Medeniyet

Dağlık bölgede avlanmaya çıkmış iki avcı, belki aynı avın peşine düştükleri belki de sadece rekabet ya da öncesine ait bir düşmanlık sebebiyle, diğer bir grup avcının saldırısına uğrarlar.

Kalabalık olan grup sadece iki kişi olan avcıları kolayca kuşatır ve üstün gelir. Aldıkları yaraların ve saldırının şiddeti ile avcılar ellerindeki avı ya da muhtemel avları geride bırakarak canlarını kurtarmak için kaçarlar.

Dağın sarp yamaçları her ne kadar gizlenmeyi mümkün kılsa da yaşamak için aşılması zor engellere sahiptir. Yaralı arkadaşını bir süre sırtında taşıyan avcı en sonunda onu bırakmak zorunda kalır. Dağa ve kaderin ellerine emanet ettiği yaralı arkadaşı, yanında silahları, kendisine bir süre yetecek yiyecek ile birlikte şimdi yalnızdır…

.

Binlerce yıl öncesinden gelen bir hikâye…

Hikâyenin devamının nasıl olduğunu bilemiyoruz. Bugün bulunan sadece o gün yaralanmış olan avcının bedeni. Bu beden, bize binlerce yıl önce yaşanmış olan bu ân’ın olası hikâyesini anlatıyor. Günümüzün teknolojisi ve analiz metodları ile yaşını, boyunu, kilosunu, en son ne yediğini, nerede yaşadığını, hastalıklarını, yaşam tarzını ve buna benzer onlarca bulguyu ortaya çıkarabiliyoruz. DNA yapısı, genetiği, soy ağacı bile tespit edilebiliyor. Yüzü, bedeni yeniden canlandırılabiliyor.

Bulgular elde tutulur gerçekleri gösterirken geri kalanını kendimize göre tamamlamak zorundayız. Yaralı arkadaşını taşıyan diğer avcı ile aralarında geçen konuşmayı bilemeyiz. Kendi yaşamına dair düşündüklerini, hissettiklerini de bilemeyiz…

.

.

Bir dönemin saygın bir antropoloğunun, ‘Medeniyetin ilk göstergesi nedir?‘ sorusunu, ‘Kırık bir kemiğin tedavi ve bakım ile iyileşmiş olmasıdır‘ diye yanıtladığı anlatılır. Soru ve yanıt yazılı olarak kayıtlı olmasa ve gerçek olmasa bile bu cümle üzerine düşünebiliriz…

Bir diğer insana, bir diğer canlıya kendine gösterdiğin önem kadar önem vermek ve iyi halde olabilmesi için çaba göstermek...

.

Medeniyet, toplulukların birarada yaşadıkları yerleşik yapılar ve yaşam alanları ile birlikte ortaya çıkar. Uygarlık ya da kültür anlamlarını içerir. Bu alan bir şehir ya da daha kapsamlı olarak bir ülke olabilir.

Bu ortak yaşam alanı içerisinde yer alanlar, maddi ve manevi gelişimlerini birlikte gerçekleştirir, birlikte düşünce, sanat, bilim ve teknoloji ürünleri ortaya çıkararak yaşam kalitelerini ileriye taşırlar.

Gelişim ilerledikçe, sosyal, psikolojik, siyasal, ekonomik ve benzeri unsurların eklenmesi medeniyet kapsamını genişletmiş ve genişletmekte. Yine de özde aynı çıkış noktası duruyor:

Birey olmak ancak birlikteyken daha güçlü olarak kendini geliştirmek.

.

.

Tarih ise bize bu birlikteliklerin hiç de kolay olmadığını gösteriyor.

Eğer bir grup kendi içinde birleşebilirse kendini dışarıya karşı koruması ve bütünlüğünü elinde tutması gerekiyor. Dışarıya karşı bütünlüğü ve korunmayı sağladığında da bu sefer içte ortaya çıkan çatışmaları ve bölünmeleri yönetebilmek gerekiyor.

Oysa, ülke ve şehir yaşantıları içerisinde alt birimlere indiğimizde göreceğimiz aile yapısında bile barışçıl ve uzlaşmacı bir ortam bulmak her zaman mümkün değil.

Bugün, en basit örnekte ortak yaşam alanı olan haneler, apartmanlar, siteler, mahalleler gibi nisbeten küçük sınırların içerisinde birarada olan bireyler dahi pek de medenî sayılamayacak bir yaşam tarzı sürdürüyor olabiliyorlar.

.

Binlerce yıl geçmesine, modernleşip bilgi alanında ilerlememize, teknolojimize ve artan yaşam kalitemize rağmen nedir bizi gerçekten özde medenî olmaktan alıkoyan?

