Canlıların yaşamına bakınca, türlerin bulundukları ortam şartlarında hayatta kalabilmek için sahip oldukları özellikleri görebiliyoruz. Bugün bilebildiğimiz kadarıyla, ortamın zorlaştığı, hayat şartlarının elverişsizleştiği yerlerde ve dönemlerde bazı türler yok oldu, bazıları değişti, bazıları da özelliklerini koruyup güçlendirerek yaşama devam etti.
İnsanın, dünyaya bakışı kendisi üzerindendir.
Evrim teorisine göre, tüm canlılar ortak bir oluşumdan gelişerek değişti ve farklılaştı, yaşam ortamlarına adapte olmak için doğal seçimler ve elemeler sonucunda güçlü olan varlığını devam ettirdi. Ne tuhaftır ki, bedenen en güçlü olanların, kendi beden ölçeğimize göre ‘devler’ diyebileceğimiz canlıların var olduğu dönem çok uzun zaman önce kapandı. Türlerin gelişimi teoremi, kesin olmasa da bunu gerçekleşen olağanüstü bir nedene bağlar. Nihayetinde, bitkiler de dahil olmak üzere devasa olanlar –sanki hatırlamamız için birkaç örnek bırakarak– küçüldü, insan gibi bedenen korunmaya çok muhtaç olan bir varlık ise farklı bir evrimleşme fazına geçti.

.
Teori bazında, evrime inanabilir ya da inanmayabiliriz, bununla birlikte tüm dünyanın ve üzerindeki yaşamın süregelen bir değişim ve dönüşüm içinde olduğunu biliyoruz. Sadece hayvanlar ve bitkiler âlemi değil, evrenin oluşumu ile beraber ortaya çıkan her şey bir var’oluş sürecinden geçiyor.
Başlangıç enerjisi dediğimiz ışığımsı latif halden kesifleşip maddeleşerek bugünkü uzay cisimlerini ve dünyamızı var eden süreç devamında dünyanın üzerinde yer alan tüm varlıkları maddeleştirdi. Birleşik sistemler içerisinde dünya güneşin yardımıyla yaşam üretti. Gelişim, görünmeyenden görünen âleme, kaba olandan zarif olana doğru ilerledi, varlıklar şekil ve ebat değiştirdi, türler iç’içe yaşadı.
Bütün bu değişim, dönüşüm ve gelişimin içerisinde insan kendi tarihini ancak bulabildikleri ve bilebildikleri ile yazabiliyor. Uygarlıkların kalıntıları, yazılı tarih, insanın geçtiği yolları bir nebze olsun aydınlatmaya çalışıyor. Yine de, düşünce ve duygu üreten bir varlığı tanımak için elimizdekiler pek yetersiz.
.
Evrim, türlerin kendi içlerinde geçirdikleri doğal seçilim ve adaptasyona bağlı dönüşümlerden bahseder. Hayatta kalabilmek için en güçlü hallerine, kendi mükemmeliyetlerine ulaşmak üzere yaptıkları bir yolculuk.
Her tür, bir başlangıç metamorfozundan sonra farklı birer varlık olarak yaşamını sürdürdü. Zamana yayılan bu sürecin, içinde bulunduğumuz kısa döneminde bizler metamorfozu göremiyoruz. Yine de, kısacık bir yaşamda, tırtıldan, kozaya, kozadan kelebeğe dönüşen bir canlının metamorfozuna şahit olabiliyoruz.
Ana metamorfoza yaşam üzerinden baktığımızda, yaşamın bütünde nasıl bir evrimden geçtiğini anlayabilmek için bölmeden görebilmemiz, birleştirmemiz gerekli.
Evrenin oluşumu bir bölüm, türlerin ortaya çıkması bir bölüm, insanın gelişimi bir bölüm olduğunda bütünü anlamak zorlaşıyor. Tıpkı, insan bedenini bütün olarak gördüğünde, bir doktorun hastalığın nedenini anlayıp tedavi etmesinin kolaylaşacağı gibi, yaşamı ancak bir bütün olarak anlamlandırabiliriz.
Varlığın yolculuğunu, enerji halinden maddeye, uzaysal cisimlere, yıldızlara, gezegenlere, dünya gezegeni üzerinde hücrelere, hücrelerden bedenlere, bitkilere, sürüngenlere, hayvanlara ve insana doğru, bütün olarak görebilmeliyiz.
Hepsi, tek bir varlığın var’oluş yolculuğu.

