Kuyu

Yusuf Peygamberin hikâyesi, babasının gözbebeği olan genç Yusuf’un kardeşleri tarafından kıskanılmasını, bu kıskançlıklarına çare olarak ondan kurtulma arzusuna yenik düşmelerini ve sonunda Yusuf’u bir kuyuya atarak gözden ve gönülden ırak kılmalarını anlatır.

Hikâyenin detaylarında farklılıklar olsa da özde aktardığı aynıdır.

Çok güzel ve becerikli bir genç olan Yusuf, yaşamının her aşamasında birileri tarafından kıskanılmış, ancak nihayetinde o, önüne çıkan bütün engelleri aşıp yaşadığı sıkıntılardan selametle çıkmış, kaybettiklerine kavuşmuş ve herkesi, her şeyi affetmiştir.

Yusuf’un hikâyesi, güzelliğin, yeteneklerin, beğenilen ve seçilen olmanın yarattığı kıskançlığı ve yok edici vasfını dile getirir.

Yusuf’un hikâyesi, dışa çevrilmiş gözlerle yaşayan insanın aslında kendini görmeyerek yaşamını nasıl yok ettiğini anlatır.

Yusuf’un hikâyesi, insanın özgürleşmek için kendini neyin esir ettiğini fark etmesi gerektiğini ve kurtuluşunun kendi ellerinde olduğunu anlatır.

.

.

Seramik çalışmalarım yeni bir atölyede, farklı bir konu ile devam etti: Kökler

Aile ağacının yaşam kaynağına bağlandığı kökler, her birimiz için ebeveynlerimizi, onların ebeveynlerini ve atalarımızı ifade ediyor. Birkaç kuşak sonrasını bilmesek ya da tanımasak bile, bağlı bulunduğumuz zincirin birleşmiş halkalarıyız.

Zincir, her ne kadar sağlamlığı ve bütünlüğü içerisinde işlevsel olsa da, zincir bir anlamda kısıtlayıcı olandır, bağlayandır.

Her birimiz hem ailemizin içinde güvenle bütün ve sağlam oluruz hem de ailemiz tarafından bu bütünlükte kısıtlanırız.

.

Her aile, görünürde bir ağaç gibidir, ormanda bütün ağaçlar köklerinde birleşir, yer ve gök tarafından beslenir. Her aile hem farklı hem de benzerdir...

.

Çalışmanın başında yaptığımız kısa imgeleme beni büyüdüğüm eve götürdü. Ancak ev değil, bahçe oldu gözlerimin önünde beliren… Bahçe ve bahçedeki kuyu.

Bu kuyunun varlığını unutmuştum. Halbuki birkaç gündür, şimdi yaşadığım evin bahçesindeki kuyu ile ilgiliydim. Yeni dikilen çiçeklerin ihtiyaç duyduğu suyu, bu kuyu sağlıyordu. Suyu azaldıkça daha derinine indiğimiz kaynak, bahçeye can veriyordu.

Kuyu, yaşam suyu içeren bir kaynak olmakla birlikte, bir yandan da tehlikelidir, derinliğine dikkat etmek gerekir. Bu yüzden, çoğu kuyunun üzeri kapalıdır. Çocukluğumdaki evin kuyusunu biz hiç kullanmamıştık, üzeri ağır bir taş kapak ile örtülmüştü. Şimdi kullandığımız kuyu ise, ihtiyaç anında kolayca açılıp suyun derinliğine göre ayar yapılabilmesi için, hafif bir metal kapakla örtülü.

Kuyu için kapak gerekli… Bahçedeki kedi yavruları kuyunun etrafında oynamaya başlayınca, kapağın kenarına içine girmemeleri için taşlar ekledim…

Kapak, güvenlik demek, içteki ve dıştakini koruyan.

Kapak, ardındakini görünmez kılan demek, merak demek.

Kapak, saklamak, saklanmak demek.

Kaldırılmayan taş kapağın altında ne vardı?

Kuyunun içinde hâlâ su var mıydı?

Varsa neden hiç kullanılmamıştı?