Kalabalık bir şehrin içerisinde biraz tenha bir yerde ya da akşam karanlığında içi rahat yürüyememek, tanımadığı bir kişinin yanında güvensiz hissetmek, mal ve can güvenliğini, asayişi, otoriter güvenlik güçlerinin göz korkutması ile sağlamak, geçim derdinde olmak, hayatta kalmaya, sağlığını korumaya çalışmak, yaşlıları ve çocukları, fiziksel olarak gücü zayıf olanları, kırılgan ve içe dönük yapıdakileri, hatta kendi yakınlarını, aile bireylerini, arkadaşlarını anlayamamak, anlayamadıklarına yer bulamamak veya eşdeğer görmemek, güçlü olmayı, fiziksel güç, maddi güç, ezici güç, yok edici güç zannetmek…

Hâlâ fark edip geliştireceğimiz çok şeyin olduğunu işaret ediyor.

.

Dağda arkadaşını sırtında güvenli bir yere taşıyan avcı içsel bazı değerlere sahipti. Her ne kadar çaresizlik bir yerde arkadaşını yalnız bırakmasına sebep olmuş olsa da, biliyoruz ki, binlerce yıl önce belki de insanın kendi gelişimindeki en önemli adım diğer canlılara, doğaya, yaşama verdiği değerle başlamıştı.

.

İnsan için gelişim hem içe hem de dışa yöneliktir.

Tıpkı bir bacak diğerinden kısa olduğunda dengeli yürünemeyeceği gibi, insan birinden diğerini eksik bıraktığında dengeli bir yaşama sahip olamaz.

Günlük hayatın kalitesini artıracak keşifler, ekonomik atılımlar, bilimsel araştırmalar her ne olursa olsun, insan dışsal değerlerine benzer kendi içsel değerlerini ortaya çıkarmadığı sürece medenî olmayı başaramayacak.

Birliktelik aslında insan için bir kolaylık. İnsana ait ortak değerler biraraya geldiklerinde daha kolay görülebiliyor. Birbirlerine gösterdikleri anlayış, sevgi, saygı, hürmet, merhamet, şefkat, paylaşım, takdir, destek gibi değerler sadece bir diğeri olduğunda varlığını ya da yokluğunu hissettiriyor. Birlikteyken daha güçlü olmak bu değerleri ortak bir şekilde sahiplenip açığa çıkarmakla gerçekleşiyor.

Birlikteyken hâlâ bir birey olmak ise insanın sadece kendine ait değerlerini bulmasına bağlı. Her bireyin farklı ve özgün yaratıldığı bu dünya düzeninde, birliktelik halindeyken bir olmaya değer vermeye bağlı…

.

.

İnsan varoluş programı içerisinde en başta kendini korumayı ve kendini geliştirmeyi öğrenir. Halbuki bu program, kendini sevmeyi ve kendine saygı duymayı da içerir.

O yüzden insanlık tarihine baktığımızda, bazen hemen bazen de biraz geç olsa da, değişmez bir şekilde insanın içsel uyanışına şahit oluyoruz. Tarih boyunca, kendini cehaletten, esaretten, zulümden kurtarmak için ilk adımı atan birileri hep olmuş. Ve bu birileri kendileriyle beraber, birlikte yürüyecek diğerlerini de daha aydınlık günlere yönlendirmişler.

.

Civis ve civitas, insan ve şehirdir. İnsanın kendine ait ilk şehri kendi bedenidir.

Civilitas, yani kurulacak ilk medeniyet insanın kendi beldesindedir.

Kendi medeniyetini kuran her birey kendi emin beldesine kavuşur.

Her medenî birey, bir diğeri için açılan kapı, güven verici, aydınlatıcı, yol gösterici olur.

Huzur ve refah olmadan gelişim hep kısır kalacaktır insan için.

Bahar çiçeklerinin açabilmesi için kış gereklidir yine de güneşin ışıkları, sıcaklığı ve yaşam enerjisi olmadan yeşermez ağaçların dalları.

Sadece kendi dünyasını yüceltmek ve var etmek isteyen zihin kapıları kapalı bir şehre benzer. Yaşam ise insanın öğrenmesini ister.

Ben ve biz’in aynı bütünün farklı yüzleri olduğunu…

Tek bir kaynaktan doğar,

Kuşatır kolları tüm var olanı,

Ayrı değildir her şey tek olan şeyden,

Mümkün değildir bölmek bütün olanı,

Hem yoktur hem de vardır karanlık,

Gözlerini kaparsan kaybolur,

Gözlerini açarsan ordadır,

Işık.

.

.

.

Leave a comment