Şimdi Burada…

İnsan uzayı ve zamanı tamamen keşfedebilir mi?

Çoğu kişi için yanıt ‘evet‘ olacaktır…

‘Evet, keşfedebilir… ‘

Keşif, insanın doğasının bir parçası…

İnsan merak eder, bilmek ister, bulmak ister.

.

Özdeki bu keşif olgusu çok yönlü çalışır. Hedefin büyük olması, imkânsız gözükmesi önemli değildir kâşif için, hatta çoğunlukla büyük hedefler daha caziptir. Tamamına ulaşmak ister.

Yaşamı keşfederek tanır ve geliştirir insan.

Keşfetmek, açığa çıkarmak, gizli olanı meydana çıkarmak, sezmek, tahmin etmek, örtülü olanı açmak, var olduğu halde varlığı daha önceden bilinmeyen bir şeyi bulmaktır diye tanımlanır…

Bununla birlikte, keşiflerin kendi içinde sınırları ve kısıtlamaları vardır. Bazen keşife elverecek araçlara ve aletlere ihtiyaç duyulur… Yeni bir kıtanın keşfi için gemiler, denizlerin derinliklerinin keşfi için denizaltılar, uzayın keşfi için uzay araçları icat edilmiştir. Gözün göremediği âlemlerin keşfi için mikroskoplar, kulağın duyamadıkları için ultrasonik sensörler ve onlarcası icat edilmiştir. Kapasiteleri her seferinde gelişmiş, artmış, ulaşılamayana ulaşma çabası hep bir adım ileriye taşımıştır.

Yine de, sınırsız olduğunu düşündüğümüz bu âlem gerçekten sınırsız mıdır şu anda bilmek mümkün değil.

Mekânsal olarak uzayda gidebildiğimiz yerin ötesini ölçüp, matematik kuramları ile tahmin etmeye çalışıyoruz. Kuramlar teoriler yaratıyor, her teori zaman içinde güncelleniyor. Bir zamanlar, dünyanın düz olduğunu düşünen ve bir yerde sınırına ulaşılabileceğini farz eden akıla göre bugün artık bu sınırın olmadığını söyleyen bir akıldayız. Dünya da dahil gökcisimleri ve gökkubbeler yuvarlak ve eliptik şekilleriyle kapladıkları alan içerisinde ‘bir adımda‘ bitmiyorlar…

Zamanı keşfetmek ise mekânı keşfetmekten biraz daha zorlu. Zaman elle tutulur bir şey değil. Geçmiş ve gelecek olarak adlandırılan zamansal keşifler ya tarihsel kayıtlar, arkeolojik kazılar gibi elle tutulur bulgulara bakarak belirleniyor ya da düşünsel yaratımlarla şekilleniyor. ‘Geleceği bilmek için geçmişe bakmanız yeterli‘ diyen söz ise bize tıpkı mekândaki gibi geçmiş ve gelecek arasında keskin bir çizgi olmadığını, bir adımda bitip diğer adımda başlamadığını anlatıyor…

.

Mekânı ve zamanı keşfetmek için insan ‘şimdi ve burada’yı kullanmak zorunda.

İşin aslına bakarsak, elimizde ‘şimdi ve burada‘dan daha gerçek ve güvenilir bir nokta yok.

Bütün bulgularımız ve bilgilerimiz parçalar halinde gerçekleşiyor. Parçaları birleştirmek için araları dolduracak öyküler yazmak veya bilimsel yönlerini ortaya çıkarmak zorundayız.

Her şeyin akılda birleştiği bir ortamda aklınızı temel almak zorundasınız.

Belki de bu yüzden, çağlar boyunca akıl ile ilerlemeye çalışmış insan. Bilimin yolu geçerli kabul edilmiş.

Halbuki bilimi ortaya çıkaran insan aklı henüz kendini tam olarak keşfetmemiş durumda. Düşünce yapısı bildikleri, hayal edebildikleri, öğrendikleri, kayıtlandıkları ile sınırlı. Sağlıklı olduğunda değerli. Ayrıca, çoğu zaman aklının ve zihninin ayrımında bile değil insan. Aklın güvenilir yolundan zihnin sisli ve kayıp diyarlarına kayması, vesveseya kapılması, şeytanına uyması çok da zor değil.

Üstelik, insan sadece akıl üzerine kendini gerçekleştiren bir varlık da değil. Keşifin içsel aracı sezgi, akıl üzerinden gelmiyor. Bu ani açılım ve varlıkları olduğu gibi bilme imkânı veren hâl içsel bir hediye gibi ortaya çıkıyor. İçe doğan ani bir aydınlık hâli…

Aklın işlediği bilgi ile ürettiği düşünceler, eşlik eden duygularla birlikte var oluyor. Kalp ya da gönül diyebileceğimiz bir merkez tıpkı akıl gibi üretimde, o da duyguları üretiyor. İnsanın her düşüncesi bir duyguyu canlandırıyor; bir arzu ile heyecan duyuyor, bir tehdit karşısında korkuyoruz. Aynı şekilde, her duygu, bir düşünce ya da düşünce grubunu çağırabiliyor; endişe duyduğumuzda sonu gelmeyen bir zincir gibi olası bütün kötü düşünceler zihinde öne çıkıyor ya da mutlu olduğumuzda bütün güzel düşünceler içimizi ferahlatıyor…

İnsan olmanın en güzel ve en zorlu yanlarından biri… Güzellik, düşüncelere ve duygulara sahip olmakta; zorluk, düşüncelerine ve duygularına hakim olmakta…

Öte yandan, insanı duygularından arındırıp sadece düşünsel boyuta indirgersek elde edeceğimiz mekanik bir yapı olur. Tarih bunun örnekleri ile dolu. Sonucu çoğunlukla zulüm veya yıkımla sonuçlanan sayısız eylem.