Su, insan için temiz miydi yoksa kirlenmiş miydi?

Bahçe, kendi halinde, bu suya ihtiyaç duymuyor gibiydi…

İhtiyaç olduğunda kullanılan ise akar suydu.

.

Kuyudaki su ve akar su…

İkisi de su olmasına rağmen aralarında fark var. Biri her daim tazelenen bir yaşam kaynağı, diğeri durgun ve kullanılmadığında ya kuruyan ya da kirlenen, kirlendiğinde kendini arındıramayan bir kaynak.

Kuyu, kısıtlanmış ve sınırlandırılmış olan, suyu içinde tutarken onu hapseden bir öge…

.

Kardeşleri, kıskançlık ile akıllarını yitirmiş bir halde, Yusuf’u bir hapishaneye –kuyuya– atarlar. İçlerinden biri, diğerlerinden ayrılmasa bile, vicdanında ona kıyamaz ve susuz bir kuyuya atmaları için ikna eder, derinlik zaten çıkmasına engel olacaktır.

Gerçekten de Yusuf hapsolduğu kuyudan kendisi çıkamaz ama, bir süre sonra çıkarılır ve bir köle olarak satılır; esareti henüz sona ermemiştir…

.

Yusuf neye esirdir?..

.

Su, insan için yaşam demektir. Su, tüm canlılar, dünya için hayat demektir.

Dünyayı kâinattaki onlarca gök cisminden ayıran, suyu, doğası ve canlılığıdır.

İnsanın genetik kodları ile varlık ve bireysellik kazanması, kâinatın görünmeyen bir bilgi ile yaşam kazanmasına benzer. Bizlerin, görebildiğimiz zaman, kabaca ışık dediğimiz bu bilgi bir nur içinde saklıdır ve ışıması tüm kâinatı aydınlatıp ortaya çıkarmıştır. Aynı nurla aydınlanan dünya ve insan, su ile canlanmış bildiğimiz yaşama sahip olmuştur. Güneş ve su, insan için yaşam veren bilgidir.

Güneş, her sabah yeniden doğarken yaşamın sürekli tazeleneceğini anlatır. Göklerden gelen bilgi her ân yenidir, yenileyendir.

Su, derinlerdeki kaynağından doğar ve toprak üzerine çıktığında içtekini dışarıya taşır. Yeryüzünden gelen bilgi her ân tazedir, tazeleyendir.

.

İnsan, gökyüzü ve yeryüzünün arasında yaşam bulur. Kökleri derinlerde, dalları yukarıya uzanan bir ağaç gibi...

.

Yusuf ve kardeşleri aynı babaya sahip olmalarına rağmen, anneleri faklıdır. Her biri aynı ağacın çekirdeğinin farklı bir toprakta yaşam bulup bedenlenmesi gibi, özde bir olsalar da göze farklılaşmışladır.

Ağacın gövdesi topraktan aldığı özsuyunu dallarına, çiçeklerine, meyvelerine taşır. Yine de, gövde bilemez hangi dalın ne kadar özsuyuna ulaşacağını ve nasıl büyüyeceğini. Gövde bilemez, hangi dalın gökyüzüne uzayacağını, hangisinin bir rüzgarla kırılıp yiteceğini, hangisinin dallarında kuşların yuva yapacağını, hangisinin güneşe dönüp çiçekleneceğini, hangisinin çiçeklerinin meyveye döneceğini, hangi meyvelerin olgunlaşmadan dalından düşeceğini, hangisinin olgunlaşıp şahdaneyi –yeni bir ağacı– taşıyacağını, hangisinin hasat edilip insanın sofrasına geleceğini, hangisinin insan olacağını… gövde bilemez.

.

Yeryüzü ve gökyüzü her şeye yaşam verir. Her şey kendi kabınca verileni alır…

.

.

Dünya yaşamı farklılık ve çeşitlilik üzerine kuruludur. Hiçbir varlık bir diğerine benzemez. Aynı türe ait olsalar bile bireyler farklıdır. Parmak izi, bu farklılığın mührü gibidir. Bir parmak izinin sahibi bir daha dünyaya gelmeyecektir.

