Eve dönmek…

.

Bir yerden başlamak gerek…

.

Sokakta yürüyorum, benden başka kimse yok…

Sokak beni nereye götürürse oraya doğru ilerliyorum, yolun nereye çıktığını öğrenmek istedim.

Biraz ileride genç bir adam, kucağında ufak bir oğlan çocuğu… tam yolun ortasında duruyorlar.

Yaklaştıkça seslerini duyabiliyorum, oğlan çocuğu ağlıyor, sürekli “eve gidelim” diyor babasına.

Genç adam ise tatlı bir ses tonuyla, “şimdi araba gelecek, ateşin var, doktora gidelim sonra eve gideceğiz” diyor.

Yanlarından geçip yola devam ediyorum, apartmandan çıkan anneyi görüyorum.

.

Ben sokakta ne yapıyoum?

Kaybettiğim şeyi arıyorum.

Ne tuhaf… eve dönüş yolunu.

Bildiğim bir yol var tabii ki, hep yürüdüğüm artık ezberlediğim, yoldakilerle selamlaştığım.

Ama bugün “bu yoldan gitmeseydim” dedim, “hangi yolları kullanabilirdim eve dönmek için…

Gerçekten de insan, onlarca yol arasından birini seçer…

kendine

yaşamak için.

.

Bizler, seçtiğimiz yollarda sayısız isteğe ve hedefe ulaşmanın peşinde çoğu zaman eve dönmeyi düşünmeyiz, uzağa, daha uzağa gitmektir çoğu zaman amaç.

Ev ise, en yakın olandır insana.

.

Bir arkadaşım, “seyrettiğiniz, işittiğiniz her şeyin sizin için bir anlamı var” der. Öyle ya, neden onu değil de bunu görüyorum, neden şunu değil de bunu işitiyorum.

Açık kalmış bir televizyon ekranına bakar gibi, dış dünyanın bize getirdiklerine maruz kalırız, neden bunları gördüğümüzü düşünmeden.

Gördüklerimiz ya da duyduklarımız bazen güzel bazen değildir. Dünya ekranında ne seyrettiğimizi biz seçemeyiz, zaten yayını da birileri hazırlıyordur bizim için…

Öyle zannederiz.

.

Ben de öyle zannederdim.

Her akşam, sunulan programlardan birini, istediğimi seçtiğimi düşünerek, izlerdim.

Sonra bir gün bıraktım… dışarıdan sunulanı izlemeyi.

Nasıl oldu da döngü kırıldı?..

Hatırlıyorum… sevdiğim dizideki başrol karakteri ayrılınca yerine başka birisi geçti. Her şey aynı ama, o kişi görüntüde farklıydı. Sunulanın gerçeklik algısı yıkıldı.

Gerçek hayatta böyle bir değişim olmaz. Etrafımızdaki herkes, her şey görünürde bildiğimiz bir devamlılıktadır.

Ya da biz –yine– öyle zannederiz.

.

İnsan dışsal değişimi görebildiği ve ayırt edebildiği için, değişmesini istediği şeylerin görüntüde, şekilde ve mevcut hallerinden başka bir hale bürünmeleri ile bunu elde edeceğini düşünür.

Oysa dış âlemi oluşturan iç âlem değişmedikçe, şekilde meydana gelen farklılıklar göz aldatıcıdır.

Aslında dizide karakter zaten değişmişti, gençliğin getirdiği toyluk yerini orta yaşın olgunluğuna bırakmıştı, tecrübesiz genç kız, deneyimli bir kadına dönüşmüştü. Şimdi düşünüyorum da, dışarıda olan içeride olanın yansımasıydı. Ancak ortaya çıkışı bizler için beklenmedik bir şekildeydi, bu yüzden kabullenmesi zordu.

Bizler sürece alışkınız. Eşyaları değiştirmek istediğimizde önce beğenir, sonra mağazada seçer ve alırız. Eskileri gönderir, yerine yenileri yerleştiririz. Ertesi sabah uyandığımızda her şey değişmiştir. “Ben yaptım” deriz, hepsi normaldir. Halbuki süreç olmasaydı da yeni eşyalara uyansaydık, “kim yaptı?” diyecektik… benim iznim olmadan kim yapmış olabilir?

Benim iznim olmadan…

Değişmesi mümkün mü… yaşamımın.

.

.

Sokakta seyrettiğim sahneye geri döndüm.

Baba, oğlan çocuğu ve anne.

Çocuk ağlıyor, baba onu teskin ediyor, anne elinde eşyalar yanlarına geliyor.

Ben ise kaybettiğimi arıyorum.

Durdum…

Dışarıyı değil de içeriyi seyrediyorum, içimdeki eve dönmek için ağlayan çocuğu ve onu yalnız bırakmayan anne babayı…

Neden anlamak bu kadar zor? Aslında biliyordum uzun süredir evi aradığımı. Ama görünürde evdeydim. Aradığım hangi evdi?

Kendi evim” diyordu içimdeki ses, ait olduğum, kendim olduğum, iyi hissettiğim, mutlu, güvende, huzurlu olduğum yer.

Dışarıda değil, içeride kaybettiğim yer…

Bense dolaşıyordum sokaklarda ilk defa, bildiğim yoldan değil de, farklı bir yoldan yürüyerek, içimdeki gizli pusulanın beni eve götürmesine izin vererek.

.

.

Tek bir noktadan açılan evren, tek bir noktadan başlayan yolculuk.

İnsan hep o noktadır.

Gözünü açtığında var ettiği dünya içinde yapar yaşam yolculuğunu.

Ruh ve beden, akıl ve gönül, düşünceler ve duygular insanın çekirdek ailesidir, anne ve baba, oğlan ve kız çocuğu, kardeşler.

Onlarca sokak arasında o sokakta, aklım ve kalbim karşımda duruyordu, eve dönme arzuma, düşüncelerime, yanıt veriyorlardı, biraz daha vakit var, önce iyileşmen gerek… biz yanındayız.

Kız çocuğu neredeydi? O gizlenmişti, duygularım gibi, kendimden bile gizlediğim.

Oysa, kız çocukları gömülmesin diye gelmemiş miydi onca ayet.

Dinlememiştim.

Kulağıma küpe olması gereken sözleri kaybetmiştim önce, sonra anne ve babamı sonra da evimi.

.

Hepsini seyrettim.

.

Kız çocuğu, evin neşesi, sevinci, güzelliği, tatlılığı, zarafeti…

Oğlan çocuğu, evin meraklısı, yaramazı, cesuru, oyuncusu…

Anne ve babanın sevgisi ve gururu…

Dışarıda değil, içeride var olan, mutlu ve huzurlu aile birliği… birleşip bütünleşen insanın kendisi.

.

.

Pencereden bakıyorum…

Yeni bir kedi yaklaşıyor cama… bir gözü mavi bir gözü yeşil… “hem de sokaktan geldi” diye düşünüyorum… ne tuhaf…

.

Yaşamın sokakları sonsuz bir yolculuğun aracıları…

İnsanı dünyaya, dünyayı insana getiren bağlantı noktaları…

Şimdi, siz de bir bakın, sahip olduğunuz dünya ekranında neyi seyrediyorsunuz?

“Kim yaptı?” diye sormayın… hatırlayın… her ne oluyorsa, içeriden dışarıya bir yansıma.

.

Ve bir yerden başlamak gerek…

Kendin için yaşamaya.

.

.

Leave a comment