Yaşamı Kutlamak

Zamanın varlığını nasıl biliyoruz?

Peki, ya mekânın?

Eğer saatler ve takvimler olmasaydı zaman var olur muydu?

Gözlerinizi kapatıp derin bir karanlığa daldığınızda mekân var olur mu?

Peki ya insan… Yaşamını üzerine inşa ettiği bu iki zemini ortadan kaldırdığında, insan nasıl var olur?

.

.

Bahçede uzanmış gözlerim kapalı dinleniyorum…

Gözlerim kapalı olsa da güneş ışığının değişken aydınlığını hâlâ görebiliyorum. –Tuhaf bir şekilde içerisi dışarıdan daha aydınlık.-

Yaprakların arasından geçip yüzüme ulaşan gölge ve ışık oyunları durmaksızın devam ediyor.

Tenimde hafif esintiyi hissedebiliyorum.

Kuşların sesi, uzaktan gelen şehir sesi, bir anlığına belirip sonra kaybolan bir inşaat makinesi, tekrar kumruların sohbeti…

Sessizlik…

Kulağımda bir arka fon sesi belli belirsiz… Belki bir yerde bir evren yaratılıyor…

Bir kanat çırpışı…

Bedenin dinginliğe teslimiyeti…

.

Ansızın bir düşünce beliriyor, ‘Saat kaç oldu?

Ne kadar bir süredir bu halde olduğumu ölçmem çok zor, emin olmak için saate bakmalıyım. Ama aslında öncesinde de bakmış olmalıydım. Saat olmasa nasıl bilebilirim ki dakikaları, zamanı ve de takvimler olmasa günleri, ayları, yılları.

Dışsal saat yaşamı organize etmeme yardımcı oluyor. Oysa bir de içsel saatim var. Sabah kalkmama yardım eden, akşam dinlenme vaktimin geldiğini bana söyleyen. Bir işe başlama enerjimin hazır olduğunu bildiren ve belki de beklemem gerektiğini uyaran.

Ancak dışsal saate önem vermeye başladığımda içsel olan sanki buna saygı gösterirmişçesine suskunlaşıyor…

.

.

İnsan için zaman kavramı nasıl ortaya çıktı bilmemiz mümkün değil. Kadim uygarlıkların sahip olduğu takvimleri ve saatleri, hatta astronomik yapıları, tapınakları bulduğumuzda toplum içinde birlikte yaşayan insanların zamanı kullandığını öğreniyoruz yine de yaşamlarını nasıl etkilediğini tam olarak öğrenmemiz imkânsız.

Bizim uygarlığımız içinse zaman önemli. Saniyeleri ve saliseleri ölçmeye başladığınızda, her objeye bir saat eklediğinizde, evinizde, odalarınızda, kolunuzda, telefonunuzda birer saat olduğunda, okuduğunuz okulun, çalışma hayatınızın, emekliliğinizin süresini hesapladığınızda, her yıl yeni yaşınızı kutlayıp ortalama ömür ile karşılaştırdığınızda daha bir keskin ve kuvvetli olmaya başlıyor zamanın etkisi.

Bugün her şeyin ucunun ince bir iplikle bağlı olduğu zaman gerçekten var mı sorusu bile akıl dışı geliyor. Olmaması mümkün mü?

.

.

İnsan kendisi için formüle edilmiş bir yaşam programı içerisinde yaşadığında çoğu şeyi kendisine söylendiği gibi ve düşünmeden kabul eder.

Her günün birbirinin aynı olduğu, okul ve iş saatlerinin sabah dokuz akşam beş arasına yerleştirildiği, öğle yemeğinin oniki, yatma saatinin onbir olduğu ideal ve sıradan bir gün düzeninde sabah onda kalkmak bir lüks, öğle yemeğini uzatmak bir tatil, akşam işten erken çıkmak bir ödül, geç çıkmak ise bir ceza, uyumaya direnmek ve geceyi uzatmaya çalışmak bir cins hakimiyet olduğunda zamanın gerçekten var olup olmadığını düşünmeye zaten pek de vakit kalmıyor.

.

