Şahit misin?

Gerçeği bulmak, bir işin hakikatini bilmek için şahit olmak önemlidir.

Şahit olmak tanıklık etmektir.

Her neye şahit olunuyorsa, orada hazır olmak, bilmek, onunla ilgili haber vermektir.

Şahit olan şehadet eder.

Yeminle tanıklık etmektir, şehadet. Şehadet eden kişinin verdiği haber, açıkladığı şey, bildirdiği her ne ise kesinlikle doğru kabul edilir. Bu, bir nesnenin, bir olayın, bir şeyin hakikatini kat’î olarak bilmek ve bildirmektir.

Şehadet, hem şahit olmak hem de şehit olmaktır. Hakk geldiğinde bâtıl’ın zail olmasıdır. Muhakkak ki, bâtıl yok olmak zorundadır. Hakikat karşısında kalan asılsız inanışlar gibi. Güneş doğduğunda karanlığın yokluğa karışması gibi.

Hakikat, hayal olana üstündür.

.

Erkeklerden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek yoksa o zaman şahitler bir erkek ve iki kadın olsun. Onlardan biri unutur veya şaşırırsa diğeri hatırlatır diye. Davet edildiklerinde şahitlikten de kaçınmasınlar…<Bakara, 2-282>

.

Gördüğünüz bir olay ya da durum, sadece gözle görüldüyse şahit olmak için yeterli midir?

Bir düşünün…

Diyelim ki, masada tabak içerisinde bir yemek var, tabağa baktığımda yemeği gözlerimle görüyorum ve gördüğüm yemeğin adını biliyorum. Ancak, yemeğin bildiğimi zannettiğim yemek olduğundan emin olmam için sadece gördüğüm yetmez. Yemeğin kokusunu da alabiliyorum, bu tahminimi kuvvetlendiriyor. ‘Bildiğimi düşündüğüm yemeğe benzer bir görüntüye ve kokuya sahip’ diyorum. Yine de, nasıl emin olacağım? Tahminimin doğruluğunu bir tek tadına bakarak anlayabilirim. Yemek için en üstün kanıt tadıdır.

Diyelim ki, yatakta hareketsiz yatan birini gördüm, yatan kişinin uyuyor mu yoksa baygın mı olduğunu nasıl anlayabilirim? Yanına gittim ve bedenine dokundum, bedeni soğuk gibi geldi. Sarstığım halde hiçbir kıpırtı görmüyorsam diğer bir ihtimal düşüncesi belirir. Acaba hayatta mı? Yaşam belirtilerini bulabilmem ve hayatta olduğundan emin olabilmem için nefesine bakmam ya da kalp atışını dinlemem gerekir.

Diyelim ki, bir arkadaşım bana bir haber iletti, kendisine anlatılan bir olayı detaylarıyla aktardı. Olayın bir bölümünü kendi gözleriyle görmemiş, sadece bir bölümünü görebilmiş, kalanını orada bulunan diğer kişilerin anlattıklarına göre tamamlıyor. Ben, bana aktarılan bu olayı, olay yerinde, ne gördüm ne de duydum. Olayın doğruluğundan nasıl emin olabilirim?

.

İnsanın şahit olabilmesi için ilgili şey ya da olay her ne ise kendi duyularıyla algılamış olması gerekir. Şahitlik için en az 2 üstün duyusunun kararı gereklidir, eğer bu üstün duyulardan biri eksikse bunun yerine geçebilecek diğer 2 duyu kullanılır karar alırken.

Farklı durumlarda, bir ya da iki duyu diğerlerine göre üstün konumdadır. İnsan, önce o duruma ait üstün duyuları bulmalıdır ki kesinlik sağlayabilsin. Diğer yandan, duyusal algılar her ne kadar kesinlik verse de emin olmak için aklın devreye girmesi gerekir. Duyulardan gelen bilgileri akıl analiz edip bir hüküm verir, bilgileri bir kararda bağlar. Yüksek bir akıl, insanın yaşamdaki şeylerin ya da olayların hakikatinden emin olmasını sağlar.

Duyularının dolaysız biçimde algılamadığı her şey, dedikodu mahiyetinde, asılsız inanışlara sebep olur. İnsanın yaşamına ait olan dosdoğru bildiğidir. İnsan için hakikatin tek yolu doğru yoldur.

.

Eğer hiçbir duyunun şahitliği yoksa, doğrudan bilemiyorsa, zihnin ürettiği düşüncelerle birlikte insan neye inanıyorsa orada kalır… İnsan, inanır ama emin olamaz… Düşünceleri hayal âleminde anlatılan hikâyelere benzer…

Yaşam ise, kendisine şahit olabilmesi, yaşadığından emin olabilmesi için beş duyu ve akıl vermiştir insana.

