Doğum Günüm

Dün bir çalışmaya katıldım. Her önünden geçişimde zevkle içini seyrettiğim eve çok yakın bir seramik atölyesinde toprak ve su ile kendim için bir şey ürettim.

Aslında atölyeye bir arkadaşımla beraber gidecektik, sahibi ile tanışıp bilgi almıştım. Ancak o düşünce gerçekleşmeyince, bu kez uğrayıp neden gelemediğimizi söylemek istedim. Sohbet yeni bir kapı açtı, ben de açılan kapıdan yeni bir dünyaya girdim.

.

Uzak doğu, özellikle Japonya ilgimi çekiyor. Çalışmanın kısa tanıtımında beni cezbedecek bir cümle yer alıyordu:

“Beş yüz yıl önce Japonya’da bir keşiş şöyle dedi: “Çay hazırlanırken, kalp de hazırlanır.”

Bugün belki o ritüelin izinde, sen de kendi fincanını yapacaksın. Ellerin çamura dokunurken biraz yavaşlayacak, o fincanın içine sadece çay değil, biraz da kendini koyacaksın. Çünkü sadelik, bazen en derin iyileşmedir…”

.

Seramik ve psikoterapötik deneyim atölyesi olarak tanımlanan çalışma çok katmanlı bir deneyimi kısa bir zaman diliminde tecrübe etme imkânı sunacak şekilde yapılandırılmıştı.

Geçmiş ve şimdi’yi birleştiren bir köprü üzerinde yürüdük bu kısa zaman diliminde. İçimizdeki çocuk ve yetişkin ‘ben’ler birbirleriyle konuştu.

.

Eve döndüğümde nedense bir cümle tekrarladı durdu kendini. Bana sorulan bir soru, aslında soruyu tam olarak hatırlayamıyordum fakat, içeriği bir yere dokunmuştu farkındaydım.

Becerilerim ve yeteneklerim tam olarak anlaşılmış mıydı? Değer görmüş müydü yaptıklarım?

Düşündüm.

Soru dışarıya yönelik gözükse bile özünde içeriye sorulmuştu.

Becerilerimin ve yeteneklerimin hakkını vermiş miydim?

Yaptıklarımın değerini ve kıymetini bilmiş miydim?

Ben, zaten yapılması gerekeni yaparak, yaşamıyor mudum?

Ben, yaşamıyor muydum?

Neydi ben’i ‘ben’ yapan?

Evet, canlıyım ve hayattayım ancak, bu cana ve hayata sahip olmanın, ‘ben’ olmanın kıymetini anlayabiliyor muyum?

.

.

İnsan büyürken, bir girdabın içerisinde, hayatın getirdiklerinin akışında ne durup o çayı ne de durup kalbini hakkıyla hazırlayabiliyor yaşama.

Girdabın kaosundan çıkabilmek için ya merkeze gelmek gerekli ya da tamamen dışına çıkmak.

Merkezde ya da dışarıda…

Sükûnet.

Duyabilmek için o güne kadar dinlemediğini…

Kendini.

.

Çay için hazırlanan

Demliğin içindeki

Çay fincanının içindeki

Boşluk.

Benim için güvenli alan, dingin bir boşluk hâli oldu. Belki de bir zamanlar beni ürkütecek olan bu karanlık, boş, uzay benzeri alan, şimdi güvenli olmuştu.

Oysa biz ayaklarımızı toprağa basmaya alışkınız.

Boşluğun içinde akan çayın buluştuğu zemin.

Dünya bizim için bir yuva, bir ev, tanıdığımız ve bildiğimiz, kendimizi güvende hissedeceğimiz zemini bulduğumuz yer.

Kapsayan ve kucaklayan.

.

Hepimizin ihtiyacı olan,

Güvenilir ev, dışarıda mıdır, yoksa içeride mi?

Ev nerededir?

.

İnsanın aradığı şey bir mekânsa eğer gözleri dışarıya çevrilir. En uygun olan, en beğenilen, en arzulanan yere inşa edilir ev.

Yine de, inşa edilen ne kadar güzel olursa olsun, insanın bedeni gibi kapalı bir kutudur sadece.

Ev…

Beden için içinde yaşadığı yer, ruh için içinde yaşadığı bedendir.

Ev, içinde yaşayana, yaşam verene aittir.

Nerede olursa olsun orayı ‘ev’ yapan sahibidir.

Sahip olmak ise tuhaf bir olgu.

