Hayat bize bugün her ne getirdi ise, bir süreliğine onu kenara koyup merkeze kendimize dönelim ve bir soru soralım, bu soru üzerine biraz düşünelim…
“Varoluşun özü nedir?“
.
.
Kimimiz “bir şeyler yapmak” dünyasına yakınızdır.
Varoluş, üretmek, yaratmak, elde etmek, sahip olmak, düşünmek, keşfetmek, konuşmak, ifade etmek gibi eylem üzerinden kendini açığa çıkarır. Kendi dışımıza doğru var oluruz.
Bir şeyler yapmak çoğaldıkça, insan fark etmeden yaptıkları olur, kendini unutmaya başlar.

Kimimizse “bir şeyler yapmak” dünyasına uzağızdır.
Varoluş, bir cins eylemsizlik üzerinden kendini açığa çıkarır, hareket dışarıya değil içeriye yönelir, görür, duyar, koklar, tadar, hisseder ve düşünürüz. Kendi içimize doğru var oluruz.
Bir şeyler yapmak azaldıkça, insan fark etmeden bedenine yabancılaşır, kendini unutmaya başlar.
.
Bu iki dünyaya ait olanlar –ki tek bir dünyanın iki parçasıdırlar-, birlikte yaşayıp birbirlerini anlamakta zorlanırlar.
Hiçbir şey yapmamak, bir taş parçası gibi, ne bir istek ne de bir arzuya sahip olmamak, acıkmamak susamamak, ne gelirse onu kabul etmek, yağmur altında ıslanmak, çamura bulanmak, güneşin altında kavrulmak, hiçbir şikayette bulunmadan kendine sunulan hayatı yaşamak… çoğu insana uzak gözükür. Taş âlemini anlamak zordur insan için.
Hiçbir şey yapmıyor gibi gözükmek, bir bitki gibi, tek bir noktaya kök salıp sadece sunulan ile yetinmek, toprak besleyici ise büyümek, gelişmek, değilse kurumak, solmak, yağmur ile birlikte yeşermek, güneş ile birlikte çiçek açmak, meyve vermek, çoğalmak, sözcükler olmadan sessizce birbiriyle konuşmak, rüzgâr ile birlikte dokunmak, kendisi için iyi ve besleyici olana uzanmak, zarar vereni anlasa bile kaçınamamak, hayatı kendine sunulana bağlı yaşamak… insana bir adım yaklaşır. Bitki âlemini yarar ile anlamlandırır insan.
Bir şeyler yapmak, hareket etmek, bir hayvan gibi, yaşam için mücadele etmek, kendini korumak, beslemek, üremek, çoğalmak, bazen birlikte bazen de yalnız yaşama tutunmak, temelde sadece yaşamsal ihtiyaçlara sahip olmak, bununla birlikte duygusal ihtiyaçları da taşımak, diğerlerini sevmek, öfkelenmek, korkmak, saygı duymak, yine de kendinin farkında olmadan yaşamak… yakındır çoğu insana. Hayvan âlemini bilir ve tanır insan.