İkibin yılının başında, çalıştığım kurumsal şirkette gözlerimin sürekli kol saatimde olduğunu fark ettiğimde, bir gün nedense aniden saat takmama kararı aldım. Güzel saatler koleksiyonumu bir kenara kaldırdım ve kol bileklerimi bu süslü kelepçelerden özgürleştirdim. Ama zihnimin organizasyon ve dakiklik özlemi halen mevcuttu. Bu sefer kendimi ara ara saati sorarken ya da görebildiğim diğer saatlere bakarken buldum. Yine de kararım değişmedi.

Sonra yavaşça içimde ortaya çıkan bir değişiklik hissettim. İçsel saatim devreye girmişti. Her ne kadar buna anlaşılır olması için içsel saat desem de aslında bu bir saat değil. Bu bir cins bedenle ve yaşamla uyumlanma haliydi.

.

Bugün bahçenin dinginliğinde uzanmış yaşamı dinlerken aslında zaman olarak adlandırdığımız şeyin sadece değişim ve dönüşüm olduğunu görüyorum.

Bildiğimiz zaman aslında yok ve hiç var olmadı.

Sadece zihnin kullandığı bir araç gereğinden fazla önem kazanmış bir şekilde hayata hükmetmeye başladı. Bilimin dahi tartışma konusu olan ‘Zaman var mı yoksa bir illüzyon mu?‘ sorusu, elde tutulamayan bu ögenin varlığının gerçekten de henüz ispatlanmamış olduğunu gösteriyor.

Sorunun yanıtını yaşamın içinde bulabilmek içinse soruyu yaşama sormak gerekli.

Yaşam zamana sahip midir?

.

Bilimsel olarak evrenin yaşını hesaplayabilsek bile varoluşun gerçek doğasını ve yapısını tam anlamıyla bilemiyoruz. Her şeyin nasıl başladığı ve nasıl sonlanacağı üzerine teoriler üretilse de yeni bilgiler ışığında mevcut bilgiler ve doğru kabul edilenler değişiyor.

Dinî öğretiler ise ezelî ve ebedî olandan bahsediyor. Sonsuz ve sınırsız olandan. Öncesi ve sonrası olmayan, hep var olan, kendisi doğmamış olmakla birlikte her şeyi doğurandan…

Bu akılalmaz ve devasa sisteme ister bilimsel ister dinsel gözlerle bakalım hep yeni bir şeyler göreceğiz ve gördüğümüz bizi şaşırtmaya devam edecek. Hayret keşiflerin motivasyonu olsa da, haşyet anlayışın zevkidir. İnsan yanıtı dışarıda değil de içeride bulduğunda hayret geride kalır, huşû ve haşyet yerini alır.

.

Her iki gözlüğü de çıkarıp sadece kendi gözleriyle baktığında insan ne görecektir?

.

Zamanın düz çizgisi, çift yönlü bir ok gibi, geçmiş ve geleceği işaret eder. Zaman kendi çizgisinde hem geriye hem de ileriye doğru hareket eder. Zihinde… Şimdi dediğimiz an ise en küçük birimine indiğimizde neredeyse yoktur. Siz yakaladım dediğinizde çoktan geçmiş olmuştur.

Göremediğimiz ve elde tutamadığımız zamana biraz daha dikkatli baktığımızda göreceğimiz salt mevcudiyet ve yalın harekettir. Zaman göstergesi ya da etkileri dediğimiz şeyler mevcudiyet üzerinde bu harekete bağlı değişimler ve dönüşümler silsilesidir.

Zamana insan zihni sahiptir. Yaşamın sahip olduğu ise zaman değil, ritimdir.

Yaşamın ritmi, kalp atışında, nefes alış ve verişte, güneşin doğuşu ve batışında, kuşların kanat çırpışında, dalgaların kıyıya vuruşunda, çiçeklerin açışında, mevsimlerin geçişinde, bedenin değişiminde, eşyanın yıpranışında, güçlü olanın zayıflayıp zayıf olanın güçlenişinde, belirip kaybolan, yükselip alçalan, açılıp kapanan, yayılıp toplanan her şeydedir.

Yaşam, içsel doğuşlarıyla kendi bestesini yapan, hem yöneten hem de icra eden bir orkestra, hem çalan hem de dinleyen bir sistem bütünüdür.

Yaşamın ritmi sadece müzikle ve seslerle değil, görüntülerle, hislerle gerçekleştirir kendini. Kimi yerde söz olur, şiir olur, kimi yerde dans olur, şarkı olur, kimi yerde sayılar, altın oranlar, formüller olur. Canlı cansız her bir varlığı farklı frekanslarda, farklı çeşitler ve kalıplarda, farklı baskınlık ve çekiniklikte ortaya çıkarır.

