katılıktır insanı ölümlü ve kırılgan yapan.
.
Su, yaşamdır.
Su, bilgidir.
Su, insanı geliştirip dönüştürecek olandır.
Su, esneklik ve bilgelik verendir.
.
“Onlar için ikinci bir şans yoktur” denmiştir…
İkinci bir şans, yaşamda katı olana yoktur.
Ateşte pişip tüm suyunu kaybeden balçık içindir bu söz. Artık yeni bir biçim için şansı yoktur.
Onu yoğurup pişiren insan içindir bu söz. Artık kararından dönmek için bir şansı yoktur.
Kendinden ve varlığından emin olan aramaz ikinci bir şansı.
İkinci bir şans arayanlar pişmanlık duyanlardır.
Pişmanlık duymamak için yaşam ile uyumlu olması gereklidir insanın.
Yaşamın her an kendisini yoğurup şekillendirmesine, sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkararak kendisine biçim vermesine izin verendir gerçekten canlı olan.
.
.
İnsan, bedeninde suyu, içinde yaşamı taşıyan,
Son yaratılan ilk unsur,
Yeryüzündeki yaşam ağacı,
Her an değişebilme imkânına ve gücüne sahip olan.
Cisimin ötesinde bir isim.
Sorar kendisine, ‘Kaç ismim var olabilir?’ diye.
Dışarıda çağırıldığı bir tane olsa bile,
İçeride onlarca potansiyel mevcuttur.
Bilir ki derinlerde, içinde saklıdır asıl ismi.
Her gün ortaya çıkan onlarcasının arasında bir tanesidir
Mahiyeti,
Gerçekten var olma sabebi,
Kendi hakikati.

.
.
.

çok yerli yerinde olmuş- insan ve çamur,seramik -hakkındaki benzetme.Daha doğrusu metafor güzel işlenmiş.Yazınız güzeldi, keyifle okudum.
LikeLike
Teşekkür ederim ✨
LikeLike