Ebâbil

Elem tera... Görmedin mi?

O dev cüsseleriyle büyüklük taslayanların hâlini…

Gördün aslında onlarca örneğini…

Kurumuş çamurdan bir taş parçası alt üst etti bütün hırslarını ve varlıklarını…

.

Kâbe, hakikatin merkezi, bedenin kalbi, insanın gönül mekânı…

Kâbe’yi ele geçirmek için yola çıkan fil ordusu, dünya yaşamında açgözlülüğe kapılmış olan benlik ögeleri, güç, ünvan, mevki ya da kazanç arzusu ile insanın yaşamını işagal eden hırsların birleşmiş gücü…

Fil, insana güç verir gibi gözükürken aslında ağırlık verendir…

.

Her ne kadar uzaktan devasa ve kuvvetli gözükse de, görüntüde sahip oldukları yanıltıcıdır.

İnsan, hayatı talim edip yaşamı öğrenir.

Öğrenir ki, gururla başını yukarda tutmak isterken katılaşır boynu eğilmez olur, isteklerinin, hırslarının, açgözlülüğün bedeli ise ağırdır, omuzlarına yüklenen, belini inciten bir yüktür bitmek bilmeyen arzular, bir sonraki hedefler, sahiplenilen kimlikler.

Her bir kazanç daha gösterişli kılsa da görüneni, aldatıcıdır bu güç, yanıltır doğru yolda yürümek isteyeni.

.

Benliğin insana vereceği kazanç olanca ağırlığıyla insanın üstüne çöker.

Hakikat ise, insanın kalbindeki ağırlığı kaldıracak tek çaredir.

Fil ordusuna karşı ebâbil kuşları… Ağırlığa karşı hafiflik…

.

Kuşlar, filleri –o devasa gövdeleri-, ağızları ile taşıdıkları kuru çamur parçaları ile alt ederler.

Taş haline gelmiş çamur, benliğe kendi silahıyla saldırmak gibidir.

Her bir parça ağızdan çıkan söz misali irsâl eder hakikati.

Kendi gerçeğiyle yüzleşir insan…

Anlar ki, içinde su olmayan toprak, yaşam veren suya, hayat veren bilgiye sahip olmayan insan gibidir.

Âdem’in su ile hayat bulmuş olan toprak bedeni, susuz kaldığında değersiz bir taş parçasına dönüşür.

.

Aslında ne kadar güçsüz ve kırılgandır -bir tek ruhun can verdiği- bu beden…

.

Cehalet değil midir insanı kendi hakikatine uzak tutan?..

Tek çare sıkı sıkıya kapanmış olan gözleri açmaktadır.

Elem tera… Görmedin mi?

Görmüş olmalısın…

Hakikat karşısında, kim olursa olsun, içi boş, kırılıp ezilmiş ekin gibi, başını dik tutamaz hale gelir.

.

.

.

Hayatı deneyimlemek, yaşamı öğrenmek örselenmeden olmuyor…

İnsan ne kadar korumaya çalışırsa çalışsın, beden kendisini hep hatırlatıyor, “Ben, topraktan geldim, toprağa dönecek olanım.”

Öyle ise, nedir insanı bu yaşamda gerçekten güçlü kılan?

Duymuştur herkes, bir anda o çelimsiz gibi gözüken bedenin kendini aşıp dağları devirdiğini, nice canları kurtardığını, geçilmez kapıları açtığını.

Hikâye midir bunca anlatılan? Yoksa hakikat mi?

İnsan yaşamadan nasıl bilebilir?

Nedir insana bütün engelleri aştıran, korkuları dindiren, yaşama bağlı kılan?

.

Yere konmadan yaşayan ebâbil kuşları…

Yeryüzüne değil gökyüzüne ait olan.

Bir avuç kadar bedenleriyle koca fil ordusunu alt eden.

Kâbe’nin koruyucusu.

İşaret eder ki, kalbin mekânı, sevginin evi, yükseklere emanettir.

.

Belki de o yüzden zordur sevgiye dokunmak bu dünyada, hiç durmadan uçan bir kuşun kanadında olmadıkça.

.

Leave a comment