Yaşam her ân yenilenerek, her ân tazelenerek devam eder.

Böyle olduğunu bilse bile, insan gözleri dışarıya çevrilmiş bir halde yaşarken, kendi içini değil, dışındakini görür. Yusuf’un güzelliğini ve yeteneğini kıskanan kardeşleri gibi, kendisi olmak dururken bir başkasının yerine geçmeye çalışır.

Güneş ve su, her kaba bir miktar dolar… Kiminin kabı geniştir, kimininki ise dar.

İnsanın kabının dış görüntüsü doğumunda belirlenmiş olandır. Çoğu insan sahip olduğundan memnuniyetsiz olur, diğerleri ile kendini karşılaştırır, kıyaslar, kabın dışını değiştirmeye çalışır. Oysa, değişime ve gelişime açık olan kabın içidir.

Beden haznesinin içte sahip olduğu görünmeyen hacmi sınırsız genişleyebilir, öyle ki, bir ân gelir, tüm kâinat bu kabın içine dolar, insan tüm kâinatı kendi içinde bulur, hazne hazine olur, tüm kâinat insanın içindeki kaynaktan doğar, yaşam bulur.

Asıl olan kabın dışı değil, içinde ne taşıdığıdır.

.

.

Yusuf neye esirdir?..

İçine düştüğü kuyunun tuğladan duvarı, sıkı örülmüş bir zincir gibi, Yusuf’un yaşamını hapseder.

Yusuf, kuyunun içine hapsolan, esir edilen, çile çeken… Dışındaki kap dar olsa da, içi geniş olan… Bedenin içindeki ruh, bilir ki, tüm kâinat kendindedir. O zaman kolaydır yorumlamak rüyaları, Yusuf gibi, yaşamı anladığında. Kehanet gibi gözükse de söylenenler, hepsi kendi içinde var olan anlamlardır.

Ve vakti geldiğinde, kuyudan çıkacaktır, akar su.

.

İnsan, bir kuyu gibi, taşır sahip olduğu bilgiyi kendi kabında.

İnsan, bir kuyu gibi, kendi yaşamını kısıtlar bağlandığı zincirlerle.

İnsan, kendi kalbini esir eder kendi elleriyle, duygularıyla, düşünceleriyle.

İnsan, kendini esir eder beden kuyularına,

Gözleriyle gördüklerine, kulaklarıyla işittiklerine, diliyle konuştuklarına.

.

Kuyunun suyu bazen kurur, bazen kullanılmadığı için durağanlaşır, bazen kirlenir. Su her ne halde olursa olsun, biliriz ki, kaynak içeridedir. Kökenin ne kadar derine gittiği, bize suyun ne ile beslendiğini anlatır.

İnsanın kendi kuyusu, öğrendikleri, bildikleri, önyargıları, hükümleri ile dolar, bazen suyu tatlıdır ve besler, bazense kirlenmiş ve acıdır.

Kaynak en derine indiğindeyse artık besleyen yaşamdır. Yine de yaşam, her şeyi kapsayan, suyun arı duru olması gerektiğini söyler insana… Suyun nasıl kirlendiğini anlatır.

Yaşamı dinleyen, kendi suyunu arındırıp içen, Yusuf gibi ferahlar, kendi yaşamının sağlıklı, güzel, bereketli olmasını, yeteneklerinin can bulmasını sağlar.

.

.

Su ile beslenen ağaç.

Tûba ağacı… Bir cennet ağacı, dalları ve kökleri her yeri kaplayan, güzellik, iyilik, hoşluk, göz aydınlığı sunan, göz’ün aydınlığı olan…

Tûba ağacı, tek bir gövdeden ayrılan dalları, dalların üzerindeki yaprakları, çiçekleri ve meyveleri ile yaşamı anlatır.

Baş aşağıdır duruşu, terstir görünüşü; kökleri arş’tadır, dalları meyvelerini sunarcasına arz’a eğilmiştir.

.

