
21 Aralık, kış gündönümü…
En uzun gece… Zayıf ve güçsüz eski güneş zamana yenik düşer ve devrini tamamlar…
Sabah doğan olan yeni güneş, yeni bir aydınlığın müjdecisi, ‘yeni doğan’ın habercisi…
.
Şafağın kızıllığını taşıyan nar, bin taneyi kapsar bir’in içinde…
Dünya yaşamının çeşitliliği ve bereketi yayılır etrafa her bir tanenin yere düşmesiyle…
Her bir tane, binlercesini taşır içinde, her seferinde yeniden doğan…
Her doğumda her bir tane ayrılır bir’den…
O bir tane, bir gün tekrar bir’e dönene kadar…
.
.
.
Öz’e dönüş
.
Buddha’nın öyküsünü çoğu kişi bilir…
Öykü sanki iki kişiyi anlatır; biri yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış olan tarihî bir kişi, bir ismin sahibidir, diğeri ise bir isimle değil, kendisini tanımlayacak bir ünvanla anılandır…
.
Siddhartha Gautama, Hindistan’ın krallıklar döneminde, Himalaya’ların güney, Hindistan’ın doğu bölgesinde yer alan Shakya etnik krallığında Kral Suddhodana ve Kraliçe Maya’nın oğlu olarak dünyaya gelir… Büyük bir zenginliğin vârisidir. Kendisine aktarılacak olan miras sadece babasının krallığı ve gelecekte üstleneceği rol değil, aynı zamanda halkının kültürü, kadim gelenekleri, düşünce yapısı, inançları ve yaşam tarzıdır…
Siddhartha da her insan gibi, bir kader ile doğmuştur… Dışarıdan bakıldığında kaderi muhteşem gözükmektedir, dünyevî âleme olabilecek en güzel yerde ve zamanda doğmuş gibidir…
Yine de bir insandır ve bir insanın başına gelebilecek her şey onun için de geçerlidir… Yaşamın getireceklerini bilen babası onu korumak arzusuyla yaşamın bütünlüğünü ikiye böler… Oğlu sadece güzellikleri, gençliği, sağlığı, mutluluğu yaşasın, kötülüklerden, çirkinliklerden, yaşlanmaktan hatta ölümden uzak olsun ister… Öyle ya, sımsıkı kapatılırsa, sarayın güvenli duvarları içinde mükemmel bir yaşam sürdürebilir…
Böylece, altın bir kafesin içinde büyür, ismi Siddhartha olan…
.
Yaşamın getireceklerinden bir kaçış var mıdır?
Genç Siddhartha bir gün sarayın dışına planlanmış bir gezi yapacaktır. Tekrar bütün olmak isteyen yaşam içinse bu bir fırsattır, olacak olan olmalıdır yaşamda… Bugüne kadar sakınılmış ve gözetilmiş olan Siddhartha, yolda daha önce benzerini görmediği insanları fark eder, bunlar hasta ve yaşlı kişilerdir. İçindeki merak duygusu baskın gelir, eşlik edenlerin uyarılarına rağmen öğrenmek ister…
Yaşamın kendisinden gizlenen diğer yüzü… Her insan mutlu olduğu kadar acı çeker, gençliğin güzelliğini yaşadığı kadar yaşlılığın zorluğunu yaşar, sağlıklı olduğu kadar hasta olur ve her insan yaşama doğduğu gibi yaşama veda eder… Yaşam, birini diğerinden ayırt etmez. Herkesin tatmasını ister sahip olduğu çeşitliliği, acı ya da tatlı fark etmez, yaşam için hepsi birdir…
.
‘Eğer bu yaşamsa,’ diye düşünür Siddhartha, ‘Gelip geçici olan bütün bunlar yaşamın bütünüyse, bunun ötesinde ne olduğunu bulmalıyım… Yaşamın anlamı nedir? İnsan yok olacaksa neden var olur? Yaşamın ve kaderin çarkından çıkıp özgürleşmek mümkün müdür?‘
.
