Kendi anne ve babamızın, dedelerimizin, ninelerimizin, atalarımızın tarihçesini tam olarak bilemediğimiz bir durumda insanlık tarihini bilmeye ve anlamaya çalışmak bazen beyhude bir çaba gibi gözüküyor.
Bulmayı ve bilmeyi başarsak bile, anlamak başka bir katman.
Yine de insan, insanı ve kendini anlamak için ipuçlarının izinde sürdürüyor yolculuğunu…
.

Geçen gün bir yazı okudum.
1940’lı yılların sonlarına doğru Sibirya, Pazırık Vadisi’nde kazı yapan arkeolog Sergei Rudenko, bugün Pazırık Kurganı olarak isimlendirilen bir mezar odası keşfeder.
Kurgan, yaklaşık ikibinbeşyüz yıl öncesine aittir ve diğer âleme yapılacak yolculuk için hazırlanmış bir oda gibidir. İçinde kapaklı bir ahşap tabut, insan ve at kalıntıları, at arabası, çadır direkleri, masa ayakları, keçe yaygı, kemik ve toprak kaplar, kadın başı takısı, kemikten davul, koyun, keçi başları, merdiven ve bir halı bulunur.
Her bir parçanın yeri kıymetli olsa da, hâlâ renklerinin ve motiflerinin canlılığını koruyan halı ayrı bir önem kazanır.
.
Sembollerin dili.
.
Bölgede yapılan kazılar, milattan önce üçüncü yüzyılda Altay bölgesinde yaşayan beylere ait olduğu düşünülen kurganlarda bulunan zengin sanat yapıtlarını gün yüzüne çıkarmış. Pazırık halısı, bu keşife göre, bilinen en eski halı. Günümüzde Leningrad’da bir müzede teşhir edilen halı üzerindeki tartışmalar halen sürmekle birlikte, kültürel izleri, kaynağı, kullanılan teknik ve solmayan renkleri hayranlık uyandırmakta.
Her ne kadar, ilk bulunduğunda, göçebe Türklerin böyle bir halıyı dokuyacak beceriye sahip olmadığı söylenmiş olsa da, bugün biliyoruz ki, Selçuklu döneminde dokunmuş dünyanın en eski ve en mükemmel halılarına ait örnekler mevcut. Yolunuz düşerse Türk İslâm Eserleri Müzesi’nde bu halıların muhteşemliğine şahit olabilirsiniz.
Pazırık halısının düğüm modeli, Türk Gördes düğümü olarak tanımlanan düğüme benzemekte. Kullanılan renkler ve motiflerde Türk kültürüne ait yansımalar ön plana çıkarken, İran ve Mezopotamya kültürlerinin etkileri gözlemlenmekte.
Sınırların keskinleşmediği, değişimlerin ve kültürel kaynaşmanın yer aldığı bu dönemlerin bir harmanı gibi Pazırık halısı.
.
Semboller şifreli bir dil gibidir, rüyalar gibi yorumlanır, şifreleri çözülür.
Yine de, tek bir çözüme bağlamaz sembol kendisini.
Okuyana hitap eder.
En güzeli, diğer çözümleri de zevk ederken, ipuçlarını kullanarak kendi çözümünü bulmaktır.
.