İnsan, yaşama baş aşağı gelir.

Gözleri ile seyrettiği dışındadır yine de, gördüğüne mânâ veren içindedir.

Dünyada kıyâm edip başını yukarı kaldırdığında bilir ki, kendi kendisini doğurmuştur, ağacının kökleri kendi içindedir, dalları dışına yaşamına uzanır, meyvelerini besleyip olgunlaştıracak olan kendi özsuyudur.

O meyvelerden birinin içinde saklıdır, şahdane. Buluncaya kadar onlarcası yaşama karışır.

İnsanın kendi hakikati şahdanenin içinde saklıdır.

.

.

Yusuf’un en başta gözleri kapalıyken gördüğü rüya en sonda gerçekleşir.

İçindeki mânâ maddeleşmiş, yaşamı, aradığı hakikati ortaya çıkarmak üzere şekillenmiştir.

Yusuf, şahdane olur, kendi ağacını büyütür. Güneş ve ay, on bir yıldız kendisine secde eder.

Secde, saygı ile kabullenmektir.

Çölde kaybettiği anne ve babasına, güneşine ve ayına, yaşam veren ışığına ve suyuna kavuşur. Yaşamın doğasını anlayamayan kendi isyankâr düşünceleri, kıyas ve kıskançlık içindeki kardeşleri, pişman olmuş ve arınmış, safiyete kavuşmuştur.

Yusuf, gözleri açık rüyadan uyanmıştır.

İçine düştüğü kuyudan, kendi suyunun kaynağını bulduğunda çıkmıştır. Yaşam ile birlikte akan, özgürleşen bu su, ne etrafına duvar örecek tuğlalara, ne de kendisini içine hapsedecek bir duvara ihtiyaç duymaz artık. Her şey affedilir, her şey affolunur.

.

.

Şimdi düşünüyorum… Bugüne kadar ben neye esirdim?..

Hangi kuyunun içine hapsolmuş, çıkarılmayı beklemiştim?

Hangi kuyu beslemişti beni yıllarca?

Kimlerin gözbebeği olmuş, kimlerin gözünden düşmüştüm derin kuyulara?

Benim kendi gözlerim nasıl bakmıştı dünyaya?

Benim kendi kulaklarım hangi sözlerin suyunu taşımıştı kalbime?

Arıtabilmiş miydim yüklendiklerimi?

Safiyetimi koruyabilmiş miydim?

Besleyici kaynağımı bulup büyütebilmiş miydim ağacımı?

Hangi dallarım kırılmış, hangileri yükselmişti gökyüzüne?

Hangilerinde kuşlar şarkı söylemiş, yuva yapmış, hangilerinde çiçekler açmıştı?

Meyve vermiş miydi o çiçekler, hasatını yapabilmiş miydim?

Yaşam soframa ulaşmış, bir insan yemiş miydi o meyveleri?

Şahdanem olabilmiş miydim?

Öğrendiklerimi hayata geçirebilmiş, kendi yaşamımı kurabilmiş miydim?

Kendimi bulmuş, kendim olabilmiş miydim?

.

.

Evden dışarı çıktım…

Sabahın bulutları çekilmiş, güneş parlıyor. Tenimde ışığın sıcaklığını hiseettim…

Derin bir nefes aldım, yeni, taze ve ferah… Nefesimle birlikte tüm düşünceleri geride bıraktım.

Bugün burdayım. Arkamda zihnimdeki hikâyeler, durduğum nokta yaşamın gerçeği.

Kendime gülümsedim, kat edilmiş yol saygıya değer… Şükredenlerden olmak yaşamı güzelleştiriyor.

.

Her birimiz, bir gün gelip Yusuf olduğumuzda,

Gözbebeğinin karanlık noktasından,

Düşeriz derin bir kuyunun içine,

Özgürleşmek için çaba gereklidir.

Yaşamın gerçeği hep ordadır,

Bizlerse ancak, içine düştüğümüz kuyulardan çıktıktan sonra,

Görebiliriz gözlerimizin ardındaki hakikati.

.

.

.

Leave a comment