İlk adımı feragat olur. Mirasından feragat… Sahip olduğu ve olacağı bütün zenginlikleri, günü geldiğinde zaten bırakmak zorunda kalacağının farkındalığıyla bırakır Siddhartha… Feragat sadece krallığından ve gücün getireceği haklarından vazgeçmek değildir, ailesinden, kendisine bahşedilen sevgi ve saygıdan, sahip olduğu kimliğinden, bildiklerinden, beklediklerinden vazgeçer…
Yola çıkar… Bugüne kadar ona anlatılanlar gerçek değilse, mutlaka hakikati bilen biri vardır diye düşünür. Açık bir kalple her öğretiye kulak verir, sabırla her metodu dener. Yine de hiç biri aradığı yanıtı veremez… Uzun bir yolculuktur arayış, soruların cevaplarını bulmak kolay değildir.
Yanıtı bulamasa da yolda fark eder; aradığı şey, öğretilerde, metodlarda gizlenmemiştir. Her biri aradığı yanıtın bir parçasına sahip gibidir, ancak sivrilen bu parça aşırıdır ve yanıt aşırı uçlarda değildir… Yaşamda dengeyi ancak ‘orta yol‘da yürüdüğünde sağlayacağını anlar. Bütün öğretileri ve metodları bırakmaya karar verir.
Orta yol iyidir…
.
Yaşamda bir şeyi arıyorsanız eğer, yolu kolaylaştırmak için ipuçları verilir… Siddhartha isminin bir anlamı vardır, ‘amacına ulaşmış‘ demektir. Farkındadır ki, ancak aradığı yanıtı bulunca isminin hakkını verecek ve amacına ulaşacaktır.
Dışarıdaki arayışını şimdi içeriye yöneltir…
Görünürdeki eylemleri sona ermiştir, hareket durmuştur…
Dışsal sükûnet hâli içerisinde bir ağacın altına oturur…
Ve basitçe soruyu kendine sorar…
Bedeni yok olsa dahi aradığı yanıtı almadan kalkmayaya kararlıdır.
Hareketsizliğin içindeki harekete, sükûnetin içindeki kaynamaya şahit olacağı içsel yolculuğu başlar…
.
.
Kapalı bir kutudur insan
İçini bilmek mümkün değil
Bildirmezse kendisi
Kendine bile kapalıdır insan
Tanımaz en yakın olanı
Dışarıyı anlamak içinse
İçeriye bakmak gerekir
Mühürü açıp kutunun
İçindekiyle yüzleşmek gerekir
.
.
Ağacın altında oturan Siddhartha kendisiyle başbaşadır… Dışarıda hiçbir şey yoktur…
Soruyu kendine sorar, derinliklerine… ve sükûnet içinde bekler… İçini seyrederken dışında belirenleri görür…
Genç ve güzel kadınlar, bunlar Mara’nın kızlarıdır… Soruyla birlikte canlanırlar…
Mara… Duyuların hakimi… Dünyevî olanı kontrol eden… İçeride ne varsa dışarıda var etmeye muktedirdir Mara.
Siddhartha –farkında– seyreder, genç ve güzel kadınların dansını, yaşamın cazibesini, baştan çıkarıcılığını… Taşıdıkları su testisinin içindeki su, hayat verendir yaşamda, ne istiyorsa onu getirendir, kendisini kendisine yansıtan bir ayna gibidir…
Mara’nın kızları güzel görünüşlerinin altında gizler duyguları; arzuları, açgözlülüğü ve memnuniyetsizliği, kibiri ve korkuyu. Bitmeyen bir susuzluğu, dinmek bilmeyen tutkuları, bağımlılıkları, nefreti, öfkeyi, kendini beğenmeyi, hırsı, şehveti ve sanrıları taşırlar bedenlerinde… Her bir duyguyu şekillendirir, varlık verir, bildiğimiz, elle tutulan gözle görülen, gerçek denilen dünya yaşamını yaratırlar.
Duyuların yarattığı illüzyonu gören Siddhartha ise artık hakimiyetlerinden çıkmıştır…
Sadece seyreder, önünde sergilenen gerçek zannındaki yaşam oyununu…
.