Neden halı benim şimdi ilgi alanımın içinde belirmişti?
Bunu hiç düşünmeyebilirdim ama, düşündüm.
Halı ile ilgili okuduğum ilk yazıda, alageyiğin kalbi yerine betimlenmiş kızıl elma’dan bahsediliyordu.
Durdum… Şimdi okuduğum kitabın, Kızıl Elma’nın kapağındaki elif vav’ın kalbinde yer alan kızıl elma görseline göz gezdirdim.
Her biri kendi içinde bir âlem, yine de, her biri bir noktada buluşmuş.
.
.
Bugün ne atlar ve at arabaları ne de geyikler çoğumuzun yaşantısının içinde yer almıyor. Bir zamanlar bu dünyadan öbür dünyaya, madde âleminden mânâ âlemine geçişte yol yardımcısı olan bu ögeler artık bize yabancı.
Bugün çoğumuz ne elif ve vav’ı ne de kızıl elma’yı biliyoruz. Dünyamızı ruhumuza bağlayan bu ögeler artık bize yabancı.
Semboller ise konuşmaya devam ediyor. Bizi yaşamı düz okumaktan kurtarıp maddenin içindeki mânâyı bulabilmemiz için çağırıyor.
.
.
Alageyik, ya da Sığın geyik, Türklerde kutsal bir hayvan. Yer ve Gök’ün simgesi. Vakti geldiğinde ruhları yeryüzünden gökyüzüne taşıyan Alageyik, diğer kültürlerde Elk ya da Mus adıyla bilinen Sığın geyik, yaşayan geyik türleri içerisinde en iri olan. Cüssesinin azametine rağmen diğer geyik türlerinin aksine yalnızcıl bir hayvan, sürü oluşturmuyor. Hantal ve yavaş gözükse de, uyarıldığında şaşırtıcı biçimde hızlı ve saldırgan olabiliyor.
Şimdiki dönemde kuzey yarımkürede görülen bu geyik türü, eski dönemde günümüz Türkiye’sine ve İran’a ait bölgelerde de yaşamaktaydı.
Çoğu kültürün mitolojisinde ve efsanelerinde yer tutan Alageyik, Ulu Ana olur, özellikle dişi olanı, bereketi, üretkenliği, doğurganlığı anlatır. Geyik Ana, Burçin Ana, ya da Maral Ece, Türk, Moğol, Altay mitolojilerinde kutsaldır. Bazen de Kutup Yıldızı olur, Noel Baba’nın kızağını çeken göksel geyiklere bürünür. Kimi zaman da yol göstericidir, insan kaybolduğunda, içinden çıkamadığı bir hâle düştüğünde belirir, ruhun rehberliğini gösterir.
.
Kızıl Elma ise, Türk ülküsüdür. Oğuz Türkleri, üzerinde düşündükçe uzaklaşan ancak, uzaklaştıkça cazibesi artan düşleri, hedefleri anlatırlar kızıl elma ile. Bu ülkü, bir amaç ve hedeftir, fethedilecek yurttur.
Elimdeki kitap der ki: “Sonsuzlaşmış Ruh’a erenlerin yolu Kızıl Elma’dır… O yol hiç bitmez. Muzafferlerin yoludur. Ucu bucağı yoktur. Sonsuzdur.”*
Kızıl elma bir ruh hâlidir. Ferdiyetin ruhu.
Aranan yurt, öz olan yurttur. Aradıkça uzaklaşan yine de, en yakında olan. Anadolu toprakları, insanın bereketli, doğurgan, üretken, kucaklayan öz benliğidir. En büyük fetih, öz benliğin doğum yeri olan toprağını arındırmak için yapılandır, insanın kendini fethetmesidir.
“Kızıl Elma, “kalp” denilen şuurun zihni fethetmesidir. O kişiye “Fatih” denir.”*
.
Alageyiğin kalbindeki kızıl elma…

Halının üzerinde, ata binen savaşçılar ve beslenen geyikler ters yönde işlenmiş. Dışa yapılan fetih sona erdiğinde içten doğan bereketin hasadını anlatır gibi.

Alageyik, başı öne eğik kendi âleminde…
Dış âlemle ilgisiz ve her ne kadar dingin, sakin olsa da, zülfikar misali çift boynuzu her an onu korumakta.
Kalbinde merkezlenen kızıl elma ruhu, rahimiyetin hazinesine bağlanmış, gizli hazineye.