Duyguların rehberliği, en basit tanımıyla ‘kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma‘ öğüdünü gerçekleştirebilmek için, aklın en önemli yardımcısı…

Ancak, düşünceleri bir yana bırakıp sadece duygularla ilerlemek de diğer kutbu ve bir başka perişanlığı getirebilir… Çünkü bazen, her hâlükârda yapılması gereken vardır…

İnsanın dengeli ve orta bir yola ihtiyacı var.

.

Uzayda yolculuğu mümkün kılan, zamanda yolcuğun peşinde olan insan, keşif arzusunu hiçbir zaman bırakmayacak.

Bırakmamalı da…

Keşfetmek yaşamın değişken dinamiği için kendi kendini besleyen bir öge. Keşfettikçe var oluyor, keşfettikçe var ediyoruz.

Fakat yaşam zıtlıklarla mevcut, tarihimiz yok eden keşiflere de şahit oldu. Tek bir bomba ile binlerce insanı yok eden bir keşif… Başlangıç niyeti bu olmasa bile…

.

İçsel ve dışsal bir arada elele yürümediğinde keşiflerin sonucu tahmin edilmeyen ve niyet edilmeyen yöne değişebilir.

İnsanın gelişim yolculuğu içsel ve dışsal olanı birleştirmeyi gerektirir.

Kendini ve yaşamı tanımayan birisinin en olağanüstü bilimsel keşifleri yapmasının yeri nedir?..

Hırs ve açgözlülük içerisinde mi kalacaktır yoksa iyilik ve güzellik içerisinde mi?..

.

Yaşamda, bir tek keşif çok yönlü değil, neden sonuç bağlantıları da çok yönlü.

Ağ örgüsü olarak tanımlanan yaşamsal bağlantıların tamamını görmek şimdilik mümkün değil.

Biz bilmesek ya da bazen unutsak bile, yaşam bunu bilir.

Yaşam bilir ve örter, gizler.

Her söz her yerde söylenmez. Her davranış her yerde sergilenmez. Her bilgi herkesle paylaşılmaz.

Hazır olmayan, yetkin olmayan ellerde bütün keşiflerin sonucu ‘cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile örülmüştür’ misali kolayca kabuslara dönüşebilir.

.

Dünyadaki bütün bilgilere sahip olsanız bile ‘bilge’ olamazsınız, ancak bilgili olursunuz. Bu, dışsal gelişimdir.

İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı ayırmaya başladığınızda, yaşamı ve var oluşu anlayıp buna uyumlu olduğunuzda, varoluş ahlâkı içinde ‘bilge’ olmaya başlarsınız. Bu, içsel gelişimdir.

Bilgili insan yaşamı bilir. Bilge insan ise kaderini değiştirebilir.

Kadim dönemlerde tanımlanan aydınlanma, bireyseldir, insanın kendi içsel ışığını bulmasıdır. En basit tanımıyla, “Büyük bir bilgelik durumunu, kişinin kendini acı ve ıstıraptan kurtarmış olmasını, yaşamdaki konuları kendi kendine tatminkâr bir şekilde çözebilmesini ifade eder.

Işık ne kadar parlak olursa o kadar dışarı yansır, sadece kendini değil diğerlerini de aydınlatmayı başarabilir.

Yine de, ışığı bazen örtmek gereklidir. Örtünmek bir nevi korumadır.

Dünyayı değiştirecek bir şey keşfetmiş dahi olsanız örtmek, örtünmek gereklidir…

Aslında her keşif sadece arayıp bulan içindir, gizli hazinenin asıl sahibi emek harcayan, kıymet veren, değer bilendir.

.

Yaşam ağacının dalları gökyüzüne uzanırken kökleri yeryüzünde gizlenir.

.

Bu yüzden, insan, belki de hiçbir zaman bilemeyecek…

Örtünenleri.

Ve örtülenleri…

.

Yine de keşfetmek bir süregelen…

Her farkındalığımız, kendi gizli hazinemizi bulma yolunda bireysel keşiflerimiz…

.

.

Yaşam, her gün yeniden doğar insan için.

Her gün yeniden yaratılır, yeni bir keşif için.

Yenidir her an.

Ne geçmiş ne de geleceğin var olmadığı,

Bir ‘şimdi ve burada‘ noktasında var olur insan.

Her gün, her an sabırla hatırlatılırız:

Bu öyle bir yaşam ki,

şimdi burada

bir tek

sen varsın…”

.

En büyük keşfi kendisidir insanın,

En büyük yolculuk içe dönüş yolculuğudur,

Kavuştukça örtüsünü aralayan,

İçindeki imkânları dışına açan,

En büyük hazine insanın içinde gizlidir.

.

.

.

Leave a comment