.
Varoluşun özü nedir?
Bir şeyler yaparak var olmak veya hiçbir şey yapmadan var olmak.
İnsan için her ikisi de mümkündür.
İnsan isterse sadece nefes almanın zevkine ya da isterse elleri ile bir şey yaratmanın, üretmenin zevkine varabilir.
İnsan, bir taş kadar ağır, hareketsiz ve kabullenici, bir kuş kadar hafif, hareketli ve özgür olabilir.
İnsanın dünyası bu iki dünyanın birleşimi ile çoğalır, çeşitlenir, sonsuz farklılıkta kendini açığa çıkarır.
Varoluş sınır tanımaz, insandan, insan ile birlikte ortaya koyacaklarında.
Ve insan farkındadır, yaptıklarının.
İnsan farkındadır, kendi varlığının.
Yine de bu fark sadece gördükleri ve elde ettikleri ile kalırsa, eksiktir insan için.
Tamamlanmak, insanın kendisinin ve eylemlerinin farkındalığının, görünmeyen kaynağını araması ve bulması ile sağlanır.
Ancak o zaman insan kendini tam anlamıyla bilir ve tanır.
.
Kendinin farkında olarak yaşamak.
Varoluş sınır tanımaz, insandan, insan ile birlikte ortaya koyacaklarına.
.
Yarı örtülü bir farkındalık ise, perde gibidir insan ve varoluş arasında.
Yaptığını neden yaptığını bilmeden, dışarıya göre şekillenen “canım öyle istiyor” diyen bir yaşam, içeriye göre şekillenen “içimden öyle geldi” diyen bir yaşam.
Eylemlerin gerçek sorumluluğu ancak tam anlamıyla eylemin kaynağı bildindiğinde alınabilir. Aksi halde hem kolay hem de zordur sözde sorumluluğu dışarıya ya da içeriye vermek. Özenerek, imrenerek, kıskanarak bir yaşam inşa etmek, vicdanın ya da şeytanın dürtüsüyle bir yaşam sürdürmek.
Varoluş özenir, imrenir ya da kıskanır mı?
Varoluş vicdani ya da şeytani dürtüyle hareket eder mi?
Nedir varoluşun özü?
.
.

Taş, bitki, hayvan dünyasından sonra insan dünyasına adım atan varoluş için yolculuk bitmiş midir?
Formsuzluk âlemi ile form âleminin son buluşma noktası insan mıdır?
İki ayağı üstünde durup, kendine bir yaşam ve medeniyetler kuran insan yürüdüğü yolun her adımında aynı insan mıdır?
Dönüp de geriye baktığında, bir mağaranın duvarına çizdiği resmi neden, niçin yaptığını bilemeyen, kendini hatırlamayan insan, ileriye baktığında aynı insan mı olacaktır?
.
İnsanın tek yapabileceği, kozasından çıkan kelebek gibi, her seferinde kendi kozasını fark edip, çaba göstererek kendini içine kapattığı bir cins hapishane ev olan yaşam alanından çıkmak ve kendini yeniden yaratmaktır.
Her seferinde yeni bir kelebek olup, kozanın kısıtlayıcı ve ağır dünyasından, hafif ve özgür bir dünyaya geçmek.
Matruşka bebekleri gibi her seferinde kendini yeniden doğurmak, bitmek bilmeyen bir değişim, dönüşüm merdiveninde basamak basamak ilerlemek.
Farkındalığın sınırsız kaynağından her seferinde bir yudum su içmek, her seferinde biraz daha canlanmak.
.
Yaşamak, canlı olmak, gerçekten canlı, uyanık, farkında olmak.
Şimdi elinde ne varsa onunla var olmak, yine de bilmek, henüz elinde olmayan bir varoluşun hakikatini.
.
.
Bugün, kendimize bir soru soralım ve üzerine biraz düşünelim…
“Varoluşun özü nedir?“
.
Şimdi insan olan ‘ben‘, bilebildiğim ve anlayabildiğim kadar yakınım varoluşa.
Ve farkındayım, henüz uzak olduğum ve bilmediğim bir âlemin varlığının.
Ben ona bir adım yaklaştıkça bana yüzünü dönen ve kendisini gösteren yaşamın.
Ve ben arkamı döndükçe sabırla yüzümü kendisine çevirmemi bekleyenin.
.
.

Bahçede uzanmış gözlerim kapalı dinleniyorum…
Gözlerim kapalı olsa da güneş ışığının değişken aydınlığını hâlâ görebiliyorum. –Tuhaf bir şekilde içerisi dışarıdan daha aydınlık.-
Yaprakların arasından geçip yüzüme ulaşan gölge ve ışık oyunları durmaksızın devam ediyor.
Tenimde hafif esintiyi hissedebiliyorum.
Kuşların sesi, uzaktan gelen şehir sesi, bir anlığına belirip sonra kaybolan bir inşaat makinesi, tekrar kumruların sohbeti…
Sessizlik…
Kulağımda bir arka fon sesi belli belirsiz… Belki bir yerde bir evren yaratılıyor…
Bir kanat çırpışı…
Bedenin dinginliğe teslimiyeti…
.
