Doğru Çaba Doğru Çabasızlık

İnsan ölünce neden hayatını sıkıntıya sokan bütün sorunlar çözülür?

Hayatın akışına engel olan insanın yönlendirme arzusu mudur?

Hiçbir müdahale olmadığında her şey kendine nasıl bir yol bulur?

Yolu açan aradan çekilen bir ‘kendine zihinsel varlık verme’ durumu mudur?

Öyleyse, ölmeden önce nasıl ölünür ki gerçekten yaşanabilsin…

.

.

.

Varoluşun aklı ve bilgisi kendisini varlıklar âlemi üzerinden yansıtır. Bu, bilincin her katmanından doğan bir yaratımdır. Varlıklar bilginin bir nevi suretlenmeleridir.

Tek bir kaynaktan doğmalarına rağmen mevcut her şeyin sureti ve sahip olduğu bilgi birbirinden farklıdır. Taşı oluşturan bilgi bitkiden, bitkininki hayvandan, hayvanınki insandan hem farklıdır hem de temelinde benzerdir. Aynı anne ve babanın farklı çocukları gibi.

İnsanın hamuru varoluştur. Bu hamur kâinatınki ile aynı hamurdur. ‘Yer ve Gök’ün birleşmesinden doğar İnsan‘. Varoluşun bilinçaltı ve bilinçüstü birleşir, insanda bilinç olarak kendini gösterir. İnsan -hepsini kendinde toplayan- isterse kendisi üzerinden kâinata yayılmış olan tüm bilgiyi bulabilir, bilebilir, anlamlandırabilir.

Varoluş benzeri içten dışa kabaran, kabardıkça genişleyen ve göze görünen bir yapıdadır insan. Hem görünen bir yapı hem de görüneni var eden görünmeyen bir enerji, fırının ateşinde pişen ekmek gibi, insana piştikçe yaşam katar, olgunluk katar, lezzet katar.

Bir istekle yola başlasa da ekmeğin macerası, çabanın ve çabasızlığın birlikte uyumlu yürüyüşüdür yolun devamı. İnsan kendi hamurunu yoğurdukça gösterir çabasını, mayalanması ise yaşama emanettir çabasız, fırına verecek olan çabasıdır insanın, pişmesi ise yaşama emanettir çabasız.

İnsan, yaşam yolunda adım adım yaratır kendini, öğrenir hangi vakit araya gireceğini hangi vakit aradan çekileceğini.

.

.

Yaşama doğuşa hazırlanırken anne karnında insanın bedeni aşama aşama şekillenir. İki hücrenin birleşmesinden yeni bir yapı ortaya çıkmıştır, bu canlı yapı kendi içinde bir bilgiye sahiptir ve bu bilgi sayesinde dış müdahale olmaksızın kendini yaratır.

Organlar, uzuvlar sırasıyla teker teker belirir, görünen şekil tamamlanır. Ancak, görünürde olan ve beden adı verilen bu yapı henüz potansiyeldir ve gerçek bir kişi değildir. Bağımsız bireyselliğin gerçekleşmediği ve farkındalığın uyku halinde olduğu bu aşamada bir cins duyarlılık olsa da bu refleks benzeridir.

.

Yaşama doğuşa hazırlanan insan bu görünen fiziksel bedenin yanı sıra görünmeyen bir bedene daha sahip olur. ‘İnsan bedeni yaşam enerji alanı‘ adı verilen bu latif beden, oluşan her yeni fiziksel masif bedenin eşsizliğini yaratan ve bireyselliğini veren özelliklerini getirir, bu özellikler insanın öz’üdür.

Doğum sonrasında insanın canlılığı sürdükçe görünmeyen bu beden görünen beden ile birlikte faaliyet gösterir. Adı üzerinde ‘yaşam enerji alanı‘ ölüm anına kadar fiziksel bedenle birleşiktir ve bu bedeni kontrol eder. Ölüm anı gerçekleştiğinde fiziksel bedenden ayrılır. Biz fiziksel bedene yerleşen ve fiziksel bedenden ayrılan bu enerji alanına ruh adı veririz.

Yaşam enerji alanının bedene yerleşimi merkez kanal adı verilen bir bölge üzerinden gerçekleşir, bedenden ayrılması da. Tek bir noktadan giriş yaparak merkez kanala yerleşip açılır ve nihayetinde ayrılırken yine merkez kanalda toplanır ve tek bir noktadan çıkış yapar. Sürdürülen yaşama bağlı olarak çıkışı aşağı bir seviyeye ya da yukarı bir seviyeye olabilir. Biz bu seviyelere cennet ya da cehennem diyoruz.

Organik bileşenler bütünü olan fiziksel bedenin kişisel özgün ‘ben‘liği ve neden sonuç ilişkilerini içeren ‘yaşam programı‘ bu alan vasıtasıyla etkinleşir. Her bebek doğduğu andan itibaren belirli bir karaktere sahiptir. Yine de, yaşam coşkusu ve neşesinin yüksek olduğu safiyet döneminde bütün çocuklar genel anlamda benzerdir. Her insan doğduğu andan itibaren bir kadere sahiptir. Kimimiz bu kaderin değişemeyeceğine, kimimiz değişebileceğine, kimimiz hiç var olmadığına, kimimiz ise var olup olmadığını bilemeyeceğimize inanır. Yine de, yaşamadan öğrenilemez bu sorunun cevabı.