Bu, –her ne kadar öyle gözükse de– güç ya da parayla sağlanabilecek bir şey değil.

Sahip olmak kalpte gerçekleşir.

Bu yüzden, tapusu sizde olmasa bile bir evin sahibi olabilir, kasanıza onlarca tapu istifleseniz de hiç bir yerin sahibi olamayabilirsiniz.

Sizin olmayanı gerçekte ne alabilir ne de satabilirsiniz.

Sizin olmayan kalbinizde olmayandır.

Sevgi duymadığınızdır.

Ev, bu dünyada kalbin sahip olduğu mekândır.

.

.

Ruhumun ve kalbimin yegane evi bedenim ve ‘ben‘ diye bildiğim…

Becerilerimin ve yeteneklerimin hakkını vermiş miydim? Yaptıklarımın değerini ve kıymetini bilmiş miydim?

Ev’ime sahip çıkmış mıydım?

Ben kendimi yeterince sevmiş ve kendimi olduğum gibi kabul etmiş miydim?

Yoksa girdabın içerisinde, sorumluluklar, zorunluluklar, yüklenmişler, bırakılamayanlar ile kaosa sürüklenirken, merkezimi, kendimi mi kaybetmiştim?

‘Hayat en güzel hediye’ derken sadece doğum ile bahşedileni mi görebilmiş, doğumdan sonra kendi ellerimle kurduğum hayatı göz ardı mı etmiştim?

.

.

Toprak ve su ile yoğrulan, insan.

Kendi elleriyle işler ve yaratır kendi dünyasını.

Biraz yavaşlaması gerekir, yarattığının içine kendi ruhundan bir parçayı, kalbini koyabilmesi için.

O zaman, her yudumda içeceği, elinde tuttuğu hayatının ona sunduğu, kalbinin lezzetlendirdiği olur.

Zevkle ve güzellikle,

Sevgiyle yaşanır yaşam.

.

.

Yaşamın bütün kaosuna rağmen, ben kaosun içindekini merak ediyorum.

Kapalı kutuları açmayı seviyor, kıymetli olanı korumak için ona güzel kutular inşa ediyorum.

Yaşamın formları bizim için yumuşatılmış ve kolaylaştırılmış halde sunulur.

Göze gözüken madde dünyası keskin köşelere sahip değildir.

Ama biliyoruz ki, derine indiğinizde karşılaşacağınız kutsal geometridir bu formları oluşturan.

Mükemmellik varsa eğer, mükemmellik yüzeyde değil derindedir.

İnsan, beden olarak kusurludur, madde âleminin içerisinde.

Kusursuz olan ruhun âlemidir, kutsal geometrinin doğum noktası.

Belki de o yüzden kolay oldu, bir yıldızı çizmektense bir kalbi çizmek.

İnsan isterse bütün hayatı boyunca o keskin çizgileri mükemmelleştirmek için çabalayabilir.

Ya da insan kolay olanı seçer, kalbin yumuşaklığını resmeder hayatına.

Bu, öyle bir dünya ki, her iki seçim de mümkün insan için.

.

Çalışmayı yaklaşan doğum günüm için kendime bir hediye olarak düşünmüştüm.

Hediye ise, her zamanki gibi, kapalı bir kutu içinde geldi.

Yaşamın benim için düşünüp hazırladığı.

Bana ne getirdiğini görmem için açıp içine bakmam gerekti.

Kutu, güvenli alanım gibi, boştu.

Boşluk demek, hiçbir şeyin içindeki her şey demek; her şeyi yaratabileceğim bir mekân, her şeyin olabileceği bir imkân.

Boşluk, kaosun doğum yeri ve kaosun dönüşüm yeri.

Boşluk, yaratım için ihtiyaç duyulan temiz sayfa, tabula rasa.

Boşluk, yorgun bir günün sonunda dinlendiren ve canlandıran gece gibi.

Boşluk, dinginlik, sükûnet ve sadelik.

Çünkü sadelik, bazen en derin iyileşmedir…

.

Beş yüz yıl önce Japonya’da bir keşişin dediği gibi,

“Çay hazırlanırken, kalp de hazırlanır.”

Ya da bugün diyebilirim ki,

Yaşam hazırlanırken, kalp de hazırlanır…

.

.

.

*İlitya Seramik Atölyesi, çalışmanın yaratıcıları Seramik Sanatçısı Hakan Daşdan ve Klinik Psikolog İlkem İşcan.

*Fuji dağı fincan orijinal atölye üretimdir.

Leave a comment