Duyular, yakına gelmek demektir. Ancak yakın olduğunda duyularını kullanabilir insan. Görmek, işitmek, dokunmak, tat ve koku almak, her birine özgün belirli bir yakınlık gerekir. İnsanın sahip olduğu her duyu organı sağlıklı olduğunda belirli bir yelpaze aralığında çalışır ve insan için bilgi toplar, haber verir. Yakın olmak, haber almak, bilgi sahibi olmak, zanlardan, yorumlardan, hayallerden, düşünce ve duyguların yanılsamalarından çıkmak demektir.

Bütün bunlara sadece şimdiki ân imkân tanır, duyuların çalıştığı tek zaman, şimdiki ân’dır.

Geçmişte ve gelecekte, hafızaya kayıtlı düşünce ve duygularda, insanın duyusal maddi bedeni var olmaz. Zamanın akışında, geçmişte ve gelecekte var olan, rüya gibi, hayal bir bedendir. Bu yüzden, insan ne geçmişten ne de gelecekten tam olarak emin olabilir. Dünün hatıralarında kalanlar, algının süzgeçinden geçmiş, yorumlanmış, bir bölümü unutulmuş, bir bölümü yanılsanmış olandır. Yarından beklenen ise, zihnin sınırları içine hapsolandır.

Yaşamın tek gerçeği, şimdiki ân’ın içindedir.

.

Her duyu habercidir.

Duyu bilgisi, aklın analizi ve kararı olmayan her düşünce ise, sadece hayaldir.

Bir muharebede olduğunuzu düşünün. Bütün askerler belirli bir görevde tek bir vücud olmuşçasına hareket etmelidir. Komutan için alacağı her haber vereceği kararlarda hayatî önem taşır. Ya habercisinin çok güvenilir olması ya da bizzat kendisinin orada bulunması ve duruma şahitlik etmesi gerekir.

İyi bir komutanın her türlü stratejiyi bilmesi yetmez. İyi bir komutan, uzaktan seyredip bilgiyi kulaktan dolma alan değil, cesaretle muharebenin içinde yer alandır. Ancak o zaman, her bir nefer bir azası haline gelir, kendisi yüksek akıla dönüşür ve zafere yürür.

.

Eminlik, dış âlemde şahitlik ile başlar.

Bir de içe doğan eminlik vardır. Kalbin derinliklerinde emin olmak. Bu sefer, şahit olmak için, içeride gönüle doğanı dışarıda yaşamak yani gerçekleştirmek, hakikate dönüştürmek gerekir. Aklın belirlediği bir hedefe ulaşması, niyetin sonucuyla buluşup gerçeğe dönüşmesi, hakk’ın ortaya çıkması gerekir.

Bir ülkü varsa içinizde emin olduğunuz, aklınız tüm gücünü o ülkünün yoluna adar. Geçici ve değişken düşüncelerin, duyguların sizi aldatmasına izin vermez. Başarmanız için bütün varlığınız işbirliği yapar. Duyularınız ihtiyacınız olan bilgiyi toplar, sizi yolda ve uyanık tutar. Aklınız haberciniz, bildiriciniz olur, içinizde hiçbir şüphe tohumunun yetişmesine izin vermez.

Çünkü şüphe varsa, insan asla emin olamaz.

Emin olmazsa insan, şahit olamaz.

.

İçten gelen eminlik, özünde insanın kendisinden emin olması, hakikatini yaşayacağını bilmesidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi:

“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve kabiliyeti bundan sonraki inkişafı ile atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır. Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız!”

O, bildiğinden emindir. Bu nedenle, daimî olarak her ân hatırlanandır.

“Diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim…”

Ülküsünün hakikatinden, içinde, en derinde emin olduğu için dışarıda muzaffer olmuş ve öngördüğü her şeyi yaşamda gerçekleştirmiştir.

.

İnsan, kendi azaları ve kuvalarıyla bir tek kendi yaşamına şahit olabilir. Başkasınınkine değil.

İkmal edilen, bütünlenen din, insanın kendi yaşamıdır. Gönderilen habercilerin verdiği nimet güzel bir yaşam için sunulan lütuflardır. Yine de, insanın bütün lütufları yaşamına alabilmesi, içten ve dıştan bildirilen haberi yaşamında gerçekleştirmesi gereklidir.

Yaşam, her ân aynı yanıtı bekler insandan.

İnsanın “Şahidim!” diyebilmesini ister.

.

.

.

Leave a comment