Kusurlu Peygamberler

İnsanın içinde kusursuzluk için duyulan derin bir özlem var…

Yaşamın mükemmel olmasını arzulayan bir özlem…

.

Hâlbuki düzeltecek ne çok şey var yaşamda… kusursuzluğu arayan insan için.

.

Gözlerini kendisine çevirdiğinde, şaçı, başı, kıyafetleri –kolay belki bunları değiştirmek– ama yetmez, boyu, kilosu, bedeni –hele bir de bütünü bir yana bırakıp parçalara indiğinde-…

Dışını bırakıp içine geçtiğinde, düşünceleri, duyguları, huyları, alışkanlıkları –üstelik bir de sıkıntı veriyorlarsa-, ne çok şey vardır değiştirecek insanın kendisinde.

Gözlerini dışarıya çevirdiğinde, evinde, eşyalarında, mahallesinde, şehrinde, ülkesinde –sınır gittikçe açılır– dünyanın düzeninde ne çok şey vardır düzeltecek…

Üstelik bir de diğerlerine çevirdiyse gözlerini, herkes kusurludur, kiminin tipi, boyu posu, kiminin huyu suyu –bir şey tamam olsa diğer bir şey kusurludur mutlaka– bir ömür geçse yetmez hepsini düzeltmeye.

.

Kusursuzu arayan insan, aradığını yanında olmayan, hayalinde var olanda bulabilir ancak.

.

Efsanelerde anlatılan kahramanlardır kusursuz olan.

Tarihe adını yazmış olan cesur, akıllı, güzel insanlardır kusursuz olan.

Bilge olan, insanlığa ışık tutmuş olanlardır kusursuz olan.

En kusursuzu ise yaratıcının mesajını taşımaya muktedir olanlardır.

Kusurluların arasından itina ile seçilmiştir onlar.

Kusursuzdur peygamberler insan için.

Gerçekten de öyle midir?

Yaşam için bir farkı var mıdır kusurlu olanın ve kusursuz olanın?

Yaşamda mutlak kusursuzluk var mıdır?

İnsan bulacak mıdır aradığını? Dinecek midir içindeki derin özlem?

Varlığın birliğinde, ne biri ne diğeri ayrı olmadığında, hem biri hem diğeri bütün olduğunda belki de aramaktansa anlamaktır önemli olan…

Hakk ile halk oluyorsa insanın dünyası, kusurların da kusursuzluğun da kaynağı aynı yer değil midir aslında…

İnsan, tüm bu arayışı içerisinde bir gün fark eder ki, barışa ve huzura ihtiyacı vardır en çok.

İçindeki eleştiriyi, çekişmeyi, dışlamayı, yok etme arzusunu bırakıp kabullenmeye, anlamaya, hoş görmeye, her şeyin yerini bilmeye ihtiyacı vardır.

Okula giden çocuklar gibi, öğrenmesi için önünde açıp okuyacağı bir kitap vardır herkesin. Kendi yaşamının kitabı.

Kitap, –okusa da okumasa da– açıktır insanın önünde.

Ne zaman ki kitabını fark eder insan, eline alır –yaşamını-, okumaya başlar kendisine anlatılanı.

Ve bazen de yazar birisi kitabını –yaşamını-, kendine aktarılan ve öğretilen doğru yolu.

Kimi şimdi öğrencidir, kimi artık hem öğrenci hem öğretmendir bu hayatta.

Her bir kitaptan çıkarılacak bir ders vardır mutlaka ama, insanın asıl kitabı kendine verilen kitaptır bu yaşamda.

Bu yüzden, vakti geldiğinde dışarıya kapanmalıdır kulaklar bir ân’lığına, ki duyabilsin içinden yükselen sesi.

O ân’ı fark edebilirse insan, fark edebilirse ve izin verirse o kaynaktan gelen safi sesin sözlerine, yeniden doğabilir yaşama…

yeni bir yaşama

.

bakireden doğan…

dışarıdan hiçbir bilginin döllemediği,

hiç bir söz ile kirlenmemiş olandan

dünyaya gelen...

bakir olan kaynaktan,

ne doğmuş ne doğurulmuş olan

kendi içinden

kendi hakikâtini açığa çıkaran…

saf, temiz, özgün ve bütün

sadece bana ait olan,

her şeyiyle yaşam olan…

.

.

.

Yaşamın dengesinde kusur ve kusursuzluk bütünler birbirini.

Bir ân gelir birini seyreder bir ân gelir ötekini seyreder insan.

Hem kusurlu hem kusursuzdur yaşam ve yaşama ait olan.

.

Ve bir gün öyle bir göze sahip olur ki,

tüm perdeleri kalkar,

her şeyi olduğu gibi yerli yerinde,

kendi gerçeğini gözlerinin önünde,

apaçık aşikâr görebilir insan…

Leave a comment