Yaratıcının Bedeni

Yükseklerde gök henüz isimlendirilmemişken,
Ve aşağıda dünya henüz çağrılmamışken;
Boş ama, başlangıçta mevcut olan Absu, vücuda getiren onları,
Mummu ve Tiamat’ı hepsini vücuda doğuran o;
Birbirine karışmıştı suları.
Saz bitmemişti, bataklıklar ortaya çıkmamıştı.
Tanrıların hiçbiri vücuda gelmemişti,
Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti…

.

Enuma Eliş (Yükseklerdeyken) bugün daha bilinen adıyla Sümer “Yaradılış Destanı” kâinatın oluşumunu anlatırken başlangıçta mevcut olandan bahseder… Öncel olan. Hepsini vücuda getiren ancak henüz, kendisi boş olan…

Yaratım kaos ile başlar. Suları birbirine karışmış durumdadır. Ayrışımlar, farklılıklar gerçekleşmemiştir. Vücut kazanmayanın adı yoktur, kaderi de… Öncel olan yaratıcı bedenlenmeye başladığında, ilk ortaya çıkan ‘gök’ olur. Gökte oturanlara tanrılar denilir, isimlerini alırlar ve kaderleri belirlenir. Kader bir tablette yazılıdır, gerçekleşecek olan söylenmiştir. Yazılanlar değişmez ama, kader tabletleri verildikleri gibi geri de alınabilirler.

Kader tabletleriyle bir düzen sağlanmış olsa da, kaos düzenin içinde var olmaya devam eder. Gök halen değişimdedir. Kaos ile birlikte yaratım da devam eder… Göksel tanrılar kendi içlerinde anlaşmazlıklara düşerler. Güç ve otorite çarpışmaları yaşanır. Gençler ve yaşlılar karşı karşıya gelir. Düzenin sabit kalamayacağı anlaşılır. Değerler ve dengeler değişir. Yeni düzende, artık ‘yer’ yaratılmıştır. Tanrıların yerleri belirlenmiştir. Zafer sahibi olanlar yukarıdakiler, isyan edenler aşağıdakiler olarak adlandırılır.

Değer kaybedip tutsak olan tanrılar kazananlara bakmakla görevlendirilir. Ancak, işlerinin zorluğundan ve ağırlığından şikayet etmeleri üzerine, yeni bir yaratım daha gerçekleştirilir. İnsan’ın yaratımı… İnsan, seçilen tanrının kanına sahiptir ancak, tanrıların arasında yer almaz. Aşağıların da aşağısındadır yeri… İnsan görevlidir, tanrıların hizmetini üzerine alsın diye yaratılmıştır.

.

.

İnsan hizmet için yaratılmıştır” der destan.

Hizmet ama kime?

Bugün gökyüzünde gördüklerimizi farklı anlamlandırıyoruz. Kâinatı da öyle.

Bilimsel çalışmalar, yıldızları, gezegenleri, bütün maddesel âlemin ortaya çıkışını açıklayan teoriler üretiyor. Ancak kim bilebilir ki, binlerce yıl sonra belki bunlar da bizden öncekilerin destanları gibi olacak. Belki de bizden kalan bilgi parçalarıyla gerçekte kimler olduğumuzu ve nasıl yaşadığımızı anlamaya çalışacaklar.

Bugün her ne biliyorsa ve bildiği o kadar doğru geliyor olsa da insana, kaos ve yaratım halen devam ediyor. Düzenler değişime uğruyor. Açığa çıkanla birlikte, bilgi ve anlayış da değişiyor…

.

Çok tanrılı bir dönemde tanrıların kanından yaratılan insan, tek tanrılı dönemde Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır. İnsan halifedir. Vekildir. Yaratıcının bazı kudretleri ve yetkileri insana verilmiştir. Kudret ve yetkilerin sınırlı olması insan bedeninin sınırlılığındandır.

Öncesinde ne olduğunu bilmediğimiz, vücudu olmayan, kendi suretinde bir canlıya vücut vermiştir ve ‘bilinmek istedim‘ demiştir. Bilmek ise, hem keşfetmek hem de öğrenmekle gerçekleşir.

Sınırsız olan sınırlı bir kabın içerisine dolabildiği kadar dolmakta, kabın kapasitesi kadar açığa çıkmakta. İnsan, hayal edebildiği kadar var etmekte. Hayallerindekini, yaratıcı gibi yaratabilir insan. Fakat, hayalleri ve yaratımı da bedeni gibi sınırlıdır. Sınırsız olanın sorumluluğu yoktur yaratırken, insan içinse sorumluluk diğer bir sınırdır. Bu nedenle, yaratımından sorumludur, yaptıklarının hesabını verir insan.

Verir ama kime?

.

Dünya yaşamında bedene ihtiyaç var.

Beden, sadece ‘var olan’a, yapabilme yetisi kazandırır. Beden insan için inanılmaz kıymettedir… Unuttuğu ya da hiç fark etmediği bir kıymette...