.

Ritim, düzen ve uyum sahibidir. Kaosun dönüştüğü yaşamın sistemidir.

İnsan yaşamı anlamak ve yaşamla uyumlanmak istediğinde rehberi yaşamın ritmini dinlemektir.

Yaşamın ritmi varoluştur.

İtici bir gücün ortaya çıkardığı sonsuz ve sayısız etki, harekettir. Görünmeyen bir enerjinin tek bir noktadan başlayıp genişlemesi, yayılması, değişmesi, görünür hale geçip varlıklara dönüşmesidir.

Her varlık kendi ritmi ile yaşama doğar. Bazıları benzer ve uyumludur, bazıları ise farklı ve uyumsuz. Bazen yaşam ile uyumlu bazen de uyumsuz, her varlık kendi ritmi ile kendi yaşam öyküsünü yazar.

İnsan, kendini ve yaşamı dinlemeyi bilmediğinde, sebebini anlayamadığı, bir dalgalanıp bir durulan deniz misali değişen olayların içerisinde şikayet ya da memnuniyetle sürdürür yaşamını. Memnuniyet güzeldir güzel olmasına da insan içte bilir yaşamın değişken olduğunu ve hiçbir şeyin kalıcı olmadığını. Yarın dediğinin bir garantisi olmadığını bilir yine de yarına sahip çıkmaya çalışır zihninin zamana dair planlarıyla.

Oysa bildiği zaman yoktur yaşamda.

Yaşam kendisine kulak vermesini ister insanın. Bazı günler yağmurlu olacak der, sığınacak bir dam bul şiddetliyse, bazı günler ise güneşli olacak, çık alabildiğince doldur içine sıcaklığı ve aydınlığı.

Yaşam herkese eşit sunar sahip olduklarını. Herkesin kalıbı ve kabı ise farklıdır almak için. Kimini korkutan yağmur kimine serinlik verir, kimini ısıtan güneş kimini yakıp kavurur.

Öyle ise, her ikisini de öğrenmesi gerekir insanın.

Hem yaşamın ritmini hem de kendi ritmini. Uyum ancak birbirlerini anladıklarında oluşur. İnsan bir yandan dinlerken bir yandan da konuşmayı öğrenmelidir yaşamla. Sözcükler olmadan kendini anlatabilmek için öğrenmelidir yaşamın dilini en başta.

.

.

Gökyüzü ve yeryüzü arasında köprüdür insanın bedeni.

Gökyüzündeki yıldızların hizalanması gibidir yeryüzünde insanın bedeninde yıldızlarının hizalanması.

Uyum aynı ritimle hareket etmektir.

Ne zamanın ne de mekânın gerçek olmadığı bir gerçeklikte var olmaktır birlikte.

İzin vermektir yaşamın kendini gerçekleştirmesine.

İzin vermektir kendi yaşamını gerçekleştirmeye.

.

.

Kadim kültürlerde doğacak çocukların yıldız haritalarına bakılırdı yaşamlarının nasıl olacağını bilebilmek için. Gençlerin evlenmeden önce yıldız haritaları karşılaştırılırdı uzun ve güzel bir beraberlik için. Ülkelerin yıldızlarına bakılırdı savaşta galibiyet için…

Aslında yıldızlar yaşamın ritmini anlatırdı kendi dillerinde. Uyumu ve uyumsuzluğu işaret ederdi henüz yaşamı okumayı bilmeyenlere.

İnsan ya yıldızlara bağlı yaşar, zamanın ve mekânın içinde ya da zamanın ve mekânın ötesinde yaşar, bilir ki hepsi kendi içinde.

Sonunda bütün kitaplar raflarda yerini alır, tek bir kitap kalır geriye kendi kitabını okumayı öğrenene.

Öğrenir insan zamansız, mekânsız var olmayı, boşlukta atılan adımların ritmini, hem birlikte hem yalnız dans etmeyi.

Ve kendisiyle dans edebilen herkes için değişir, neşe ve coşku içinde bir kutlamaya dönüşür yaşam.

.

.

.

“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.”
-Ahmet Hamdi Tanpınar

.

Leave a comment