Doğuştan gelen saflık baskınlığını ergenlik döneminde başlayan hormonal aktivitelerle birlikte yitirir, içsel bekaret bozulur. Öz’e ait yaşam programı tüm kapsamıyla devreye girer, yaşam deneyimleri ve öğrenimleriyle birlikte, insanın gerçek ‘ben’liği üzerine, zihin ‘ben‘ olarak adlandırdığı ikinci bir varlık yaratır, teklik yitirilir ve bu dönemde zihinsel varlık baskınlaşır.

.

İnsanın ‘şimdiki yaşam‘ olarak tanımladığımız mevcut hayata gelişi ve ayrılışı, beden aracılığıyla merkez bir noktadan açılma ve kapanma ile gerçekleşir. Tıpkı büyük patlama ile açılan kâinat gibi insan da kendi büyük patlaması ile açılır, genişler ve zamanı dolduğunda toplanır, kapanır. Bu yaşam, zihinsel varlığın ‘benim hayatım‘ olarak adlandırdığı yaşamdır.

Zaman ve mekân olarak algıladığımız yaşam süresinde ve içinde gerçekleşen bu açılma hayata genişleyerek yayılmadır. Boş olanın dolmaya izin vermesi gibi, yaşam insana imkân sağlar, potansiyel boşluğu içinden çıkardıkları ile doldurmaya başlar insan, doğduktan sonra kendine bir hayat inşa eder. Çevresi, işi, ailesi, arkadaşları, sahip oldukları, yaptıkları ve hayatına ait her şey, gökyüzünde gördüğümüz yıldızları, galaksileri, gezegenleri içeren kâinat benzeri, kendisine yarattığı alandır. Hayat, algıda zaman ve mekânın kademe kademe açılmasıyla yaşanır.

Bedenin içinde yer alan merkez nokta gibi, tüm bunların merkezinde insanın kendisi yer alır. Yaşamın açılması ve kapanması, insan için doğum ve ölüm olarak adlandırılan evrelerdir. Merkez nokta ise insanın âlem değiştirmek için kullandığı bir geçit kapısı gibidir. Yaşama doğarken girdiği, yaşamı bırakırken çıktığı bir kapı.

Kapıdan girip doğmak insan için bir değişim evresidir, bilinmeyen bir âlemden gelerek dünyaya gözlerini açar insan. Kapıdan çıkıp ölmek de bir değişim evresidir, bilinmeyen bir âleme taşır insanı. Kimimiz bunu var oluşun yok oluşu olarak tanımlar, kimimiz ise dünya âleminden ahiret âlemine göçmek olarak. Tanım her ne olursa olsun, doğum ve ölüm değişim demektir.

.

Ancak insan, kontrolü dışında gerçekleşen bu iki büyük değişimin dışında, yaşadığı hayatın içinde de bazen değişimi arzular. –Ya da değişim insanı arzular.– Her gün kıyafetlerini değiştirir, kullandığı eşyalarını, mobilyaların yerini değiştirmek ister, işini, evini, eşini, yaşadığı ülkeyi değiştirmek ister…

Hatta öyle bir noktaya gelir ki dışarıdakileri değil aslında kendisini değiştirmesi gerektiğini fark eder.

Kapının iyi ve güzel olana açılmasını ister.

Kurallar aynıdır, doğuma ve ölüme benzer şekilde gerçekleşir her değişim.

Merkez nokta, dönüşüm noktasıdır.

Dağınık olan değişim zamanında işlevsizdir. Bu ister düşünceler, duygular olsun, isterse hayata açılıp yayılmış olan düzeni olsun. Sahip olunan tüm güç merkeze toplanmalıdır ki büyük patlamayı gerçekleştirebilsin. Mevcut kâinat, mevcut yaşam, mevcut düzen yok olurken bir yenisi doğar.

Yine de, her değişim arzulanan olmayabilir.

Kapının yeri sabit değil değişkendir. Merkez noktanın nerede olduğu kapının açılacağı yeri ve yeni doğan âlemi belirler.

Cennet ya da cehennem benzeridir. Kapı, dünyevî arzuların girdabına da götürebilir insanı içsel huzuruna da…

.

İnsan,

Kapılardan geçerek ilerler yaşam yolunda.

Bedeni besleyip can veren kan damarları gibi,

Bütün yollar kalbe çıkar en sonunda.

Kalp orta noktadır,

Kalbin yolu orta yoldur.

Tüm kapıların anahtarı kalpte saklıdır.

Kalbe ulaşmayı başaran ayrıştırır,

İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, güzeli çirkini.

Hem ayrıştırır hem birleştirir.

Kalp, yaşamın dönüştüren gücüdür.

.

.

Hayatın evreleri, doğum, gelişim, yaşlanma ve ölüm adımları ile ilerlerken, insanın hayatında gerçekleşen her şey, yaşamın bir parçası olarak aynı evrelerden geçer.