.
Biraz dikkatinizi verip tohumdan yeşeren bir bitkiye baktığınızda, ince bir dalın açılıp iki yaprağa dönüştüğünü görebilirsiniz. Omurga benzeri bir dal üzerinde güneşe uzanan iki kol gibi gelişen iki yaprak. Bitkilerin gövdeleri ve dalları, insan bedenindeki gövde ve kollara benzese de, toprağın altında yer alan kökler bacaklardan farklıdır. Bitki, tek bir noktaya sabitlenip orada büyümek ve yaşamak zorundadır.
Dikkatinizi bir kuşa verirseniz, bu sefer, onun bedeninde kanat olarak adlandırdığımız uzuvların aslında kolları olduğunu fark edebiliriz. Kollara benzer ama ellere sahip değil, yine de, uçmasına yardım edecek bambaşka bir özelliğe sahip. Bitkiden farklı, kuşların ayakları ve kanatları onların yer değiştirmesine yardım eder. Hatta, diğer türlerden farklı yeryüzü ve gökyüzü arasında hareket edebilirler.
Dikkatinizi bahçede gezinen köpeğinize ya da kedinize verdiğinizde, omurgasını, kollarını ve bacaklarını rahatlıkla ayırt edebilirsiniz. Elleri patileridir bize göre ama, aslında patiler sadece parmaklarıdır. Hafifçe tutup ayağa kaldırsanız, dik durduğunda bacakların insana ne kadar benzer olduğunu görebilirsiniz. Sadece, dört ayak üstünde yerde yürümek üzere biçimlenmiş bir bedende el ve ayakların eklemleri farklı gelişmiştir. Parmaklar vardır ancak, bu parmaklar bir insanınki gibi kavrayamaz. Hayvanlar âleminde anatomik olarak tüm iskelet yapıları temelde benzerdir, balinalar gibi su altındaki memeli canlılar da dahil olmak üzere, ortak bir beden yapısının farklı versiyonlarına sahiptir çoğu canlı. Farklılıklar bulundukları ortama, yaşam modellerine göredir. Kimi bir ağacın üzerinde yaşayıp avlanır, kimi toprağın içine yuvasını yapar, kimi de suyun derinliklerinde yaşar.

.
İnsan bütün bu türlerin içerisinde sonuçta sanki mükemmel bir bedene sahip olmuş gibidir. Anne karnındaki hücreden, embriyo ve fetüs değişimine, gelişmiş insan bedenine bakarak mikro-metamorfozun halen hızlandırılmış şekilde devam ettiğini görebiliriz. Yaşam sudan doğar. İnsan bedeni –dışarıda olmuş olanı sanki yeniden canlandırır gibi– doğumuna hazırlanırken, hücreden su içinde yaşayan bir balığa, dört ayaklı bir hayvana ve nihayetinde insana gelişir.
Ancak insan, sadece ortamına adapte olmuş, hayatta kalmak üzere gelişmiş bir beden midir?
İnsanı insan yapan nedir?
Bir düşünün…
Gelişen, değişen ve dönüşen yalnızca beden olsa, belki de yine uzun bir zaman sonra insan değişen ortam koşullarına göre farklı bir bedene ve özelliklere sahip olabilir.
İnsan düşünür…
Kendisini tüm canlılar âleminden ayırır. Ayırabilmesinin sebebi ayırt edebilmesidir. Sadece hayatta kalma çabası değildir insanın değişiminin ve gelişiminin sebebi. Sadece bedensel değildir var’oluş hali.
O, gözlemcidir yaşamda.