.
Gökyüzü ve yeryüzü birleşir tek bir vücutta, kâinat var olur.
Ruhun kalpte yarattığı bedenden doğar, dünyaya gelir.
.
Bu halıyı dokuyanlar benim düşündüklerimi mi resmetmişti hiç bir zaman bilemeyeceğim.
Onların ne düşündüğünü ve nasıl yaşadıklarını keşfetmek güzel olsa da, benim için asıl önemli olan benim ne düşündüğüm ve nasıl yaşadığım.
Sembollerin şifreli dili, okuyana hitap eder.
Tıpkı Yaşam gibi, tıpkı Kitap gibi, tıpkı Kur’an gibi…
İnsanın başkalarının yorumlarını değil de, kendi anlamını bulmasını ister.
O anlam, yaşamın her evresinde, farklı bir gününde belki de değişecektir.
Değişimin ve gelişimin sonsuz ve sınırsız olduğu bu âlemde, yakına gelen benimsenecek ve sevilecek, uzakta olan cazibesiyle kendine çekecek ve özlenecektir.
Her yakın bir gün uzaktır.
Her uzak bir gün yakındır.
İç ve dış âlemin birbiriyle dansıdır sonsuzluğu yaratan.
İçteki dışarı yansırken, dıştaki içe yansır.
Kaynak benzeri bir noktadan doğarken diğer noktadan kaybolur, içi dışarıya dışı içeriye taşır, seyrana dalar devreder, devrini tamamlar doğduğu noktaya geri döner.
.
Şimdi kendi yaşamıma baktığımda etrafımda ne bir alageyik var ne de bir at arabası… Kediler, köpekler, kuşlar, böcekler ve bitkilerle kuşatılmış evcil dış alanım, benimle kendi dili ile konuşuyor. Bir belirip bir kaybolanlar, şimdi sürekli benimle olanlar…
Bir zamanlar güçlü bir köpeğin hakim olduğu bahçede bugün yaşayan onlarca kedi bana farklı bir yanımı gösteriyor, kimi zaman yabani, kavgacı, savunmacı, avcı, cesur, hükmedici, kimi zaman uysal, sevecen, oyuncu, neşeli, ürkek, utangaç, korkak. Bazen doğurduğu yavrularını sütü bitince terk eden anne kedi gibi yorulduğumda bırakmak istiyor bir yanım benden doğanları, bir zamanlar istediklerimi, ürettiklerimi. Bazen de terk edilmiş yavruları sahiplenip ağabeylik yapan erkek kedi gibi, başkasına ait olana hem sevgi gösterip hem de hükmetmek istiyor bir yanım.
Hayvanlar âlemime şahit oluyorum insan âlemimi ararken.
Öyle bir an geliyor ki, en yakınımdakileri uzağa gönderiyor, en uzaktakini yakınıma alıyorum.
Öyle bir an geliyor ki, yolumun üzerinde bir Alageyik beliriyor, Kızıl Elma’yı getiriyor, kaybolduğum ara yollardan çıkmamı sağlayıp kendimi bulduruyor.
.
.

Bir başka elma hikâyesi anlatır bize, Âdem ile Havva’nın cennetten kovulmasını. Kitap söylemez meyvenin ne olduğunu ama, herkes bilir elma olduğunu ve kimse söylemez o elmanın rengini ama, herkes bilir kırmızı olduğunu.
Herkes bilir, masalda kırmızı elmayı ısıran pamuk prensesin derin bir uykuya daldığını, konuşan aynanın gerçekleri söylediğini, elmayı getiren cadının şeytanı ve yedi cücelerin prensesin yedi farklı yanını anlattığını, derin uykudan uyandıran tek şeyin ise sevgi olduğunu…
Kızıl elma’dır insanı yoldan çıkaran, kendini aratan, ülküsünü yaratan, yol gösteren, öz yurdunu bulduran.
Kızıl bir elma uğruna cennet kaybedilir.
Kimi arayan yolda kalır, cehennemin ızdıraplarını yaşar.
Yolun üzerinde, kalbinde kızıl elma, alageyik gözükene kadar.
Kızıl elma yolunda cennet yeniden kazanılır.
Kızıl Elma’dır Yaşam Ağacı’nın dalındaki.
Kızıl Elma’dır… Sonsuzlaşmış Ruh.
.
.
.
*Alıntı için referans kaynak: Tuncay Kul, Kızıl Elma