Okula başlarsınız, öğrenirsiniz, okulun size verecekleri tamamlanır ve mezun olursunuz. İşe başlarsınız, çalışır yükselirsiniz, göreviniz tamamlanır ve emekli olursunuz. Aile ve arkadaşlar edinirsiniz, birlikte yaşamı paylaşırsınız, vakit dolduğunda vedalaşırsınız. Eviniz, eşyalarınız ne kadar iyi bakarsanız bakın yıpranır, eskir ve bozulur.

Yaşam verdiğini bir süre sonra geri alır.

İnsanın yaşadığı sorunlar ve sıkıntılar da aynı şekilde, ortaya çıkar ve vadeleri dolduğunda kaybolurlar.

Varoluş, nefes alıp vermek gibi açılıp kapanarak dönüşür, devamlılığını, tazeliğini ve canlılığını korur.

.

Bütün bunlar yaşamın gerçekleri iken, yaşamı tanımadığında, insan gereksiz yere müdahale etmeye meyillidir. Safiyet geri çekildikten sonra, gittikçe gelişen ve yerleşen insanın zihinsel varlığı, yaşamı ‘ben ve diğer herkes, her şey‘ olarak görmeye başlar. Baskın bir benlik hissi ile ikilik içerisinde insan kendisini varoluştan ayırır, duygu ve düşüncelerine kapılır, yorumlar yapar, zannettiklerine göre kararlar alır, sınırlı görüş açısı ile hayatı yönlendirir.

Oysa insandan beklenen, birlik halinde, çaba ve çabasızlık arasında bir denge kurmasıdır.

.

Yaşamı anlamak ve uyum içinde yaşamak, tarlasını süren çiftçinin toprağı, suyu ve havayı anlaması gibidir. Bereketli mahsül ancak doğru çaba ve doğru çabasızlıkla elde edilir. Çiftçi kendi duygu ve düşüncelerine göre erken ya da geç ekim yapar, zanlarına kapılıp az ya da çok su verir, sınırlı görüş açısı ile mevsimin her yıl geçirdiği değişimleri görmezden gelir ve belki de en önemlisi bencilce daha fazlasını arzular ve açgözlü davranırsa, elde edeceği şey ancak doğal döngüyü ve dengeyi bozmak, sıkıntılı ve sorunlu bir hasat olacaktır.

İnsan yaşam tarlasına ürünüyle birlikte bilmeden engeller ve problemler eken çiftçiye benzer.

Yaşamın akışında gerçekleşenleri, tarlasında kendi kontrolü dışında büyüyenleri kendisine engel veya problem olarak gösteren insanın kendi zihinsel varlığıdır. Bu varlık yaşamdan kendini ayırmış olması nedeniyle doğal dengeyi nasıl kuracağını bilemez. Bir kısırdöngüde, zihinsel varlık müdahale ettikçe insan için engel ve problemler çoğalır. İnsana sürekli telkinde bulunan bu varlık sessizleşmedikçe yaşamı olduğu gibi görmek zorlaşır.

Zihin ise hiç susmak istemez, bilir ki bir kez susarsa, insanın sadece kendi zihninde yarattıkları hayatta kalamaz. Ölüm tüm dertlerin çözümüdür. Zihinde kurgulanan benlik ve yaratımları öldüğünde insanın hayatını sıkıntıya sokan bütün sorunlar da çözülür.

Çözümü getiren yaşamın bizzat kendi dengesidir.

.

Yaşama teslim olmak, yaşamla bir ve uyumlu olmaktır. Mevcutta gerçekleşeni fark edebilmek, kabul edebilmek ve zihnin yorumları, müdahelesi olmadan doğru ve uygun adımı atmaktır. Yaşamın dengesini gözle görmek ise her zaman mümkün olmaz. Zamana ve mekâna yayılan bu denge ancak insan bütünü algılayabildiğinde kendini fark ettirir.

Açan her çiçek, kiminin besini, kiminin göz zevkidir, tahmin bile edemeyeceğimiz onlarca bağlantıda bir ağ örgüsünün içinde var olur. Bugün kötü ve olumsuz gözüken yarın için bir fırsattır ya da çok arzulanıp elde edilen külfetiyle gelmiştir. Kötüyü düzeltmek isterken belki de bilmeden iyi olana zarar verilir.

Göremediği yerde, insan büyük bir adım atmadan önce, karanlığın aydınlığa dönüşmesini, görmeyi ve anlamayı beklemesini bilmelidir.

Görüşü geniş olan ise, adım adım açacaktır gördüğü ufuğa kadar yaşamını.

.

Sözsüz bir sesleniş der ki;

Ne erken davran ne de çok fazla geç kal

Ne umutsuz ol ne de çok fazla umut eden

Ne sabırsız ol ne de çok fazla sabreden

Yaşamın tadı kararında olmak ister

Vazgeçmeden hayatından

Vazgeçmeni bekler

Zihninde kurduğun boş hayallerden

Zanlarının sımsıkı bağlarından

Özgür olmanı ister

Yaşamın rahminde

Kendini yaratım

Her gün durmaksızın devam eder

.

.

.

Leave a comment