Gelip geçici olan, yaşamda tutunamaz varlığa ve yok olur bir hayal gibi…
Hayaller yok olsa da, Mara kolay vazgeçmez, Siddhartha’nın zanlarından arındığını görmüştür… Arzuların, gençliğin, güzelliğin baştan çıkarıcılığı hiç var olmamış gibi silinmiştir… Mara öfkelidir, tıpkı yaşamda bir şeyler istediği gibi gitmediğinde öfkelenen her insan gibi…
Siddhartha soruyu kendine sorar, her seferinde daha derine…
Mara azgın öfkesini şimdi zanların kaynağına, Siddhartha’nın duygularına ve düşüncelerine yöneltir…
Siddhartha duygularının dev okyanus dalgaları gibi kabarmasını, düşüncelerinin yakıcı ateş toplarına dönüşmesini seyreder… Mara’nın dev ordusu ve ateşli oklarla üzerine gelen saldırısı karşısında kayıtsızdır…
Her bir ok –geçmişin ve geleceğin yakıcı pişmanlıkları, vicdan azabı– artık yoktur… ne geçmiş ne de gelecek vardır… hepsi hayal âleminin bir parçasıdır… Dışarısı gibi içerisi de gelip geçici olanın, yaşam oyununun bir parçasıdır…
.
Ateş gül yapraklarına dönüşür…
Siddhartha seyreder…
Kendini…
Görür, hepsinin kendinden varlığa büründüğünü…
.
Su, ayna olmuş, kendisini yansıtır…
Durulduğunda, şimdi, net görebilmektedir kendi yüzünü.
Artık kendisiyle yüzleşme vaktidir.
İçindeki Mara ile konuşma vakti…
.
‘Hiç kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere gittin‘,’Benim tanrım olur musun?‘ der Mara.
‘Mimar‘, ‘En sonunda seninle karşılaştık‘, ‘Artık evini yeniden inşa edemezsin‘ yanıtlar Siddhartha.
‘Ama, ben senin evinim‘ der Mara, ‘Ve sen benim içimde yaşıyorsun.‘
‘Ah, benim kendi egomun efendisi… Sen bir illüzyondan başka bir şey değilsin… Gerçekte sen yoksun…‘ yanıtlar Siddhartha.
-Hiç biri yoksa, o zaman kim bilecek? Bütün bu olanları, Siddhartha’nın farkındalığını, uyanışını kim bilecek? Şahidi kimdir Siddhartha’nın–
Parmaklarını toprağa, yeryüzüne, dokundurur ve yanıtlar Siddhartha, ‘Dünya benim şahidimdir…‘
.
İnsanı, her yaşananı, her var olanı, her yönüyle, hırsları, açgözlülükleri, öfkesi, üzüntüsü, sevinci, keyfi içinde en baştan beri gören, yerin yüzü şahittir, insanın tüm savaşlarına ve barışlarına, kaderine, yaşam çarkının bitmek bilmeyen döngüsüne…
Belki de bu nedenle Siddhartha gökleri şahit tutmaz, var olmayan bir tanrıyı aramaz, şimdi ve burada hakikati yansıtan gerçek bedenidir, şahit olan yer’dir, yaşadıklarına, yazılmış kaderin, çarkın dışına adım atışına…
Mara, zihin, sahte benlik, kendi egosu ve yarattığı dünyevî âlem sadece bir hayaldir, var olduğu kadar yok olur gözlerinin önünden…
.
Her şey tarifsiz bir sükûnet içinde…
Artık aynı kişi değildir Siddhartha, içsel ışığına kavuştuğunda, isime sahip olan da getirdikleri ile yok olur… Bundan sonra Buddha olarak çağırılacaktır…
Buddha, uyanmış, aydınlanmış olan.
Buddha ise sonrasında çoğunlukla kendine tathâgata demiştir; öylece gitmiş olan, öylece gelmiş olan, öylece hiç gitmemiş olan… Gelip geçiciliğin, geliş ve gidişin ötesinde var olan…
.
Yaşam bu değil mi…
Sayısız cazibenin yarttığı arzular
Sayısız öfke, korku fırtınası
Acı ve ıstırabın yok edici alevli okları…
Hangi liman koruyabilir insanı?
Hangi liman verebilir aradığı sükûneti ve güveni?
.
Hiç kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerleri görmesi
İnsanın kendisiyle yüzleşmesi
Mara, yaşamın illüzyonu, olmayanı varmış gibi gösteren
Mimar, egodan yaratılan sahte bir benlik evinin kurucusu
.
Yeryüzü, toprak, beden
Şahittir sahte illüzyona
Şahittir yeni doğana
.
.
.