Yapabilmek bir cins üstünlüktür. Ancak üstünlük iyi tanımlanmalıdır. Bu nedenle, tanrılar ya da Tanrı, her dönemde, insanın kendisini hatırlamasını istemiş, kendi başına buyruk yaşamasına izin vermemiştir.

Nihayetinde insan, ikiye bölünmüştür bütünlüğünde. Bir yarısı beden, diğer yarısı bedene can veren.

.

İkiye bölünmüş olanı birleştirmenin yolu orta noktayı bulabilmekte… Ortadan ayrılmış olanı tekrar biraraya getirebilmekte… Birleşip de bütün olan artık aramaz… Ne dışarıda ne de içeride...

.

Tanrı’yı aramayı bırakabildiğinde insanın bulacağı tek varlık kendisidir.

Bu âlemde en kıymetli olan kendidir. Yaşamı, bir tek insanın kendisine aittir. Yapacak ya da yıkacak olan kendisidir. Hakikatte kendisinden başka kimse yoktur, yaşamında.

Ve yapabilmeye muktedir olduğu tek zaman, şimdiki an, hayatının en kıymetli anıdır. Ne geçmiş ne de gelecek elde tutulabilirken, beden yalnızca şimdiki anın içinde var olur. İnsanın değişimi gerçekleştirebileceği tek nokta, şimdi olduğu noktadır. Zaman, bu noktaların birbiri ardına dizilmesiyle oluşan sonsuz bir çizgi gibi arkasında ve önünde akar insanın. Geçmiş ve geleceğin düz çizgisinde ilerleyen imkân bulamaz, yükselmeye.

Nokta hem sonsuzdur hem de sonsuzluktur.

.

Şimdi, o noktada var olan ve yapan insan, tekrar sorabilir kendine,

Hizmetim kime?

Ve tekrar sorabilir kendine,

Vereceğim hesap kime?

.

İster çok tanrılı isterse tek tanrılı olsun, insan korkularının içinden çıkmadıkça asla gerçekten sorgulayamaz kendisinin kim olduğunu. Halbuki, korktukları zaten kendisini işaret etmektedir. En büyük korku, sorumluluk almaktır. En büyük cesaret, “Eğer bir tek ben varsam, yaşamımdan ben sorumluyum” diyebilmektir.

Çocuk büyüyüp kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar gözetim devam eder. Gözetim otoritedir. Hem zor hem kolaydır sorumluluğu dışarıya vermek. Dışarıdaki otorite öyle bir nüfuz eder ki insana, içeriye yerleşir. Suçlanacak ya da tapınılacak biri veya bir şeyler kaçışıdır insanın. Bu yüzden kıyamet kopmadıkça, insan kıyam edip ayağa kalkmadıkça, rüştünü ispat etmedikçe, yaşamı asla kendisine ait olamaz.

Kendi yaşamını kuracak olanın, hizmeti de vereceği hesap da kendinedir.

.

Düşündüklerinden, hissettiklerinden, söylediklerinden, yaptıklarından sorumludur insan. Sorumluluğu kendinedir. Kendini bilen doğruyu da bilir. Diğerleri için bir şeyler yapıyorsa yine kendisi için yapıyordur aslında. Seçeceği arkadaşlardan eşine, yapacağı işten yaşayacağı semte, giydiği kıyafetten evine aldığı eşyaya kadar, aklına gelebilecek her şeyle birlikte yaşam insana aittir…

İsterse ve kendine izin verirse.

Beden ruha, ruh bedene hizmet eder. Yaptıklarının hesabını kendi aralarında keserler. Ruhu göz ardı eden beden hastalanır, güçsüzleşir. Bedeni göz ardı eden ruh ise yabancılaşır, uzaklaşır, yalnızlaşır… Yaşamın neşesi ve coşkusu, ikisinin birlikteliğindedir.

.

Aşağıların da aşağısından çıkmak ancak kendini bildiğinde mümkün.

Bir başkasına hizmetten çıkmak ancak kendini bildiğinde mümkün.

Ayırmadan yaşamı bütün olarak görebilmek ancak kendini bildiğinde mümkün.

.

Kendini ve yerini bildiğinde

Yükseklerde

Mümkün ancak kendine yaşam bahşeden olmak.

.

İnsan,

İsterse her gün kendini biraz daha fazla keşfedebilir,

İsterse bilmediklerini danışabilir, fikir alabilir,

İsterse öğrenmeye devam edebilir,

İsterse sadece yaşamın akışını seyredebilir,

Kendisi olarak yaşamaya izin verebilir.

İsterse hayallerini gerçekleştirebilir,

İsterse yaptığından vazgeçip yeniden başlayabilir,

İsterse hatalarını kabullenebilir,

Hata yapmak hiç yaşamamaktan iyidir,

İsterse kendini olduğu gibi sevebilir

İnsan.

.

.

.

Leave a comment