Kendi Dilimde, Kendi Sözcüklerimle

Bir sergi gezdim… Kayıp Alfabe.

Girişteki kısa açıklama sergiyi şöyle anlatıyordu:

“… Dilin karmaşık ve canlı bir sistem olduğu düşüncesinden yola çıkarak, alfabelerin sadece dilin formları olmadığını, aynı zamanda içinde şekillendikleri kültürleri ve sesleri kapsadığını savunur… Yasaklanmış, kurgusal ve hayali evren ve düşüncelere, insan müdahalesiyle soyu tükenmiş dillere, tehlike altındaki korumasız dillere bir övgü niteliğinde…”

Sanatçının kendi kelimeleriyle anlatımı ise şöyle diyordu:

“Her insan, kendinde ve şimdiki zamanda taşıdığı geçmişin habercisidir ve bu geçmişlerin toplamı tarihçilerin yazdığı belgeye dayalı anlatılara tekabül etmiyor. Bu işler bir on yılın, bir yüz yılın, bir bin yılın çakıştığı bu anda, aynılaştırmanın hükmüne karşı bir savunma olabilir. Bana göre tarih, ona tanık olup ve ona iştirak edip de görünmez kalanların hikâyelerinden oluşur.”

.

Her insan habercidir.

Her insan içinde onlarca kelime yüklenmiş bir şekilde, taşıdığı haberi iletir, geçmişten bugüne ve geleceğe.

Kelimelerin toplamı bir öykü yaratır. Kimi zaman efsane, kimi zaman hurafe, kimi zaman ise tarih… Hepsi kimine göre gerçek, kimine göre hikâye.

İnsan kendi anlattığı öykünün kahramanı olur, kendi sözcükleriyle yaşamını yaratır.

Kullandığı alfabe bazen bugüne aittir, bazense kaybolmuş ya da kaybolmakta olan bir dilin parçası.

.

Sergide bahsi geçen toplumsal bir tarih olsa da, alıntılardaki sözler bireysel tarihlerimiz için de geçerli.

Bizler hatırladığımız kadarı ile, bize anlatılanlar ile, görünmez kalanlardan kendimize bir geçmiş öyküsü yazar ve ona inanırız…

Sergide bir alanda, tekne içinde üst üste yığılmış bavullar dikkat çekiyordu. Teknenin içinde bir yerden küçük bir kedinin miyavlamasını duyabiliyordunuz. Kurtarılmayı bekleyen… İnsan gayri ihtiyari kediyi arıyor… Görevli yanıma gelerek orada bir kedi olmadığını söyledi.

Beden gemisinde bırakamadığı yükleri ile bir yerden bir yere kaçan insan.

Bir başka alan, beklenen kurtarıcı Zülkarneyn’e ayrılmıştı, sır küpü demiş ona sanatçı. Ne olduğu kim olduğu bilinmeyen. Kayıp bir alfabeye ait bir isim, belki de ismi belli olmayana ait bir sıfat.

.

Kaybolan nereye gitmiştir?

Gaybın âleminden gelen tekrar gayba döndüğünde biz ona “kayboldu” deriz. Oysa görünmese bile, geldiği ve döndüğü bir yer vardır.

Kayıp bir lisan gibi…

Peki neden kayıp lisan değil de kayıp alfabe?

Sözcüklerin göbek bağı ile birbirine bağlanıp mühürlendiği bir mekânda, harfler alabildiğine özgür…

Zü, sahip ve mâlik olan demekmiş; karn, tepe, şakak, zaman, devre, doğan güneşin ilk kısmı demekmiş, hayvanda ise boynuz ve karn, aynı dönemde yaşayan nesil, akran demek, dost, arkadaş, karındaş, kardeş demekmiş ve yine karn şeytan, cin demekmiş…

Karn, yakın, yaklaşma, bir araya gelme, birleşme…

Kelimelerden çıkıp, alfabenin harflerine döndüğünde, k-r-n; karn, kurûn, karîn, kurnâ, kârûn, mukarranîn, mukrinîn ya da mukterinîn olabilir… Belki de kur’an.

Kayıp alfabenin birbirine bağlı kelimeleri.

İpuçları olmadan çözülemeyecek bir dil.

Kendini kelimelerin içine gizlemiş olan yaşam.

.

.

Bir süre sonra, mekânın içindeki sesler dayanılmaz geldi,

Kulaklarımı kapadım.

Kurtarılmayı bekleyen kedi…

Kurtarılmayı bekleyen insanlar….

Ortada ise ne bir kedi ne de insan var…

Ne de dışarıdan gelecek olan bir kurtarıcı…

.

Onlarca yorum, onlarca sır küpü…

Sesler gerçekten de dışarıda mıydı yoksa zihnimin içindeki kaybolmuş zamanlara, hiç var olmamış hiç var olmayacak an’lara mı aitti?..

Hayvanlar âleminde çift boynuzum ile karşımda onlarca kapalı kapı vesveselerin girdabına mı düşmüştüm?..

Yoksa insan olmayı başarmış, kendimi girdaptan kurtarmış, ferdiyetime kavuşmuş, bu ân’ın içinde…

çift zamanın – geçmişin ve geleceğin,

çift âlemin – içimin ve dışımın,

güneşin doğduğu ve battığı çift yönün – doğunun ve batının,

dünyanın ve beynimin çift yarımküresinin – sol yanımın ve sağ yanımın…

yaşamın ve ruhumun,

aklımın ve gönlümün,

görünenin ve görünmeyenin,

bilinenin ve bilinmeyenin,

ezelin ve ebedin,

evvelin ve ahirin… maliki mi olmuştum?

Bugünümde, şimdi ikiyi birlemiş, şu ân’da kendi kendimle dost olabilmiş miydim?

.

.

Yavaşça dışarı çıktım.

Sessizlik.

Beden gemisindeki tüm yüklerin ağırlığı geride kaldı.

“Evet, dil, canlı ve yaşayan bir sistem. Sözcüklerim ben’im, benim yaşamım. İçimdeki seslerin bedenlenmiş hâli…”

Her insan habercidir. Nebi, haber alan ve bildiren.

Kendi dilimde, kendi sözcüklerimle, kendime seslendim:

Melike” dedim… sessizlik… sonra tekrar seslendim, daha yumuşak bir tonda daha samimi, “Belkıs” dedim…“yüklerini bırakan müstesna…”

.

Yeni bir beldede yeni bir yaşam kazanabilir insan… hicret ile.

.

.

.

Sergi, Artİstanbul Feshane’de…

Zülkarneyn açılım için referans kaynağım sevgili Tuncay Kul 🌹

Leave a comment