Başkasının Mektubunu Okuma

Çocukluğumuzda öğretilen önemli görgü kurallarından biri, başkalarına ait özel eşyalara izinsiz dokunulmamasıdır.

Birisine ait odaya kapıyı çalmadan giremezsiniz.

Size ait olmayan bir eşyayı alıp kullanamazsınız. İzin alıp kullansanız bile aldığınız gibi iade etmeniz gerekir.

Diğer bir kişinin defterlerini, kitaplarını, özel notlarını karıştıramazsınız.

Duymanız istenmeyen bir sohbet, özel görüşülen bir konu varsa, kapalı kapılara kulaklarınızı yaslayıp duymaya çalışamazsınız.

Başkasına gelen bir mektubu, kapalı bir zarfı açıp okuyamazsınız.

.

.

İlk bakışta bunun, kişilerin özel hayatlarına olan saygıdan dolayı uyulması gereken ahlakî bir kural olduğunu düşünebiliriz.

Ancak bu, gerçekte, dışarıya yönelik bir konu değildir. Aslında, içeriye yönelik bir konudur.

Yaşam öğrenildikçe, insanı korumak için konulmuş bir kural olduğunu fark etmek gereklidir.

Senin hayatın sana, benim hayatım bana‘ aittir.

Ve ben, kendi hayatımı yaşayabilmek için, bana ait olmayan her şeyi dışarıda tutmakla yükümlüyüm.

.

.

İnsan, evine sadece sevdiği kişileri davet etmek ister. Yaşayacağı mekânı sevdiği, kendi elleriyle seçtiği eşyalarla süslemek ister. Giyeceği kıyafetleri, yiyeceği yemekleri, okuyacağı kitapları, arkadaşlarını, mesleğini, eşini, işini kendisi seçmek ister.

Bütün bunların kendi seçimi olmasını ister, yine de, başkalarının düşüncelerini alır kendi hayatına uygular, başkalarının arzularını beğenir kendisi için özenir, başkalarının duyguları ile heyecanlanır, öfkelenir, üzülür.

İnsan, iç âleminin kapısını açar, kendisine ait olmayan şeyleri tek tek içeri alır, kendi hayatıymış gibi yaşamaya çalışır.

Bugün o kadar kanıksadık ki bu durumu, sadece başkalarının hayatlarını seyretmek, nereye gittilerse biz de gidelim, ne yedilerse biz de yiyelim, ne giyiyorlarsa biz de giyelim istiyoruz.

‘Popüler’ denilen her şeyin bizim için olduğunu zannediyor, popüler olabilmek için bunların peşine düşüyoruz.

Oysa insan, biricik olan, tek başına özgün olan, eşsiz ve benzersiz yaratılan… idi.

İnsan bu hayatta her ne yaşayacak ve yapacaksa, kendisinde olan ve kendisinden doğan ile başlamak zorunda.

.

.

Size ait olmayan bir zarfı açtığınızı düşünün…

İçinde bir kitap var. Sizin sipariş etmediğiniz bir kitap… Belki varlığını bile bilmediğiniz, okumayı hiç düşünmediğiniz bir kitap.

Zarfı açtınız, kitabı aldınız, masanıza yerleştirdiniz. O artık sizin kitabınız gibi… Belki de birkaç gün sonra merak edip açacak, okumaya başlayacaksınız.

Ama o kitap size ait değil.

.

.

‘Her insana kendi kitabı verilmiştir.’

Kitabını açıp okuyacak olan kitabın sahibidir.

‘Her insan kapalı gönderilmiş bir mektuptur.’

Mektubu açıp okuması gereken sadece gönderildiği kişidir.

.

Bizler, masumane bir merakla ya da kendimizi keşfedememiş olmanın sıkıntısıyla, gözlerimizi bir başkasının hayatına çevirip kopya çekmeye başladığımız anda doğru yoldan çıkmış oluruz.

Çocukken özendiğiniz meslek belki de sizin işiniz değil.

Özenerek aldığınız bir eşya belki sadece birkaç kez kullanılacak.

Arkadaşınıza heves edip başladığınız bir hobi belki zevkten çok sıkıntı verecek.

Herkesin iştahla yediği yemek belki de sizi hasta edecek.

Bizler, yaşayabilmek için, nedense en zor olan o kolay yolu seçer, diğerlerine çeviririz gözlerimizi.

İçeride kaynayan pınarlarımızı keşfedip kendi suyumuzu içmektense, işlenip paketlenmiş albenili suları ararız.

Kendi hayatımıza paralel bir hayat sürdürür, yarın için beklentilerle, bugünü yaşamadan geçeriz.

Kendimizle dolamadığımızda içimizdeki sahte boşluk gittikçe büyür ele geçirir hayatımızı, boşa geçer günler, tüm yapılanlar boşunadır. Her şey boş gelir.

.

Halbuki gerçek boşluk var edendir.

Varoluş boş bir tuval üzerine yazar ve çizer tüm var olanı.

Varoluş kendini gerçekleştirir her bir kelimesiyle, yazdığı her bir satır, çizdiği her bir resimle.

Varoluş kendini keşfeder, kendini öğrenir, kendini hayata geçirir, yarattığı her bir varlıkla.

.

İnsan kapalı ve mühürlü zarfla yaşama gönderilmiş bir mektup gibidir.

Zarfın içindekini önce merak etmesi, açıp okumaya niyet etmesi gereklidir.

Ne tuhaftır ki, mektubu merak edip açan herkesin karşılaşacağı aynı şeydir.

Beyaz boş bir sayfa.

Varoluşun var eden gerçek boşluğunu sunan bir sayfa.

İnsanın kendi mektubunu kendisine yazması gereklidir.

Kalem elinde, her bir kelimesini seçerek, yaşamının kitabını sayfa sayfa tamamlaması beklenir.

Öyle bir dikkatle eğilmelidir ki önündeki boş sayfaya, kendisine ait olmayan hiçbir şeyi merak bile etmemelidir, kolayca yoldan çıkaracak olan.

İnsan için tek bir doğru yol vardır.

Kendi yolu.

.

Çocukluğunuzda size öğretilen her şeyi koyun bir kenara.

İdrak ettiğinizde, ‘başkasının mektubunu okuma’ diyen o tembihe de artık gerek yok.

Okunacak bir mektup yok dışarıda.

Özenilecek, imrenilecek bir yol yok dışarıda.

Bugün, şimdi, artık bu yaşam bir tek size ait.

Alın kalemi elinize, yaşamı anlatın kendinize.

.

.

İnsanın tek bir evi olur kendi evi,

Tek bir adresi olur kendi adresi,

Tek bir kimliği olur kendi kimliği.

.

Bilirim ki, bütün yazdıklarım bir tek kendim içindir.

Hepsi kendime gönderdiğim birer mektuptur.

Yazmaktan ve okumaktan zevk aldığım,

Kendimden kendime bir muhabbette, yaşam...

.

.

.

Leave a comment