.
Bir cins tanıklıktır insanın yaşamı ve var’oluşu.
Bütün âlemleri seyreden, düşünceler ve duygular üreten bir varlıktır insan.
İnsan, akıla sahiptir.
Aklıyla analiz edebilir çözümler üretir, düşünceleri ile keşfedebilir, aletler, makineler, şehirler, uygarlıklar inşa edebilir.
İnsan, kalbe sahiptir.
Duyguları ile içindekini dışına yansıtabilir, şefkat duyabilir, sevebilir, yaşamı güzelleştirebilir, sanat üretebilir.
Var olan her şey hareket üzerinedir.
İnsan da, yaşama tanıklık ederken sonsuz bir devinimde döner durur, ivmesinden yayılan her bir dalga ile yaşamı şekillendirir.
.
Peki insan sahip olduklarının farkında mı?
Değerini anlayabiliyor mu insan bedeninde var olmanın.
Değerini anlayabiliyor mu bir ruha sahip olmanın.
.
Kıymet ve değer vermek, benzeri ile karşılaştırıp kusurları görmek üzerinde yapıldığında, insanın gerçekten neye sahip olduğunu anlama şansı çok fazla yok.
Birisine göre daha güzel ya da çirkin, daha güçlü ya da zayıf, daha uzun ya da kısa, daha esmer ya da sarışın olduğunuzda, insan olmanın ne ifade ettiğini pek de düşünmezsiniz.
Belki ancak, beden bir engelle bazı özelliklerini kaybettiğinde ya da yaşlılıkla, hastalıkla gelen güçsüzlük ve beceri azalmasında kaybedilenlerin değeri anlaşılabilir.
Oysa insan, bu âlemde yaratıcının ‘kendi suretimde yarattım‘ dediği varlıktır.
İnsan, var’olan bu evrende, bu dünya üzerinde, bütün sıfatlarıyla yaratıcı olabilendir.
.
Bugün, durup bir etrafınıza bakın.

Yaşayan tüm canlıların nasıl bir yaşam sürdürdüğünü seyredin.
Sahip oldukları bedenlerin içinde yapabildiklerini ve asla yapamayacaklarını görün.
Dönün ve kendinize bakın.
İçinizdekini ve dışınızdakini fark edin.
Bugüne kadar insanın dünya yaşamında yaptıklarını ve bu ân’a kadar katettiği yolu hatırlayın.
Binlerce yıl öncesinin kalıntılarında izlerini gördüğünüz o insan da aslında sizden başkası değil.
İnsan için yol bitmeden devam ediyor.
.
.
.
Var’oluş kendini varlık üzerinden ifade eder.
Metamorfoz içinde varlık sayısız şekile dönüşebilir, sonsuz ve sınırsız biçimde kendini ortaya koyabilir.
Yaratımın bu fazında, dünya yaşamında insan, yaratıcı özelliklere sahip olan, bedenin ötesinde bir ruhu olan, akıl ve kalp verilmiş olandır.
Düşüncelerinde kendini beden ile sınırlayan, dünya üzerinde yalnızca bir hayatta kalma ve iyi yaşama çabası içine kısıtlanır.
Gerçekten var olmak, varlığın özünü anlamaktır, kendisinde ifade edeni bulmak ve ortaya çıkarmaktır.
Tam anlamıyla yaşayabilmek içinse ilk önce yaşamı tanımak gerekir.
Her canlı kendisine verilmiş olan her ne ise onun değerini bildiğinde ve hakkını verdiğinde yaşamla uyumlandığını hisseder.
Uyum, dağınık olanın toplanması, tek bir doğruda hizalanmasıdır, var olanın varlıkla birleşip bütün olmasıdır.
.
İnsan,
Gözlerini kapatıp kendini form âleminden sıyırdığında
Ellere gerek kalmadan dokunabilir sadece var’olana
Nefes ile yükselen ve alçalan bir dalga gibi
Sessiz ve dingin bir noktadan doğan
İçine dolup taşan yaşamı hissedebilir
İnsan,
Gözlerini açıp seyredebilir bütün bu âlemi
Her ân yenilenen, değişen ve dönüşeni
İzin verebilir,
Kendi değişimine ve dönüşümüne
Fark eder ki,
Değişen sadece beden değildir,
İçinde bir şey açılır
Güzelliğinin doruğuna ulaşan bir çiçek gibi
Var’oluşun akılalmaz metamorfozunda
Mükemmel bir ân‘ı
Yaratır insan

.
.
.
